Categories
Patika

Neden durmaz ölümler?

“Neden diye sormaların yüzleşmelerinin başlangıcı olmalı”

Neden durmaz ölümler?

Çünkü sen cesur kahramanların yolunu gözlüyorsun! Onların destansı hikayeleri kuşatmış beynini, kötülere nasıl diz çöktürdükleri, iyilerin gönüllerinde nasıl taht kurdukları hep anlatıldı sana ve sende her defasında dahada hayran kaldın onlara. Başlangıcın zorlu sancısını çabuk unuttun, sonların görkemine kapıldın.. Şimdi bekliyorsun o kahramanların ruhlarının yeni bedenlerde hayat bulmasını, gelip kötülere diz çöktürmesini ve görkemli sahnelere tanıklık etmenin isteği sarıyor korunaklı odalar da seni.. Peki beklerken ne yapıyorsun? Başlangıcın zorlu sancısına dahil oluyor musun? Hayır. Zulüm iliklerine kadar işlese de susuyorsun.. Kan bulaşmamış kaldırımlar arıyorsun yoluna suskunca devam etmek için.. Kafanda sihirli değnek ile gelecek kahramanların hayali, tüm cinayetlere ortak olmuş benliğini bununla avutuyorsun… Seni kimse kurtarmayacak senden başka. Daha kaç cinayete ortak olacaksın susmakla?

Neden sonu gelmez bu sömürü düzeninin?

Çünkü sen bu düzenin duvarlarını sarsmayan hayaller ile dolusun.. Tepkilerin anlık, karşı çıkışların zayıf.. Günün birinde sömürülen olmaktan kurtulup , sömüren olma arzunu yok edemiyorsun içinde. Elin gitmiyor bu zararlı sarmaşığa, köklerinden söküp atamıyorsun.. Gizliyemezsin bunu kendinden, şikayet etmen boşuna… Mülkiyet hırsını atamıyorsun içinden, kamçılıyor seni bu hırs sahip olmanın bencilliğiyle var olma peşinde sürekleniyorsun. Evsizlere üzülmen merhametli olmandan değil, sahip olduklarını koruyup kollama korkundan.. Sömürü düzenine sadakat ile bağlısın.. Omuzlarda taşınan bu düzenin milyonlarca ayağından biri olmaktan vazgeçip, bu kirli ittifak ile yüzleşmedikçe, bu düzeni omuzlarında taşımaya devam edeceksin…

Neden eşit haklarla yaşamak mümkün olmuyor?

Çünkü sen eşitsizliğin getirisinden payına düşen haksızlığa göz yumuyorsun. Kadının erkek tarafından baskılanmasına biricik aile ortamında razı oluyorsun. Annene düşen rollerin onun doğası gereği olduğunu düşünüyor, babanın otoritesinden doğan adaletsizliği sorgulamaktan kaçınıyorsun. Kendi saltanatın içindir bu üç maymun hallerin. Babanın otoritesine duyduğun gizli hayranlık daha sonra tüm yaşamında otorite kurma yada varolan otoriteye hayran olan birine dönüştürüyor seni. Otoritenin iklimin de eşitliğin yaşam bulması imkânsızdır. Kurtulmalısın bu kirli fikirden..

Neden toplumsal kutuplaşma çözülemez?

Çünkü sen anayasal güvenceye alınmış üst kimliklerin biricik bireyisin… Hümanist naifliklerin, renkli sözlerin vardır her daim dilinde, ama hiç bir zaman yüzleşmezsin bu haksız ayrıcalıkla. İtiraf edemezsin içindeki çirkin memnuniyeti.. Dilin başka söylese de , göz kırparsın diğer yandan seni kimliklerinle ayrıcalıklı kılanlara. Çoğunluğun üstünlüğü her zaman karşısında azınlığın direncini bulacaktır.. Ayrıcalığı reddetmelisin… Çünkü ayrıcalık yoktur canlı olmanın doğasında.

Sen yüzleşmeden kendin ile, dökmeden tüm benliğini önündeki masaya ve derinlemesine bakmadan tüm parçalarına, değişmeyecek hiç bir şey…

Neden diye sormaların bir kaçıştan ibaret olmamalı , yüzleşmelerinin başlangıcı olmalı..

Ali Ahuramazda

Categories
Kadın

Paslı Zincirler ve Kadınlar

Ataerkillik yalnızca erkeğin kafatasını değil, kadınınkini de işgal etmiş olduğundan kadının özgürleşme yolunda kıracağı zincir bir değil, bindir. Zincirlerin yarısı düzen ise, diğer yarısı kendisidir. Kolay değildir 5000 yıllık paslanmış zincirleri bir anda kırıp parçalamak. Bu özgürleşme yolunda ne bir kutsal, ne bir tabu, ne de bir sınır olmalıdır. Ve kadının erkek egemenliğine yürüttüğü mücadele ile kendisine karşı yürüttüğü mücadele birbirine paraleldir.

Toplumsal cinsiyet alanında erkeğin kalesidir devlet. Toplumun babasıdır. İnsanlığın en organize hapishanesidir. Kadını yasalarla tutsaklaştıran, rejimiyle susturan, polisiyle döven, politikacısıyla kandıran, mahkemesiyle oyalayandır.

Kapitalist sistemin en kârlı metasıdır kadın. Onu tüketim kültürüyle çarşılara hapseden, varoluşunu alışverişte sunandır. Kuyumcular, mağazalar, kozmetik katalogları ile “kişiliğin ile değil görünüşünle var olabilirsin” diyendir. Emeğini ucuz iş gücü olarak görüp sömürendir; dünyadaki açlığa, yoksulluğa sebep olandır.

Dini efsanelerdir kadını erkeğin kaburgasından yaratan. Erkeği doğuranın anti-tezidir dinler. Kadını erkeğe tarla olarak sunan, eksik yaradılışlı olduğunu, itaat etmesini söyleyendir. Onu köleleştiren, erkek tanrıya kul eden anlayışlardır. 40 huriden biri olarak sunulacak kadının cehennemidir erkeğin cenneti. Ve her nedense tüm peygamberler erkektir.

Ailedir kadını hizmetçi rolüne büründüren. Aile içindedir kadına en fazla şiddet, tecavüz ve sömürü. Yaşamını mutfakla yatak odası arasına sıkıştıran kurumudur. Kadın ilk aile içinde öğrenir köleliği; bu yüzdendir daha çocuk yaşta erkeğe “gelin” yetiştirme eğitimi. O yüzdendir yuvayı yapan kuşun dişi olması.

Gelenek ve göreneklerdir kadının erkeğe kusur etmemesi gerektiğini öğütleyen. Ona erkeğine kurban olması için kınalar yaktıran, bekaret kuşağını bağlatan. Atasözleridir “Karının bir, erkeğin dokuz aklı var” diyen. Ataerkinin ta kendisidir geleneğin göreneğin mayalandığı yer.

Diziler ve eğlence programlarıdır kadınları hedef alan. Dünya yangın yeriyken uyutandır, duyarsızlaştırandır. Boş hayallere daldırandır burjuva aşk hikayeleri ile. Televizyonların en rağbet gören metasıdır kadın. Ve haber spikerininin suçladığıdır her zaman, kadın cinayetlerinde bile.

En çok kitap okuyanı kadındır şüphesiz geldiğimiz çağda. Ve kadına en çok okutulandır popüler kitaplarda onu her zaman ikinci cins gösteren. Ya bir erkeğin tutsağı olmuştur, ya çocuğunun kölesi, ya da görünüşüyle erkeklerin gözdesi. Eril bir dilde yazılan bu kitapları okuyan bir kadın ne kadar çok kitap okursa okusun bir türk dizisinin metası olarak görür kendini ve avutur. Halbuki kadını kadına anlatan, onu özgürlüğe çağıran yazarlar vardır: Emma Goldman gibi, Virginia Woolf gibi, Simone de Beauvoir gibi, Kate Millett gibi, Alexandra Kollontai gibi, Ursula K. Le Guin gibi. Ve en diplerindedir nedense kitabevi rafları sırasında. Ve esas bu yazarlardır tozlu raflarda kadınlar tarafından okunmayı bekleyen.

Dolayısıyla;

Devlete karşı çıkamayız yoksa devlet baba bizi cezalandırır anlayışı köleliğin kabulü anlamını taşır. Kapitalizmden bize ne demek, bir meta olarak kullanılmaya, açlığın sebebi olan sisteme suskun kalmak demektir. Dine karşı çıkamayız, yoksa cehennemi boylarız anlayışı cennette seks kölesi olmayı kabullenmedir. Ailenin yapısına karşı çıkamayız demek ailenin mülkiyetin ve devletlerin temellerinden olduğunu, bu yapının ataerkiyi doğurduğunu bilmemek demektir. Gelenek ve göreneklerimize karşı çıkamayız yoksa ayıplanırız anlayışı kadını her zaman bir adım geride tutan ataerkiye bağlı en paslı zincilerden biridir. Dizilerimizden vazgeçemeyiz anlayışı tecavüzü, şiddeti, hizmetçiliği, seks objeliğini meşrulaştıran dizilerden zevk almak demektir.

Aksi takdirde kadını kadına düşman eden sistem kendini kadından aldığı destekle yenilemeye; kadınlar da yaşamlarını birer hizmetçi olarak sürdürmeye, öldürülmeye, tecavüze, tacize uğramaya devam edecek; ataerki ömrüne ömür katacaktır.

Baran Sarkisyan

Categories
Felsefe

Denetim Toplumları | Deleuze

1. Tarihsel Bakımdan

Denetim Toplumları Nedir?

Foucault “disiplin toplumları”nı Onsekizinci ve Ondokuzuncu yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına Yirminci Yüzyıl başlarında varmışlardı. Bu toplumlar, geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekânları düzenlemeleriyle ayırdedilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekânından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin”); ardından kışla (“artık okulda değilsin”); en sonunda da fabrika; arasıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Analojik bir model oluşturan hapishanedir burada; Rossellini’nin Europa 51 filminin kadın kahramanlarından biri bazı işçileri işbaşında gördüğünde “mahkumlarla karşı karşıya olduğumu sandım” diye haykırabilir.

Foucault bu kapatıp-kuşatma çevrelerine ilişkin ideal projeyi parlak bir şekilde inceledi; özellikle fabrikalarda görüldüğü haliyle; yoğunlaştırma; mekân içinde dağıtım; zaman içinde sıralama; etkisi, parça parça kuvvetlerin toplamından daha büyük olacak bir üretken kuvveti zaman-mekân içinde kurmak… Ancak Foucault, bu modelin geçiciliğini de tanımıştı. Bu model, amaç ve işlevleri son derece farklı olan, üretimi örgütlemektense vergilendiren, hayatı idare etmektense ölümü yöneten “hükümranlık toplumları” modelini takip etmişti; geçiş zaman içinde gerçekleşti ve Napolyon, görüldüğü kadarıyla, bu modelin bir toplumdan başka bir topluma yayılarak geniş bir ölçek kazanmasını sağladı. Ama disiplinler de, sıraları gelince kendi bunalımlarıyla karşılaştılar ve bu hal, zamanla kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ivme kazanan yeni kuvvetlerin kârınaydı; bir disiplin toplumu, artık içinde olmadığımız, artık olmayı bıraktığımız şeydir.

Kapatıp-kuşatma mekânlarına ilişkin genelleşmiş bir bunalımın ortasındayız –hapishanede, hastanede, fabrikada, okulda ve ailede. Aile de, diğer bütün “içeriler” –eğitsel, mesleki vs.– gibi kriz içinde bulunan bir “içerisi”dir. Görev ve yetki üstlenen idari mekanizmalar zorunlu olduğunu varsaydıkları reformları ilan etmeyi bir an olsun bırakmazlar: Eğitim kurumlarında reform, sanayide reform, hastanelerde reform, silahlı kuvvetlerde reform, hapishanelerde reform. Ama herkes, tam tükenişleri ne zaman gerçekleşecek olursa olsun, bu kurumların işlerinin bitik olduğunu biliyor. Yapılan aslında son ayinleri ifa etmek ve bu alanlarda istihdam edilen insanları, kapıyı çalacak yeni güçler yerlerine yerleşene dek beslemeyi sürdürmekten ibarettir. Bu yeni kuvvetler, disiplin toplumlarının yerini almakta olan “denetim toplumları”dır. “Denetim”, Foucault’nun pek yakın geleceğimiz olarak teşhis ettiği bu yeni canavara Burroughs’un taktığı addır. Paul Virilio da devamlı olarak kapalı bir sistemin zaman çerçevesinde işleyen eski disiplinlerin yerini daha şimdiden almış olan “serbestçe-kayan” denetimin ultra-hızlı biçimlerini incelemeyi sürdürüyor. Bu meyanda olağanüstü ecza ürünlerini, moleküler mühendisliği, genetik müdahaleleri anmaya bile gerek yok; ama bunlar bile yepyeni bir sürecin içine girdiğimizi işaretliyorlar. Hangi rejimin daha berbat olduğunu kendimize sorup durmanın pek bir anlamı yok, çünkü herbiri kendilerine özgü özgürleştirici ve köleleştirici güçlerin karşı karşıya geldikleri durumlardır. Sözgelimi, bir kapatıp-kuşatma mekanı olarak hastanenin bunalımında, “mahalle klinikleri”, “sağlıkevleri” ve “gündüz bakım” kuruluşları ilk başlarda biraz özgürlük tattırsalar da, kapatmanın en sertine bile taş çıkaracak denetim mekanizmalarına da katılabilirler. Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar bulmaya girişmek gerekir.

2. Mantıksal Bakımdan

Denetim Toplumları Nedir?

Bireyin içinden geçtiği farklı kapatıp-kuşatma mekânlarında geçen mahpusluklar bağımsız değişkenlerdir: Her defasında sıfırdan başlandığı farzedilir ve bütün bu yerlerde ortak bir dil olsa da birbirlerine oranlanmaları analojiktir. Diğer taraftan, farklı denetim mekanizmaları birbirinden ayrılamaz çeşitlenmeler halindedirler ve dili sayısal olan (ikili olması gerekmez) değişken bir geometri sistemi oluştururlar. Kapatıp-kuşatmalar “öbek”ler, ayrı ayrı düzenlemeler halindedirler; oysa denetimler bir modülasyondur: Bir andan sonrakine sürekli olarak değişen kendini-bozup duran bir yığın, ya da bir noktadan ötekine sıçrayan cıva taneciklerinin oluşturduğu bir kütle gibi.

Bu durum, ücretler konusuna bakıldığında apaçıktır: Fabrika kendi iç güçlerini belli bir denge düzeyinde tutarak kuşatıp kapsayan bir gövdedir –üretimde azami, ücretlerdeyse asgari… Ama bir denetim toplumunda, korporasyon fabrikanın yerini almıştır. Korporasyon ise bir ruh, bir gazdır. Kuşkusuz fabrika da ödüllendirme ve teşvik sistemiyle tanışıktı, ama korporasyon her bireysel ücret üzerine bir modülasyon dayatma konusunda çok daha derinden işlemektedir; orada hüküm süren, meydan okumalarla, sürekli uyarılarla, yarışmalarla ve son derece gülünç grup ya da ekip seanslarıyla işleyen sürekli bir metastaz durumudur bu. Eğer en budalaca televizyon oyun şovları bile o kadar başarı kazanıyorsa, bunun nedeni korporasyondaki durumu büyük bir kesinlikle dışavurmalarıdır. Fabrika, bireyleri hem kitle içindeki herbir unsuru gözetim altında tutan patronun, hem de kitlesel bir direnişi seferber eden işçi sendikalarının lehine tek bir gövde olarak teşkil ediyordu; oysa korporasyon en sert tavırlı rekabeti ve karşıtlığı sağlıklı bir emülasyon biçimi, bireyleri birbirleriyle karşıtlaştıran ve herbirini katedip taa içlerinden bölen harika bir motivasyon gücü olarak sunmaktadır. “Yeteneğe göre ücret” adı verilen motivasyon prensibi milli eğitimleri kendine çekmekten geri kalmamıştır. Gerçekten de, nasıl korporasyon fabrikanın yerini alıyorsa, “sürekli eğitim” de “okul”un, denetimin sürekliliği ise sınavın yerini almaktadır. Okulu korporasyonun eline teslim etmenin en emin yolu da zaten budur.

Disiplin toplumlarında birey her zaman yeniden, hep yeniden başlamaktadır (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya), oysa denetim toplumlarında kimse herhangi bir şeyi bitirecek durumda değildir –korporasyon, eğitim sistemi, askeri hizmet, hepsi, evrensel bir deformasyon sistemine benzer tek ve aynı modülasyon içinde birarada varolan metastaz konumları gibidirler. Kendini daha o zamanlardan iki toplumsal oluşum tipi arasındaki odak noktasına yerleştirmiş olan Kafka, “Dava”da hukuki biçimlerin en korkutucusunu tasvir etmişti. Disiplin toplumlarının “görünüşte beraat”i (iki hapis arasındaki hal); ve denetim toplumlarının “sınırsız erteleme”si (sürekli değişim halinde). Bu ikisi, birbirinden çok farklı hukuki yaşam tarzlarıdır ve eğer hukukumuzun bizzat kendisi kriz içindeyse, tereddüt halindeyse bunun nedeni bir tarzı bırakıp ötekine dahil olmaya gitmemizdir. Disiplin toplumlarının iki kutbu vardır: Bireye işaret eden “imza” ve bireyin bir “kitle” içindeki konumunu işaretleyen sayı ya da idari rakam. Bunun nedeni disiplinlerin hiçbir zaman bu ikisi arasında bir uyumsuzluk görmemesi ve iktidarın hem bireyleştirmesi hem de biraraya massetmesidir. Yani iktidar, üzerinde iktidar icra ettiklerini bir gövde halinde oluşturmakta ve bu gövdenin her üyesinin bireyliğini öbeklemektedir. (Foucault bu ikili yükün kökenini rahibin çobanıl iktidarında –sürü ile hayvanların herbiri– görmüştü; ama sivil iktidar da kendi hesabına harekete geçmekte ve başka araçlardan faydalanarak kendini gündelik hayat “rahibi” kılmaktadır.) Oysa denetim toplumlarında, önemli olan artık bir imza ya da sayı değil, bir koddur: Kod bir “şifredir”; öte taraftan disiplin toplumları “parolalar” tarafından düzenlenirler (hem uyum sağlama hem de direniş açısından). Denetimin sayısal dili enformasyona erişimi onaylayan ya da reddeden kodlardan imal edilmiştir. Kendimizi artık kitle/birey çiftiyle uğraşır görmüyoruz. Bireyler bölünür hale gelirken, kitleler örneklemlere, verilere, piyasalara ya da “banka”lara dönüşmüşlerdir. İki toplum arasındaki farkı en iyi ifade eden şey belki de paradır, çünkü disiplin hep altını sayısal standart olarak kilitleyen yığılmış paraya başvurur geriye dönüp; oysa denetim bir standart kurlar toplamınca kurulan bir orana bağlı olarak değişip duran yüzergezer mübadele oranlarına bağlanmaktadır. Eski para midyedir, yani kapatıp-kuşatan bir ortamın hayvanı; oysa denetim toplumlarının hayvanı yılandır. Bir hayvandan diğerine, midyeden yılana geçmişiz. Yalnızca içinde yaşadığımız sistem açısından değil, yaşam tarzlarımız ve başkalarıyla ilişkilerimiz açısından da. Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir. “Sörf” her yerde eski bildik “spor”ların yerini almıştır bile.

Her toplum tipiyle bir makina tipi kolayca eşleştirilebilir –makinalar belirleyici olduklarından değil, kendilerini üretip kullanabilen toplumsal biçimleri ifade ettikleri için. Eski hükümranlık toplumları basit makinalar kullanıyorlardı –kaldıraçlar, bucurgatlar, saatlar; yakın zamanların disiplin toplumlarıysa enerjiyle çalışan makinalarla teçhizatlandılar –edilgin entropi, etkin sabotaj riskleriyle birlikte; denetim toplumlarıysa üçüncü türden makinalarla işliyorlar –bilgisayarlarla –ve tıkanma türünden edilgin, korsanlık ya da virüs bulaştırma türünden etkin tehlikelerle. Böyle bir teknolojik evrim , daha da derin bir açıdan, kapitalizmin bir mütasyonu olmalı; daha şimdiden iyi bilinen ya da tanıdık bir mütasyondur bu ve şöyle özetlenebilir: Ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmi üretime ve mülkiyete yönelik bir yoğunlaşma, bir konsantrasyon kapitalizmiydi. Bu yüzden fabrikayı bir kapatıp-kuşatma ortamı olarak dikiyordu; kapitalist ise üretim araçlarının sahibiydi, ama giderek, analojiyle kavranabilecek öteki mekânların da sahibine dönüşecekti (işçinin aile evi, okul). Pazarlar ise kâh uzmanlaşmayla, kâh kolonileştirmeyle, kâh üretim maliyetlerini düşürme yoluyla fethedilecekti. Ama şu andaki durumda kapitalizm artık üretimle filan uğraşmamakta, onu sıklıkla Üçüncü Dünya?ya devretmektedir –karmaşık tekstil, metalürji ya da petrol üretimi de dahil olmak üzere. Bu bir üstün-düzey üretim kapitalizmidir. Artık hammadde satın alıp tamamlanmış ürünler satmamaktadır: Tamamlanmış ürünler satın almakta ve parçalarını monte etmektedir. Satmak istediği şey hizmetlerdir; almak istediği şey ise stoklar. Bu artık üretim için kapitalizm değil, ürün için kapitalizmdir; yani satılmak ve pazarlanmak için olan ürünün kapitalizmi. Bu yüzden, bu kapitalizm dağılımsaldır; ve fabrika da yerini korporasyona devreder. Aile, okul, ordu, fabrika ise artık bir mülksahibine –devlet ya da özel güç– doğru çeken birbirlerinden ayrı ve analojiyle benzeşen mekânlar değildirler. Şimdi artık yalnız stok paylaşımcıları bulunan tek bir korporasyonun –deforme edilebilir ve dönüştürülebilir– kodlanmış figürleridirler. Sanat bile artık kapatıp-kuşatma mekânlarını bırakarak bankanın açık uçlu devrelerine dahil olmaktadır. Pazar fetihleri ise artık disiplinli eğitimle değil, tarayıcı denetimle, maliyetlerin düşürülmesinden çok mübadele oranlarının sabitleştirilmesiyle, üretimde uzmanlaşmadan çok ürünün dönüştürülmesiyle gerçekleştirilmektedir. Böylece çürüme ve yozlaşma yepyeni bir güç kazanır. Pazarlama, korporasyonun merkezi, hatta “ruhu” olmuştur. Bize korporasyonların bir ruhu olduğu öğretiliyor; bu dünyanın en dehşet verici haberi. Piyasaların işlemleri şimdi artık bir toplumsal denetim aracıdır ve efendilerimizin şerefsiz ekmeğidir. Denetim kısa-vadelidir ve devir adedi hızlıdır; ama aynı zamanda sürekli ve sınırsızdır; oysa disiplin süre bakımından kalıcı, sonsuz ve süreksizdir. İnsan artık kapatılmış insan değildir. Borç içindeki insandır. Kapitalizmin insanlığın, borçlanmak için çok yoksul, kapatmak içinse çok kalabalık dörtte üçünün aşırı sefaletini bir değişmez veri olarak tuttuğu ve sürdürdüğü doğrudur: Denetim sınırların aşınmasıyla ilgilenmemektedir yalnızca; gecekondulardaki ve gettolardaki patlamalarla da uğraşacaktır.

3. Program Açısından

Denetim Toplumu Nedir?

Açık bir ortamda ve herhangi bir anda her unsurun konumunu veren (rezervde bir hayvan, korporasyonda bir insan, elektronik bir kemer aracılığıyla) bir denetim mekanizması düşüncesi yalnızca bir bilim kurgu fikri değildir. Félix Guattari şöyle bir kent düşleyebiliyordu: Evinizi, sokağınızı, mahallenizi (bireye ait) elektronik kartınızla bariyerleri aşıp terkedebilirdiniz; ama aynı kart, belli bir gün, ya da belirli birkaç saat için çalışmaz durumda da olabilir; burada önemli olan bariyer değil, her kişinin konumunu –uygun mu uygunsuz mu– düzenleyen ve evrensel bir modülasyonu gerçekleştiren bilgisayardır.

İş başındayken denetim mekanizmalarının sosyo-teknolojik incelenmesi kategorik olmalı ve bunalımları her yerde ilan edilen disipliner kapatım-kuşatım yerlerinin yerine daha şimdiden geçmekte olan yenilikleri anlatmalıdır. Önceki hükümranlık toplumlarından ödünç alınacak eski yöntemlerin geri dönüp ön plana çıkmaları mümkündür –ama zorunlu değişikliklerle. Önemli olan bir şeylerin henüz başlangıcında olmamızdır. “Hapishane sistemi”nde, hiç değilse küçük suçlar için, “yerine geçen” cezalar bulma ve mahkum edilen kişiyi, belli saatlerde elektronik bir kemer aracılığıyla evinde tutma girişimleri. “Okul sistemi”nde, sürekli denetim biçimleri, sürekli eğitimin okul üzerindeki etkisi, buna bağlı olarak bütün üniversite araştırma faaliyetinin ortadan kaldırılarak, “korporasyon”un bütün okullaşma düzeylerine hakim kılınması. “Hastane sistemi”nde, hasta insanları tekilleştiren ve risklere maruz bırakan, bunu yaparken hiç de bireyleştirmeye başvurmayacak –şimdiden önerenlerin söylemeye başladıkları gibi–, aksine bireyin ya da sayısal gövdenin yerine denetimde tutulacak “bölünebilir” bir materyelin kodunu yerleştirecek, “doktorsuz ve hastasız” yeni tıp. “Korporasyon sistemi”nde ise: Eski fabrika biçimini katetmeden para, kâr ve insan dolaştırmanın yeni yolları. Bunlar çok ufak örnekler; ama kurumların bunalımı denince ne anlaşılması gerektiğini daha iyi anlayabilmeyi sağlıyorlar: Yeni bir tahakküm sisteminin ilerleyici ve yaygın kuruluş süreci. En önemli sorulardan biri birlik ve sendikaların etkisizliği ile ilgili olacaktır: Bunlar disiplinlere ve kapatıp-kuşatma mekânlarına karşı verdikleri mücadelenin tarihinin bütününe bağlılar; acaba uyum mu sağlayacaklar yoksa denetim toplumlarına karşı yeni direniş biçimlerine mi bırakacaklar yerlerini? Gelmekte olan, pazarlamanın keyiflerini tehdit edebilecek direniş biçimlerini kaba çizgileriyle daha şimdiden kavrayabilir miyiz? Çok sayıda genç insan “motive” edilmekten gururlanmakta, çıraklık ve sürekli eğitim talep etmektedir. Neye hizmet etmekte olduklarını keşfetmek onlara düşer; disiplinlerin amacını, zorluklarla da olsa, keşfetmiş olan büyükleri gibi. Bir yılanın kıvrımları, bir midyenin yuımuşak ipliklerinden bile daha karmaşıktır.

Sociétés de controle L’Autre Journal, 1992,  Paris.

Gilles Deleuze

Çeviren: Ulus Baker

Categories
Bilim

Nasıl oldu da gezegeni biz yönetebilir olduk?

70 bin yıl önce insanlar önemsiz hayvanlardı. Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, bu insanların önemsiz olduğuydu. Dünya üzerindeki etkileri hayli azdı. Denizanalarının, ağaçkakanların, hatta yaban arılarının etkisinden bile azdı.

Ancak bugün gezegeni insanlar yönetiyor. O noktadan bugüne nasıl geldik? Afrika’nın bir köşesinde kendi halinde takılan önemsiz “maymunlar”dan dünyanın yöneticileri konumuna gelme başarısını göstermemizin sırrı neydi?

Genellikle kendimizle diğer hayvanlar arasında bireysel düzeyde bir fark arıyoruz. İnsan bedeni veya beyni hakkında her bir insanı bir köpeğe, domuza veya şempanzeye üstün kılan özel bir şeyler olduğuna inanmak istiyoruz. Fakat gerçek şu ki bire birde insanlar şempanzelerle utanç verici biçimde benzerdir. Beni ve bir şempanzeyi ıssız bir adaya bırakıp kimin hayatta kalacağına dair bir bahis açsanız, paramı gözüm kapalı şempanzeye yatırırdım.

Bizle diğer hayvanlar arasındaki gerçek farklılık ise kolektif seviyededir. İnsanların dünyayı yönetiyor olmasının sebebi, bizim kalabalık topluluklar halinde esnek bir şekilde işbirliği yapabilen tek hayvan türü olmamızdır. Karıncalar ve arılar da kalabalık gruplar halinde birlikte çalışabilir, fakat bunu fazla katı bir biçimde yürütürler. Bir arı kovanı yeni bir tehdit veya fırsatla karşı karşıya kaldığında arılar bu yenilikle başa çıkmak için toplumsal sistemlerini bir gecede değiştiremezler. Örneğin kraliçeyi giyotine yatırıp cumhuriyeti ilan edemezler. Kurtlar ve şempanzeler kendi içlerinde karıncalardan çok daha esnek bir biçimde işbirliği yürütürler, ama bu işbirliği yalnızca az sayıdaki yakın bireyler arasında gerçekleşir. Kurtlar ve şempanzeler içlerindeki işbirliği kişisel tanışıklığa dayalıdır. Eğer ben bir şempanzeysem ve seninle işbirliğinde bulunmak istiyorsam seni kişisel olarak tanımalıyım: Ne tür bir şempanzesin? İyi bir şempanze misin, kötü bir şempanze mi? Seni tanımıyorsam nasıl işbirliği yapacağız?

Sonsuz sayıda yabancıyla aşırı derecede esnek bir biçimde işbirliği yürütebilen yalnızca Homo sapiens’tir. Bire birde veya ona onda şempanzeler bizden üstün olabilir. Ancak bin Homo sapiens’in karşısına bin şempanze koyun, Homo sapiens kolaylıkla kazanacaktır; zira bin şempanze asla etkin bir biçimde işbirliği sağlayamayacaktır. 100 bin şempanzeyi Wall Street’e ya da Yankee Stadyumu’na doldurun, ortalık talan olur. 100 bin insanı buralara yerleştirin, orada ticaret anlaşmaları ve spor müsabakaları gerçekleşir.

Tabii, işbirliği her zaman için iyi bir şey değildir. İnsanların tarih boyunca gerçekleştirdiği bütün korkunç eylemler de yine kitlesel işbirliğinin ürünüdür. Hapishaneler, mezbahalar ve toplama kampları yine kitlesel işbirliğinin sistemleridir. Şempanzelerin hapishaneler, mezbahaları ya da toplama kampları yoktur.

PEKİ NASIL OLDU?

Yine de ister oynamak, ister ticaret yapmak, ister katletmek için olsun, tüm hayvanlar arasında nasıl oldu da insanlar kalabalık gruplar halinde işbirliği yapabilmeyi başardı? Cevap: hayal gücü. Sayısız yabancıyla işbirliği yürütebiliyoruz, çünkü kurgusal hikayeler icat edip onları yayabiliyor, milyonlarca yabancıyı da bu hikayelere inanmaya ikna edebiliyoruz. Herkes aynı kurgulara inandığı sürece aynı yasalara itaat edip etkili bir biçimde işbirliği yürütebiliyoruz.

Bu yalnızca insanların yapabildiği bir şey. Bir şempanzeyi, ona öldükten sonra Şempanze Cennetine gideceğini ve işlediği sevaplar için orada sayısız muza sahip olacağını vaat ederek size muz vermeye asla ikna edemezsiniz. Böylesi bir hikayeye hiçbir şempanze inanmayacaktır. Bu tür hikayelere yalnızca insanlar inanır. İşte bu yüzden şempanzeler hayvanat bahçelerine ve araştırma laboratuvarlarına tıkılmışken dünyayı yöneten biz olabiliyoruz.

Dinsel işbirliği bağlantılarının kurgusal hikayelere bağlı olduğunu kabul etmek kolaydır. İnsanlar birlikte bir katedral inşa ederler veya Haçlı Seferine çıkarlar, çünkü Tanrı ve Cennet’le ilgili aynı hikayelere inanıyorlardır. Ancak aynı şey büyük ölçekli diğer tüm insani işbirliği türleri için de geçerlidir. Örneğin hukuk sistemlerimizi ele alalım. Günümüzde çoğu hukuk sistemi insan haklarına inanç üzerine kuruludur. Ama insan hakları bir kurgudur, tıpkı Tanrı ve Cennet gibi. Gerçekte insanların herhangi bir hakkı yoktur, tıpkı şempanzelerin ya da kurtların herhangi bir hakkının olmaması gibi. Bir insanı kesip açın, orada herhangi bir hak bulamayacaksınız. İnsan haklarının var olduğu tek yer icat edip birbirimize anlattığımız hikayelerdir. İnsan hakları çekici bir hikaye olabilir, fakat yalnızca hikayedir.

Aynı mekanizma siyasette de işler. Tıpkı tanrılar ve insan hakları gibi uluslar da birer kurgudur. Bir dağ, gerçek bir şeydir. Onu görebilirsiniz, koklayabilirsiniz, ona dokunabilirsiniz. Ama ABD ya da İsrail fiziksel birer gerçeklik değildir. Onları göremezsiniz, koklayamazsınız ya da onlara dokunamazsınız. Bunlar yalnızca insanların icat ettiği ve fazlasıyla bağlandığı birer hikayedir.

Aynı şey ekonomik işbirliği bağlantılarında da vardır. Bir dolarlık banknotu düşünelim. Kendiliğinden bir değeri yoktur. Yiyemezsiniz, içemezsiniz, giyemezsiniz. Ama Merkez Bankası Başkanı ya da ABD Başkanı gibi usta hikayecilerden biri gelir ve bizi bu küçük yeşil kağıt parçasının beş muz değerinde olduğuna inanmaya ikna eder. Bu hikayeye milyonlarca insan inandığı sürece o küçük yeşil kağıt parçası gerçekten de beş muz değerindedir. Tam şu an markete gidip değersiz bir kağıt parçasını hayatımda daha önce hiç görmediğim bir yabancıya uzatabilir, karşılığında gerçek muz alabilirim. Bunu bir de şempanzelerle yapmayı deneyin.

Evet, para, insanlar tarafından icat edilmiş muhtemelen en başarılı kurgudur. Her insan Tanrı’ya, insan haklarına ya da ABD’ye inanmaz. Ama herkes paraya, banknotlara inanır. Usame bin Ladin bile. Kendisi Amerika’nın dininden, politikasından ve kültüründen nefret ediyordu, fakat Amerikan dolarlarını da pek severdi. Bu hikayeye itirazı yoktu.

Sonuç olarak diğer tüm hayvanlar nesnel bir nehirler, ağaçlar ve aslanlar dünyasında yaşarken biz insanlar ikili bir dünyada yaşıyoruz. Evet, bizim dünyamızda da nehirler, ağaçlar ve aslanlar var. Ama biz, o nesnel gerçekliğin üzerine Avrupa Birliği, Tanrı, dolar ve insan hakları gibi kurgusal varlıkları içeren ikinci bir sahte gerçeklik katmanı inşa ettik.

Zaman geçtikçe de bu kurgusal varlıklar daha da güçlü hale geldi, öyle ki bugün bu varlıklar dünyadaki en güçlü kuvvetler. Bugün ağaçların, nehirlerin ve hayvanların var oluşu ABD’nin ve Dünya Bankası’nın, yani yalnızca bizim kendi hayal gücümüzde var olan varlıkların isteklerine ve kararlarına bağlı.

Ozan Karakuş

Kaynak: http://ideas.ted.com/why-humans-run-the-world/?utm_campaign=social&utm_medium=referral&utm_source=facebook.com&utm_content=ideas-blog&utm_term=humanities

SoL gazetesinden alınmıştır.

Categories
Patika

Kimin işidir bu Gezi meselesi?

Kimin işidir; nedir bu Gezi?

Gezi, bana kalırsa, “çocukların canının erik istemesidir.’

Fazla mı soyut oldu? O zaman şöyle diyelim:

Gezi, “epeydir unuttuğunuz bir türkünün, birden dilinizin ucuna gelivermesi gibi bir şeydir.’’ Hani olur ya, en olmadık zamanda, en olmayacak yerde birden mırıldanmaya başlarsınız; keyifle. Tutamazsınız kendinizi ve etraftan tuhaf tuhaf bakarlar. Aniden oluverdiği için; bakarlar öyle. Ama ne yapalım, “hiç çiçek ve çocuk olmamış adamlar’’ nerden bilsinler türkülerimizi?

Şöyle de söyleyebiliriz:

Gezi, “çok gitmek istediğiniz bir konser için, karaborsadan bilet almaktır.’’ Vardır ya öyle konserler. Yıllarca hayalini kurarsınız hani. İlk fırsatta gideceksiniz. Onca zaman beklemişsiniz, şimdi gelmiş işte, gidilmez mi? Gidilir elbet.

Aslında anlaşılmayacak bir şey yok; “sabah uyanıp gözlerinizi açtıktan sonra, bir süre yataktan kalkmayıp, her şeye boş vererek biraz daha kalmak istersiniz ya yatağın sıcaklığında.’’ İşte öyle bir şeydir Gezi!

Denizi sevenler için: “uzun ve terli bir yaz gününün sonunda, koşarak denize girmek gibidir’’ desek! Tamam mı? “Gezi, sahilde çıplak ayakla yürümek’’ gibi bir şeydir sonuçta. Ama nasıl bir mutluluktur o!

Hay Allah, bak aklıma geldi birden; balkonda otururken tepenizde sallanan asmanın ucundan bir salkım üzüm koparıp yemek istersiniz ya bazen; hah! Gezi öyle bir şeydir.

Kimin işidir sahi Gezi?

Gezi, “üşüdükçe kendini yakan çocukların işidir.” Tamam; en iyisi bu galiba.

Yani, biraz tuhaf bir iştir; her seferinde başkalarını yakmaktan başka bir şey bilmeyenler anlayamaz bunu. Ama, böyle işte!

Bu çocuklar niye kendilerini yakarlar üşüdükçe?

İşin içinde faşizm vardır çünkü ve faşizm, “dayak yemektir serseri bir babadan ve karanlık bir odaya kapatılmaktır, hakkını istemekte direttiğin zaman…

Bu yüzden çocuklar erkenden öğrenirler ve çok kolay anlarlar faşizmi.

Faşizm, bence de anlaşılması zor bir şey değildir.

Bir defalık kullanım özelliğine sahip, açarsa cezalandırılacağı Çin malı gaz maskeleriyle, yerin yedi kat dibine gönderilen Somalı madencilerin alnına yazılmış kara bir yazıdır faşizm. Dünyanın bütün mürekkepleriyle, ama yalnızca muktedirlerin kalemiyle yazılır. Z ile m’nin arasında i’nin olmadığı bir kelimedir. Alın yazısıyla falan, hiç bir ilgisi yoktur.

Bakırdan vazgeçip alüminyuma, demirden vazgeçip naylona, topraktan vazgeçip betona gelenlerin” yaşadığı kara duvarlı sefil mahallelerde annelerin göğüslerinde taşıdıkları, “görülmüştür” damgalı mektuplara sinmiş yürek ağrısıdır. Faili faşizm olan meçhullerin ülkesinde, oğullarına mezar arayanların yaşadığı düzenin adıdır.

Çocuklarının, otuz yıl sonra bulunan yanmış kemiklerine sevinenlerin ülkesidir faşizm.

On altı yaşında, esmer, incecik bir kızın, her gün on beş saat karın tokluğuna çalıştığı havasız ve güneşsiz bir fason atölyeye ömrünü gömmesidir. Yoksulluktur, kederdir. Çocuklarımızın savunmasız ve masum gövdelerine pervasızca dokunmaktır. Dünyanın en ağır hastalığıdır faşizm.

Faşizm, çok uzaklarda bir yerde değildir. Sokağın ortasında, evlerimizin içinde ya da hiç çocuk olmamış bir takım adamların buz gibi kalplerinde, gezinir durur.

Her gün arabanızla yanından geçip gittiğiniz bir evde yasayan genç bir kadının, hiç istemediği ve zorla dayatılan bir evliliği artık taşıyamayıp, bebeğini sırtına sararak kendini ipe vermesidir faşizm. Bir ülkenin, ipin ucunda sallanan vicdanıdır yani. Ya da tecavüz edilerek öldürülen günahsız kızlarının, hastane morgunda bekleyen cesedini bile almaktan korkan ana babaların çaresizliğidir.

Faşizm güncel bir şeydir ve kapitalizmle aynı soydan gelir. Bir yandan yağmalar, diğer yandan ortak eder günahına. Bitmek tükenmek bilmeyen karlar, komisyonlar ve yüzdelerdir. Yüksek verimliliktir, akıl almaz hesaplardır. Dili bir tuhaftır, zor anlarsınız; bankaların, borsaların ve insan kaynaklarının dilidir. Gevezedir faşizm, hastalıklı ekranlardan akıllarınıza hücum eder hiç durmadan.

Faşizm, parmağını sallamaktır her seferinde. Çocuklara, kadınlara ve yaşlılara düşman olmaktır. Onca hırsızlık ve soytarılıktan sonra, utanmadan ortalıkta gezinmektir. Maden ocağının önünde yan yana yatan genç bedenlere yetmeyen tabutlardır. Kavun deposuna doldurulan cesetlerdir. Nefes alacak hava, bakacak gökyüzü, içecek temiz su bırakmamaktır faşizm.

Faşizm sıraya girmektir. Hizaya gelmektir. Mecburen selam vermektir. Başını önüne eğmektir. Gölgenden korkmaktır. Umudun bitmesi, iyiliğin yenilmesidir. Sınıfta, sokakta, çarsıda, evde ve artık üzerinde yürünmesinden bile korkulan meydanlardadır.

Ama zor oyunu bozar ve insanlık tarihi, zalimlerle mazlumların mücadeleleri tarihidir.

Evet, zor oyunu bozar ve tarih hep zalimlerle mazlumların kavgasını yazar. Bu yüzden “Gezi’’ diye bir şey olur bir Haziran günü ve herkes anlamaya çalışır olanları.’’

Ondan sonra sorar dururlar; kimin işiymiş bu Gezi meselesi?

27 Mayıs 1871’de Parislilerin de başına geldi buna benzer bir şey. Parisli komüncüler öleceklerini de bilseler tarihe “başka türlü bir hayatın mümkün” olabileceğini kanlarıyla yazdılar. Çoğu işçi, gazeteci, doktor ve rahip olan 92 kişi 60 gün kadar iktidarda kalmayı basardılar.

Dönemin hükümeti, 27 Mayıs 1871’de kuşattığı direnişçileri ve destekçilerini vahşice öldürdü.

Parisliler şehrin en yüksek tepesine gömdüler ölülerini ve adını Sacre-Coeur koydular, “kutsanmış yürek” anlamında.

“Taksim bizim tepemiz değilse de, avlumuzdur. Gezi boyunca bizim avludan da bir çok kuş havalandı. Ali İsmail saka kuşudur, renkli kanatları ve narin boynuyla. Saka kuşunun vatanı Hatay’dır, Ali de herhalde memleketine gitmiştir. Abdullah hemşerisi olur, buluşmuşlardır mutlaka, bir kayanın ucunda. Ethem kara yağız at demektir. Güçlüdür, kuvvetlidir Ethem; belli ki turna olup uçmuştur Sungurlu’ya. Berkin de kuvvetli demektir, lakin çok uzun yatmıştır beyaz çarşaflarda, zayıflamıştır ve artık bir serçe kadardır gövdesi. Bu yüzden fazla uzağa gidemez, Okmeydanı’ndaki evlerinin çatısına konmuştur en fazla…’’

Çocuklar faşizmi iyi bilir ve üşüdükçe kendilerini yakarlar; haberiniz olsun!

(Gezi yıldönümü vesilesiyle eski bir yazıdan yola çıkarak…)
*Şiirlerinin ilhamı için G.Akın ve E. Günçe’ye saygıyla.

Ercan Kesal

Categories
Patika

Öfkenin Hedef Şaşırması

Yaşadığımız düzen şüphesiz ki öfke doğuruyor ve bu öfke doğru yönlendirilmediği sürece birbirimizi vurmaya devam ediyoruz.

Tıklım tıklım dolan otobüslerde biletlerin pahalılığı, ev kiralarının uçuk fiyatları, elektrik, doğal gaz, su, telefon faturalarından kesilen vergiler, uzun mesai saatleri sonrasındaki yorgunluk ve çöküntü, resmi politikacıların yalanları ve pişkinliği, öldürülen çocuklar, yaşlılar, erkekler, kadınlar, hayvanlar, talan edilen doğa, sağlık sorunları, işsizlik, haksızlıklar, adaletsizlikler ve çok daha fazlası biz insanlarda farkedilir-farkedilmez öfke birikimine sebep oluyor.

Eğer kişi kendini bilinçlendirmediyse bu öfkesinin nedenlerini ve sonuçlarını da çözümleyemez. Bu çözümsüzlükte düzen sahipleri, başka bir deyişle devlet, kitlelere bu öfkelerinin aslında şu veya bu sebeplerden dolayı olduğuna dair bir eğitim verir. Bu eğitimin araçları elbette okullar, klinikler, kışlalar, televizyon programları, dizileri, reklamları vb.dir. Bu eğitimin amacı elbette öfkenin hedefini şaşırtmaktır.

Bu yüzden ırkçı, cinsiyetçi, türcü, mezhepçi ideolojiler devreye sokulur.

Devlet ile birey arasında uzlaşmaz bir çelişki olmasına rağmen devletle uzlaşan birey, bireyliğinden feragat ederek devletin sopası haline gelir. Irkçı,faşist, türcü, cinsiyetçi, mezhepçi, psikopat kişilikler hep bu devletin sopası halidir.

Düzenin adaletsizlikleriyle dolan kişiye bir de az önce bahsedilen ideolojiler de empoze edilince bu kişinin nerede, nasıl patlayacağı belli değildir.

Camekanına kar topu isabet ettiği için işlenen bir cinayeti, yolunu şaşırıp şehre inen bir domuzun lince uğramasını, eve geç geldiği için kadının şiddete uğramasını, alevi inancına sahip birisinin alevi inancına sahip diye iftiralara uğraması, toplumdan dışlanmasını, ”Kürt değil mi, kesin teröristtir” denilerek öldürülmesini başka türlü açıklamak zordur.

Gerçekten de bu düzenin varlığı ve tüm uygulamaları ruh sağlığını bozmaktadır. Eğer insan için sosyal bir varlık diyebiliyorsak, bireyin ruh sağlığı toplumun ruh sağlığıyla ilgili bir durumdur.

Burada amaç elbette bir katili, tecavüzcüyü temize çekmek değildir. Fakat bir katilin nasıl bir düzende mayalandığını bilmek ve esas hedefin bu düzen olmasını gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Bu sebeptendir ki bir katilin yaşadığı adaletsizlikler ve devletin empoze ettiği ideoloji ile hareketle katlettiği bir mazlum nasıl hedefin şaşırmasıysa, toplumsal muhalefetin yalnızca o katili hedeflemesi de yine bir hedef şaşırmasıdır.

Rakel Dink, Hrant Dink’in katledilmesinden sonra yaptığı veda konuşmasında şöyle demişti:

”Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”

Evet, bu söz, bizim hareket noktamız olması gerekmektedir.

Bu karanlığı sorgulamalıyız kardeşlerim.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

İnanç

İster mistik, isterse bilimsel olsun, yaşamın en zayıf yanıdır inanç. İnsanın, kendine, kendi gücüne ve maddi dünyaya güvensizliğinin ilanıdır. Sorumlulukların bir bölümünden ve başkaldırıdan kaytarmanın bir yoludur. Kendi başkaldırısını, kendine karşı başkaldırının ön şartı olarak gören özgür bir akıl, gayet doğaldır ki inanca ihtiyaç duymaz. İnanç, efendi arayışı olduğu için gücünü insanın, inandığı şey karşısında cüceleşmesinden alır ve kuşkudan korkar. Kendi özünü ifade etme, gerçekleştirme amacını taşısa da inananın aklı özgür değildir. İnandığı gücün karşısında, eleştiri silahından, düşünce ve eylem özgürlüğünden yoksundur. Akıl özgürleştikçe inanç gücünü yitirir. Aklın özgürleşmesi de insanın çok yönlü bilgi ve yaşam deneyimiyle, incelmiş, derin duygu gücüyle donanmasına bağlıdır.

İnancın mistik biçimlerinde insanın durumu daha vahimdir. Her şeyi hiçleştiren ölümün ürkütücü karanlığına karşı insanın sanal bir yaşam umuduyla inandığı güce boyun eğişi zavallıcadır. Ölümün silip süpüren, yok sayan kahredici gücünü kabullenmeyen, Gılgamışvari bir ölümsüzlük arayışına dahi çıkmayı göze alamayan insanın, anlama çabasından, kuşkudan uzak, münzevi bir ruhla tapındığı güce teslim oluşu, diz çöküşü, yalvarışı, insanın tipik bir tükeniş halidir. Boyun eğmeye, yalvarmaya, istemeye eğilimli bir karakter, mistik inanç sisteminden çıkıp, Tanrı’yı inkâr temelinde bir başka ideolojiyi benimsediğinde, bağrından kopup geldiği mistik inancın tapınma ruhunu, savunduğu ideolojide, değişik bir biçimde hemen gösterir. Savunduğu ideolojiye eleştirel yaklaşmaz, herhangi bir eleştiri karşısında onu ortodoksça savunur ve eleştirel yaklaşımları da sapkınlık olarak görür. İnandığı ideolojinin ilkelerini aşma cesaretini genellikle gösteremez; gösterse bile o ilkeleri aştığını ve artık aşılanların geçersiz olduğunu söyleyemez, tevil yoluna baş vurur. İnandığı gücün, baş döndürücü, büyük ve sonsuz değişimin içinde bir zerrecik olduğunu düşünmek istemez, ölümsüzlük kavramını yüceltir, yapılan işlere ölümsüz ve derin anlamlar yükler. Dahilerin bir bölümü ile zır deliler hariç, herkesin tapınağı vardır. Adı özgürlük bile olsa, tapınak, tapınaktır.

İnanç çağındayız. Bu çağ, on bin yıl sonra nasıl bir çağa evrilir ve evrilen çağda inancın durumu ve rolü ne olur? Çok yönlü bilgi ve derinlikli sanat, inancı zayıflatıyor. İnsan, çok yönlü bilgiden, derinlikli sanattan, özgür düşünceden ve zengin sosyal pratikten uzak kaldığı müddetçe inanacaktır. İnancın olduğu yerde, insan insanı yönetecek ve “herkesin herkese karşı savaşı” sürecektir. İnternet, kitaba ayrılan zamanı yutmasına rağmen, kuşkuyu, eleştiriyi ve izlemeyi geliştirdi. Düşünce, dar, yerel çitlerinden dışarı taşmaya başladı. Milliyetçi düşüncenin ve dinler çatışmasının karşısında saf tutan evrensel, hümanist düşüncenin gücü ve taraftarları arttı. Yığınların bu modern duvar gazetesinden en çok mistik inancın şikâyet etmesi boşuna değildir. Kesin olan bir şey vardır ki, o da insanın tarihsel ilerleyişinin inanca doğru değil, inançsızlığa doğru olduğudur.

Muzaffer Oruçoğlu

Categories
Kadın

Erkek Neden Tecavüz Eder?

Cinsel açlık içerisindedir, erkekliğini kanıtlamak istemektedir, penisi onun biricik gücüdür, penisi sünnet törenlerinde yüceltilmiştir, toplumsal cinsiyet alanında egemenlik rolünü oynasa da son derece eziklik içerisindedir, devleti arkasına almıştır, ikiyüzlü bir ahlakla yetiştirilmiştir, porno filmlerde öyle izlemiştir, her gün ettiği küfürlerle zaten tecavüzün teorisini yapmıştır, kadın onun omurgasından yaratılmıştır, ‘illa cenneti mi beklemek gerekir’ diye düşünmüştür, kadın zaten tarladır diye düşünmüştür, evlenmek için yapmıştır, boşluk bir anına denk gelmiştir, kimse görmez diye düşünmüştür, azgın bir anına denk gelmiştir, görürlerse görsün diye düşünmüştür, kadının başı açıktır, kadının eteği kısadır, kadın ona sanki gülümsemiş gibidir, kadın zaten orospudur diye düşünmüştür, kadının aynasında kendisinin her zamanki aşağılık halini görmüştür, aynayı kırmak istemiştir, cinsel ilişkinin karşılıklı arzuya dayanması gerektiğini reddetmiştir, cinsel ilişkiyi sevişme olarak değil ‘sikme, becerme’ olarak tanımlamıştır, cinsel özgürlüğü bir yerden duymuşsa da ‘her istediğini becerme hakkı’ olarak anlamıştır, kimse ona eşitlik nedir, özgürlük nedir, feminizm nedir öğretmemiştir, kendisi de bunu öğrenmek için çaba göstermemiştir, bunun için bir mücadeleyi hayatının merkezine koymamıştır, ataerkinin inşa ettiği erkekliğini hiç sorgulamamıştır, kendisini yıkıp yeni baştan inşa etmemiştir, karşı cinse yabancılaşmıştır, hayatı boyunca erkek egemen düzenin hastalıklı sularında yüzüp egemenliğin tadını çıkarmıştır.

Yaşadığımız ülkede cinayet haberlerinin fezlekesini tutabilsek de taciz, şiddet, tecavüz haberlerinin fezlekesini tutamayız, çünkü sayısızdır, çünkü herhangi bir kadının herhangi bir caddede yürürken, herhangi bir otobüste seyahat ederken, herhangi bir okulda okurken, herhangi bir yerde çalışırken erkeklerin gözleriyle, elleriyle, diliyle tacize uğraması her zaman ihtimaller dahilindedir. Her kadın en az bir kez tacize uğramıştır; arkadaşı tarafından, amcası, eniştesi tarafından, öğretmeni tarafından, patronu tarafından, kocası tarafından, hiç tanımadığı biri tarafından. Bunlar sonuçları itibariyle önemlidir ama nedenleri de önemsenmelidir: O neden, bizi tepeden tırnağa sarmış olan ataerkidir. Genelde bu olayları her zaman ‘bizim dışımızda gelişen olaylar’ olarak görürüz. Bu anlayışı topyekun reddetmeliyiz. Tecavüzün hayalini kuran bir erkekle tecavüzü gerçekleştiren bir erkek arasında yakalanma / yakalanmama kaygısı dışında hiçbir fark yoktur. Kendimizi sorgulamalı, yıkmalıyız.

Yaşadığımız düzen kurumları ve ahlakıyla erkekten hali hazırda potansiyel tecavüzcüler yaratmaktadır. Eğer erkek, ataerkinin inşa ettiği erkekliğini sorgulayıp yıkmıyor ve yeni baştan yaratma mücadelesine girmiyorsa potansiyel tecavüzcüdür.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Kafesi Kutsallaştıranlar ve Ölü İnsanlar

Devlete göre;

En iyi Kürt, direnmeyen Kürttür.
En iyi işçi, greve çıkmayan işçidir.
En iyi kadın, boynunu eğmiş kadındır.
En iyi alevi, sünnileşen alevidir.
En iyi insan, düşünmeyen, sorgulamayan insandır.

Başka bir deyişle;

En iyi Kürt, ölü Kürttür.
En iyi işçi, ölü işçidir.
En iyi kadın, ölü kadındır.
En iyi alevi, ölü alevidir.
En iyi insan, ölü insandır.

Devlet; okul kitaplarının, resmi ideologların, düzeniçi politikacıların anlattığı gibi birşey değildir. Hele ki kutsal hiç değildir.

Devlet; sınıfsal olarak oligarşik bir yapıya sahiptir ve tüm emekçiler üzerinde sömürgeci, asimilasyoncu ve katliamcı bir otoritedir.

Devlet; ulusal olarak Türkçüdür ve ülkede Türk olmayanlar üzerinde sömürgeci, asimilasyoncu ve katliamcı bir otoritedir.

Devlet; mezhep olarak sünnidir ve sünni olmayanlar ve inançsızlar üzerinde sömürgeci, asimilasyoncu ve katliamcı bir otoritedir.

Devlet; cinsiyet olarak erkektir ve kadınlar ve eşcinseller üzerinde sömürgeci, asimilasyoncu ve katliamcı bir otoritedir.

Askerleri, polisleri halkın güvenliği için değil, sermayenin ve devletin güvenliği için vardır. Halkın güvenliği için var olmuş olsalardı öncelikle kendilerini fesh etmeleri gerekirdi. Ya da en azından ülkeye yüz küsür askeri üs kurmuş Nato’yu ve ona bağlı Amerikan askerlerini defetmeleri gerekirdi. Tsk, dış ve iç tehditlere karşı varolan bir kurum değildir, çünkü ülke zaten sömürgedir; ülke, emperyalizmin sermayesi, şirketleri, bankaları, askerleri ile hiçbir direnişle karşılaşmadan, karşılıklı antlaşmalarla işgal edilmiştir. Devlet, emperyalizmin işbirlikçisi konumundadır.

Kral bu denli çıplak olmasına rağmen halkların devleti kutsamaya devam etmesini cahalet ve korkuyla açıklayabilsek de halklara devlet eliyle din ve milliyetçilik uyuşturucularının enjekte edilmesiyle de açıklayabiliriz.

Öte yandan, klasik deyimle, kafeste doğanlar kanat çırparak direnmeyi, kafesi parçalamayı tehlikeli ve terör olarak tanımlamaktadır.

Baran Sarkisyan

Categories
Görsel

Oswaldo Guayasamin

Guayasamin’in eserlerinde göze ilk çarpan şey şüphesiz bir hüzün, acı, yakarıştır. 1919 Ekvador doğumlu sanatçı savaşlarla, soykırımlarla, açlıkla, işkenceyle geçmiş 20. yüzyılın acılarını ezilenlerin yüzlerini, ellerini odak noktası yaparak işlemiştir diyebiliriz. Küba devriminin ve Fidel Castro’nun hayranı olarak da bilinen Guayasamin 1999 yılında yaşamını yitirdiğinde ülkesinde ulusal yas ilan edilmiştir.

 

la-edad-de-la-ternura1Oswaldo Guayasamin _painting_Ecuador_artodyssey (13)4e4714c14e6afb24a4a5b9667d021da4 5ba46214f31e7fe5fd0ca9297b47bbdc 8e2d1b7ecd9af6200d8122682fba8c9b 2942c5b85ee6fa6306ba82f17b9bb3f5 9283c4ca9a0ee4defe9f8eaaeb6f8b2b 548968f255815be453ba7f4d9a563302 cc d229d1634fc334bbcc0da20227ad902c d62268fbb1787c4421d48c35dcc312d2 dbf4300e09bad6d0c5e68ae1be62f53e dc6a1a9408bb0b7a0d876812584b37c5 e8ce1ab7a2598eb7babdaa2c152898e9 e124b13cff809a0db3b8ab096c9e016c ee92591740bf952e5a85cd68320c6469 el-grito-ii-1983.jpg!Large guayasamin-borrasca-en-azul-pintores-latinoamericanos-juan-carlos-boveri guayasamin-torso-desnudo-de-la-edad-de-la-ternura-pintores-latinoamericanos-juan-carlos-boveri ğğ niño_dormido_0 nn oo osc oscaldo