Categories
Emek

Çalışmak Sağlığa Zararlıdır

Fabrikadan tarlaya, inşaattan taşımacılığa hemen hemen her sektörde çalışmak sağlığa zararlıdır.

İş sağlığı ve güvenliği çalışan kişinin psikolojik, sosyal ve fiziksel sağlığını kapsar. Bu da çalışma şartlarının en iyi şekilde dizaynını gerektirir.

Fakat bu kapitalizmin mantığına aykırıdır. Kapitalizmde esas olan kardır. Üretilen ürünlerin belirlenmesinden işçinin maaşına, çalışma koşullarına dek belirleyici olan kardır. Yasalar buna göre yapılır, yamanır, uygulanır.

Durum böyle olunca; kapitalist, makinenin bakımını günlük, haftalık veya aylık periyotlara bağlayan burjuva, işçinin bakımı, -yani sağlığı- ne günlük, ne haftalık, ne aylık, ne de yıllık periyotlara bağlanmıştır.

Kapitalizmin hiç de insancıl olmayan çalışma koşulları hastalık üretirken ne hastalığı önleyici tedbirler alır ne de hastalığın tedavisini karşılar. Çünkü bu burjuvazinin karını düşüren bir durumdur. Burada, ”Ama patron işçinin sağlığını düşünmezse işi kim yapacak?” sorusu akıl karıştırabilir. Fakat, dışarıdaki işsizler ordusu boşuna yaratılmamıştır. Dışarıda milyonlarca karın tokluğuna çalışmak için ‘can’ atan büyük bir kitle vardır.

Çalışmanın sağlığa zararları sayarak bitiremeyeceğimiz tüm fabrika çalışanları tarafınca aşikardır.

Lafargue, ‘Tembellik Hakkı’ adlı kitabında durumu şu çarpıcı cümlelerle açıklıyor:
“Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. Fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada, ne sağlık, ne de özgürlük. Yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gitti gider.”

Üretim araçları, üretilen ürünler, ortam koşulları ve çalışma şekli çalışan kişide birçok fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Bunlar sadece anlık ‘iş kazaları’ değil, zamanla ortaya çıkacak hastalıklar da üretmektedir. Bel, diz, kulak, solunum, ciğer vb. neredeyse insan vücudunun her bir bölgesine yansıyacak hastalıklardır bunlar. Bu yüzden ”meslek hastalıkları” adında bir kavram da türetilmiştir. Meslek hastalığı, sigortalı ya da sigortasız kişinin çalıştığı veya yaptığı işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya ruhsal özürlülük halleridir. Bir kalp krizinin dahi çalışılan işle ilgisi olduğuna dair önemli bulgular vardır. Çoğu zaman sadece uzun çalışma saatleri yahut sık sık değişen vardiya sistemine vücudun alışamaması dahi buna sebep olabilmektedir. bakınız: işe bağlı stres.

Bir başka çarpıcı yan ise Soma maden ocaklarında gerçekleşen işçi katliamına dair dönemin Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bunlar sürekli olan şeyler, bu işin fıtratında bu var.” demiştir.

İş sağlığı, psikolojik sağlığı da kapsar demiştik. Kapitalizmde işçinin anlamı ”ücretli köle”dir. Öncelikle incelenecek olan kölenin psikolojisidir. Köle olmanın psikolojide yarattığı etki nedir sorusu aynı zamanda psikolojik durumun hangi bozuklukta olduğunu da yanıtlamaktadır. Köle kişi (ya da siz ücretli köle ya da işçi deyin) itaat etmek zorundadır. Kime? Ustasına, amirine, müdürüne, patronuna. Hiyerarşiye dayanan bir çalışma sisteminde psikoloji sorunludur ve hiyerarşi insancıl değildir. Ağır çalışma şartları altında canhıraş çalışan bir işçinin aylık emeği sonucunda aldığı asgari ücret veya biraz üstü ücret karşısında psikolojisinin sağlıklı olacağını kimse iddia edemez. Düşük ücretler yalnızca psikolojik rahatsızlıklara yol açmaz, bu aynı zamanda çalışan kişinin iş yaşamı dışında karşılaştığı açlık ve yoksulluk sonucu gelecek hastalıkların habercisidir. Açlık sınırının 1592 lira, yoksulluk sınırının 4183 lira olarak açıklandığı bir ülkede asgari ücretin 1300 lira olması. (Asgari ücretin altında çalışan on binlerce kişinin olduğunu da bilelim.) Açlık sınırı kişinin açlıktan ölmemesi için biçilen fiyattır. Yoksulluk sınırı ise kişinin insanca yaşaması için biçilen fiyattır. Tüm diğer koşulları bir anlığına unutsak bile bu parayla bir kişi nasıl sağlıklı beslenecek, nasıl sağlık kontrollerinden geçecek, nasıl seyahat edecek ve nasıl, nasıl, nasıl yaşayacak?

Çalışmak sadece sağlığa zararlı değil, ölümcüldür de. 2014 yılının Türkiyesi’nde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin verilerine göre en az 1886 işçi ölmüştür. Bunların 54’ünün ise çocuk işçilerden oluştuğunu belirtmek gerek. 2015’te ise 1730 işçi ölmüştür/öldürülmüştür.

Burada unutulmaz film repliği olan şu soru çıkıyor karşımıza: Madem daha iyi yaşamak için çalışıyoruz, o halde neden çalışarak ölüyoruz?

Evet, esas soru budur. Daha iyi bir kefene sahip olmak için mi çalışıyoruz?

Biz yine de yazımızı Lafargue’nin cümleleriyle bitirelim:

”Çalışın, çalışın proleterler, toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın. Çalışın ki, daha da yoksullaşarak daha çok çalışmak ve yoksullaşmak için birtakım nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acımasız yasası budur işte.”

Baran Sarkisyan

Categories
Kitap

İnce Mehemê Kî Ye?

Bir arkadaşım anlatmıştı, 1996-1997 yılları gerillaların Amanoslara, Çukurova ve Toroslar’a yürüdüğü ettiği dönemlerde bu yürüyüşü an an izlemek ve eşlik etmek isteyen Abdullah Öcalan sık sık bu bölgelerdeki gerillalarla telefon ve telsizle görüşür, bilgi alır bilgi verir, coşkularını paylaşır, iyi dileklerini iletirmiş, bu görüşmelerde özellikle yeni katılanlar varsa onlarla özel olarak hasbıhal ediyormuş.

Böyle bir görüşmede telsiz sırası gelince Botanlı yeni birine geçiyor, uzun uzun hal hatır, vaziyet sorup sorguladıktan sonra Abdullah Öcalan bu arkadaşa “heval” diyor, “o dağların İnce Memedi olacak mısın?” Arkadaş bir an duraksıyor ama hemen “Evet başkanım” diyor, aralarında aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçiyor, “İnce Memed gibi yaşayacak, hayatta kalacak mısın”, “doğrudur başkanım”, “İnce Memed gibi iddian ve arayışın büyük, sade ve kararlı olacak mı?” “Evet başkanım”, “İnce Memed gibi o dağları sevecek misin?” “Evet Başkanım”, “bunu senin sözün kabul edelim mi”, “Doğrudur başkanım.” Görüşüme bitip telsiz kapanınca Botanlı arkadaş derin bir nefes alıyor, heyecandan terlemiş saçlarını karıştırıyor ve yanındakilere dönüp “Heval” diyor, “İnce Mehemê kî ye?” Biz İnce Memed’i böyle sevdik.

incemmed

İnce Memed olmak, olmaya çalışmak, bunun için kendini aşmak, doğayla, insanla, isyanla, aşkla yeniden yeni türden bir ilişki oluşturmak, kurmaktır. Yukarıdaki kıssadan hisseden çıkarılması gereken en önemli sonuç budur. Yeni yaşamın arayışçısı ve yaratıcısı olarak gerillanın da İnce Memed olmasını istemek, bunu yaygınlaştırmak hem de İnce Memed’in coğrafyasında, büyük bir coşku ve yaratım olsa gerek. Biz İnce Memed’i böyle sevdik.

İnce Memed’in yaratıcısı büyük usta Yaşar Kemal’i aramızdan ayrılışının yıl dönümünde hasret ve saygı ile anıyorum bunları söylerken. Bu elbette bir yanı ile edebiyatın büyük değiştirici, dönüştürücü, etkileyici toplumsal devrimci rolünü, hem de Yaşar Kemal’in büyük etkinliğini göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Yaşar Kemal’i esasen bir de bu etkisi ile anmak onu bundan soyutlama çabalarına karşı durmak gerektiğini söylemek gerekli.

O esasen Bu coğrafyada olanı yazdı. İnce Memed yüzyıllardır vardı, ama yazılmamıştı, yazılamamıştı Yaşar Kemal yazdı. Demirciler Çarşısı Cinayeti yüzyıllardır işleniyordu ama yazılmamıştı, o yazdı. Yer Demir Gök Bakır’dı, görülmemişti, o gördü, Fırat Suyu Kan Akıyor’du yüzyıllardır, kimse bakmıyordu, o baktı. Yeryüzünün bütün acılarına dokunmak istedi, bu yüzden en çok barış dedi. Ama bize direnişi öğütledi. Direnişi öğretti. Direnişi söyledi. İnce Memed bize direniş olmadan barış içinde yaşam olmayacağını anlattı durdu.

Yaşar Kemal’i sadece ota, böceğe güzellemeler yazan “sevgi pıtırcığı” bir yazar gibi göstermeye çalışanlara Memed’in gözlerine gelip oturan o ışıkla bakalım. Korksunlar. Yaşar Kemal’i düşüncelerinden, o büyük yazınına yön veren düşüncelerinden soyutlamaya kalkanlara da İnce bakışlar gönderelim. Yaşar Kemal’in yoksulların, ezilenlerin, darda olanların, yaşamak için, soluk alıp verebilmek için, ekmek için, aşk için, gökyüzü için direnmek, ama hep direnmek zorunda olanların, buna mecbur olanların, isyana mecbur insanın yazarı olduğunu söylemekten, hep söylemekten geri durmayalım.

Toprak ağalarının, savaş ağalarının, tekelci kapitalist ağaların, edebiyat ve sanat dünyasının ağalarının, zindancı başı ağalarının yani bilcümle ağaların ve onların yanaşmalarının karşısında her döneme denk İnce Memed’ler olarak çıkmak için Yaşar Kemal usta gibi çok okuyalım, çok çalışalım, çok yazalım, çok üretelim, çok söyleyelim, çok eyleyelim. Ona özlemimizi ancak böyle giderebiliriz. Ona karşı görevimizi ancak böyle yerine getirebiliriz.

İnce Memed, Abdi Ağa’ya namlusunu çevirdiğinde ağa korku ve kurnazlıkla Memed’e;

“Beni öldürmen neye yarar, bir ağa gider, yerine başka biri gelir,” demişti. “Olsun,” diye karşılık vermişti İnce Memed, “benim yerime de başka bir İnce Memed gelir.”

Bu umudu al, koynunda sakla. Günü geldiğinde çakır dikenlerini yakarsın!

Deniz Faruk Zeren

Categories
Kitap

Kendine Ait Bir Kalem

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Shakespeare’in aynı yetenekte bir kızkardeşi olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atar ve Judith’in intiharla sonuçlanan hüzünlü öyküsünü kurar.

Hintli bir yazarın, ilk kitabıyla ‘Booker’ Ödülü’nü aldığını duymuşsunuzdur. Şimdi, bu romana yazınsal düzeyde eşdeğer bir kitabın Türkiye’de, Trabzon’da yazıldığını varsayalım. Hastalıklı, ince bir genç olan Cemal, yaşamını, odasında okuyarak geçirmiş ve bir roman yazmıştı. ‘Madam Bovary’ gibi sayısız klasiğe gönderme yapan 500 yüz sayfalık kitabı, nasılsa İstanbul’da bir yayıncı tarafından kabul edilir, üstelik çok önemli bir ödül -jürideki yazın tutkunu, yaşlı bir yazarın bastırması sonucu- kazanır.

Bir yazarın ilk kitabını yayımlaması, bitkinin toprağı delip geçme ânına benzer. Çok uzun, zorlu bir savaşımı atlatmıştır ama gerçek savaş henüz başlamaktadır. Keats’i, Flaubert’i bile yaralayan aldırışsızlık, dünyanın sanat eserine duyarsızlığı, her yazarı hırpalar. Hele taşralı, isimsiz biri söz konusuysa bu aldırışsızlık kaba bir kahkahaya dönüşür. Yazmak mı? Yazmak senin neyine!

Çıkınını toplayıp İstanbul’a göçerken düşleri alçakgönüllüydü Cemal’in. Güçlüklere hazırdı. Kültürel yönden besleyici bir ortam düşlüyordu, dünyaya açılan yeni pencereler, yol gösteren, sırtını sıvazlayan eller…

Çabucak biten ödül töreni, yüzünde patlayan flaşlar, şaraplı akşam yemeği… ve sonra sessizlik. Tünel gibi uzayıp giden bir sessizlik. Adı konamayan bir beklentiyle yayıncının kapısını aşındırır; kitapçıları dolanır, kendi kitabını satın alır. Bir fırıncı ekmeğinin alıcı bulmasını nasıl beklerse o da yıllarını verdiği romanının beğenilmesini bekler. Üstelik yazarlar, çelik gibi özgüvenleri yoksa yapıtları hakkında yargılara hem muhtaç hem de aşırı duyarlıdır.

Cesurca kovaladığı gerçek, acımasızca yakalar onu. Kitabını kimselerin okumadığı kafasına dank eder: Ödüllü olduğu, iktidar olduğu ya da bir türlü olamadığı, köylü olduğu ve buna benzer 30 kadar nedenden dolayı yok sayılmaya yazgılıdır. 10 milyonluk İstanbul’da tek dostu olmayan Cemal’e, pervasızca ‘Jürideki dostların’ denir.

Yavaş yavaş bir çevre edinmeye başlar. Ardından konuşulmasını istemeyenin kapanışa dek kaldığı barlarda, bu bozuk şiveli gence haddi çabucak bildirilir. Görüşlerini dile getirecek denli toydur. Geri zekâlı, zevksiz, kişiliksiz bulunur. Okuduğu kitapların sayısı çoğaldıkça, yazın anlayışı esnekleşen Cemal, bunca kesin, şaşmaz yargı karşısında serseme döner. Kimine göre roman yalın olmalı, başka metinlerden değil, yaşamdan beslenmelidir. Biri onu iç dökmekle, diğeri yeterince içten olmamakla, bir diğeri ise özkaynaklarına sırt çevirmekle suçlar. Zaten aşk, cılkı çıkmış, popülist, kolay bir temadır. Çok satan kulvarına girerse tarihin pembe çöp sepetini boylayacaktır. (Kitabı o güne dek 326 adet satmıştı.) Suçluluk duygularıyla dolar. Ülkede bunca yoksulluk, şiddet, kan varken, nasıl olup da ‘aşk romanı’ yazmak gibi pis, bencilce bir dürtüye boyun eğmiştir? Hem de roman denen türün can çekiştiği bir çağda.

Günün birinde telefondaki şirin sese kapılır, bir kadın dergisiyle söyleşi yapar. Mini etekli gazetecinin önünde, postmodernizm, aşk, Lazlar vb. üzerine atıp tutar. İki güne kalmadan şöyle bir başlık çarpar gözüne: ‘HAÇAN, NEDİR BU POSTMODERNİZUM?’

Talihsizlikler art arda gelir. Laz erkekleri hakkında yaptığı beceriksiz bir şaka, magazin basınına çarpıtılarak yansıyınca bir anda, kazayla ünleniverir. Trabzonluların erkekliğine sövdüğü söylentisi çıkar, İnşaatçılar Birliği ayağa kalkar. Anakentine dönerse bir kurşun yiyeceği kesindir, ailesi onu reddeder.

Bu yabancı şehirde, görünmez dev bir düşmanlık ağıyla sarmalanmış, bir başına kalmıştır. Tiye alındığı masalarda bira içecek parası yoktur artık. Bir akşam, yaşlı jüri üyesine ilişkin imayla çileden çıkar. Korktuğu başına gelir: Onca insanın arasında sara nöbeti geçirir.

1. SON: Romanına ilişkin ‘saralı sabuklamalar’ saptamasını okuduğu gün pes eder. Tarlabaşı’ndaki odasında ondörtlüyü kafasına dayar.
2. SON: Trajik çağ çoktan kapandı. Cemal yaşamı da, yazını da ciddiye almamayı öğrenir. Yeteğini nakite çevirebileceği bir reklam şirketine girer. Şimdi Cihangir’de oturuyor, dördüncü Kristal Elma’sını kazandı. Artık sosunu beğenmediği bonfileyi kolayca geri yolladığı gibi, aynı kolaylıkla başkalarının kitaplarına burun kıvırıyor. Romanının son kopyalarını kız arkadaşlarına veriyor. Hatta bazılarını okumaya ikna bile ediyor.

Zaten, kimin bir aşk romanına daha gereksinimi var ki?

(…)

(Kaldığım yerden devam edecektim. Ama sağlık sorunlarım izin vermedi. 11 yıllık bir yazı, bugün yazsam bir ya da iki farklı son eklerdim.)

Aslı Erdoğan

Categories
Patika

Savaşmaya Değil Sevişmeye İhtiyacımız Var

Bayrağa verilen önem kadar, bayrağı imal eden işçiye, pamuğu eken ve işleyen köylüye değer verilseydi emekçiler iktidar olur, milliyetçilik gibi aptallaştırıcı bir akıma teslim olup birbirimizi kırımdan geçirmezdik.

İşte o zaman bir kumaşı bir imeceyle rengarenk işler, kardeşliğimizin bir sembolü olarak dalgalandırabilirdik.

Bugünkü haliyle bayrak emperyalizme karşı bağımsızlığın bir sembolü değil, emperyalizme bağlı bir devletin halkı burjuva politikaları gereğince kandırmanın sembolüdür. Burjuva partilerin mitinginde dalgalandırılan bayraklar her zaman bu amaca hizmet eder. Bayrağın ellerde dalgalanıyor olması o ülkenin bağımsız olduğunu kanıtlamaz. Kafesteki kuşun ötüyor olması da o kuşun özgür olduğu anlamına gelmez.

Bu haliyle de bayrak birleştirici bir unsur değil aksine bölücü bir unsurdur. Çünkü kumaş bir imeceyle rengarenk işlenmemiştir. Sadece kan döküldüğünden kırmızıya boyanmış, bu yüzden de “bayrağı bayrak yapan kandır” sözü türetilmiştir.

Daha fazla kana ihtiyaç yoktur. Hatta bayrağın kendisine de ihtiyaç yoktur.

Çocukların saçma sapan milliyetçi savaşlarınıza değil özgürce yaşayabileceği bir ülkeye ihtiyaçları vardır.

Halkların birbiriyle savaşmaya değil sevişmeye ihtiyacı vardır.

Emekçilerin ezilip sömürülmeyeceği bir düzene ihtiyacı vardır.

Kadınların ikinci cins sayılmayacağı, erkekler tarafından tecavüze uğramayacağı, şiddet görmeyeceği, öldürülmeyeceği bir düzene ihtiyacı vardır.

Hayvanların insanlar tarafından katledilmeyeceği bir düzene ihtiyacı vardır.

Doğanın insanlar ve tekeller tarafından tahrip edilmeyeceği bir düzene ihtiyacı vardır.

Evsizlerin eve, yolsuzların yola, açların ekmeğe, susuzların suya ihtiyacı vardır.

Bunlar ve daha bir çoğu bizim ortak ihtiyaçlarımızdır.

Bugüne dek devletlere kulak vererek ezildik, ezildikçe birbirimizle savaştık. Birbirimizi tükettik. Öyleyse devlete karşı tıkayalım kulaklarımızı: birbirimizi dinleyelim, birbirimizi anlayalım.

Devletlerin kendilerini baki kılmak amacıyla iç ve dış savaşlara halkın ihtiyacı yoktur. Patronlara, tefecilere, tekellere, sömürüye, işgale, köleciliğe halkın ihtiyacı yoktur.

Ama halkların birbirine ihtiyacı vardır.
Bilinçlenmeye ihtiyacımız vardır.

Baran Sarkisyan

Categories
Bilim

Milgram Deneyi, İtaatkârlık ve Faşizm

Sosyal psikoloji dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Stanley Milgram. Erken sayılabilecek bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen toplum davranışını anlamımızı kolaylaştıran pek çok deneye imza atmış bir akademisyen. Kuşkusuz en bilinen deneyi ise döneminde büyük tartışmalara yol açan ve kendi adıyla da anılan “itaat deneyi”.

1961-62 yılları arasında Yale Üniversitesinde gerçekleştirilen orijinal deneyin görüntülerine ve sonradan gerçekleştirilen benzer deneylere internetten de ulaşmak mümkün. Kısaca özetlersek, deneyin aktörleri üç kişiden oluşmaktaydı. Teknisyen önlüğü giymiş, deneyi başlatan ve sonrasında odanın bir köşesindeki masasında notlar alan bir gözlemci ve iki katılımcı. İki katılımcıdan biri aslen gözlemciyle iş birliği içerisinde olmakla beraber bu durum denekten gizlenmekteydi. Katılımcılardan rastgele kağıt çekmeleri ve sonuca göre öğretmen ya da öğrenci olmaları isteniyordu. Ne var ki, her iki kağıtta da öğretmen yazdığı için denek her zaman öğretmen rolünü üstleniyordu.

Roller belirlendikten sonra ise deneyin detayları katılımcılara açıklanıyordu. Öğretmen ve öğrenci ayrı odalara alınacak ve sonrasında öğretmen bazı sözcük çiftleri okuyacaktı. Örneğin “ıslak ördek”. Sonrasında ise bu çiftlerin ilk sözcüklerini okuyarak (ıslak) öğrenciden verilen dört şık içerisinden doğru sözcüğü (ördek) seçmesi istenecekti. Doğru cevap verildiğinde bir sonraki soruya geçilecek, yanlış cevap sonrasında ise bir sonraki soruya geçmeden öğretmen tarafından düzeyi kademeli olarak artacak ve 450 volta ulaşacak şekilde öğrenciye elektrik şoku verecekti. Güya böylece cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisi incelenecekti. Elbette gerçekte kurbana (öğrenci) herhangi bir elektrik verilmemekteydi. Ama öncesinde deneğe öğrenciye verdiğini düşündüğü elektrik şoku hakkında bir fikri olması için 45 voltluk bir şok tek seferlik olarak uygulanmaktaydı. Bu arada kurbanın kalp rahatsızlığı olduğunu vurguladığını da belirtelim.

Mind1

Deney süresince denek herhangi bir noktada kurbana daha fazla elektrik vermek istemeyerek deneyi sonlandırmak isterse gözlemci önceden belirlenen dört cümle ile dört kez uyarıda bulunuyordu. Sonrasında ise deney sona erdiriliyordu. Deneklere deneyi yarıda bırakması halinde dahi kendilerine vaat edilen 4 doları alabilecekleri deney öncesinde belirtilmişti. Buna rağmen deneklerin yüzde 65’i en yüksek düzey olan 450 voltu yan odada çığlıkları yükselen öğrenciye vermekten geri durmadı. Önemli bir bölümü 300 volt sonrasında huzursuzluk belirtileri göstermeye başlasa da gözlemcinin mekanik uyarıları karşısında artık sorulara cevap dahi vermeyen, halen hayatta olup olmadığını dahi bilmediği öğrenciye şok uygulamaya devam etti. Yaptıklarından yasal olarak sorumlu tutulmayacaklarına dair verilen güvence pek çoklarının daha ileriye gitmesi için yeterli olmuştu.

Milgramı’ı bu deneyi yapmaya yönelten başlıca etken o dönemde yargılanan ve binlerce Yahudi’nin ölümünden sorumlu tutulan Eski Nazi Subayı Eichmann’ın mahkemede ağzından dökülen şu sözlerdi; “Ben sadece görevimi yaptım”. Eichmann zincirin üst halkalarından biri olarak cezasını çekti belki ama o dönemde Nazilerle öyle veya böyle iş birliği yapmış, olanları görmezden gelmiş yüz binler, milyonlar kaldığı yerden yaşamına devam etti. Bilmiyorduk, kandırıldık, bize söyleneni yaptık diyerek yaşananların sorumluluğunu üzerine almaktan kaçındı. Kimisi gerçekten bilmiyordu, kimisi aksini bilmekten dahi korkuyordu ama gerçek şu ki Alman faşizmi bu sıradan insanların itaatkarlığı üzerinde yükselmiş, milyonlara büyük acılar çektirmişti.

Milgram deneyi sıradan insanların sorumluluğu bir başkasına delege ederek büyük bir vahşetin faili olmaya sürüklenebileceklerini göstermesi açısından bugün de önemini koruyan bir çalışma. Döneminde kamuoyunu rahatsız eden tarafı da bu zaten. Ev hanımı, işçi, öğrenci, sanatçı, profesör… Her kim olursa olsun. Faşizm sıradan insanların otorite karşısında vicdanlarını kolayca devre dışı bırakarak gösterdikleri itaatkarlık ile yükseliyor ve kendini yeniden üretiyor.

Murat Birdal


Yazı Evrensel.net’ten alınmıştır.

Categories
Sinema

Sinema: Truman Show

1998 yılında vizyona giren, yönetmenliğini Peter Wair’ın yaptığı, başrolünde Jim Carrey’nin oynadığı bir film Truman Show…

Jim Carrey’nin canlandırdığı Truman Burbank bir adada yaşayan, görünür de hayatında her şey normal olan 30 yaşında bir adamdır. Bir işi, evi ve eşi vardır. Fakat Truman dışındaki herkesin çok iyi bildiği bir gerçek vardır. Truman’ın otuz yıllık yaşantısı kurgulanmış bir televizyon showudur. Yani, onun haricindeki herkes oyuncu, yaşadığı ada bir televizyon stüdyosu ve doğduğu andan itibaren başından geçen her şey bir televizyon yapımcısının kararlarıyla olmuştur. Truman Show otuz yıldır aralıksız yayımlanan yirmi dört saat süren bir televizyon programıdır. Truman’ın henüz doğduğu anda bir televizyon yapımcısına satıldığından ve arkadaşlarının, eşinin, annesinin, babasının kurgulanmış karakterler olduğun- dan haberi yoktur. Truman aklı erdiği andan itibaren yaşadığı bu yapay adadan çıkmaması için her şey düzenlenir. Denize açılma fikrini yok etmek için, deniz fobisi geliştirilir, ta çocukluğundan. Truman denize açılamaz. Ayrıca ne zaman bu tarz düşüncelere kapılsa eşi, mortgage borcundan, gelecekte dünyaya getirmek istedikleri bebeklerinden vs. bahsederek Truman’ı o düşünceden uzaklaştırır.

“Genç Truman: Ben kaşif olmak istiyorum, tıpkı Büyük Magellan gibi.

Öğretmen: (Haritayı gösterek) Geç kaldın, burada keşfedilecek yer yok!”

Filmin ana ekseninde bir soru yatmaktadır: Ya başkalarının sınırı çizdiği bir dünyayı yaşıyorsak? Truman’ın yaşadığı dünyanın sınırlarını belirleyen bir program yapımcısı var ve otuz yıldır canlı yayınladığı, yirmi dört saat süren show programının zarar görmemesi için yapamayacağı hiçbir şey yok. Peki bizim hayatlarımızın sınırını belirleyen ne? Yirmi dört saatlik günün iyimser bir ortalamayla on saati işte, iki saati yol da, iki saati yemek vb. temel ihtiyaçlarla, sekiz saati uyuyarak geçiyor. Geriye yalnızca dört saat kalıyor ve bu dört saatte de kimsenin bir şey yapacak hali yok çünkü herkes YORGUN oluyor. Zaten bizim sınırlarımızı çizenlerin o dört saat için de hedefleri var. O dört saatin, yine iyimser bir tahminle, iki saati de dizi izleyerek geçiyor zaten. Yaşadığımız hayatların sınırını belirleyen bir düzen var. Her şeyin bir sınırı olur fakat içerisinde bulunduğumuz düzen, ki adının önüne sömürü sıfatını ekleyebiliriz, bizim yaşamlarımızı kendi devamlılığı için belirliyor ve bizi, hepimizi kendi geleceğinin teminatı olarak görüyor ve böylece yaşamlarımızın sınırı sömürü düzenine uygun çizilmiş oluyor.

Kapitalizm sömürü düzenini sürdürebilmek için her türlü alçaklığa baş vuruyor. Truman Show filmi biraz da bunun üzerine şekillenmiş. Truman’ın hayatında her şey o çarka hizmet etmek için var. Eşiyle mutfakta sıcak bir sohbete girdiği esnada eşinin mutfaktaki herhangi bir eşyayı alıp kameraya tanıtması gibi.

Bir gün tıpkı Truman Show’daki gibi geminin ucu duvara değecek ve o gün kapitalizmin showu bitecek. İçinde yaşadığımız hayatları, bize çizilen sınırları kabul etmeyelim… Çünkü, hayatlarımız birilerinin düzeninin teminatı olamayacak kadar kıymetli.

Deniz Ekin / Tavır

Categories
Patika

İktidarı Tamamlayan Muhalif Karakter

İnsan doğduğu ülkenin genel-geçer ideolojilerini sahipleniyor ve yine genel-geçer dinine bir aidiyet hissediyor ve buna rağmen yaşadığı ülkedeki yoksulluklar, adaletsizlikler, katliamlar karşısında bir tavır geliştirerek muhalif olduğunu iddia ediyorsa burada şüphesiz bir gariplik vardır. Etkin olan bozuk düzenin biraz daha sivri dişlisi olmak değildir. Nihayet dişlilerin görevi çarkı işletmektir. Bu yüzdendir ki, muhalefet, genel-geçer yasalar-görüşler içerisinde kaldığı sürece iktidarın bir parçası, tamamlayıcısıdırlar. Fakat bu sonuca varmadan önce bu garip durumu irdelemek gerekiyor.

Durumu somutlamak adına örnekleyerek sormak gerekirse: Kendini müslüman sayan kişi acaba İslamiyet felsefesinin yeteri bilgini midir, yeteri bilgini ise diğer dinler hakkındaki bilgisi ne kadardır, en basitinden bir İncil veya Darwin okumuş mudur? Resmi ideoloji yerine geçen Kemalizmi savunan bir kişi, okul öğretilerinin, kemalist yazarların yazdıkları metinlerin dışına çıkmayı denemiş midir, en basitinden Marks’ın Kapital’ini veya Bakunin’in Anarşi ve Devlet’ini okumuş mudur? Kendine Akp’li diyen bir kişi acaba başını iki elinin arasına alıp acaba ben neden Akp’liyim diye sormuş mudur?

Cehalet, yalnızca cehalet olarak kalmıyor; beraberinde ırkçılığı ve dinciliği de getiriyor. Yani yaşadığınız ülkede eğer kendi emeğiniz, araştırmalarınız ve eylemlerinizle bilgi ve fikir sahibi değilseniz hakim olan hangi ideoloji ise o ideolojinin bilinçsiz savunucusu, hamalı oluyorsunuz. Ürettiğiniz, yarattığınız birşey olmadığı için varlık koşulunuz yalnızca güdük milliyetçi veya dinci kişiliğiniz oluyor. Artık faşizmin bilinçli veya bilinçsiz kitlesisinizdir. Cehalet gerçekten de basit ve etkisiz bir şey değildir. Bu kişi yeri ve zamanı geldiğinde toplumsal bir olayda linçci veya ihbarcı, Suriye’de bir Işidci, Amed’de bir Hizbullahçı, fabrikada grev kırıcı, veya en azından dinciliğin ve milliyetçiliğin pasif propagandacısı oluyor. Faşizmin egemen olduğu koşullarda tarafsızlık diye birşey yoktur; ya kurbansınızdır ve buna karşı mücadele ediyorsunuzdur ya da cellatsınızdır… Çünkü yaşam boşluk tanımamaktadır.

Büsbütün kötülüklerin egemen olduğu bir dünyayı henüz değiştiremediysek bunun başlıca sebeplerinden biri şüphesiz kendimizi sorgulayıp değiştirmeden dünyayı değiştirmeye kalkışmamızdan dolayıdır. Nihayetinde bir düzen ancak yarattığı çeşitli karakterlerle devamını sağlayan bir mekanizmadır.

Baran Sarkisyan

Categories
Tarih

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu?

Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de “kuruldu”. Nasıl “kurulduğu” ne olduğundan bağımsız değildi. Kavramın gerçek anlamındaki Cumhuriyetle [res publica] bir ilgisi yoktu. Sadece o tarihten sonra “Eski Rejim” yeni adıyla çağrılacaktı. Cumhuriyetin kurulmasında halkın [res publica’nın] bırakın bir dahli olmasını, kuruluştan [ilânından densin] haberi bile olmamıştı. Elbette haberi olmayan sadece halk değildi. Mustafa Kemal Nutukta “kuruluş” hikayesini şöyle anlatıyor: “Yemek esnasında; yarın cumhuriyet ilân edeceğiz dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terkettik. O dakikadan itibaren, sureti hareket hakkında, kısa bir program tespit ve arkadaşları tavzif ettim.” … “Efendiler, görüyorsunuz ki, cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davete ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum görmedim. Çünkü, onların zaten ve tabiaten benimle bu hususta hemfikir olduklarına şüphe etmiyordum. Halbuki o esnada Ankara’da bulunmayan bazı zevat, selahiyetleri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden ve rey ve muvafakatları alınmadan, Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını vesileyi iğbirâr [gücenme] ve iftirak [ayrımcılık] addettiler.” Sofrada bulunan ‘kemikcilerin’ şefleriyle hemfikir olmaması elbette mümkün değildir ve şefin ‘Ankara’da bulunan arkadaşların’ niyetini okuduğu da kesin.

O halde Ankara dışında bulunan ve ‘selahiyetleri de olmayanlar’ neden iğbirâr ve iftirak ediyorlardı? [Ki, Cumhuriyet’in ilan edildiği oturumda 289 milletvekilinin 130’u yoktu]. İtirazın nedeni ne idi? Bu soruya cevap vermeden önce, Saltanatın 1 Kasım 1922’de ilga edildiği halde rejime neden cumhuriyet adı konmadığına, bunun için bir yıl beklendiğine açıklık getirmek gerekiyor. Zira saltanatın ilgasıyla rejim açısından Eski ile Yeni arasında ortaya çıkan yegane fark, Padişah’ın sahneden çekilmesi, iktidarın veraset yoluyla geçmeyeceğinin ilân edilmesiydi. Dolayısıyla gerçekleşen bir hükümet darbesiydi ve emekçi toplum sınıflarının, devlet dışı unsurların herhangi bir dahli söz konusu değildi. Fakat Mustafa Kemal’in ebedî şef ilân edilmesine bakılırsa, saltanatın ilga edilmesinin bu bakımdan da pek bir kıymet-i harbiyesi olmadığı anlaşılacaktır. Eğer yüzyıl yaşasaydı ki, bu teorik olarak mümkündür, 62 yıl Ebedî sef olarak saltanat sürecekti. Bilindiği gibi, Osmanlı padişahlarının tahtta kalmalarının aritmetik ortalaması 17, 3 yıldır. 46 yıllık saltanatıyla rekor Kununî Sultan Süleyman’a aittir. Sultan II. Abdülhamid 33 yıllık saltanatıyla ikincidir… Mustafa Kemal’in milli hareketin başına getirildiği tarihten ölümüne kadar geçen süre de 19 yıldır…

Saltanatın ilgası da, cumhuriyetin ilanı da halk iradesini ve iktidarını gerçekleştirmek, demokratik bir rejim kurmak gibi ulvî ve soylu amaçlar taşımıyordu. Ne araç ve sürücüsü, ne de aracın istikâmeti değişmişti… Bundan böyle araç sadece eskisinden daha hızlı yol alacak, Büyük Savaş sonunda ‘ezelî‘ iktidarı tehlikeye giren bürokratik elitle, Ermeni, Rum. Süryani… mallarına el koyarak palazlanan, savaş karaborsasıyla zenginleşen komprador kapitalist sınıfla toprak ağalarının önü sonuna kadar açılacaktı… Her ikisinin de amacı Mustafa Kemal’in şahsi iktidarını [Bonapartist diktatörlüğünü densin] tesis etmeyi amaçlayan politik manevralardı. Anayasal monarşiden koyu diktatörlüğe geçişin aşamalarıydı. Bu yolda da iki pürüz vardı; biri, ‘kendi dışlarındaki Padişah’, diğeri de kendi içlerindeki reel veya potansiyel muhalefet. Saltanatın ilgası birincinin, cumhuriyetin ilânı da ikincinin bertaraf edilmesi demekti. Mustafa Kemal’in şikayet ettiği, üzerlerine vazife olmadığı halde Mustafa Kemal’e muhalefet eden veya muhalefet etme potansiyeli olan Milli Mücadale’nin ünlü komutanları: Rauf Bey [Orbay] ve Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele… gibi az sayıda ama etkili, karizmatik şahsiyetti. Onları sorun olmaktan ilelebet çıkarmak da Şeyh Sait İsyanı vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve İzmir Suikasti komplosu sayesinde mümkün olacaktı. Eğer o tarihten sonra Cumhuriyetin önüne bir sıfat eklenecek olsa, bu: Takrir-i Sükûn Cumhuriyeti olabilirdi. Artık yapılanlara ve yapılacak olanlara itiraz edecek, iğbirâr ve iftirak edecek kimse kalmamıştı, artık Mustafa Kemal Büyük Nutkunu okuyabilir ve tarihi kendi istediği gibi yazabilir, yazdırabilirdi… Fakat Mustafa Kemal’in şahsi iktidarına giden yolda başka ara duraklar ve dönemeçler de vardı. Birinci Mecliste her ne kadar asker ve ‘sivil bürokratların’ hakimiyeti söz konusu olsa da, herşeye rağmen Mustafa Kemal’e sorun çıkaran, ‘İkinci Grup’ denilen bir muhalefet vardı. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey Meclisteki muhalefetin önde gelen şahsiyetlerinden biriydi ve hunharca katledildi. Aslında bir milletvekilinin, farklı düşündüğü, muhalefet ettiği için canice öldürülmesi, ileriki sayfalarda üzerinde duracağımız rejimin niteliği hakkında da kafa yormayı gerektiriyor ve bir fikir de veriyor.

Lozan barış görüşmelerinde Türk delegasyonu emperyalistlerin dayatmaları karşısında sürekli geri adım atmak durumunda kalmış ve görüşmeler tıkanma noktasına gelmişti. Verilen tavizler ve konferansa katılan Türk delegasyonuyla ilgili itirazlar [ikinci grup] veri iken, mevcut meclis kompozisyonuyla barış antlaşmasının imzalanması sürüncemeye girmişti. Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisini kendi kendini fes etmeye zorladı. Meclis içtüzüğü gereği Meclisin feshedilmesi için üçte iki çoğunluk gerekiyordu ama meclis böyle bir çoğunluk sağlanmadan 15 Nisan 1923 de feshedildi. Mustafa Kemal önce Halk Fırkası adıyla bir parti kurdu ve yurt gezisine çıktı. Haziran-Temmuz [1923] aylarında yapılan seçimde adaylar bizzat Mustafa Kemal tarafından ‘özenle’ saptandı. Meclise seçilecek adayları neden bizzat kendisinin belirlediğinin de cevabı hazırdı: “Çünkü vuku bulacak intihabatta [seçimde], milleti iğfal ederek, muhtelif emellerle mebus olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum… şahsıma muhalefet göstereceklerin, milletçe mebusluğa intihabına imkân kalmadığı anlaşıldı.” Mustafa Kemal’e rağmen meclise yine de az sayıda kişi girebildi….

Artık şefin her istediğini fazlasıyla yapacak, Kadir Cangızbay’ın kız gibi bir meclis dediği söz konusuydu. Bu meclis grubuyla önce Lozan’da “zafer kazanıldı”, sonra da sıra cumhuriyetin ilânına gelecekti. Aslında Büyük Millet Meclisi, bilinen anlamda bir parlamento değildi. Haziran-Temmuz 1923 seçimlerinden sonra artık parlamento tanımıyla hiç bir ortak yanı kalmamıştı. Mustafa Kemal’in elinde bir ideolojik/ politik manipülasyon, meşrulaştırma ve iktidar aracıydı. Mustafa Kemal tarafından tayın edilenlerden oluşan tam bir memurin meclisiydi, velhasıl Mustafa Kemal’in Nutukta sözünü ettiği ‘Ankara’daki arkadaşlardan’ ibaretti… 28 Ekim 1923 akşam yemeği sonrasında Mustafa Kemal’le İsmet İnönü baş başa vererek 1921 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununun devletin şekliyle ilgili maddesine: “Türkiye Devletinin şekli hükümeti Cumhuriyettir ibaresini ekliyorlar. O zamana kadar Mustafa Kemal’in bir sır olarak sakladığı […]cumhuriyet kurma fikrini önce yemekteki arkadaşlar öğreniyor ertesi gün de Ankara’daki arkadaşlar muttali oluyor ve artık cumhuriyet bir sır olmaktan çıkıyordu…

Fakat yapılan değişiklik sadece şekli hükümetin adını değiştirmekten ibaret değildi, şefin mutlak iktidarını tesis edecek bir değişiklik daha yapılmıştı. O zamana kadar bakanlar kurulu üyeleri, Büyük Millet Meclisi tarafından seçiliyor ve her bakan için ayrı ayrı oylama yapılıyordu. Bu da az da olsa istenmeyen şahsiyetlerin seçilmesine sebep olabiliyordu… Yapılan değişiklikle bu tür sevimsiz durumlar bertaraf ediliyordu. Madde şöyleydi: “Başvekil, Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihab olunur. Diğer vekiller başvekil tarafından yine Meclis âzası tarafından intihab olunduktan sonra heyeti umumiyesi Reisicumhur tarafından Meclisin tasvibine arz olunur. Meclis hali içtimada değilse, keyfiyeti tasvip Meclisin içtimaına talik olunur.”

Meclis üyelerini [mebusları] Mustafa Kemal tayın ediyor, başbakanı da kendi tayin ediyor, ve başbakanın oluşturduğu bakanlar kurulu cumhurreisi [kendisi] tarafından meclisin onayına sunuluyor… Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir siyasî rejim, bir tek kişinin herşeyi belirlediği bir dikta rejiminden, bağnaz bir diktatörlükten, velhasıl kavramın bilenen anlamında otokrasiden başka birşey değildir… İşte size cumhuriyet idaresinden manzaralar… Dikkat edilirse, Cumhuriyetin ilânı, bilinen anlamda cumhuriyetle ilgili değildi, Mustafa Kemal’in şahsi rejimini pekiştiren, diktatörlüğün yerleşmesini sağlayan duraklarından biriydi. Ondan sonraki durak Kununi Esasîde 1924 de yapılan değişiklik olacaktı. O tarihten sonra, artık asgarî demokrasi kırıntısının dahi söz konusu olmadığı bir dikta rejimi, inkılaplara hız verebilir, yetkin bir mürebbî olarak halkı eğitebilir, adam edebilir ve muasır medeniyet seviyesini yakalamak üzere emin adımlarla nurlu ufuklara doğru yol alabilirdi…

Yukarda sorduğumuz, neden saltanat ilga edildiği halde rejime cumhuriyet adının konması için 364 gün beklendiği sorusunun cevabı netleşmiş olmalıdır. Mustafa Kemal bir zamanlama ustası olarak neyin ne zaman yapılacağını çok iyi bilen bir siyasetçiydi. Aradan geçen bir yıllık dönemde [1 Kasım 1922- 29 Ekim 1923] muhalefeti etkisizleştirmeyi, şahsi otoritesini güçlendirmeyi başarmıştı. Cumhuriyet, kelimenin gerçek anlamda cumhuriyetle ilgili değildi. Cumhuriyet [res publica] halkın yönetimde söz sahibi olması, kendi kaderini belirler durumda olması, halk iradesinin gerçekleşmesini sağlayacak yönetim organlarının ve prosedürlerin varolması, velhasıl imtiyazlara ve dokunulmazlıklara yer olmayan, eşitlikçi, “ ‘herkesin olan/ herkesin eşit derecede sahip olduğu şey’ demektir.” Bizde cumhuriyet ne olduğuyla değil de, ne olmadığıyla tanımlandı ve öyle anlaşıldı. Birincisi, cumhuriyet saltanat değildi; ikincisi, teokrasi de değildi ama kavramın gerçek anlamında tipik bir otokrasiydi. Elbette bu bir şeyi, bir süreci tanımlamak için uygun bir yöntem değildir. Bu, o şeyi mefhum-u muhalifinden giderek tanımlamak veya adlandırmaktır… Cumhuriyet kelimesi ve söylemi, rejimin gerçek niteliğini gizleyen, üstünü örten bir örtüydü. Saltanat ve hilafet değilse o halde ne idi sorusu hiç bir zaman sorulmadı.. Neden sorulmadığına ilerleyen sayfalarda açıklık getirme imkânımız olacak… Oysa durum Kadir Cangızbay’ın isabetli tespitindeki gibiydi: “ Türkiye’de, cumhuriyetin ilân edilmişi, ilân edilmemişinden daha bir cumhuriyettir.” Durum öyleydi ama aradan 88 geçtikten sonra bile Mustafa Kemal ‘çağdaş demokrasinin mimarı’ sayılmaya devam edilecekti…

Bu vesileyle önemli bir hususa daha değinmek gerekiyor. Devletin 29 Ekim 1923 de kurulduğu, bu işi de Mustafa Kemal’in yaptığına dair yaygın bir kabul ve anlayış geçerli. O tarihte devlet kurulmadı zira devlet yerli yerinde duruyordu. Devletin kurulması için daha önceden olmaması gerekir. Oysa Osmanlı Devleti orada duruyordu ve yapılan tüm uluslararası antlaşmalarda da [Mondros dan Lozan’a] onun imzası vardı. Resmi tarih ve resmi ideoloji, tarihi tahrif ederek, sanki devletin ilk defa 1923 de kurulduğu ve bu işi de Mustafa Kemal’in yaptığı şeklinde bir izlenim yarattı ve insanlar bu yalana ‘inandırıldı’… İkinci bir yanlış da Kürt siyasetçileri ve ‘aydınları’ tarafından devletin Türkler ve Kürtler tarafından kurulduğu ama daha sonra Kürtlerin denklemin dışına atıldığı safsatasıdır. Birincisi, devlet kurulmadı, bir darbeyle adı değiştirildi; ikincisi, Cumhuriyetin ilânı da dahil, yaşanan süreçte ne Türklerin ne de Kürtlerin hiç bir dahli olmadı. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, halkın Cumhuriyetle teması jandarma ve vergi memurları vasıtayla oldu ve halk Cumhuriyetten o zaman haberdar oldu. Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler ortak kurdular demek tam bir resmi tarih ve resmi ideoloji yuvarlamasıdır ama, Balkan Savaşında, Büyük Savaşta [Harb-i Umumuî], Çanakkale’de, Yunan Savaşında [Milli Mücadele] Türkler ve Kürtler birlikte savaştırıldılar denirse bu doğrudur…

Fikret Başkaya

Categories
Kadın

Evlilik, Aile ve Kadın

Aile, mülkiyetin biricik kalesi, devletin bireye dişini gösterdiği ilk baskı kurumu. Devletin ve burjuvanın kutsalı, işçi ve asker fabrikası.

Toplumda aile kurmanın tek yolu evlilikten geçmektedir. Evlilik ise egemen olan erkeğin kadını mülkiyetine geçirme işlemi ile gerçekleşir. Mülk edinme işlemi sırasıyla aile babasının izin vermesiyle -bazen başlık parası şartıyla- ve toplumun babası olan devletin izin vermesiyle -nikah- tamamlanmış olur.

Aile kurmak, toplum nezdinde kişinin yaşamındaki en önemli varoluş basamaklarından biridir. Bir erkeğin evlenmesi için temel şartlar; askerliğini yapmış olması, diplomalı ya da diplomasız bir işte çalışıyor olmasıdır. Kadın için ise, doğurganlığının aktif olduğu yaşa gelmesi ve bakire olması yeterlidir. Devlet, başta aile kurumu ve diğer baskı aygıtlarıyla yetiştirilen bireyleri gerek soyut gerekse de somut baskılarla evliliğe zorlar.

15 yaşında bir çocuğun kolundan tutulup zor ve şiddet kullanılarak, yani somut bir baskı ile evlendirilmesiyle, 25 yaşına kadar sistematik şekilde; aile, toplum, okul, medya gibi soyut baskı aygıtlarına maruz bırakılarak evlendirilmesi arasında temelde fark yoktur. Özünde ikisi de aynıdır. İkisinde de kadının toplum içindeki yeri değişmez.Bu bağlamda, erken yaşta evliliğe karşı olduğumuz kadar geç yaşta evliliğe de karşı olmalıyız. Her aile küçük bir devlettir. Bugün en çok tecavüz ve şiddet aile içinde gerçekleşmektedir. Bu demek oluyor ki, evlilikler doğası gereği tecavüzün ve şiddetin temelini oluşturuyor.

Aile içi hiyerarşide çocuğun erki anne ve babasıdır, daha doğrusu sadece babasıdır. Bu hiyerarşik yapıda yer alan kişi ve/veya kişilerce alınanın karar doğrultusunda evlendirilen 13-15 yaşındaki kız çocuğuna toplumdan karşıt bir ses çıkmaz, çıksa da bunu doğuran koşulları ve evlilik kurumunu sorgulamazlar. Salt acıma duygusuyla vicdani bir karşı çıkıştır bu. Çünkü, otorite kavramı ile sorunları yoktur; ya birileri üzerinde kendilerinin de otoritesi mevcuttur ya da üzerlerindeki otoriter kişi veya kurumlardan korkuyorlardır. Bu hiyerarşi yaşam içinde kendisini her yerde gösterir. Kadının erki erkek, çocuğun erki yetişkin, işçinin erki patron, siyahın erki beyaz…

Adorno’nun da dediği gibi, “Doğanın temsilcisi olarak kadın, burjuva toplumunda karşı konulmazlığın ve erksizliğin gizemli bir imgesine dönüştü. Hükmedenlerin gözünde kadın, doğayla uzlaşma yerine doğaya üstün gelmeyi koyan o boş yalanı yansıtır oldu. Evlilik toplumun bu durumla başa çıkmasının orta yoludur: Erkinin kocası üzerinden dolayımlanmasıyla kadın erkten yoksun kalır.”

Kadının, evlilik ve aile kurumu içinde sunulan roller ile hayatını sürdürmesi beklenir. Kadın, evlilik ve aile kurumunda kendisine biçilen “gelinlik, karılık, annelik” gibi roller içinde sıkışmış ve kendisine pranga vurulan paradigmanın buradan kaynaklandığını henüz fark etmemiştir.

Kadının toplumsal olarak erkekle eşitlenmesi ancak evlilik ile temeli atılan aile kurumunun yapısının değişimi ile gerçekleşecektir. Elbette toplumsal bir devrim genel kurtuluşu sağlayacak koşulları yaratır fakat evlilik ve aile kurumlarının yapısını eleştirip tartışmak da bu sürece dahildir ve süreci kısaltacaktır.

Sonuç olarak, kadının kurtuluşu erkinin egemenliğini alaşağı etmesiyle gelecektir. Erkeğin kadını tutsak ettiği aile kurumunu temelinden yıkacak veya değiştirip dönüştürecek bakış açısı geliştir(e)mediğimiz sürece yapacağımız tüm eylemler erkeğin tahakkümünü sürekli kılacaktır.

Cihan Ören

Categories
Sinema

Sinema: Sophie Scholl – Son Günler

Acılarımızı anlatmayı garip bir halle sever, yakınıp dururuz. Acılara karşı ağıt yakmaktan gayrıca birşeyler yaptığımız tarih sayfalarında çok nadirdir. Bu sinemaya da böyle geçmiş, savaş konulu çoğu filmde Nazi rejimi esnasında yaşanılan acılar işlenip durmuştur. Bir sanat olarak sinema salt bir belgeselcilik değil ise estetik kaygılarla birlikte belli amaçlar gütmesi gerekmektedir. Özellikle bu filmler politik ve tarihi nitelikler taşıyorsa.

İzlediğimiz çoğu Nazi temalı filmlerde salt acılar işlendi. Fakat her nedense faşizme karşı direniş filmleri çok nadirdir. Sophie Scholl: Son Günler adlı film bu nadir filmlerden birisidir. Nazi dönemidir ve Naziler savaşta seferberlik halindedir. Böylesine bir dönemde bir grup öğrenci ”Beyaz Gül” adında bir örgüt kurmuş ve Nazi rejimine ve onun savaş ve soykırım politikalarına karşı mücadele etmektedirler. Çünkü onlara göre, “Her birey bu kader vaktinde elinden geldiğince kendini savunmalı ve insanlığın kırbacına, faşizme ve mutlakıyetçi devleti andıran her türlü sisteme karşı mücadele etmelidir.”

Bunun için kendi çabalarıyla bildiriler yazıp dağıtmışlardır. Son olarak okulda bildiri dağıtırken yakalanan iki öğrenci gözaltına alınarak sorguya çekilir. Sorgu kağıdına geçen her cümle tarihi kanıt niteliğinde olacaktır. Başlarda bildirileri inkarla polis sorgusunu atlatabileceğini düşünen öğrenciler yanılıyordur, çünkü çok fazla delil vardır ve sonunda itiraf etmek zorunda kalırlar. İtiraftan sonra ise asıl mücadele başlamaktadır. Özellikle filme adını veren filmin baş karakteri Sophie Scholl’un polis şefi karşısındaki savunması kayda değerdir. Sophie, mücadelelerinin haklı olduğunu, Hitler’in iktidar olmadan önce eşitlik ve özgürlük vaadetmesine rağmen herşeyi bir bir yasakladığını, soykırım yaptığını, fakat mutlaka kaybedeceğini sürekli tekrarlar. Polis şefi ise bu inanç ve cesaret karşısında şaşkınlık geçirmekte, kadın öğrenciyi onun aslında beyninin abisi tarafından yıkandığını iddia etmektedir. Öyle ya Führer’e karşı mücadele etmek akıl alacak iş değildir, hele ki bu mücadelenin haklılığını üstüne basa basa anlatmak hiç akıl işi değildir!

Dikkat çekilen bir diğer nokta ise vicdandır. Sophie Scholl, vicdanın faşist yasalardan çok daha üstün olduğunu ve mücadelesinin odak noktasının vicdanı olduğunu kanıtlamaktadır.

Film boyunca bugün yaşadığımız ülkedeki rejimi düşünmeden edemeyiz; demokratik hakların gaspı, rejim liderine itaat ve ona karşı direnş göstermenin en büyük suç sayılması, siyasi tutuklamalar, katliamlar, kapıdaki savaş…

Fakat diktatörlükler yıkılmaya mecburdur. Tarih boyunca da öyle olmuştur. Filmde Beyaz Gül adlı direniş örgütünün 3 üyesi de idamla cezalandırılmış olsalar da yargılama sürecinde dedikleri gibi bugün bize ölüm cezası verenler yarın kendilerini sanık sandalyesinde bulacak ve yargılanacaklardır. Zira öyle de olmuştur.

Film Nazi döneminde yaşanan gerçek bir hikayeden alınmıştır. Tarih faşit diktatörleri her zaman lanetle anarken direnenleri her zaman minnetle anacaktır. Elbette Beyaz Gül’ün mücadelesinden alacağımız dersler vardır. Biliyoruz ki, en faşist günlerde dahi direniş adına mutlaka yapılacak birşeyler vardır, sonu ölüm olsa da…

Baran Sarkisyan