Categories
Emek

Sınıfa Karşı Sınıf

Mülkiyeti elde eden patronlar parayla yatıp parayla kalkarlar. 5 duyu organı paraya odaklanmıştır; gördüğü, işittiği, kokladığı, hissettiği ve yaladığı paradır. Para para paraaaa!!! diye paralarlar kendini.

Mülkiyetinin küçüklüğü veya büyüklüğü, hangi ulustan, hangi mezhepten, hangi ülkeden oluşu değiştirmez sosyal psikolojik durumunu, çünkü her halükarda mülkiyet kendini sömürüyle var eder. Patronların kaybedeceği tek bir şey vardır, o da mülkiyetleridir. İnsani olan tüm değerlerini daha en başta, yani sömürünün ilk kuruşunda kaybetmişlerdir.

Burjuvazinin suçu sâde sömürüyle noktalanmaz. Sömürü onun varlık koşuludur. Bu yüzden eli çocuk emeğine kadar uzanır. Eğer bir yolunu bulabilirse çok düşük bir ücrete onu çalıştırır. Onun için ucuz iş gücünden sağlayacağı kar kadar tatlı birşey yoktur bu dünyada.

Eğer burjuvazi sömürü için kana ihitiyaç duyuyorsa tereddütsüz tek işçinin yahut 300 işçinin kanını dökebilir. Siz bunu iş kazası zannedersiniz. Her zaman bunun için ödeyeceği tazminat iş güvenliği için harcayacağı miktardan az olur çünkü.

Bir işçi patronun istediği sınırsız enerjiyle ürün yaratamıyorsa onu satın aldığı gibi tereddütsüz kovacak, içi hiç mi hiç sızlamayacaktır. Bir işçinin işine son verilmesi demek diğer işçilere aynı zamanda bir gözdağı vermek demektir. Çünkü büyük işsizler ordusunu bir taktikle, daha doğru bir ifadeyle zorunlu bir halle yaratan da kendisidir. İşsizler ordusu burjuvazinin yedek ucuz iş gücüdür. İşçinin asgari ücrete tamah etmesinin bir sebebi budur.

Patron işçiye büyük bir düşmanlık duyar. Patron, sınıfını tanır, bilir, ona göre davranır. Bu doğaldır.

Doğal olmayan şeyse işçinin bu sınıf bilincine sahip olmaması, burjuvaziye karşı kin beslememesidir. İşçi kişi patronu tam bir tezatlıkla okumuş yazmış, mal mülk sahibi, saygıdeğer beyefendi veya hanımefendi olarak görür. İşçi saygısını itaat yoluyla her fırsatta gösterir.

Oysa ki sınıf bilincine sahip olmak patronun elindeki kan kokusuna dek herşeyi duyabilmeyi, görebilmeyi gerektirir. Dünya üzerindeki her şeyin; yaşam yerlerinin, araçlarının, yani, ekmeğinden otomobiline, elbisesinden binasına dek herşeyin üreticisi emekçilerdir. Hal bu olmasına rağmen işçiye düşen yoksulluk iken, patrona düşen işçinin emeğini sömürerek elde ettiği zenginliktir.

Dünyada çoğunluğun yaşadığı açlık, sefillik sorunu ancak sınıfa karşı sınıf perspektifiyle aşılabilir. Çünkü açlık sorununun temelinde bu iki sınıfın çelişkisi yatmaktadır. Emek yok edilemez, tabii olarak işçilik de yok edilemez. Ama burjuvazi yok edilebilir.

Emekçiye düşen, insanlığın nefes borusuna yapışan bu burjuva sineğini alaşağı etmektir. Nefes borusuna yapışan bu sinek solunum rahatsızlıkları yaratmakta; fakat bunun bilincinde olmayan işçi sınıfı bu rahatsızlığını daha fazla çalışarak ya da hastane, cami, kilise kapılarında gidermeye çalışmaktadır. Burjuvayı tarihin geri dönüşümsüz çöplüğüne atmanın tek yolu örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmektir. Grevdir, yaşamı durdurmaktır; yaşamı yeniden inşa etmektir.

Baran Sarkisyan

Categories
Çocuk

Egemen Sınıfın Uyutma Araçlarından Biri: Masallar

Burjuvazi, zihinsel, bedensel ve dilsel gelişimin 7 yaşına kadar büyük ölçüde tamamlandığından hareket ederek, eğitim çarkından geçirdiği çocuklar için “7 yaş çok geç” diyor. Bu nedenle okula başlama yaşını küçültmeye çalışıyor, her okula ana sınıfı açıyor, ana sınıflarını zorunlu yapmak istiyor. Burjuvazi için eğitmek, yontmak, biçimlendirmek, kafasını ezmek için 7 yaş çok geç olabiliyor gerçekten de. Eğitim “uzmanları”nın en iyi öğrenmenin hangi yaşlarda olduğuna kafa yormaları, bilgili, bilinçli kuşaklar yetiştirmek için değil, uyutulmaya, kandırılmaya en müsait yaşların hangi yaşlar olduğunu araştırmak ve o yaşlarda ideolojik biçimlendirme için bombardımana başlamak. Bu yüzden de bu “saygı değer” uzmanlar, “yatmadan önce çocuklarınıza mutlaka masal okuyun” diyorlar. Bu yaşlardaki çocukları “uyutmaya” alıştırmanın en iyi araçlarından biri elbette ki masallar!

Albenili kitaplarda resimlerle süslenmiş masallar, çocuğun yeni oluşmakta olan bilincine dantel gibi işlemeye başlar düzeni. Masallar, toplumsal normları, değerleri, korkuları, yanılsamaları, bilinç bulanıklıklarını en iyi veren eğitim materyalleridir ve çeşitli derslerle doludur. Aile kurumu önemlidir, ailenin belirlediği ve koyduğu kurallara uymak gereklidir, çok çalışan kazanır, dünyada adalet vardır ve bir gün mutlaka tecelli edecektir, yeter ki gönlünü ferah tut, sabırla beklemeyi bil! Haksızlıklara karşı ancak sihirli, olağanüstü güçleri olan karşı koyar, sen naçizane güçsüzlüğünle hiçbir şeye karşı duramazsın! Yani haksızlıklar karşısında insanüstü bir güce sahip değilsen kurtulmayı hayal etmeyeceksin!

Okuduğumuz masallarda mutlaka yoksullar ve zenginler vardır. Yoksullar safında olan bizlerin bu masallardan çıkarmamız beklenilen derslerse şunlardır: “Yaşamımızı sürdürmek için mutlaka çok çalışmalıyız, hem de çok! Başkasının ne yaptığı bizi ilgilendirmez, biz elimize ne geçecek derdinde olmalıyız. Sonunda mutluluğa ereceğiz.” Sanki çalışırken kendimiz için çalışıyormuşuz gibi bir yanılsama yaratılır. Örneğin ağustos böceği ile karınca masalındaki çalışkan karınca sonunda mutlu olurken, yaz boyunca saz çalıp eğlenen ağustos böceği karıncaya muhtaç hale gelir. Oysa işçiler, karıncalardan daha çok çalışırlar, hem de dört mevsim boyunca ve buna karşılık tüm yıl sefalet içinde geçirirler günlerini. Burjuvalar ise ağustos böceği gibi yer, içer, eğlenirler, ama hiç çalışmadıkları halde, masaldaki gibi sefil olmazlar.

Tüm masallarda aile kutsal bir kurumdur. Gerçek anneler hep melek gibidirler, kötü bir anne varsa o da üveydir. Baba eğer bir kötülük yapmışsa ya üvey anne ya da kötü birisi yüzünden çocuklarına kötülük yapmıştır. Ama yine de bu yüzden evden ayrılmak zorunda kalmış çocuklar, dışarıda daha fazla kötülükle karşılaştıktan sonra son durak olarak yine ailelerine döner ve onu öpüp başlarına koyarlar. Geri döndüklerinde de zaten herkes pişman olmuş, kötü üvey annenin başına da bir kötülük gelmiştir. Yani masallarda anlatılmak istenen şudur: Aileniz dışında hiç kimseye güvenmeyin, aileniz ne kadar kötü olursa olsun daima başkalarından daha iyidir. Sığınacak tek liman orasıdır.

Masallarda fakirin fakire âşık olduğu nerdeyse hiç görülmez. Yoksul kahraman ancak zengin birine rastladığında ve ona âşık olduğunda kurtulabilecektir. İyiler hep güzeldir. Kötüler ise çirkindir. Külkedisi olmaktan kurtulmanın yolunun da zengin bir prens bulmaktan geçtiği anlatılır, zaten iyiler güzel olduğuna, güzeller zengin olduğuna göre prens de yakışıklı olacaktır muhakkak. Güzel yoksul kızların, yoksullar arasında işi olmamalıdır masala göre. O, güzelliğiyle bir yoksul erkeğe değil bir zengine layıktır! Yoksul bir erkek de kendine denk olacak şekilde çirkin bir yoksul kız bulmalıdır. Bu yüzden, bulunduğun koşullardan kurtulmanın tek bir yolu var masallarda, güzel olup zengin bir prens bulmak. Ama çirkinler için de umut bitmemiştir. Çirkin ördek yavrusu çirkinliğinden dolayı sınıf atlama hayalini unutabileceklere ilaç gibidir. Bu masalları okuyarak çirkin ördek yavrusu olduklarını düşünen tüm kızlar, bir gün güzel kuğuya dönüşecekleri günü beklerler.

Masallarda güzel yoksul kızlar prenslerini bulup sınıf atlayıp arkalarına bile bakmadan saraya doğru giderken, geride kalan çaresizler için de masallar vardır: Kibritçi kız masalı! Ona da mücadele nasip edilmemiştir. Ancak ölüm onu kurtarabilir. “Eğer çok yoksulsan debelenme, ‘çaresi yok’ diye düşünüyorsan işte sana çare: Öldür kendini, sen de kurtul ben de kurtulayım” der masalcı, yani burjuvazi. “Yaktığın her kibrit tanesi senin umutlarındır, ama çok kısa sürelidir, asla sonsuza kadar kurtuluş yok senin için” der. “Bu yüzden acı çekmeye değmez. Kimse seni görmüyor. Bunda suçlu olan sensin.”

Umutsuz, ama ölmek istemeyen, her şeye rağmen yaşamaya azimli olanlar için de bir masal var: Polyanna! Her kötü durumda daha beter bir durumla karşılaşmadığı için bulunduğu koşullara şükreden Polyanna bize de şükürcülüğü öğretmek ister. Elde olana şükredip, varolan durumu daha kötüsüyle kıyaslayıp, teslimiyete sürüklemeye çalışır bizi. Teslimiyetçiliğin mantığına kaptırır, yenilginin teorisini yazdırır.

Masalların henüz uykuya geçmeden önce çocuklara okutulmasını tavsiye ediyor burjuva uzmanlar. Rüyasında masalın kahramanıyla özdeşleşen çocuk, gündüz de benzer masalların çizgi film versiyonuna maruz kaldığında, beyni adeta felce uğrar. Uyutulurken okunan her masal, yetişkin bir insan oluncaya kadar unutamayacağı, bilincinin derinlerinden ona hükmedecek bilgiler olarak kalır.

Evet, çocuklarımızı çok erken yaşlarda eğitmeliyiz, ama düzenin kırbacıyla terbiye etmeden, korkutmadan, bireysel kurtuluş hayalleriyle beslemeden! Burjuvazinin çocuklarımız için yazdığı masalları değil, sınıfımızın kanlarıyla yazılan gerçek öyküleri, mücadele öykülerimizi, sınıfımızın hikâyesini anlatmalıyız onlara. Çocuklarımız uyurken o hikâyelerin kahramanları olmayı hayal etmeliler, sömürünün olmadığı bir dünyayı yaratacak olanın insanüstü güçler değil, birlik olmanın olağanüstü gücü olduğunu öğrenmeliler.

Aylin Dinç

Bu yazı marksist.net’ten alınmıştır.

Categories
Kadın

Atasözleri ve Cinsiyetçilik

Gündelik yaşamda dilimize pelesenk olmuş bir çok atasözü kullanıyoruz. Halbuki atasözleri tamamen egemen olan sınıf, cins, ulus ve dinlerin çıkarlarını gözeten bir yapıdadır.

Mesela, “yuvayı dişi kuş yapar” atasözünün üzerinde düşündüğümüzde gerçeklikten yoksun olduğunu anlayabiliriz. Bir kere insan kuş değildir. Böyle bir benzetme baştan tezattır. Ayrıca, doğada kuşlar arasında dişilerin yuva yapması çok nadiren görülen bir durumdur. Yuvalar, kuş türlerinin hemen hemen hepsinde erkekler tarafından yapılmaktadır. Pekii hal böyleyken ne amaçla söylenir bu söz? Erkek egemen zihniyeti üretmek ve sürekliliğini sağlamak amacıyla yine erkekler tarafından söylenmiştir. Bu söz özünde “kadının yeri evidir” algısını yaratır. Kadın, yüklenen bu rol ile eve hapsedilir. Ondan beklenen sadece ev işlerini yapması, kocasına hizmet etmesi ve çocuklarına bakıp büyütmesidir. Toplumdaki erkek algısı ise “evin reisi” yani, eve ekmek getiren olduğu yönündedir. Halbuki günümüzde kadın da eve ekmek getirmektedir. Erkek, işten geldiğinde ayaklarını uzatıp televizyonun başına geçer. Aynı şekilde işten gelmiş kadın bir yandan erkeğe çayını hazır etmekle diğer yandan da bulaşık veya çamaşırları yıkamakla meşguldür. Gece saatine dek ev işlerini halleden kadın dinlenmek için fırsat bulduğunda ise erkek tarafından “kadınlık” görevini yerine getirmesi beklenir. Erkek kadının yorgun bedeninde tepinirken kadının tek dileği “lütfen çabuk bitsin” olur. Görüldüğü gibi dişi kuş evi yaparken, sefasını ise erkek çeker.

Veya, “tarlayı düz al, kadını kız al” atasözünü ele alalım. Açıkça diyor ki, “bakire kadın al.” Kadın alınıp satılacak bir eşya değildir. Bakire olup olmaması da kadının kötü olduğuna işaret etmek için gerekçe olarak gösterilemez. Halk dilindeki adıyla kızlık zarı bilimsel adıyla hymenin görevi bellidir. Bilmeyen araştırır öğrenir ya da biraz beynini kullanarak sonuca ulaşabilir. Bunlar hep ataerki işte. Kadına bir insan, özgün bir birey olarak bakamaz bu eril atalar.

Bir başka örnek, “on beşinde kız, ya erde gerek ya yerde” sözü ise bir kız çocuğunun 15 yaşına geldiğinde evlendirilmesi gerektiği, evlendirilmezse de orospu olabileceğini, maazallah babasının itibarını zedelemesindense ölmesinin daha iyi olacağını vurgular. Yani bu atalara göre çocuk gelin meşrudur.

Niyetimiz, atasözlerinin sadece egemen sınıf demagojisi olduğunu ve bu demagojilere pabuç bırakmamak gerektiğini vurgulamaktır. Çünkü, atasözlerinin yaşam içerisinde ezilenin gerçeğine hitap ettiğini söylemek mümkün değildir. Öyle ki, bazı insanlar bilinçli veya bilinçsiz şekilde “atalarımız bile böyle demiş” diyerek bu tür cinsiyetçi ve ırkçı bütün söylemlerini sanki atalar bilimsel bir deney ile bunları kanıtlamış edasında meşrulaştırmaktadırlar. Halbuki hepsinin birer saçmalık olduğu açıktır.

Cihan Ören

Categories
Sinema

Kısa Film: Kırmızı Balon

1956 yapımlı Fransız yapımcı Albert Lamorrisse imzalı film, sanki duyguları olan kırmızı bir balonun bir çocukla samimi dostluğunu anlatır. 34 dakika boyunca diyalogsuz süren filmde 2. Dünya Savaşı’nın ardından yorgun düşmüş Paris sokaklarını da gezmiş oluruz. Küçük kahramanımız Pascal ile baş kahramanımız kırmızı balonun dostluğunu anlayacak erginliğe sahip olamayan yetişkinlere ve kurumlara da şahit oluruz. Kırmızı balon şehirde istenmiyor gibidir. Çünkü klişe yaşamlara, katı kuralları olan aile, kilise ve okul kurumlarına aykırı gelmektedir. Savaşla büyümüş diğer çocukların da saldırısına uğrayan balon, herşey bitti derken Paris’in tüm balonlarının göğe yükselmesiyle birlikte umudun hiçbir zaman bitmeyeceğinin işaretini vermektedir.

Film aynı zamanda 1956 en iyi kısa film ödülü ve en iyi özgün senaryo dalında ödül kazanmıştır.

Korkoro

https://www.youtube.com/watch?v=OvK3Snx5LdQ

Categories
Dinler Sorunu

Laiklik, İslam ve Işid Üzerine Düşünceler

 

Bugün ılımlı dindarın birkaç gömlek sonrası Işid’dir. O gömleğin etiketinin üzerinde ”din elden gidiyor” yazıyor, her zaman tutacak slogandır bu, yeter ki koşulları iyi hazırlansın.

Işid’i vareden koşullar nelerdir diye düşündüğümüzde gözümüzü inançsız toplumlara değil de müslüman toplumlara götürürüz. Bu tür dinci örgütler her zaman böyle toplumlar içerisinde birkaç dini propagandayla kendisine militan, sempatizan bulabilir çünkü. Ya da şöyle söyleyelim, bir kişiyi Işidçi yapmak istiyorsanız onu öncelikle müslüman yapmanız gerekmektedir.

Türkiye’de 93’te Sivas’ta gerçekleştirilen katliam hala hafızalardadır. Yeter ki propagandası yapılsın; din adına yakılmayacak insan yoktur bu ülkede. Çünkü İslam adına ne yapılırsa yapılsın, İslam sorgulanmamakta, çoğu zaman yapılanlara sessiz kalınmakta yahut destek olunmaktadır.

Cioran şöyle diyor: ”Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir; artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.”

Tanrıyı ”diri” tutmak ise dindarların vazgeçilmezleri arasında. Çünkü Tanrı diri değilse kendileri de ölmüştür. Yaradılışçılık inancı bunu gerektirir.

Ben bu sebeple hem dindar toplum ile hem de laik bir rejimi aynı paralelde göremiyorum. Birbirine zıt çünkü. Türkiye’de kendine bu kadar çok sayıda ”dindar” diyenlerin olması zaten ülkenin laik olmamasından kaynaklanıyor. Zira müslümanlıklarını dahi devletine borçlu olan bir ülkede şeriata karşı güçlü bir muhalefetin oluşturulması çok zordur. ”Din elden gidiyor” borazanı, ”laiklik elden gidiyor” borazanına daha baskın gelir. Hem elde olmayan birşeyin gidiyor denmesi de ayrı bir sorundur. Bu ülkede ne laiklik vardır ne de tam anlamıyla bir şeriat.

Laikliği eğer din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, toplum içinde yer alan farklı dini görüşlerin birbiriyle barış içinde yaşaması olarak anlayacaksak burada dini bir sorun başgöstermektedir. Çünkü İslam kişinin tüm yaşamını düzenleyen kurallar içerir, devlet de kişinin tüm yaşamını düzenleyen kurallar getirir. Bu devlet ya İslama uygun bir devlet haline getirilecektir ya da İslam devlete uygun bir hale getirilecektir. Hakim olan dine mensup kişilerin farklı dinlere mensup ve hiçbir dine mensup olmayan kişilerle barış içinde yaşaması ise yine İslam’a uymuyordur. Çünkü İslam’daki cihad ilkesi ve gayrimüslimlerle dostluk ilişkilerinin yasaklanması buna engeldir. Bu elbette diğer dini görüşler için de geçerlidir. Tarih din savaşlarıyla doludur. Geldiğimiz 21. yüzyılda hala din sorununu tartışmak zorunda kalıyorsak bunun sebebi devletlerin dinden vazgeçmemiş olmasıdır. Çünkü kurumsallaşmamış bir dinin bugünlere dek gelmesinin mümkünatı yoktur.

Laiklik zaten daha çok ülkede hakim olan dini görüşün dışında kalan kesimlerin daha bir samimiyetle savunacağı birşeydir. Örneğin Türkiye’de azınlıkta kalan Hıristiyanların, Musevilerin, Alevilerin ve ateistlerin hakim olan İslam inancından korunma içgüdüsüyle savunabileceği birşey olabilir.

Yine de ülkede hakim olan dine mensup olup da laikliği savunanlar vardır, bu da farklı bir İslam anlayışıdır. Bu görüşe göre her inançlı kişi kendisinden sorumludur, inancının gereklerini istediği kadar, istediği şekilde yerine getirmelidir, devletin herhangi bir dayatmasına gerek yoktur. Şüphesiz bu görüş katı ve dayatmacı İslam görüşüne göre daha ılımlıdır. Fakat İslam’ın özünde olan cihadçılık bu anlayışı her an yıkma potansiyeli taşımaktadır. Çünkü din felsefesinde farklı görüşlere, farklı anlayışlara yer yoktur; tekçidir, sualsizdir. Fakat bu anlayış da yaşamın olağan diyalektiğine uzun süreli dayanamadığından her din günün koşullarına uymak zorunda kalmaktadır. Bu şu anlama gelir: İslam hukuku köleci toplum baz alınarak oluşturulmuş kurallar bütünü iken bugünkü çağdaş hukuk kapitalist toplum baz alınarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla İslam hukuku ile çağdaş hukuk arasında tarihsel bir çelişki vardır. Fakat günümüz egemenleri dinden vazgeçmemiş, dini kapitalist topluma uygun haline getirmiştir. Bu sebeple baskın olan anlayış her zaman sistemin ihtiyacına göre belirlenmektedir.

Türkiye’de hakim olan sünniler ikiye ayrılmış durumdadır. Muhafazakar ve ılımlı sünniler ile laik ve ılımlı sünniler. İlk grupta yer alanlar çoğunlukta olup bir gömlek sonrası Işidçilik potansiyelini barındırırken, ikinci grupta yer alanlar belki bir değil ama birkaç gömlek sonrası Işidçilik potansiyeli taşımaktadırlar. Yeter ki bunun koşulları hazırlansın.

Akp eğer tamamiyle Kuran’a uygun bir anayasa istiyorsa refaranduma götürsün, çoğunluk bunu ”evet” ile oylayacaktır ya da Akp bunun için birkaç gün en başta belirttiğim gömleği giyerek ”din elden gidiyor” propagandasını yapsın, kısa sürede tamamiyle dinci bir anayasa yapılır.

Ama şimdilik böyle bir ihtiyaç duymadığını düşünüyorum. Ilımlı İslam günümüz emperyalizm çağına daha uygun düşüyor çünkü. Ilımlı İslam kapitalizmle, emperyalizmle uyumlu çağdaş dindar bir toplumu öngörür. Ve kitleler bu haliyle daha rahat yönetilmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Kadın

Porno Filmlerle Erkekliğin İnşası

Erkek egemen kültürün bir ürünü olan porno filmlerin erkekliğin inşasında önemli bir rol oynadığı reddedilemez bir gerçekliktir. Bu sektörde erkeğin cinsel gücü de tıpkı kadının cinsel gücü gibi pazarlanmaktadır, fakat erkeğin egemen rolü burada da geçerlidir.

Toplumların cinselliği tabu ve ayıp görmesi nedeniyle çocuklar bu konuda ne aileleri ne de okulları tarafından eğitilirler. “Zamanı gelince nasılsa öğrenecektir” ne de olsa. Bu zaman daha çok ergenlik çağının başlangıcıyla olur. Kişinin belli bir yaştan sonra doğal cinsel dürtüleri ve cinsel organlarını keşifleri onu öğrenmeye iter. Ailesinden veya okulundan böyle bir bilgi alamayan çocuk bunu sokaktan ve internetten öğrenme yoluna gidecektir. Fakat bu genellikle “kendi kendine öğrenme” gibi doğal bir durum değildir. Çocuk çok geçmeden porno filmlerle tanışacaktır ve bu elbette sağlıksız bir başlangıçtır.

Her ne kadar yasaklansa da yüz binlerce bulunan porno sitelerinde iğrençlik had safhadadır. Buradaki iğrençlik cinsel ilişkinin yayınlanması değil, cinselliğin en yoz halininin yayınlanması halidir. Sevişme değil argo ve eril tabirle “sikişme” vardır. Porno filmler cinsiyetçi küfürlerin görsel yayınlarıdır. Bu tür siteler ensest ilişkiden çocuk pornosuna, tecavüzden hayvan pornosuna dek yayınlar yapmaktadır. Türkiye’de en çok ensest ve tecavüz pornoları tercih edilmektedir. Bu yayınlarla “cinsel eğitim” alan bir ergenin sokaklarda neye dönüşeceği toplumsal koşulları baz aldığımızda çok açıktır. Sokakların tacizci erkeklerle dolup taşmasının bir sebebi de budur. Porno filmlerde görsel olarak hafızalarına kazıdıkları sahneleri bir de gerçek yaşamda denemek istemektedirler.

Toplumda her ne kadar tecavüze bir tepki var görünüyor olsa da porno film tüketimi yaşadığımız ülkede oldukça yaygındır, öyle ki Japonya’dan sonra en fazla porno tüketen ülkelerin başında gelmekteyizdir. Çoğunluğun gizli gizli izlediği ama inkar ettiği bir gerçekliktir bu. Bİr televizyon dizisinde dahi tecavüz sahnelerinin en fazla reytingi alan bölümler olması da bize bunu gösteriyor.

Pornoyu tercih eden kesimler genellikle sağlıklı bir cinsel yaşamı olmayanlardır. Bu filmlerle cinsel arzularını sağlıksız bir şekilde tatmin ettiklerini düşünmektedirler. Fakat izleyici kesim bunla sınırlı değildir. Bir alışkanlıkla ya da fantezi olarak izleyenler de vardır. Alışkanlığın sebebi genellikle ergenlik döneminden kalma iken, ‘fantezi’ olarak izlemenin sebebi cinselliğe bakış açısının çarpıklığı ve yasak olanın çekiciliği olarak açıklanabilir. Her halükarda işlev değişmemektedir.

Peki bu tür pornoları izleyen kişilerin karakterine nasıl bir etkisi olabilir? Herşeyden önce filmler kişinin hayal dünyasını şekillendirdiğinden onun cinsel yaşamındaki isteklerini de belirleyecektir ve bu porno filmlerdeki sağlıksız durum onun cinsel yaşamına da sıçrayacaktır. Porno izleyicisi gördüğü sahneleri kendi cinsel yaşamında da taklit etmeye çalışacak, partneri bunu istemese de buna zorlamaya çalışacaktır. Toplumsal cinsiyet alanında olduğu gibi bu sektörde de cinsiyet hiyerarşisi en kirli haliyle ön planda olduğundan kadını ‘cinsel meta’ olarak gören egemen bakış açısı daha da pekişecektir. Filmlerdeki ırkçılık ise ayrı bir sorundur. Asyalı, Zenci, Rus, Alman vb ulusların ismi zikredildiğinde izleyici kesimin aklına ilk olarak porno filmlerdeki sahneleri gelmektedir. Irkların, cinsiyetlerin, çocukların, hayvanların aşağlandığı filmlerden zevk alan insanın değer yargılarının ne olduğu, bunun yaşamına nasıl yansıyacağı, hemen her gün izlediğimiz tecavüz haberlerinden bellidir.

Porno filmlerin topluma etkisinin bir yanını yozlaştırma oluşturur. Toplumun duyarsızlaşmasına hizmet eder. Cinsel açlıkla beraber cinsellik yaşamın temeline oturur. Türkiye’de yoğun olarak ilk erotik filmler 70’li yıllarda yayınlanmaya başladı. Fakat bu erotik filmler bir Türk klasiği olarak her zamanki gibi estetikten yoksundur ve genel olarak kadını her zaman cinsel bir meta olarak sunan, tecavüz konulu filmlerdir. Türkiye’de bu filmler ilgiyle karşılandı ve sevildi. Yıllarca “Tecavüzcü Coşkun” tiplemesi sempatiyle izlendi. Tüm bu yıllar dönemin politik kitlesel uyanışını da etkileyip bir kesimin yozlaşarak pasifize olmasını veya karşı tarafa geçmesine hizmet etti. Darbeden sonra yeraltına çekilen sektör tamamiyle pornoya ve denetimsizliğe geçiş yaptı. Geldiğimiz internet çağında ise hem piyasasını hem de etki alanını genişleterek yozlaştırma hizmetine devam etmektedir. Her şeyi bir alışveriş metasına dönüştüren kapitalizm aynı zamanda da yozlaştırmaktadır. Bu aynı zamanda toplumların değer yargılarını da belirlediğini göstermektedir.

Cinsellik elbette yasaklanacak, tabulaştırılacak birşey değildir. Fakat cinselliği metalaştıran, cinsel şiddeti erotizm adı altında meşrulaştıran, erkek egemenliğini pekiştiren bir sektör haline getiren kapitalizmin savunulacak bir yanı yoktur. İhtiyacını duyduğumuz şey cinselliği kapitalistlerin zincirlerinden kurtarmaktır.

Baran Sarkisyan

Categories
Kitap

Gösteri Peygamberi’nin İtirafları

21. yüzyıl tüketim toplumlarının ihtiyacına göre giydirilmiş, makyajı yapılmış, donatılmış modern bir peygamber. Gösteri peygamberi. Chuck Palahniuk yarattığı bu karakterle yalnızlaşmayı, tüketiciliği, pornografiyi, popülizmi işlerken etkin bir eleştiri getirmektedir günümüz toplumlarına. Toplum neyi arzular? İcat edilmiş toplumlar verili haliyle gerçeği değil, rahatlatılmayı, kandırılmayı ister. Çok da büyük talepler değildir bunlar. Örneğin, koltukaltı kıllarını yok edecek köklü çözümler isterler veya kısa yoldan nasıl zengin olunur sorusuna cevaplar isterler. Gerçekten de öyle değil midir? Televizyonda yayınlanan herhangi bir programı açtığımızda işlenen konulardan ve programa canlı bağlanan izleyicilerin sorularından da anlayabiliriz bunu. Sözgelimi şu ünlü oyuncu gerçek yaşamında sabahları kaç bardak çay içiyordur?

”Gerçek olan, ölene dek yaşayacağındır. Asıl hakikat ise kimsenin gerçeği istemediğidir.”

Chuck Palahniuk elbette günümüz koşullarına uygun bir peygamber yaratacaktı. Zira geçmiş zamandan İsa’yı bugüne taşıyacak olsa onla herkes deli diye dalga geçer, sonunda bir tımarhaneye kapatılırdı.

Kapitalistlerin halkla ilişkiler uzmanlarının görevi nedir? Toplumun, bölgenin ihtiyaçlarını keşfetmek veya bir bölgede suni bir ihtiyaç yaratarak gerekli pazar alanı yaratmak. Bu tıpkı yüz yıl sonrasının ilaçlarının patentini, telif haklarını almak gibidir. Çünkü bilinir ki bu koşullarda yüz yıl sonra x hastalığı yayılacaktır ve bunun için ilaca ihtiyaç vardır. Hastalığı yaratan düzen elbette ilacını da üretecek ve satacaktır.

Toplumlar mucizelere, kehanetlere bayılırlar. Bu yüzden falcılık çağımızın vazgeçilmezidir. Yarın bana ne olacak? On yıl sonra bir eve sahip olabilecek miyim? Başıma kötü bir iş gelecek mi?

gösteri peygamberiTarikat kaçkını modern peygamberimize geleceği söyleyen bir danışman da eklenince peygamberimizin ünüyle birlikte cemaatimiz büyür, hipnotize olmaya hazırdır. Aslında gelecek hakkında öngörülerde bulunmak çok da zor değildir. Asıl mesele düzeni çözebilmek ve toplumu yönlendiren aygıtları elinde bulundurabilmektir. Her şey bir tekerrürden ibarettir. Bugün dünün devamıdır. Bazen sadece araçları veya yöntemleri değişir. Kaos ise düzene dahildir.

Öte yandan yazar yalandan, gösterişten inşa edilmiş bir kişiliğin yalanı ortaya çıkınca bu yalanın ortaya çıkması mı yoksa çıkmamasının mı daha kötü olduğunu bize düşündürtür.

Gösteri Peygamberi’ni ister bir peygamber olarak okuyalım, ister ünlü bir şovmen, ister bir politikacı olarak okuyalım. Farketmiyor. Her birinin yapı taşları ve misyonları aynıdır ne de olsa.

Chuck Palahniuk bize modern peygamberinin itiraflarını sunar romanda. Fakat kandırıldığını farkeden toplum bu itiraflara kulak verir mi, yoksa kendine yeni peygamber arayışına mı çıkar, bilmiyoruz. Kulak vermekte fayda var.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Otorite Tecavüzdür

Ensar Vakfı’nın yurdunda ortaya çıkan, öğrencilere tecavüz vakasından sonra, “cinsel şiddet” olarak kavramlaştırılan cinsel taciz, tecavüz ve cinsel istismar vakaları gündemin üst sıralarına çıktı. Buna paralel olarak, daha çok gün yüzüne çıkmaya başlayan cinsel şiddet vakalarıyla ortak bir nokta göze çarpmaya başladı: Cinsel şiddet eylemlerinin faili, hemen her zaman bir otorite figürüdür.

Kadının “sahip olunan nesne” ve yönetilen olduğu erkek egemen dünyada, erkek otoritedir ve sahip olduğu ekonomik çıkarlarını sağlamaktan cinsel dürtülerini tatmin etmeye kadar; kadını isteği doğrultusunda yönetip yönlendirme ve kullanma hakkını kendisinde görür. Buradan yola çıkarsak cinsel şiddet öznesinin hemen her zaman erkek olmasının tek bir sebebi vardır; erkek egemen dünyanın “tek öznesi” erkektir.

Farklı cinsel şiddet olaylarında, failin otoritesinin kaynağı da farklı olabilir. Özellikle aile içi cinsel şiddet vakalarında, tacizci ya da tecavüzcü genellikle, baba-koca-abi-dayı-amca gibi “aile büyüğü” olan erkek otorite figürlerinden biridir. Ancak aile içi cinsel şiddet, zannedilenden çok daha yoğun olmasına rağmen “kutsal ailenin yıpratılmaması” adına her daim örtbas edilir ve çoğunlukla, kadının iç dünyasında “geçmeyecek bir yara” olarak kalır.

Okullardaki esas otorite figürü olan öğretmen ya da müdürlerin de, özellikle kadın öğrencilerine yönelik cinsel şiddeti de yoğun olarak yaşanır. Hemen her okulda en az bir tane, “sapık” olarak kodlanan, öğrencileri taciz eden, bu saldırıları kimi zaman tecavüz boyutuna varan öğretmen vardır. “Ders çalışma” ya da “şakalaşma” gibi türlü bahanelerle öğrencilere yakınlaşan bu otoriter figürler, bir zaman sonra fiziksel saldırıya başlamakta ve saldırının mağduru olan öğrenciyi susturmak için yine kendi otoritesini kullanmaktadır.

Kuran kursu ya da cami gibi dini eğitim kurumlarında; dini cemaat, tarikat veya vakıfların yurtlarında ve evlerinde de, “imam” ya da “hoca” olarak belirginleşen otorite figürleri, cinsel şiddetlerini çoğunlukla çocuk olan öğrenciler üzerinde belirginleştirir. Bu figür elbette başka kurumlarda, örneğin dershane ya da özel eğitim kurumlarında da, aynı şiddet olaylarıyla var olabilir.

Cinsel şiddet olaylarının yaşandığı mekanlar değişse de, bu olayların bütününde değişmeyen tek bir şey vardır; o da yaşanan her taciz, tecavüz ya da cinsel istismar vakasında fail olanın, her zaman bir otorite figürü olduğu gerçeğidir. Bu “ortak” noktanın bir tesadüf olmadığıysa, açıkça ortadadır.

Cinsel şiddet olaylarının failinin bir otorite figürünün olması, açıkça, saldırıları kolaylaştırıcı bir etki taşır. Bu otoriter ilişki içerisinde, saldırgan, saldırıya maruz kalan kişiyi “fiziksel olarak aynı ortamda tutabilme yetkisine dayanarak” söz konusu saldırıyı gerçekleştirebileceği bir zemin hazırlamakta ve mağdurun saldırıya karşı koyabilmesini zorlaştırmaktadır. Cinsel şiddetin uygulayıcısı olan bu otoriter figür, elinde bulundurduğu gücü, mağduru ve varsa saldırının tanıklarını susturmak için kullanır. Eğer olur da saldırı açığa çıkarsa, aynı otoriter figür tehdit ve şantajlarla baskısını daha da artırır. Ancak elbette ki otorite, cinsel şiddetin gerçekleştirilmesinde sadece kolaylaştırıcı ve kamufle edici etkiden ibaret değildir; deyim yerindeyse, otorite, bizzatihi tecavüzün kendisidir.

Kişiye, yönetme yetkisi veren bir olgu olan “otorite”, aile içerisinde baba ya da özdeş bir diğer erkek figür; okulda öğretmen; camide imam; kursta eğitmen gibi farklı kimliklerle kendini var edebilir. Bu kişiler, kendi otoritesi atında bulunanları yönetip yönlendirme yetkisi ile donatılır.

Otoritenin, kendisi dışındakileri yönetip yönlendirme yetkisi meşru varsayıldıkça, yukarıda bahsedilenler gibi birçok otoriter figür, diğerlerinin özgürlüğüne müdahale edebilme ya da fiziksel-psikolojik bütünlüğüne saldırabilme yetkisiyle hareket etmeyi sürdürecektir. Tecavüzü, özünde, bir başkasının rızası dışında onun bedenine müdahale etmek olarak ifade etmek mümkünse; otoriteyi de, kavramsal olarak, diğerlerinin hayatına, özgürlüğüne tecavüz olarak tanımlamak mümkündür.

Anlatılanlardan yola çıkacak olursak, otorite ile cinsel şiddetin ilişkisi, yalnızca otoritenin işlevine ilişkin değildir; kavramsal olarak ikisi de aynı kaynaktan beslendikçe her daim açığa çıkan tek şey, tecavüz olacaktır.

Saliha Gündüz

sgunduz@meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 33. sayısında yayımlanmıştır.

Categories
Tarih

1915’i Bugünden Bilmek

Türkler zamanında Ermenileri asmışlardır, kesmişlerdir, katletmişlerdir, soylarını kurutmaya çalışmışlardır ama asla zulmetmemişlerdir, hele soykırım hiç yapmamışlardır.

Türkiye’de resmi görüş için soykırım sadece kavramsal bir anlaşmazlıktır.

Zira bildiğiniz gibi Ermeni olmak Türkiye’de hala küfürle eşdeğerdir.

Ermenilerin barış elçisi sayabileceğimiz Hrant Dink devlet eliyle öldürülmüş, katili Türk bayraklarıyla kahraman ilan edilmiştir.

Bugünden bakarak dahi 1915’te neler yaşandığını tahmin edebiliriz. 2016 yılındayız ve çocukları dahi katleden bir düzende yaşıyoruz değil mi… 1915’te o savaş koşullarında neler yapıldığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek. Bugün öldürülen çocuklar nasıl ki “terörist” denilerek öldürülmeleri meşrulaştırılmaya çalışılıyor, dün de Ermeniler “hain” denilerek…

Tabi, ‘soykırım’ olmamıştır. Zaten olmadığı düşünüldüğü için, yani tam olarak soylarının kurutulamadığı düşünüldüğü için, geriye kalan Ermeniler ya öldürülmektedir ya da kimliğini gizler hale getirilmektedir. Ki bugün bile Kürdler katledilirken “Ermeni dölü” denilerek katledilmektedir. Bunu cumhuriyetin askerleri tarafından katlettikleri halkın evlerininin duvarına yapılan yazılamalardan bile görebiliriz. “Hepiniz Ermeni dölüsünüz” yazar o duvarlarda. Bu askerleri cumhuriyet yetiştirdi. O askerlerle gurur duyan halkı da bu cumhuriyet yetiştirdi.

Şu bir gerçektir ki, dünya üzerinde soykırım olmamasını dileyen tek halk Ermenilerdir, Türkler değil.

Bu yüzden Türklere “Ermenilere soykırım yaptınız” demeyin, kabul etmezler, çünkü bunu aşağlayıcı bir niteleme olarak görür, kendilerine yakıştırmazlar. Onlara “Ermenileri yok ettiniz” veya “Ermeni kimliğini bu topraklardan temizlediniz” deyin, kabul edeceklerdir, çünkü bu onlar için yüceltici ve haklı birşeydir.

Zaten bugünkü sorun da esas olarak kabul edilip edilmemesinden öte bu zulmün tüm kin ve nefretle devam ediyor oluşudur. Değişen tek şey zulmün hedefinin biraz daha genişlemesidir.

Ve geriye kalan acılardır. Bu acı paylaşılmadıktan sonra kabul edilse ne olur, edilmese ne olur. Çünkü faşist düzen acılara yeni acılar ekleyerek devam etmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Tarih

23,5 Nisan

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.

Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir karagündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.

Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.

Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23 ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan’dır belki de o an.

Hrant Dink
23 Nisan 1996