Categories
Patika

Hepimiz Hayvanız

Kuzulara bakınca et değil de can görürüz biz; balıkları seyredince mavilenir bakışlarımız.
Bir ormana girsek, santraller değil de düşler kurarız ulu ağaçlarla bir; imara değil kalbimize açılır üzerinde geyiklerin dolandığı çayır çimen.

Göller, nehirler memlekettir bize; sanayileşmemiş fikirlerimize huzur katar denizler.

Hava sahamız gökyüzüdür boydan boya; leyleklerin, flamingoların savaş karşıtı uçuşlar yaptığı.

Bir ayının, bir sincabın yaşam alanına turizm tesisleri yapılmaz bizim töremizde; sulh`u tesis ederiz bir kurdun, bir tilkinin yaşamı yorumlayışındaki durulukta.

Çiçeklerimiz ticari değildir bizim; içimizin rengi, tenimizin kokusudur papatyalar, karanfiller.

Ne menkul değeri vardır korulukların bizim nazarımızda, ne de gayrimenkul. Değer dediğimiz var olmasıdır bir ağacın, börtü böceğin can sağlığıdır.

Kuşların anayurduna kentler kurup bir tutam yeşil alan oluşturmak çevre dostu yapmaz bizi. Toprağa saygıyla, nezaketle bakanız biz; bir kuru otu dahi merhametle duyumsayanız ki buradan gelir işte bizim dostluğumuz, içtenliğimizi buradan alırız.

Sokaklarda, barınaklarda aç sefil yaşayan kediler, köpekler vicdanımızın yarasıdır. Bir parça ekmeği, iki yudum suyu bölüşemeyenler demesin ki “biz insanız”! Bir kediyle eşiz bu dünyada, bir köpek kadar misafiriz ve gocunmak şöyle dursun, gurur duyarız onlarla bir yeryüzünde yaşamaktan.

Dekor değildir hiçbir hayvan, süs değildir hiçbir ağaç. Milli servetlerden de, ticari yorumlardan da çok ötededir doğadaki her bir can. Bizim rezil rüsva dünyamıza tutsak ettik o güpgüzel canları; biz onların dünyasında yaşamalıydık oysa.

Çevre kirliliği dediğimiz insanın kirliliğidir; doğa katliamı dediğimiz insanın katliamıdır. Katili çok tabiat ananın, hırsızı, zalimi çok. Kınansak da, yok sayılsak da ahengimiz tabiatın ahengidir; fikrimiz ve sevdamız bu ahengin içindedir her daim.

Kendi elleriyle diktiği ağacın büyümesini göremeden ölen bir çocuğun mezarı başından, tabiat ananın rüzgarlı, yağmurlu, incecik sesiyle söylediği ninniler duyulur her akşam…

Yüreğimizin yazdığı, yüreğimizin inandığı bir masaldır bu küçücük, sızılı masal. Ölüveren körpecik çocuklar kadar can olmak isteriz tabiat anaya. Biliriz ki onun vefası da, fikri de bizden öte, bizden durudur.

Hepimiz hayvan olmak isteriz, “hepimiz hayvanız!” diye seslenmek efendilere ve patronlara.

İnsanlıktan çıkıp doğaya ve can`a yükselenlerdeniz biz; patronlara siyanür olmak yaraşırsa biz canlara da dere, orman, börtü böcek olmak yaraşır.

Varsın efendiler nükleer başlıklar giyinsin; su, rüzgar ve güneş olmak yaraşır bize!

Görmüyor musunuz?

Biz sulh`u da, bilgiyi de, vicdan`ı da doğada bulduk; çığlığımız doğadaki bizin, bizdeki doğanın çığlığıdır.

Duymuyor musunuz?

Daha çok örgütlenmeli, daha çok direnmeliyiz; daha çok komünler kurup daha çok dayanışmalıyız.

Ormanlar için ormanız, dereler için dere, hayvanlar için hayvanız!

Kendimiz için, memleketimiz için, doğa için, hepimiz hayvanız!


Ergür Altan

erguraltan@gmail.com

Categories
Patika

Evcilleştirdiğin Hayvan Ne Yaşıyorsa Sen de Onu Yaşıyorsun

Akvaryumdaki balık, kafesteki kuş, kümesteki tavuk, ahırdaki inek, sirkteki ayı, sürüdeki koyun, hipodromdaki at, evdeki kedi ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Sen istersen ailedeki bir çocuk, okuldaki bir öğrenci, kışladaki bir asker, sokaktaki bir serseri, ülkedeki bir vatandaş olduğunu söyle; farketmiyor. Anlıyor musun?

Akvaryumdaki balık ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Arada bir sahibin akvaryumdaki suyunu değiştiriyor, zannediyorsun ki okyanustasın.

Kafesteki kuş neyi yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Unutmuşsun ağaçların tepesine yuva yapmayı, gökyüzünde taklalar atmayı. Sahibin arada kafesin kapısını açıyor, çıkmak bile gelmiyor aklına, çıksan da birkaç kanat vurup tosluyorsun duvara, sonra doğru kafesine.

Kümesteki tavuk neyi yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Yumurtlamak senin hergünki şaşmaz görevin. Sen dünyaya yumurtlamak için doğmuşsun. Ama bilmezsin bile yumurtanın tadını.

Ahırdaki inek ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Hergün sağıyorlar seni. Maşallah ki, iyi sütün var, çünkü iyi besilisin. Oh diyorsun, karnımız doyuyorsa çok şükür. Ama biliyor musun hergün seni makinelere bağlayıp sütün sağıldıkça, sen tükendikçe, süt veremez hale gelince sana ne olacak?

Sürüdeki koyun ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Seni başındaki çoban ve köpekle meraya çıkartıp otlatıyorlar. Diyorsun ki, oh ne güzel bu dünya. Ama sakın sürü dışına çıkma, yoksa kurt kapar. Çünkü sen kınalısın.

Hipodromdaki at ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Diyorlar ki sen çok soylusun, senin gibisi yok bu alemde. Üstüne biniyorlar, kırbaçlıyorlar ve yarıştırıyorlar seni. Ama sen hala diyorsun ki, ben ne kadar soylu bir atım. Ve ne kadar çok kamçılanırsan, ne kadar çok hızlı koşarsan kendini o kadar özgür hissediyorsun.

Dövüştürüyorlar da seni, horoz horozla, köpek köpekle nasıl dövüştürülürse. Bazen yeniyorsun, bazen de yeniliyorsun. Yenersen belki göğsüne bir madalya, boynuna bir kurdela, alnına bir kına; o da cabası. Kafesinin içinde pek bir gururlusun.

Aç kalıyorsun zaman zaman, sokaktaki bir avare olarak. Özgürlüğünü yitirmek uğruna biraz ekmek, biraz su için yapmayacağım iş yok diyor ve çalmadığın kapıyı bırakmıyorsun. Açılırsa, senden karnı tok, sırtı pek bir robot yapıyorlar. Açılmazsa sokakta kedilerle, köpeklerle yoldaşsın; o çöp senin, o çöp benim.

Sirkteki ayı ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Önce bir tuzakla tutsak ediliyorsun, sonra açlıkla, şiddetle terbiye ediliyorsun. Öyle güzel oynuyorsun ki, sen bile unutuyorsun aslında kim olduğunu, kim için oynadığını.

Mezbahadaki dana ne yaşıyorsa sen de onu yaşıyorsun. Bazen anlıyorsun ki yağlı bıçak besmeleyle boynuna vuruldu vurulacak. Kopartıyorsun ipini; koşuyorsun, koşuyorsun… Ardında eli silahlılar… Dağlara, ovalara atabilirsen kendini ne mutlu sana; özgürsün. Ama yapamazsan birazdan bir kurşun saplanmış vücuduna, boylu boyunca kanlar içinde uzanmışsın caddeye, başında akbabalar.

Belki de senin için en büyük özgürlük yeminin biraz daha iyileştirilmesi ya da ipinin biraz daha uzun bırakılması. Ama unutmuşsun boynunda bir tasma taşıdığını…

Anlıyor musun?

Sen istersen ailemin çocuğuyum, okulumun öğrencisiyim, kışlamın askeriyim, fabrikamın işçisiyim, şuranın şuyuyum, ülkemin bir vatandaşıyım demeye devam et.

Baran Sarkisyan

Categories
Kültür-Sanat Bahçesi

Sessizlik Lütfen, İktidarın Rahatı Bozulmasın

barbara-kruger-i-cant-look-at-you-and-breathe-at-the-same-timeBir fotoğraf karesinde donmuş imgeleriz, iktidar bakışının tutsak aldığı. Bakış, mekân-zaman içinde devinen bedenleri bir kadraj içinde yalıtarak donduruyor. Barbara Kruger’in yapıtındaki fotoğraf karesi sırt üstü yüzen bir kadını ve suyun çalkantılı ortamını dondurmuş ve yüzücünün gözlerine çekilen kırmızı bandın üzerinde iktidar bakışının nesneleştirdiği bireyin düşünceleri: “Aynı anda hem sana bakıp hem de soluk alamıyorum.” Kitle iletişim araçlarından alıntıladığı fotoğrafların üzerine yerleştirdiği iletilerle iktidarın düzenini görünür kılan Kruger’in yapıtlarında “sen” her zaman erildir ve iktidarın fallus düzenine işaret eder. Eril iktidar kendini etkin biçimlendirici kuvvet olarak dayatırken, baktığı her şey biçimlendirilecek, edilgin nesneler haline gelecek. İktidar düzleminde zaman ve mekânın dışına çıkarılmış edilgin varlıklar olarak yer alabiliriz ancak ve bu edilgin nesnelerden bir düzen kurar kendine. Devinmeyen, soluk almayan, ölü nesnelere dönüştüğümüzde iktidara bakıp aynı anda soluk almak mümkün mü? Gün geçmiyor ki bizi devinimsiz kılan, nefesimizi kesen bir katliamla karşılaşmayalım. Ya toplu kıyımlara ya da bireysel infazlara maruz kalıyoruz. Öte yandan göçmenlere nükleer atık muamelesi yapan Batı’nın dayatmasıyla yerinden yurdundan edilmiş insanların depolandığı bir ambar haline geliyor ülke. Havasız, boğucu bir ortamda nefes almak da giderek zorlaşıyor. Tüm hava girişlerinin kapatıldığı, bol oksijenli suları taşıyan dalgaların, düşüncelerin önünün kesildiği bir ülkede hem iktidara bakmak hem de nefes almak olanaksız. İktidarın bakışıyla dondurulmuş durgun bir su birikintisi içindeyiz. Her ne kadar iktidar içme suyu kalitesinde olduğunu iddia etse de giderek oksijen kaynaklarımız tükeniyor ve kokuşan su birikintisinde soluğu kesilmiş, devinmeyen, çürümekte olan ölü nesnelere dönüşüyoruz.
 
DOĞA KILAVUZUMUZ
Yaşamın akışından koparılıp içeriye hapsedilmiş, hareketsiz, denge durumundaki sular kokuşacaktır, bunu doğadan biliyoruz. Baktığı her şeyi yaşamın akışından koparan ve devinimsiz, edilgin nesnelere çeviren, daha doğrusu yaşamı donduran eril iktidarın düzeni de kokuşacaktır, bunu da kültürden biliyoruz. İktidar düzlemi, hareket edemeyecek şekilde deliklerin içine sıkıştırılmış ölü parçalardan oluşan bir yapboz düzlemidir. İktidarın tasarladığı bütünsel ve tekçi bir resmin görünür kılındığı bir düzlem. Bu düzleme uymayan parçalar derhal bertaraf edilecek ya da çıkıntı yapan kısımları budanarak zorla düzlemdeki deliklere uydurulacaktır; yeter ki iktidarın tasarladığı resim çıksın ortaya. Buna düzen adını verir iktidar. Devinimsizlikten sıkılan, ölü taklidi yapmaktan usanan, deliğine sığmayan, tekçi resmin baskıcı ortamından kurtulmak ve kendilerini gerçekleştirmek isteyen parçalar, özgürlük arayışına yöneldiklerinde iktidar daha fazla düzene gerek duyacaktır. Ve daha fazla düzen, daha fazla çürüme demektir.
Kaosla o kadar korkutulduk ki hemen teslim oluyoruz düzene. Oysa yaşamın doğal akışının ve insanların iktidar olmadan örgütlenmelerinin bir kaos olduğunu söylemek tam bir safsatadır. Yaşam, insanın bedensel ve zihinsel etkinlikleri sayesinde kendiliğinden örgütlenmiştir zaten. Yaşamı kaos olarak ilan eden iktidar, bir düzen yaratıcı (kozmokratör), üçüncü şahıs olarak kendini araya sokup ilişkileri dolayımlayan ve bundan kendine pay çıkarandır: “Ben olmasam düzen ve istikrar olmaz.” Ama iktidarın düzeninden de düzen çıkmaz. İlk bakışta bir paradoks gibi görünse de düzen düzensizliği besliyor, fiziğin kuralı. Termodinamiğin ikinci yasasına göre, yaşamın akışından koparılmış kapalı bir sistemde entropi, yani düzensizlik artacaktır. Sırf iktidarın keyfi olsun, yapbozun düzeni bozulmasın diye daha ne kadar ölü taklidi yapacağız? Barbara Kruger, bizi susturan eril iktidarı gösteren bir başka yapıtında, biz ölülerin düşüncelerine yer vermiş: “Senin rahatın, bizim sessizliğimizdir.”
Rahmi Öğdül
Categories
Kadın

İdeal Beden ve Sömürü

Sosyal medyada özlü sözlerle birlikte paylaşılan idealleştirilmiş kadın bedeni fotoğrafları, ince belli, lekesiz, sivilcesi dahi olmayan Barbie bebekler, mağaza vitrininde sergilenen mankenler, sevilen film ve dizilerin, reklamların vazgeçilmez ideal bedene sahip oyuncuları, podyumda yürürken ”baş döndüren” mankenler… Tüm bunlara bir de moda ve güzellik dergileri ve bu minvaldeki televizyon programları, güzellik yarışmaları eklenince ideal olanın ve güzelliğin ölçütlerinin ne olması gerektiği algısı tüm toplum nezdinde oluşturulmuş oluyor.

Yerleşik egemen erkek değerlerden de yararlanan kapitalistler için özellikle kadın bedeni eşsiz bir meta ve cinsel objedir. Dolayısıyla bu, büyük karlar getirecek bir pazar alanıdır.

”İdeal” boyda olmayan kadınlar için yüksek topuklu ayakkabılar, mini çantalar, boyuna çizgili elbiseler, yüksek bel pantolonlar… muazzam bir pazar alanıdır.

”İdeal” kilonun üstünde kadınlar için koyu renk elbiseler, korseler, diyetisyenler, zayıflama merkezleri, rejim ürünleri, psikolojik danışmanlar… muazzam bir pazar alanıdır.

”İdeal” cilde sahip olmayan kadınlar için güzellik merkezleri, tüy dökücü kremler, ağda bantları, epilasyon… muazzam bir pazar alanıdır.

Sadece ideal güzellik için değil. Devrimci misiniz, Deniz Gezmiş, Che Guevara baskılı tişörtler, şapkalar, haki renk montlar, etnik kıyafetler… Muhafazakar mısınız, envai çeşit türbanlar, pardesüler, feraceler, milhafeler… muazzam bir pazar alanıdır.

”İdeal” için bunlar da yetmezse ameliyathaneler, ilaçlar; o da olmazsa derin bir mutsuzluk, yalnızlaşma, değersizlik hissi ve intihar girişimleri ardından ruh bakım ve sağlığı merkezlerine ziyaretler…

İdeal denilen güzellik ve ölçütlerinin coğrafyalara, toplumlara, kültürlere ve çağlara göre değişkenlik gösterdiği ve aslında ideal güzellik ve ölçütlerinin yalnızca bir burjuva uydurması olduğu, moda ve tüketim kültürüyle birebir bağlantılı olduğu muhakakkaktır. Her ay, her mevsim, her yıl yenilenen moda bunu kanıtlar niteliktedir. Yine de günümüze baktığımızda kapitalizmin ekonomik ve kültürel tahakkümü güzelliği ve onun ölçütlerini tekelleştirip pazarlamasıyla farklılıkları dahi metalaştırabilmiştir.

sarahBunun için tarihe bir göz atmakta fayda vardır. Bundan 200 yıl kadar önce, 1810 yılında Güney Afrika’da bir kabile savaşında Beyaz Adamlar, Sarah Baartman adında bir kadını esir almışlardı. Bir kabile üyesi olan esir, Avrupalılara göre oldukça garip bir canlıydı, hiçbir ölçütlerine uymuyordu; çok geniş kalçaları, memeleri, klitoristi vardı ve uygar hanımların aksine oldukça güçlü bir fiziğe sahipti. Kendi kabilesine göre gayet doğal bir vücuda sahip olan Sarah, uygarların ölçütlerinin dışındaydı. Bilim insanları onu inceleme altına alarak, Sarah’ın insan ile maymun arasında bir halka olabileceği fikrini öne sürdüler. Böylelikle Avrupa’da çeşitli müze ve sanat galerilerinde bir kafes içerisinde zincirlenerek sergilenmeye başladı; herkes bu ”ilginç yaratığı” görmeye geliyordu. Fakat bu ‘eğlence’ çok sürmedi, vücudu iğdiş edildikten sonra sokağa atıldı. Daha sonra sokaklarda geçimini fahişelik yaparak sağlamaya çalışan Sarah Baartman, bu uygar işkenceye daha fazla dayanamayarak 2 yıl sonra, 25-26 yaşlarındayken öldü. Çünkü o ilkeldi ve uygarların hiç bir ölçütüne uymadığı gibi yaşamaya da hakkı yoktu.

Bugün bu süreç, bu kadar kaba haliyle yaşanmasa da özünde değişen birşey yok.

Genel anlamda yaşanılan sorunun erkek egemen yanını incelediğimizde görünümün, cinsel çekici bir görünümün kadına bir varoluş alanı olarak sunulduğunu görebiliriz. Kadının salt olduğu haliyle veya olmak istediği haliyle varolmasına izin verilmiyor ya da önemsenmiyor. Dolayısıyla kadın varoluşsal bir boşluğa düşerek varlığını dış görünümüyle kanıtlamaya çalışıyor. Bu görünüş ise ”erkeğe güzel görünmek” ile biçimleniyor. John Berger’in örneklediği gibi kadın elinde her zaman bir ayna taşır ve aynadan kendisinin erkekler tarafından nasıl göründüğüne bakar. Ortaya çıkan eşitsiz sonuç: ”Erkekler davrandıkları gibidirler, kadınlar göründükleri gibi. Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar seyredilişlerini seyrederler.”

Şüphe yok ki; geldiğimiz çağda artık, ideal ölçütler, giyim, kuşamın nasıl olması gerektiği gibi algılar yalnızca kadını değil erkeği de kapsamı altına aldı. Bütün cinsiyetler için dış görünüm sadece biyolojik bir durum değil; tüketime sunulan bir varoluş alanı. Yine de, asıl hedef ve gözdenin kadın olduğu inkar edilemez bir gerçeklik. Kadının erkeğe göre hala görünüm dışında kendini varedeceği alanlar yasalar ve ahlaklarla oldukça kısıtlı.

Kadın, ne kapitalistin metasıdır ne de erkeğin objesi. Bu ayna tuzla buz edilmediği sürece, mağazaların vitrinlerinde sergilenen mankenlerin nefes alıp veren versiyonları olmaya devam edeceğiz; hem de sadece bir meslek olarak değil, tüketen ve tükenen bir yaşam tarzı olarak.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Ayrıkotları Candır, Canlandırır

“Ot gibi yaşıyorsunuz.” Genellikle bu cümleyi yaşamasını bilmeyen, dünya nimetlerinden habersiz olanlar için kullanırız. Yaşamasını bilsek de ot gibi yaşarız yine de. Yeryüzü denilen ortamın hep ortasında biten otlarız çünkü. Ateşin, suyun, havanın ve toprağın kuvvetlerinden kaçamayacağımıza göre ot benzeri bir yaşam sürmekten başka seçeneğimizin olmadığı gün gibi ortada. Bir de sürekli iklimi ve toprağı manipüle eden, tarlaya biçim veren despot bir bahçıvanın eline düşmüşseniz vay halinize. Çekilecek kahır değil, her gün olmadık eziyetlere katlanmak, çim makinesiyle biçilmek.
BAHÇIVANIN SEVMEDİĞİ OT
Hele ayrıkotuysanız, tarım zararlısı muamelesi görüyorsanız neler çekiyorsunuzdur kim bilir. Çünkü bahçıvanın evcilleştirme ve biçimlendirme tarzına, hiyerarşik düzenine direniyorsunuzdur. Ayrıkotları, despot bahçıvanın sevmediği bitkilerdir. Sevmez, çünkü ayrık otları dikine değil, toprağın hemen altında düğüm denilen bağlantı noktalarından çıkardığı köksaplarla bir ağ gibi yayılarak yatay olarak örgütlenen bitkilerdir. Sevmez, çünkü merkezin tepesine yerleşen iktidarın, her şeyi denetim altında tuttuğu bir tarlada ayrıkotlarının kendi aralarında örgütlenerek yayılmaları ve tarlanın hiyerarşik düzenini bozmaları işine gelmez. Tarım zararlısı, çapulcu dese de onlara, aslında hiç de zararlı değillerdir ve iktidarın düzenden anladığı ile ayrıkotlarının kurdukları ilişki ağı arasında dağlar kadar fark vardır. Evet, dağlar kadar. Kendini bir dağ gibi yükselten iktidar ile yatay olarak örgütlenen ayrık otları arasında tam da dağ kadar fark vardır. Kendilerini tanrı-kral ilan eden hükümdarların yapıları da dağa benzer. Yükseldikçe kudretleneceği sanısına kapılan iktidarın aksine, yeryüzünde yayıldıkça, başka gövdelerle bağlantılar kurdukça kudretleneceklerini bilirler ayrıkotları.
Adı aldatmasın sizi; birbirleriyle bağlantılar kurarlar ama iktidarın merkezi, hiyerarşik yapılarından ayrı dururlar. İktidarın kudretsiz bıraktığı varlıklarla inşa ettiği hiyerarşik yapılarda rastlayamazsınız onlara. Hem ayrıdır hem yan yana. Ayrıkotlarını kolay kolay sınıflandırıp torbaların ya da sınıflandırmanın hiyerarşik kulelerine hapsedemezsiniz. Bağlantılar kurdukça kendilerini kendileri bile tanıyamazlar. Çünkü ayrıkotları öze değil, işler haldeki bir fonksiyona gönderme yaparlar. Tanımak, kimliklendirmek için bir öze gerek duyacaktır iktidar. Bu açıdan ne idüğü belirsizlerdir ayrıkotları. Ne idüğü belirsizler, iktidarın her türlü sınıflandırmasından kaçarak, kendi aralarında kurdukları bağlarla yeryüzüne yayılmışlardır ama iktidar soy sop belirlemek için ayrıkotlarının işler haldeki bağlantılarını tek tek keserek bir öz verir onlara. Sonra bu özlere göre dini, cinsiyetçi ya da etnik torbalar içinde aidiyetler yaratır. Ama ayrıkotları sadece yeryüzüne aittirler.
Ayrıkotları mikro iklimleri severler en çok. Mikro iklimlerin yerel bağlantılarında iyi hissederler. İktidar ise kendi denetiminden kaçan yerel kuvvetleri engellemek için makro iklimler yaratacaktır; tüm koşulların sabitlendiği ve düzeni bozacak unsurların dışlandığı seralar. Ya da doğal ortamlarından koparılmış, yerel koşullarla, mikro iklimle ilişkisi kesilmiş otların, despot bahçıvanın elinde genetik oyuncaklara dönüştüğü AVM’ler.
TANIDIK YÜZLER
Her şeyi, genetiğiyle oynayarak oyuncağa dönüştürür iktidar. Sanatı da sanatçıyı da. Her sanat yapıtı, duyumsanan ve duyumsatan bir ayrıkotu olarak başka ayrıkotlarıyla bağlantılar kurarak yatay olarak yayılır yeryüzünde. Ama hiyerarşik kulelere tırmanmaya teşne olanlar arasından sanatın ruhban sınıfını devşirir ve düzenlediği ayinlerle sanatı da kendi makro iklimine kapatmak ister. Ressam Jean Dubuffet de kültürün ruhban sınıfından bahsederken adeta kültürün cenaze törenini anlatıyordur: “Tıpkı din gibi şimdi onun da rahipleri, peygamberleri, azizleri, yetkililerden oluşan organları var.” İktidarla hep aynı karede gördüğümüz tanıdık yüzlerdir onlar. Ayrıkotlarını kareye ya da çembere kapatamazsınız oysa. Biçim ölüm demektir, ölüm katılığı demektir. Ayrıkotları candır ve dokunduklarında tüm ölüleri canlandıracaklar.
Rahmi Öğdül
Categories
Kadın

Cinsiyetçiliğin En Tatlı Hali: Korumacı Cinsiyetçilik

Erkekler tarafından yüceltilen, kapıları açılan, yemekleri beğenilen, dış görünüşüne övgüler alan mutlu kadınlar… Sosyal medyada kadınların gözyaşlarına, aşklarına, çiçekler kadar narin olduklarına dair yapılan paylaşımlar…

Erkekler gerçekten bu kadar kibar ve centilmen mi; gerçekten kadınların yüce varlıklar olduklarına mı inanıyorlar?

Yaptığınız işe övgüler alıyorsunuz; ancak işin kendisine değil, bir kadının o işi yapabilmiş olmasına. Çevrenizdeki erkekler size hayranlık dolu gözlerle bakıyorlar. Bir yandan bu durum sizi heyecanlandırırken; diğer yandan anlamlandıramadığınız, sizi rahatsız eden bir şeyler var.

Anlamlandırılamayan, hem sevgi dolu hem de rahatsız edici bu duruma, centilmenlik diyebilirsiniz ya da sosyal psikologların deyişiyle: Korumacı cinsiyetçilik.

Korumacı cinsiyetçilik nedir?

1996 yılında sosyal psikologlar Peter Glicke ve Susan Fiske, yayınladığı makalede “çelişik duygulu cinsiyetçilik” isimli teoriyi oluştururlar. Bu iki bilim insanına göre herkesçe bilinen cinsiyetçilik, buzdağının sadece görünen kısmıdır.

Çelişik duygulu cinsiyetçilik, iki alt alandan oluşur: Düşmanca cinsiyetçilik ve korumacı cinsiyetçilik. Düşmanca cinsiyetçilik, kadınların erkeklerden daha zayıf ve aşağıda varlıklar olduğunu savunan, yani akla ilk gelen cinsiyetçilik türüdür. Diğer yandan korumacı cinsiyetçiliğin, çoğu kadın ve erkeğin varlığından bile haberdar olmadığı cinsiyetçilik türü olduğu belirtilmektedir.

Korumacı cinsiyetçilik, erkek egemenliğinin sevecen, övgü dolu — centilmen- bir ifadesidir. Patronluk taslayan bir yönü olmasına rağmen çoğu kadın, bu durumu onur verici olarak algılamaktadır.

Korumacı cinsiyetçiliğin üç alt alanı bulunmaktadır.

  • Korumacı: Kadınlar, çiçek gibidir; narin ve ince. Erkekler tarafından koruyup kollanmalıdırlar.
  • Tamamlayıcı cinsiyet farklılıkları: Kadınlar üstün bir cinsiyettir; erkeklerin sahip olmadığı, ahlaki duyarlılık gibi, özelliklere sahiptirler.
  • Yakınlık: Kadınlar, erkeklerin duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilecek güce sahiptirler.Kadınlar, düşmanca cinsiyetçiliğe erkeklerden daha çok tepki gösterirken; korumacı cinsiyetçiliği erkeklerden daha çok desteklemektedirler.

How Sexy are Sexist Men? (Cinsiyetçi Erkekler Ne Kadar Seksi?) isimli araştırmada kadın katılımcılar, korumacı cinsiyetçi profile sahip erkekleri, düşmanca cinsiyetçi profile sahip erkeklere göre daha çok beğenmekle kalmıyorlar; aynı zamanda korumacı profile sahip erkekleri, herhangi bir cinsiyetçiliğe sahip olmayan erkeklere göre, daha çekici ve daha hoşlanılabilir olarak tanımlıyorlar.

Korumacı cinsiyetçilik neden bu kadar sorun olsun ki?

Övgü dolu sözler, korumacı erkekler. Tüm bu davranışların kadınlar tarafından olumlu olduğu düşünülüyorsa, korumacı cinsiyetçilik neden tehlikeli bir durum oluştursun ki?

Her ne kadar korumacı cinsiyetçilik içeren ifadeler aşk ve kelebekler ile dolu da olsa, yolun sonu hep aynı yere çıkıyor: Kadınlar daha güçsüz varlıklardır.

Uzun vadede bu durum, cinsiyet ayrımcılığına sebep olmaktan başka bir işe yaramıyor.

Glick ve Fiske, çalışmalarında bu durumdan şöyle bahsederler:

Korumacı cinsiyetçiliğin, bireyde olumlu duygular uyandırmasına rağmen, iyi bir şey olduğuna inanmıyoruz. İşin temelinde, geleneksel stereotipler ve eril hakimiyetinin bulunduğunu ve bu hakimiyetin oldukça zarar verici sonuçlara sebep olabileceğini görebiliriz. Diğer yandan korumacı cinsiyetçilik, her durumda sevecen olmayabilir ve bireyde olumlu duygular uyandırmayabilir. İş yerinde erkek çalışanın kadın çalışana, ne kadar hoş göründüğünü belirtmesi — iyi niyetli olsa dahi- kadının profesyonel olarak algılanma isteğine zarar verici nitelikle bir övgü olabilmektedir.

Öte yandan, korumacı cinsiyetçilik — düşmanca cinsiyetçiliğin etkilerinden bağımsız olarak– cinsiyet eşitsizliğinin önemli bir belirleyicisi.

Korumacı cinsiyetçiliğin desteklendiği ülkelerde — düşmanca cinsiyetçilik kontrol altında olsa dahi– erkeklerin daha uzun yaşam süresine sahip oldukları, daha eğitimli oldukları, daha yüksek okur- yazarlık oranına sahip oldukları, daha çok para kazandıkları ve politikada daha çok söz sahibi oldukları belirtilmektedir.

Sinsi bir tehlike olarak korumacı cinsiyetçilik

Bir diğer sosyal psikologlar Julia Becker ve Stephen Wright, korumacı cinsiyetçilik mekanizmasının sinsi bir şekilde çalıştığını, kadınlara ve sosyal aktivizme olumsuz etki oluşturduğunu belirtiyorlar.

Another Dark Side of Chivalry (Şövalyeliğin Başka Bir Karanlık Yüzü) isimli çalışmada kadın katılımcılar, düşmanca veya korumacı cinsiyetçi ifadelere maruz bırakılıyorlar.

  • Kadınlar alıngandırlar.-Düşmanca cinsiyetçilik-
  • Kadınlar, erkeklerin sahip olmadığı, özen ve dikkate sahiptirler. -Korumacı cinsiyetçilik-

İfadelere maruz bırakılan katılımcıların, cinsiyetçilik karşıtı eylemlere hangi oranda katılmak istedikleri ölçülüyor.

Sonuçlar oldukça ürkütücü. Korumacı cinsiyetçiliği örnekleyen ifadeleri okuyan kadınlar, cinsiyetçilik karşıtı dilekçe imzalamak ya da broşür dağıtmak gibi eylemlere katılmak için daha az gönüllük gösteriyorlar. Bununla birlikte, korumacı cinsiyetçiliğe maruz bırakılan katılımcılar, kadın olmanın avantajlı bir durum olduğunu düşüyorlar. Sistemi meşrulaştırma olarak da bilinen bu durum, kadınların günümüz modern toplumlarında mevcut durumlarının (status quo) adil olduğuna inanmalarını sağlıyor. Diğer yandan, düşmanca cinsiyetçi ifadelere maruz kalan katılımcılar, cinsiyetçilik karşıtı eylemlere katılmaya daha çok gönüllülük gösteriyorlar.

Kadınların içini ısıtan korumacı cinsiyetçilik yanında bedelleri ile paket halinde geliyor. Korumacı cinsiyetçiliğe gösterilmeyen tepki, düşmanca cinsiyetçiliğe daha az tepki gösterilmesine sebep oluyor.

Reducing Approval of Benevolent Sexism (Korumacı Cinsiyetçiliği Onaylamayı Azaltmak) isimli çalışmada, korumacı cinsiyetçilik ile ilgili müdahale parçaları okuyan kadın ve erkek katılımcılar, korumacı cinsiyetçi profile sahip bireylere karşı daha olumsuz bir tavır takınmaya başlıyorlar. Bu çalışma da bize, bu durumu engellemek için atılacak ilk adımın, korumacı cinsiyetçilik hakkında bilinçlenmek olduğunu gösteriyor.

Kaynaklar: The Ambivalent Sexism Inventory: Differentiating Hostile and Benevolent Sexism — Peter Glick, Susan Fiske (1996). Yet another dark side of chivalry: Benevolent sexism undermines and hostile sexism motivates collective action for social change.- Julia Becker, Stephen Wright (2010). How Sexy are Sexist Men? Women’s Perception of Male Response Profiles in the Ambivalent Sexism Inventory. — Gerd Bohner, Katrin Ahlborn, Regine Stiner (2010). Reducing Approval of Benevolent Sexism: An Educational Intervention- Jessica Good, Julie Woodzicka (2010). Namus Kültürlerinde “Namus” ve “Namus adına Kadına Şiddet”: Sosyal Psikolojik Açıklamalar- Nuray Sakallı Uğurlu, Gülçin Akbaş (2013). The Problem When Sexism Just Sounds So Darn Friendly…- Melaine Tannenbaum (2013). Sexism often comes with a smile- Rachel Feltman (2015).

Kemal Özkul

Categories
Kadın

Küfretmek Kimin Kültürü?

Kadın bedenini sürekli aşağılayan, adeta tecavüzün teorisi olan küfür çocuğundan yaşlısına, erkeğinden kadınına kültürleşmiş durumda. Maalesef sosyalist, ilerici, demokrat etiketi ile öne çıkanlar da bu kültürün etkisinden kurtulamamış görünüyor. Her gün kadınların tecavüz edilip katledildiği bir ülkede küfürü ağızdan düşürmemek ya cehaletin bir ürünüdür ya da utanmazlıktan başka birşey değildir.

Küfür elbette bilgin geçinen birçok insanın dilinde de bir çiçeğe dönüşmüyordur. Küfürbaz bilgin, çocukluktan edindiği alışkanlıktan vazgeçmeyi egosunu zedeleyeceğini düşünmekte veya erkek egemen kültürden vazgeçmemekte direnmektedir. Muhtemeldir ki küfürü de ifade ettiği kelimenin anlamı dışında kullandığını iddia etmektedir. Tıpkı herhangi bir insanın iddiası gibi: ”Ben amına koyayım derken aslında farklı birşey söylüyorum” Öyleyse sormalıyız: Sen elmayı ifade etmek için elmaya sandalye mi diyorsun?

Küfür daha çok ”öfkenin dışa vurumu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ama her nedense fabrikanın müdürüne öfkelenmenin bedelini bile yine sözelde kadının bedeni ödemektedir.

Her gün defalarca işittiğimiz küfür, istemsiz olsa dahi tecavüzü meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.

Küfür konusunda temel sorumuz, küfürler neden sürekli kadın bedeni üzerinde debelenmektedir olmalıdır. Evet, neden sürekli kadın bedeni?

Dil, kültürün dolaysız aktarımı olduğuna göre küfür neyin kültürüdür? Şüphesiz ki, ataerkinin dile şiddetli yansımasıdır. Öyle ki, kadın haklarını savunurken de, kadına şiddete karşı çıkarken de bu çok ”duyarlı” kişiler duruma tepkisini küfürlerle göstermekte; sikmeler, koymalar havada uçuşmaktadır. Öyleki bir tecavüzcü lanetlenecekse, tecavüzcüye ”orospu çocuğu” veya ”tecavüzcünün anasını sikeyim” gibi küfürlerle tecavüz yine meşrulaştırılmaktadır. Yani tecavüzcüden herhangi bir farkı kalmamaktadır.

Kadın cinayetlerine, tecavüzlerine karşı çıkmayı, salt ”ben karşıyım”, ”lanetliyorum” demekle karşı bir kişilik oluşturulamayacağını bilmemiz gerekiyor. Hele ki küfretmekle bu işin hiç olmayacağını bilmemiz gerekiyor. Ataerkiye karşı olmak kişilikte ve sistemde tepeden tırnağa bir yıkım ve yapım işidir. Bu şu demektir: Doğduğumuz andan itibaren karakterimiz ve dolayısıyla düşüncelerimiz, davranışlarımız, eylemlerimiz, kültürümüz düzenin kurumları aracılığı ile şekillendiriliyor. Yaşadığımız düzen burjuva egemen bir düzen olduğu gibi erkek egememen bir düzendir aynı zamanda. Her düzen kendine uygun kişilikler yaratmakla mükelleftir. Dolayısıyla yaşadığımız düzen, erkekleri kadın karşısında egemen, kadını da erkeğe köle olarak yetiştirmektedir. Eğer ki, erkek egemen düzene karşı isek bu karşıtlığı önce kendimize gösterek başlayabiliriz. Düzenin kirinden, onun dilinden arınmalıyız.

Küfür faşistin, tecavüzcünün dilidir. Bizim dilimiz olmamalıdır.

Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ataerkinin kişiliğimize olan etkilerini bir anda üstümüzden atamayacağımızı biliyoruz. Fakat küfürden vazgeçerek bu işe bir başlangıç yapabiliriz…

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Mekan Savaşları: Paranoya Mekanları ve Açık Mekanlar

Kapılar ve eşikler: bir mekândan diğerine geçerken aşmak zorunda olduğumuz gözenekler. Plastik sanatlar, enstalasyon ya da sinema; sanat yapıtları, nesnelerden daha çok mekân yaratımıyla ilgilidir. Nesneler, bir mekânın içine bir plana göre yerleştirilir. Ve her eşik ya da kapı, bir mekân içindeki nesneler düzenine geçirir bizi. Nesneler düzeniyle birlikte mekânla kurduğumuz ilişkiyi çözümlemedikçe toplumsalı, politik olanı anlamamız mümkün değil.

Mekân, içine şeylerin yerleştirileceği politik bir düzlemdir. Dolayısıyla bir dışarısı, bir de nesnelerin düzenini barındıran ve kapılar ve eşiklerle denetlenen içerisinin yaratılmasıdır. Kurulma tarzlarına ve geçirgenliklerine göre mekânları ikiye ayırabiliriz: Paranoya mekânları ve açık mekânlar. Paranoya mekânları korkularımız ve kaygılarımızla beslenen ve her türlü tehdidi, tehlikeyi, vehmi dışarıda bırakacak şekilde inşa edilmiş sığınma cepleridir. Konutlar, kapalı siteler, rezidanslar, AVM’ler bu tür mekânlardır. Girişler sıkı denetime tabidir. Bir de risklerine rağmen bedeni yaşamın tüm kuvvetlerine maruz bırakacak şekilde uzamda yayılan açık mekânlar vardır. Açık mekânlar, doğada, sokaklar, caddeler ve meydanlarda, bedenlerin birleşmesine ve yeni dünyalar yaratmasına olanak sağlar; sınırlarla, biçimlerle değil, bedenlerin kudretine bağlı olarak içeriden dışarıya doğru taşarak oluşturulur. Bu mekânlarda aşılması gereken tek bir kapı ya da eşik vardır, o da bedendir.

Uygarlık tarihi paranoya tarihidir. O yüzden yerleşiklerin mekânı, doğadan, dışarıdan giderek koparılan bir paranoya mekânıdır. Çokluğu, değişimi ve devinimi içeren doğa korkunç bir dış olarak kendisini dayattığı ölçüde, içeride tekçi bir düzen yarattık. Doğa, tüm korkularımızın ve kaygılarımızın kaynağına dönüştü. Duvarlarla doğadan ayrılmış bu mekân, içeride kutsal ve değişmez bir nesneler düzenini barındırırken, dışarıda bu düzeni yıkacak kaotik kuvvetler vardır. Doğa yine de sızacaktır içeri. Bir Alman enerji şirketinin rüzgâr enerjisiyle ilgili, bol ödüllü reklam filmi Wind Man’de* (Rüzgâr Adam), doğanın içeri sızarak kutsal nesneler düzenini nasıl bozduğu anlatılır. Filmin sonunda rüzgâr evcilleştirilir ama, şirketin bir çalışanına dönüştürülüp nesneler düzenine dâhil edilir.

Rüzgârı oynayan aktörün seçimi bile form ve düzene yönelik takıntılarımızı, korku ve kaygılarımızı yansıtıyor. Aşırı kemik büyümesinden, akromegaliden mustarip bir aktörün, yani norm ve form dışı bir bedenin rüzgârı oynaması, doğanın da norm dışı, anormal olduğunu göstermenin bir yöntemidir. Bir norm alanı olarak içerinin, norm bozucu bir unsur olarak anormal doğa tarafından nasıl tahrip edildiği anlatılır kısa filmde; rüzgâr, kent içinde, bedenlerin, nesnelerin düzenini bozarak başıboş dolaşmaktadır. Sonunda şirketin CEO’su ile sözleşme imzaladığında ve iradesini iktidara teslim ettiğinde bir şirket çalışanıdır artık. Bu kısa film, içeriye ancak evcilleştirilmiş, terbiye edilmiş ve forma sokulmuş doğanın girebileceği ve kutsal nesneler düzeninin sonsuza kadar süreceği mesajını vermektedir bize.

İktidar mekânı, çokluktan, değişim ve devinimden kaçarak “bir” merkez etrafında toplaşanların paranoya mekânıdır. Korkudan iktidara yapışanların, iradelerini iktidara teslim edenlerin mekânı. Oysa kudretli bedenler kendilerine biçilen deli gömleğini parçaladıklarında ve merkezden kaçarak çoklukla temas kurduklarında kendi açık mekânlarını yaratacaklardır. Doğu’da yaşanan mekân savaşlarıdır. İktidarın yukarıdan dayattığı ve kendi nesneler düzenini içeren mekânı ile yerel kudretli bedenlerin birbirine eklenerek yaratacakları kendi mekânları arasında geçen bir savaş. Yıkarak, yakarak, katlederek iktidarın bize biçtiği mekân, yine korku ve kaygılarımızı besleyen, kudretsiz bedenlerin paranoya mekânı olacaktır. Yanıtlamamız gereken soru: Yeryüzünün tüm bedenlerinin eklenerek oluşturdukları açık mekânda mı yoksa çürüyen nesneler düzeninin paranoya mekânında mı yaşamak istersiniz?

Rahmi Öğdül
*İlgili reklam filmi için: Wind Man
Categories
Şiir-Öykü

Aziz Nesin – Dur Bakalım Ne Olacak?

Tanıştıklarının üçüncü günü evlenmeye karar vermişler. İyi bir ailenin kızı. Anası, babası da namus işinde çok titiz. Kız,
– Bu böyle sürüp gitmez. Gel beni ailemden iste! diyor.
Yumuşak başlı bir adam. Hiçbişeye karşı durmaz.
– Peki, yarın akşam evinize gelir, seni babandan isterim, diyor.
Kız, durumu annesine açıyor. Anne de kocasına söylüyor. Ertesi gün, damat adayını bekliyorlar.
Akşamüzeri, çat kapı geliyor. Buyur ediyorlar. Oturuluyor, kahveler içiliyor, konuşuluyor. Ama delikanlının evlenmeden hiç söz açtığı yok. Kalkıp gitmiyor da. Akşam oluyor. Sofraya çağırıyorlar. Yemek yeniyor. Yemekten sonra kahve içiliyor. Delikanlıda hiç evlenme ağzı yok. Vakit geceyarısını geçiyor. Kovacak değiller ya…
-Buyurun, yatağınız hazır… diyorlar.
Kızı da koluna alıp yatak odasına girerken kızın babasının kan tepesine sıçrıyor:
– Ne oluyor oğlum?
Bizimki hiç telaşsız, kızın babasına, -Dur canım sen… diyor.
– Dur olur mu?
– Dur sen, nene lazım, dur… Allah Allah… Dur yahu… Elbet bizim de bir bildiğimiz var. Dur bakalım.
Hem böyle söyler, hem kızı kolundan yatak odasına çekermiş. Bunları öyle de güvenli söylüyor ki, kızın babası şaşırmış.
-Allah Allah… Elbet bizim de bir bildiğimiz var canım. Durun bakalım. Bekleyin hele…
Yatak odasının kapısı kapanıyor. Ana, baba şaşkın:
– Dur bakalım, bildiği neymiş… diye bekliyorlar. Onun ilk vakası buymuş. Belki de tıpkı tıpkısına
böyle olmamıştır da başka türlü olmuştur. Ama bizim kulağımıza böyle geldi.
Sabahleyin yatak odasından çıkıyor. Ana baba uyumamış.
Kızın babası yüzünü kızdırıp soruyor:
– Eee, ne olacak bakalım?..
-Durun canım, telaş etmeyin siz. Allah Allah… Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Sabah kahvaltısı da çıkarıyorlar. Sonra evdekilere,
– Allahaısmarladık… diyor.
Bu sefer kız iki gözü iki çeşme amana düşüyor.
– Yahu dur sen, dur. Ağlama. Ağlama bakalım. Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Acaba bildiği nedir, diye bekleyedursunlar, delikanlı bir daha görünürlerde yok. Ara da bulasın.
Kendisi hapisaneye gelmeden önce, maceraları geldi.
Girermiş kumaş mağazasına,
-İndir şu topu!., dermiş.
Topu kolunun altına alır, çıkarmış. Neye uğradığını şaşıran kumaşçı, o otomobile binerken koluna yapışırmış.
– Yahu bırak kolumu, bırak sen. Bırak canım. Kumaşını yemedik ya… Allah Allah… Nene lazım senin… Dur bakalım. Dur, dur bakalım. Bekle! Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Bu sözleri kendisine o kadar güvenli, kesin söylüyormuş ki, karşısındaki ister istemez donup kalıyor, hatta,
-Dur bakalım, bildiği neymiş? diye meraka bile düşüyormuş.
Bunlardan hiçbiri merakını giderememiş. Çünkü bir gören onu bir daha göremiyor.
Onun dilden dile dolaşan işleri bir değil, bin değil. Ama yaptığı işlerin hepsinin de yolu yöntemi bir.
Hele bigün bir zavallı tramvay biletçisine yaptığını anlattılar. Dinleyenler güle güle katıldı. Bigün tramvaya binmiş, biletçiye, -Ver şu para çantasını!., demiş.
– Neye?
-Ver sen, ver!..
– Neye vereyim canım?
-Allah Allah… Ver sen yahu, ver sen… Ver diyorum sana. Nene lazım senin? Ver bakalım bikez, biz ne yapacağız gör. Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Şaşkına dönen biletçi, boynundan para çantasını çıkarıp veriyor. Öbürü çantayı soğukkanlılıkla alıp iniyor tramvaydan. Öyle kaçtığı, koştuğu da yok. Ağır ağır yoluna gidiyor. Tramvaydaki yolcular donup kalmışlar, arkasından bakıyorlar. Gidiş o gidiş…
Bize, onun belki yüz vakasını anlattılar. Hiç de yakalanıp cezaevini boylamamış ama, yaptıkları dillerde dolanıyor. Belki de anlatırken bire bin katıyorlar. Herneyse…
Derken, bir akşamüzeri cezaevine getirdiler. Ufak tefek bir oğlan. Otuzbeş yaşında ama, yirmibeş ancak gösteriyor. Gözleri iğne başı kadar küçük, cin gibi bişey. Öyle konuşkan da değil. İki gün koğuşta sesi soluğu çıkmadan durdu.
Üçüncü gün bombası patladı.
Mahkûmlardan hiç tanımadığı, ama gözüne kestirdiği birine gitmiş. Birdenbire adama,
-Elli lira ver!., demiş.
– Ne yapacaksın?
-Ver sen… Ver yahu!.. Ver diyorum.
-Peki, ne olacak?
-Allah Allah… Ver be kardeşim. Nene lazım, ver sen!.. Hâlâ duruyor. Versene birader! Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Adam da, acaba bildiği nedir, diye merak etmiş, elli lirayı vermiş:
-Al bakalım ne olacak…
Parayı alıp gitmiş. Artık cezaevinde onun numarasını öğrenmeyen kalmadı. Mahkûmlar, gardiyanlar, müdür herkes biliyor.
Cezaevine girişinin haftasına ortadan kayboldu. Derken iş anlaşıldı.
Akşamüzeri nöbetçi gardiyana gidiyor,
-Aç şu kapıyı!., diyor.
Ama, demeden demeye fark var. Başkası dese gardiyan suratına iki de tokat atar.
Ona,
– Ne olacak? diye soruyor.
-Allah Allah… Aç sen yahu… Elbet bizim de bir bildiğimiz var. Aç bakalım.
Gardiyan, koğuş kapısını açıyor.
– Gel benimle beraber!
– Ne olacak?
– Gel sen yahu, gel!
O önde, gardiyan arkada bahçeye çıkıyorlar. -Aç şu kapıyı!..
– Neden?
– Aç yahu sen… Nene lazım senin? Aç bakalım, ne olacak… Elbet bizim de bir bildiğimiz var, aç sen!
Gardiyan açıyor. Acaba ne olacak diye merak ediyor. Öbürü, elini kolunu sallayarak yürüyüp gidiyor.

Aziz Nesin

Categories
Patika

Dağların Bilgesi

Doğadaki dağların ıssız doruklarına ulaştığımızda kendimizde bir üstünlük hissederiz. Bütün varlığımızla, en yüksek zirveye bile tepeden bakmaktayızdır artık. Doğanın en azından böyle yerlerde bize sunabildiği en büyük şey, ayaklarımızın altındadır. Durduğumuz yerden ötürü, gözle görülür dünyanın krallarıyızdır şimdi. Etrafımızı saran ne varsa bizden aşağıdadır: Hayat alçalan bir yokuş, bütün heybetiyle yükselen o varlığın, o doruğun, yani bizim önümüze serilmiş bir ovadır.

İçimizde kazalardan, kötülükten başka bir şey yok ve birdenbire edindiğimiz bu heybet de bizim değil aslında: Yukarıdayken bütün heybetimiz, boyumuzla sınırlıdır; oraya çıktıysak, ayaklarımızla çiğnediklerimiz sayesinde olmuştur bu ve o kadar yükseğe çıkmamızı da, sadece aştığımızı sandıklarımız sağlamıştır.

İnsan zenginse daha rahat soluk alır; ünlüyse daha özgürdür; bir asalet unvanınız varsa, küçük dağları yaratmışsınız demektir. Her şey oyun, ama o oyun bile bizim eserimiz değil. Ya kendimiz tırmanmışızdır onun yanına, ya başkaları bizi çıkarmıştır ya da zaten dağın doruğundaki evde doğmuşuzdur.

Bunun tam tersine, vadiyle doruğun göğe uzaklığı arasındaki farkı hiç önemsemeyen biri ne büyük bir insandır. Tuhaf suları etrafımızı sarmış olsa, bir dağ tepesinde daha rahat ederiz elbette. Ama Tanrı’nın laneti, Jüpiter’in öfkesi gibi yıldırımlarla ya da Eolos’un kızgınlığı gibi fırtınalarla inmişse yere, yukarıya hiç çıkmamış olmak daha iyi olur, kendimizi de en iyi yere yapışarak koruruz.

Gerçek bilge, kasları yükseklere çıkarmaya yatkın olan, buna karşılık, dünyaya dair bildiklerinden dolayı, çıkmayı reddeden kişidir. Gönlünde bütün dağlar onundur; durduğu yerden bütün vadilerin sahibidir. Güneşin altın rengi ışığa boğduğu dorukları, en yüksekte durup ışığı oradan alan insandan çok daha iyi görür o; ormanların üzerinde yükselen bir şato, vadinin dibinden hayranlıkla bakan biri için, şatonun salonlarında kendini esir gibi hisseden, yerini kanıksamış bir başkasına göre çok daha güzeldir.

Böyle düşüncelerle kendimi avutuyorum işte, çünkü hayatta başka teselli bulamıyorum. Ve Aşağı Şehir’in Tejo’ya inen sokaklarından bedenimle, ruhumla sıradan bir insan olarak geçerken, şehrin ışıklı tepelerinin adeta emanet bir görkemle tekrar parlayışını, çoktan batmış güneşin oynaşan ışıklarını gördüğümde, simge ile gerçeklik birbirine karışıyor.

Fernando Pessoa
Huzursuzluğun Kitabı’ndan alınmıştır.