Categories
Gündem

Nedir bu saygı?

Saygı, saygı, saygı… Nedir saygı? Herkesin dilinde bir saygı. Nedir bu SAYGI?

Evde anne-babanız yaşam tarzınıza karışarak ailene saygılı ol, der.

Okulda tarih öğretmeninin yalanlarını sınıf içinde herkese teşhir edersin, saygılı ol bakayım der öğretmen, işaret parmağını gözüne sokarcasına.

Fabrikada maaşını yatırmayan patrona sitem edersin, bunu işiten müdür erişir yanına, ekmeğini veren patrona sitem etme, saygılı ol, der.

Kadın kocasının sözünün üstüne söz söylemek ister, kocana saygılı olacaksın deyip yapıştırır tokadı.

Kadın sokakta sigara içiyordur yahut mini etek giymiştir, ağzında sakız vardır. Toplumsal değerlere saygızılıktır bu.

Gözaltına alındığında direnişine ve attığın slogana daha bir öfkelenen işkenceci polis, devlet memurlarına saygılı olmayı öğreteceğim sana diyerek başlar jopu başına vurmaya.

Katıldığın bir eylemden dolayı önce savcılığın, sonra hakim karşısına çıkartılıp devletin kanunlarını bir daha çiğnememen ve o yasalara saygılı bir birey olman için basarlar sana onlarca yıllık cezayı.

Zorunlu askerlikten dolayı sana üniforma giydirirler, emre itaat etmezsin, ve başlar dayak seansları, askeriyeye saygı duyman için.

”Büyüklerin bunca uzun yaşadığı bir ülkede, bir onur dersi midir çocukların ölümü?” sorusunu cevaplayamayanlar küçüklere sevgi, büyüklere saygı diye söylenir bozuk plaklar gibi.

Biri Türk olmadığını söylüyordur, benim dilim bile farklı diyordur, inkardan, asimilasyondan bahsediyordur. Bu serzeniş tez vakit ulaşır o pek vatansever gençlerin kulağına: Çünkü bu bir bölücüktür, ne demektir hem bu ülkenin ekmeğini yiyeceksin, hem de Türklüğü inkar edeceksin? Bu ne büyük bir saygısızlıktır! Öldürülür sonra bu Kürt genci.

Evet bunlar da saygı. Ama nedir bu saygı?

Milli değerler mi? Dini değerler mi? Tüm bu değerlerin bireyin değersizleşmesiyle eşitlenmesi mi? Eleştiri hakkının, karşı çıkma hakkının gasp edilmesi mi? Bir kısıtlanma, sıkışıklık mı?

Kutsaliyet kılıfı geçirilmiş saygının asıl amacı dokunulmazlık mı?

TDK saygıyı şöyle tanımlıyor: ”Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.” Fakat TDK, bu değerin, üstünlüğün, yararlılığın, kutsallığın kime, neye göre olduğunu açıklamıyor. Dolayısıyla herkes kendi osuruğunu dahi kutsaliyet kıyafeti giydirip sizi saygıya davet edebilir.

Şüphe yok ki, saygı da toplumsal koşullara göre değişiyor. Köleci dönemde kölenin sahibine sesini yükseltmesi saygısızlıkken, bugün işçinin patronuna, devletine sesini yükseltmesi saygısızlık olarak görülüyor.

Saygı bu çerçevede güçsüzün güçlüye boyun eğmesi için hazırlanmış bir ahlaki değer olarak çıkar karşımıza. Yahut bir tür orta yolculuktur. Öyle ya, başka türlü nasıl yürür bu düzen böyle?

Baran Sarkisyan  

Categories
Patika

Küçük İnsan

Maden yaşamının kendine özgü vazgeçilmez yasaları vardır. Bunlara uyulmazsa kaza kaçınılmaz hale gelir. Kömür madenlerinde, kömür çatlakları sürekli olarak metan gazı salgılar. Metan, Tanrı Moloh gibidir, sürekli kurban ister. Kokusuz ve renksiz olduğu için madenciler fark edemez. Eski madenciler, madene girmeden önce, ıslak çuvallarla sarınıp sarmalanmış, babayiğitleri ocağa sokar, metanı yaktırır, sonra ocağa girerlerdi. Yakıcılardan yananlar çok olurdu. Köpek ve kanarya kuşu kullanırlardı. Metanın yoğunlaştığını, kuşun ölümüyle anlarlardı. Ocaklarda metan düzenli bir şekilde dışarı atılmaz ve ocaklara dengeli ve eşit bir şekilde temiz hava pompalanmazsa, küçük bir kıvılcımla grizu patlamasına, patlama da yangına, su baskınına dönüşür. Soma’da gaz kontrol merkezinin ihmali gün gibi açık. Türkiye, yeraltına ileri teknolojiyi sokmamış henüz. Almanya’da, Essen’e yakın bir yerde, yerin 1200 metre derinliğine indim. Galerilerde yürü yürü git, işçi yok. Dev kömür bantları, kesme ve yükleme makinaları. Her makinada birkaç işçi çalışıyor. Makinalar, damar boyunca, pastırma keser gibi damarı kesip şaftlara yüklüyorlar. Kömür, çıkarma kuyularına nehir gibi akıp gidiyor. Bizde insan ve iman gücüyle çıkarılıyor kömür. Modern makina sistemi olmadığı için karınca katarları gibi akıveriyor yeraltına işçiler. Al sana bir patlama, işin yoksa ölü topla. Normalde, bir işçinin madene sokulmadan önce , en az beş altı ay madencilik eğitiminden geçmesi gerekiyor. Bu yetmez, eğitimin çalışma anında da sürmesi gerekiyor. Eğitimsiz işçinin maden kurallarını ihmal edeceği açıktır. Çalışmak isteyeni deftere yaz, ocağa sok. Olmaz. Bizdeki işçinin, yeraltı dünyasında yöneticileri denetleyecek, uyaracak ve de düzenli işçi toplantılatılarıyla ocaklardaki duruma ilişkin bilgi alıp rapor sunacak sınıf sendikaları yoktur. İşçinin kaderi, maden sahibi ile bir avuç maden bürokratının ellerine terkedilmiş. Bırakalım bunları, bizde kritik ocak noktalarına, tehlike ve felaket anlarında işçinin sığınabileceği, içinde su, yiyecek, oksijen tüpleri, telefon gibi ihtiyaç malzemelerinin bulunduğu, 40-50 kişilik güvenlik evleri kurulmamış. Devletin ve işverenin masraftan kaçındığı gün gibi açıktır. Bana öyle geliyor ki Türkiye’de maden işçisi öldüğü zaman hatırlanıyor. Maden yaşamı fazla önemsenen bir şey değil bu ülkede. Aydınların, basının ve yayınevlerinin, felaket anları hariç, madencilere ve maden yaşamına uzak durdukları kanısındayım. Behçet Kalaycı, Erol Çatma, İrfan Yalçın başta olmak üzere, Zonguldak’taki işçi yaşamını yazan yazarlardan herhangi birinin bir kitabının, büyük ve ünlü yayınevlerimizden birinde yayınlandığına hiç tanık oldunuz mu? Ben Grizu’yu Metis Yayınevi’ne verdim, “biz köylü kitapları basmayız,” diye okumaya yanaşmadılar. Bir arkadaşın ısrarıyla neyseki okudular, sonuç değişmedi. Daha sonra, İletişim, Can, Everest, İthaki, Sel gibi yayınevlerine baş vurduk. Sonuç değişmedi. Red. Bunlardan bazıları hiç okuma tenezzülünde bile bulunmadılar. İşçiyi anlamak, “küçük insan”ı anlamak zor. Ben anlıyor muyum, emin değilim. Ama davranışı cesur ve büyük olan bir “küçük insan”ı, korkak ve küçük davranışlı bir büyük insana tercih ederim.

Muzaffer Oruçoğlu

Categories
Patika

Kamusal Mekanın Ölümü

Sokak, kamusal mekânı belirten bir terim ve demokratik tahayyülde çok önemli bir yeri var. İnsanların karşılaşıp bir araya geldiği, protestolar düzenlediği, topluca yürüyüşe geçtiği, megafonlarla seslerini duyurmaya çalıştığı bir yer; yani demokratik taleplerini dile getirebildikleri, yeni karşılaşmalara ve gelişmelere gebe bir özgürlük, olumsallık alanı; politik bir hayvan olarak kent insanının habitatı. Günümüzde hızla gelişen mekânsal düzenlemelerle, ticarileşmeyle birlikte sokakların, dolayısıyla kamusal mekânın da ölümüne tanıklık ediyoruz.

Kent, alışveriş merkezlerine ve şirketlere yenik düşerken bir kamusal mekân olarak sokak da ortadan kalkıyor. Kentin her yerini işgal eden alışveriş merkezleri sokakların yerini çoktan aldı bile. İnsanlar boş zamanlarının çoğunu buralarda, birbirine dokunmadan metalar arasında geçiriyor. Öte yandan kent merkezlerindeki kaldırımlar, sokaklar da giderek ticarileşiyor. Sokaktaki mülk sahipleri kaldırımları işgal ederek sokağın ölümüne katkıda bulunuyorlar (örneğin sigara yasağı nedeniyle ticaret mekânları dışarı doğru yayılıp sokağın denetimini ele geçiriyorlar). Kamusal mekânın bir şirket malı haline gelmesi Batı’nın pek çok kentinde artık sıradanlaştı. Bunun en güzel örneği New York’taki AT&T Plaza’nın duvarına asılı bir tabela oluşturuyor: “Mülkü ve koruması AT&T’ye ait Kamusal Mekân”. Bir telekomünikasyon şirketi kamusal alanın kendisine ait olduğunu sözünü sakınmadan ilan ediyor. Oysa kamusal mekân kentte yaşayanların ortak malıydı; kimseye ait olmadığı kadar herkese de aitti.

Bizde de eski adıyla Fransız Sokağı, şimdiki adıyla Cezayir Sokağı benzer bir uygulama örneği olarak duruyor. Bu uygulama kamusal mekân olarak sokağın ölümünü açıkça ilan etmiş ve bir sokağı özel mülkiyetin denetimine sokmuştur. Sokaklar, meydanlar giderek kamusallıktan ayrıştırılıyor ve özelleştiriliyor. Bir özgürlük, olumsallık alanı olarak kamusal mekânın aşındırıldığı ve tamamen denetim altına alındığını görüyoruz. İnsanların sokaklarla, kenti kent yapan kamusal mekânlarla kurdukları otantik ilişki tasfiye ediliyor.

Steril, denetimli alışveriş alanları içinde sadece ve sadece satın alabildiğimiz ölçüde var olabiliyoruz oysa. Satın alabilme gücü olmayanlar bu tür yerlerden dışlanıyor zaten. Buralara girebilmek için çeşitli eleklerden geçmek zorundayız. Özel güvenlik görevlilerin üst baş aramaları, bakışları arasından geçmeyi başaranlar (seçilmişler) girebiliyor ancak. Girdikten sonra da her hareketiniz kamera sistemiyle sürekli denetim altında tutuluyor; her türlü politik tavırdan arındırılmış, harcadıkça var olabildiğiniz yapay bir habitattayız; politik insanın değil, tüketici insanın habitatı.

Çok farklı toplumsal kesimlere ait insanların bir karşılaşma, buluşma, kaynaşma mekanı olarak sokaklar ölürken, steril, ilişkisiz, kapalı kutu bir insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipi her türlü ilişkiyi engelleyen kapalı bir tünel (ev-otomobil-asansör-işyeri-alışveriş merkezi-otomobil-ev) içinde hareket ediyor durmadan; oysa hayat, sokakların gizilgücünde yeni ilişkilere, toplumsallıklara gebe olarak bizleri bekliyor.

Rahmi Öğdül

Categories
Patika

Geleceği olmayanların şimdisi: Kâbus mekânlar

Toplumda patlatılan her bomba zaman ayarlıdır, çünkü kronolojik zaman duygumuzu çökertmek, korkularla örülü bir şimdi inşa etmek için patlatılmıştır. Aramıza, zaman ayarlarımızı bozan bombalar yerleştiriyorlar. Baş edemeyeceğimiz korkular üreterek bizi geçmişten koparıp geleceksiz bırakmak niyetleri. Bakmayın siz insanın üç boyutlu olduğuna ve üç boyutlu bir evrende yaşadığına; bir de zaman boyutu vardır. Evrenden zaman boyutunu çekip çıkardığınızda ölü bedenler ve ölü mekânlar kalır geriye. İnsan, bir taraftan anılarıyla geçmişle bağlantı kuran, diğer taraftan beklentileri ve umutlarıyla geleceğe uzanan zamansal bir varlıktır. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği, yani kronolojik zamanı yaşıyorsanız sorun yok. Ama bir karabasan gibi hep şimdide yaşıyor ve her sabah hayata her başlayışınızda korkulara uyanıyorsanız zaman ayarınız paranoyaya çevrilmiş demektir. Bir karabasan gibi; çünkü içinde yaşadığımız şimdi bir kâbusu andırıyorsa, her uyandığımızda Henry Fuseli’nin tablosundaki gibi göğsümüze tüm ağırlığıyla oturmuş o çirkin varlıkla karşılaşıyorsak sonsuz şimdinin içindeyiz demektir. Canlarımızı yitirdiğimiz, sıranın bize de gelebileceği bir mezbahada sonsuz bekleyiş. Zaman duygumuzla oynayarak mezbahalaşan bir toplumun şimdisi içine hapsetmek istiyorlar bizleri.

 

henry fuseli
henry fuseli

ZAMAN DUYGUSU
Psikiyatr Eugéne Minkowski, hastalarının zamanı nasıl deneyimlediklerini araştırırken bir paranoya hastasının geçmişinden tamamen kopuk olduğunu ve her gün hayata yeniden başladığını gördü. Normalde tehlike ve kaygı duygularımızı geçmiş deneyimlerimizden yararlanarak yatıştırılabilirken, geçmişi olmayan bu hasta, her gece panik halinde paranoid hezeyanlara ve korkunç ölümün onu beklediği düşüncesine gömülüyordu. Geleceği olmadığı için hiçbir şeyin değişmeyeceğine, kötülüğün ve korkunun her yere sindiğine inanmıştı (bkz. Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Minkowski, hastanın paranoyasının birincil olduğu ve zamansallığı çarpıttığını öne süren geleneksel psikiyatri düşüncesinin aksine, zaman duygusunun birincil olabileceğini ve bozulduğunda paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor. Farkında mısınız? Zaman duygumuzu bozarak paranoid tepkilerimizi tetikliyorlar. Herkes canlı bomba gibi gözükebilir gözümüze. Daha gün bir kadın metroda yanında oturan kişiden şüphelenerek “Bomba var!” diye bağırdığında kaçacak delik aradık. Oysa akan bir zaman duygusu her şeyin geçici olduğunu ve karşılaştığımız tehlikelerin ve kaygıların üstesinden geleceğimizi ve umut dolu bir geleceği birlikte kurabileceğimizi öğretir bize. Akan zaman akarsu gibidir. Bachelard, “Akarsu size konuşmayı öğretecektir” diyor, “Acılara ve anılara karşın, iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecektir size” (Su ve Düşler, YKY). Korku dolu şimdinin içine hapsedilmişlere ve dilsizleşenlere akan zaman da konuşmayı, acılara ve anılara karşın iyi hissetmeyi ve enerjiyi öğretecek. Acılarımızı ve anılarımızı paylaşarak geleceği nasıl kuracağımızı da. Ama iktidar, akan zamanı kâbus mekânlar içinde donduruyor ve kokuşmaya yazgılı bir su birikintisine dönüştürüyor zamanı ve mekânı. Üç boyutlu bir kâbus mekân yaratmayı, geleceği olmayanlar isteyebilir ancak.

ZAMAN BİZE DİRENMEYİ ÖĞRETİR
Zaman duygusunu doğanın döngülerinden öğreniriz. Akarsuyun akışı, kuşların ötüşleri, ağustos böceklerinin sesleri, dalgaların gelgitleri, rüzgârın şiddeti, güneşin doğuşu ve batışı. Zamanın akışı her seferinde bir fark yaratır. Oysa iktidar farkın ortaya çıkmaması için dördüncü boyutun iptal edildiği mekânlar yaratarak bizi zamanın akışından koparıyor ve AVM’lerin sonsuz şimdisi içine kapatıyordu zaten. İktidar beton döküyor tüm doğal döngülerin üzerine. Keyif aldığı beton dökme makinesinin sesi “böyle pat pat vurdukça” geçmiş ve gelecek betonun altına gömülüyor. Bombalar da pat pat patladıkça zaman duygusunu yitirmiş paranoyaklara dönüşüyoruz. Ancak geleceği olmayanlar bizi geleceksiz bırakmaya çalışacaklardır. Ama zaman akıyor ve direnmeyi öğretiyor bize.

Rahmi Öğdül

Categories
Şiir-Öykü

Sabahattin Ali | Kırlangıçlar

Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.
Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin karşısındaki dala kondu.
Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.
Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek adettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.
Muhabbeti kaynattılar.
“Olur ya!,” demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.
Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:
“Siz hiç çalışmıyorsunuz..”
Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: “Ya siz neden burada oturuyorsunuz,” diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.
Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.
Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye çevirerek söze başladı:
“Bakınız şunlara…”
Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak uçan ve dokuma tezgahının mekiklerine benzeyen kırlangıçları
gösterdi. ”
Bakınız şunlara… Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar.”
Dişi:
“Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur?- dedi. Erkek okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber, bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:
“Adeta utanıyorum…” dedi, “Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz.
Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:
“Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…”
Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:
“Ah,” dedi, “tıpkı benim gibi düşünüyorsun.”
Erkek cevap verdi:
“Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?”
Dişi tasdik eder gibi başını salladı:
“Etrafımıza göz gezdirince” dedi, “ben de senin gibi, dört tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba, diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim.”
Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler… Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.
Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.
Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.
Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.
Mesela:
“Hiç ayrılmayalım, olmaz mı,” demek vardı, fakat bu pek geniş manalı ve müphemdi. “Nasıl ayrılmayalım?”
“Bir yuva kuralım!” deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirine hasretle bakar ve: “Birbirimizden nasıl ayrılacağız,” demek isterlerdi.
Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı. Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü. Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu halde… Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.
Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
Erkek bu bakışı göremedi.
Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.
Erkek ağzını açtı:
“Senden hiç ayrılmak istemiyorum…” demişti ki, buvvv diye soğuk bir rüzgar esti…
Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
Fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.
Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.
İkisi de içini çekti.
Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.
Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar… (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)

Sabahattin Ali

Categories
Patika

Soracağım Elbet, Yoksa Sizden Ne Farkım Kalır?

Konuşmayı ilk çözdüğümüzde binbir merakla sorduğumuz binbir soruya anne ve babalalarımız bazen yetersizliklerinden bazen de umursamazlıklarından dolayı sorularımıza ya yanıtsız kaldılar ya da yanlış cevapladılar. Anne bu ne? Elma. Peki bu ne? Ekmek. Ekmek olmasa ne olur? Aç kalırız. Aç kalırsak ne oluruz? Ölürüz. Biz aç kalır mıyız anne? Hayır. Herkesin ekmeği var mıdır? Cevap, annemin kocaman açılan gözleri, ardından düşen kirpikleri ve yanıtsız kalan sorular, sorular, sorular… Ya da sen önce kendi ekmeğine bak bakayım yanıtları.

Biraz büyüdük, okul çağına geldik, neşeliydik, arkadaşlarımız çoğaldı, sanki birşeyler de öğrenir gibiydik, öğretmenlerimiz vardı, bize neyin ne olduğunu söyleyen. Neyin ne olduğunu öğreniyorduk belki ama neyin nasıl ve niye olduğuna dair yine cevaplar yoktu. Evet savaşlar oluyordu, savaşlarda insanlar ölürdü ama niye ölüyorlardı, neden ölmek zorundaydılar? Sorduğumuz sorulara genellikle hiç birine cevap alamadık. Sorularımız çoklukla yüzümüze tokat gibi çarpan ”Dinleseydin!” oluyordu. Sorularımız boyunları bükük.

Garip bir dünyada yaşıyorduk. Çok fazla nesne, çok fazla durum vardı. Her biri bir soruyu, her yanıt başka bir soruyu doğuruyordu. İşin daha ilginç yanı kimse bunlarla ilgilenmiyordu, herkesin işi başından aşkındı. Acaba biz mi yanlış sorular soruyorduk, cevabını biliyorlardı da cevabını vermek mi istemiyorlardı, bilemiyorduk ama herşeyin sorulmaması gerektiğini de yavaş yavaş öğreniyorduk.

Birbirimize büyüklerimiz gibi ”Nasılsın?” demeyi de öğrenmiştik. Cevap gerçi hep aynıydı: ”İyiyim” Hiç şaşmazdı bu; sanki iyilik bir alışkanlıkla verilen bir cevap gibiydi. İnsanlar somurtarak ”İyiyim” diyordu. Üşüyor musun? İyiyim. Çok mu acıktın? İyiyim. Gerçekten iyi olmak nasıl birşeydi, acaba gerçekten herkes iyi midir? Bunları kimse düşünmezdi. Biz de düşünmemeye alışıyorduk yavaş yavaş.

Büyüyünce ne olacaksın bakalım? Büyüdük işte, sizin gibi birşey olduk. İyiyiz yani. Sorularımızdan da vazgeçmiş değiliz tabi. Zaten kimse soru sormaktan vazgeçmemiştir. Ama nasıl ve niye sorulmaz. Mesela bu ayki faturanın ne kadar geldiğini sorarız, akşama acaba ne yemek yapsam diye sorarız, bu ay maaşı yatırdılar mı diye sorarız, bu gömlek bu pantolana yakıştı mı diye sorarız, dünkü maç kaç kaç bitti diye sorarız; hani laf olsun diye, hani hayat şartlarından, hani alışkanlıktan işte…

Çok azımız sorularının peşinden gitti, hem de yanıtlarıyla birlikte gitti peşinden. Önemli sorular soruyorlardı ve cesaretliydiler. Ama biz hem bilgisizdik hem de korkak.

Ama hakikat savaşçılarından birinin unutulmaz soruları şöyleydi: ”Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda ‘insanlığın hakları’ üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye, neden bazı insanlar çıplak ayaklarla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye, neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye, neden bazı insanlar berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum!”

Evet, biliyorum çoğumuz bu soruları veya buna benzer soruları sormuşuzdur. Peki gittiniz mi peşinden bu soruların? Ya yanıtını bulamamışızdır ya da bedeli fazla ağır gelmiştir; hani hayat şartları işte…

Ama öyle değil. Dünyanın ileriye dönük gelişimi her zaman doğru sorular bulup o soruları sormak ve yılmadan yanıtlarını aramak ve bu adaletsizliği ortadan kaldırıncaya dek savaşımla birbirine paraleldir. Ben bu soruları ölünceye dek soracağım.

Soracağım elbet,
o çocuklar neden ölüyorlar?
Oysa ne güzel gülüşleri vardı.
Soracağım elbet,
yoksa sizden ne farkım kalır!

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Fakir Baykurt’un Çocuklara Vasiyeti

Sevgili Torunlarım,
Torunlarımın Torunları
Ben 20. yüzyılda yaşayan bir Türk yazarıyım. Şimdi 66 yaşındayım. Hayatım boyunca hem öğretmenlik yaptım, hem de kitaplar yazdım. Türkiye’de ve Almanya’da çalıştım. Bunun için iki vatanım var. Fakat ben aslında bir dünya vatandaşıyım. Belki sizler benim adımı artık tanımayacaksınız, fakat ben bu mektubun sizlere ulaşacağına inanıyorum.
Bizim asrımız olan 20. yüzyılda birçok güzel şeyler var. Bilim ve teknik hızla geliştirildi. Hem de tehlikeli olacak kadar geliştirildi. Kısaca söylersem, yüzyılımızda kötü sayfalar iyi sayfalardan çoktur. Irkçılık, dışlama, dinsel fanatizm, milliyetçilik ve bizleri çok yoksul bırakan zenginlerin kar hırsı.
Hepsinden de kötüsü savaştır. Çok daha acısı politikacıların ve dini önderlerin savaşı kutsal ilan etmeleridir. Benim görüşüme göre, hayatta tek kutsal şey barıştır. Hiçbir şey savaştan daha kötü ve aptalca olamaz. Bu nedenle, siz geleceğin torunlarına savaş üzerine bir şiir bırakıyorum.

Sizlere barış ve mutluluklar dilerim.

Sizin
Fakir Baykurt, 15.03. 1995

NEDİR SAVAŞ?

En ucuz tüfekle yoksul eve bir banyo
Bir topla oyun yeri mahalle çocuklarına
Bir tankla on derslikli iki okul
Bir uçakla yedi köye bir hastane
İki denizaltıyla üç ırmak çöle ulaşır

Bir roketle koca şehir kurulur
Bir taburun postallarıyla çocuklar
Kızamıktan kurtulur
Beş yıl birikse bir kolordunun parası
Kansere ilaç bulunur

Ölenlere dikilen anıtlar da para
Kalanlara nişanlar kolay mı takılır
Bir ordunun bütçesiyle on il bağlık bahçelik olur
Düşün, ne yer, kaça semirir bir general

Bırak atom savaşlarını bir an
İki komşu arasında sıradan bir savaşı düşün
Kimileri yıllar yılı bitmiyor
Atılan bombalar, harcanan mermiler
Alınteri vergilerden

Yakılıp yıkılmış bir şehir
Kolay mı yapılır yeniden
Evlerin asansörü merdiveni penceresi
Bir düşün serin kanla lütfen
Dirilir mi yirmisinde ölen asker, askerler

Bir düşün serin kanla, yada sor bir uzmana
Yanıtla şu küçük soruyu rica ederim
Aptallık değil de nedir
Nedir savaş?

(1987)

Categories
Şiir-Öykü

Size Barış Deniliyor

Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları… Ey bir halkı dizlerinin üstünde görmekten gönenen sahte eşitlik! Ey korkuyu sevgi sanan aşağılık duygusu. Siyah ve beyaz dışında renk tanımayan alacakaranlık. İki yanında iki süngüyle şımarık cesaret. Konuşmak yerine bağıran özgürlük. Ey gülerken ısıran iyilik, aşağılayan özveri, cezasız suç. Ey dağları düzlükle ölçmeye kalkan sığlık. Çokluğuna güvenen yanlışlık. Bir suçu, daha büyük bir suçla hafifleten tükeniş. Kendinden korkan öfke. Kan ter uykulara yastık olan taş. Ey başkasının bahçesindeki gergedan. Bir halkın türküsünü odalarda boğacağını sanan sağırlık. Ey dağları evlerin üstüne yıkan cinnet. Ey narcissus. Kan ve gözyaşı. Yalnız gövdesiyle var olan sevgisizlik. Kendi ışığıyla yanan pervane. En yüce değeri zulüm olan ahlak! Ordularıyla soluk alan haksızlık. Ey kardeşliğin süreğen kışı. Bir halkın onuruna yağan kar.

Size, BARIŞ deniliyor. Artık ölülerimizin ışıksız gözlerinden değil, güneşle yunmuş pencerelerden bakmak istiyoruz dünyaya. Ciğerlerimiz soldu dağlardan kopalı. Evimiz gökyüzüydü sizden önce. Bahçelerimizi yeniden kurmak istiyoruz. Göçersek biz istediğimiz için göçelim. Öleceğimiz yeri biz seçelim. Siz nasıl kendinizle göneniyorsanız, deniliyor, biz de kendimizle gönenelim. Bu rüzgâr bizim türkülerimizi de taşısın. Sokaklarımızdan çekin soğuk gölgelerinizi. Avlularımızda asker görmekten bıktık artık. Bulutların sesini unutturdu uçaklarınız. Çocuklarımızın evlerdeki boşluğu mezar taşlarından büyük. Kadınlarımız külden yataklarda yatmaktan bembeyaz kesildi. Ölerek değil yaşayarak çoğalmak istiyoruz. Yoksulluğumuzu özlettiniz bize. Ömrümüz üzerine bizden başka herkes konuşuyor. Sizin kentlerinizin varoşları olmak istemiyoruz. Hapishanelerinizde bizim çocuklarımız var ama onlar sizin boynunuzda asılı gerçekte. Hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. Eşitlik özgür ilişki ister. Türkülerimize nefreti karıştırmak istemiyoruz. Biz de kendimizi sevelim, gövdemize sahip çıkalım, deniliyor. Bizi değil kendinizi yıkıyorsunuz. Görmüyor musunuz, her gün biraz daha yoksullaşıyorsunuz.

Size, BARIŞ deniliyor. Bizim de kahramanlarımız var. Biz de geleceğe onurla bakmak istiyoruz. Örselersiniz ama gülü karanfile benzetemezsiniz. Bir halk, deniliyor, ancak başka bir halkla zenginlik ve güzellik kazanır. Kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir. Çok değil, bizim size duyduğumuz saygı kadar saygı istiyoruz. Ölüm korkusuyla, yaşama sevincini unutan insan, dünyaya nasıl iyilikler katabilir. Birine korku verenin korkusu daha büyüktür. Hiçbir yanlışlık susarak çözümlenmez. Sizin özgürlüğünüz bizim BARIŞ’ımızdan geçiyor, tutsaklığınızı görmüyor musunuz?

Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları… Ey kardeşliğin süreğen kışı. Bir halkın onuruna yağan kar. Ey bahçemizdeki gergedan. Ey narcissus. Aşağılayan özveri… Eşitlik, zayıflık değil bilgeliktir. İyi olmaktan bu kadar korkmayın. Bir kez olsun sevgiyle bakmayı deneyin dünyaya. Hiçbir halk sonsuza dek efendi, hiçbir halk tutsak olarak yaşayamaz. BARIŞ hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek olanaktır. Çıkarın kulaklarınızdan körlüğün tıkaçlarını…

Şükrü Erbaş

Categories
Sinema

Sürreal Bir Korku Otobiyografisi ya da David Lynch’in Silgi Kafası

“Her şey güzeldir cennette, her güzel şeye sahipsin, benimkilere de”                                                                                         Lady in the Radiator Song

Yorucu geçen bir günün ardından gözlerinizi kapatın ve yatağınıza uzanın. Gün içindeki tüm olumsuzlukların üzerine rüyanızda gördüğünüz, içinden çıkılamaz bir kabustan sırılsıklam bir halde uyandığınızı hayal edin. Kendinizi nasıl hissedersiniz?

İşte Eraserhead (1977) de bu hissiyatın sinemadaki yansıması…

Atmosferi, rahatsız edici sesleri/sessizlikleri ve grotesk karakterleriyle 1977 yapımı bu film, dört yıllık zorlu yapım sürecinin, tüm uğraşlara değdiğinin açık bir tablosu. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen filmi anlamak için öncelikli olarak David Lynch’in tarzından biraz bahsetmemiz gerekebilir. Filmlerinde bilinçaltının sinematik yansımasını gözler önüne seren yönetmen, kullandığı simgesel ve karmaşık anlatı diliyle sinemayı bir hikaye anlatma sanatından çok soyut bir boyuta taşımayı tercih ediyor.Çoğu yönetmenin ilk filminde cesaret edemeyeceği kadar metaforlarla dolu bir deneyim sunan Lynch, sinemada sembolizmin doruk noktalarından birine ulaşıyor.

industrial-scene-from-Eraserhead

Eraserhead yönetmenin bilinçaltına itilmiş olan babalık korkularına odaklanırken, bir yandan da bizlere, yaşadığı sanayi toplumuna karşı duyduğu korkuyu anlatıyor. Film boyunca ana karakterin, makine ve tren seslerinden ürkmesi, rüyasında kafasının seri silgi üretimi yapan bir makinede işlenip silgi haline getirilmesi, modern yaşamın, kendi hayatımızı ne kadar zorlaştırdığını bize gösteriyor. Henry Spencer (Jack Nance)’ın olaylara hakim olamaması, bizi doğrudan etkileyen kararlar üzerinde söz hakkımızın kontrolünün olmadığı, hayata karşı her zaman pasif bir izleyici olarak kalacağımızın kapana kısılmışlık duygusunu tüm gücüyle bize  yaşatıyor.

Son derece sınırlı oyuncu kadrosuna sahip olan filmde Henry’nin yanısıra, gözlerimizi alamadığımız bir diğer karakter ise prematüre bir bebek.

eraserhead

Mary X: Evlenmemiz sorun olur mu Henry?

Henry Spencer: Hmmm. Hayır.

Yukarıdaki diyalogdan da sağlam olmayan bir ilişkinin istem dışı doğan bebeği tarafından “yaptırılmış” bir evliliğin bireylere ne ifade ettiği anlaşılabilir. Böyle bir evlilikten doğan bebeğin ebeveynlerine ucube gibi gözükmesi bir rastlantı mı, yoksa yönetmenin, normatif sosyal etkinin olumsuzluğunu gözlerimizin önüne serdiği bir durum mu? Evlilik hayatları boyunca Mary X (Charlotte Stewart)’in bir yok olup bir geri gelmesi de Henry’nin bilincinin yönettiği dünyasında henüz evlilik fikrinin tam olarak oturmamış olması düşüncesini destekler nitelikte. Film boyunca iletişimsizlik ekseninde süregelen bu ilişkide ne Henry’nin ne de Mary X’in bebeği bir kez bile kucağına alıp sevmemesinin de, bunun bir göstergesi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

What-Culture-David-Lynch-Eraserhead-Chicken-Dinner

Paradoksal bir şekilde kastrasyona uğramış olan Mary X’in babası, Henry’e gelecek hayatının sinyallerini verir. Eşi Henry’yi taciz eder, babanın sesi çıkmaz, pasivize edilmiş karakteri bir kenarda sessiz durmasını gerektirir. Burada filmin en vurucu sahnesini görürüz: Regl olan tavuk. Tavuk ve yan tarafta yavrularını emziren köpek, doğurganlık ve anneliğin sembolüdür. Fakat burada tavuğu kesme işi Mary X’in olması gerekirken, görev Henry’e verilir ve buradan Mary X’in gelecekteki yetersiz anneliğiyle ilgili fikir sahibi oluruz.

Henry’nin bebek, kadın, üreme korkusu ve aldatma imgeleriyle dolu hayatı giderek daha kötüye döndüğünde tek kaçış noktası yatağının yanındaki radyatörün arkasında düşlediği veya gördüğü küçük sahnede şarkı söyleyen kadındır. Radyatör güzel ve ılık – hayatının tam tersi – Henry’nin huzur bulacağı yerdir. Radyatördeki kadın ise Henry’nin pis ve karmaşık dünyasındaki tek temiz kalmış şeydir. Kendisini eksik hissettiren diğer kadınların aksine arayışını tamamlayacak olan kadın odur ve sahnede şarkı söylerken ayağının altında spermvari yaratıkları ezmesiyle Henry’e kendi cennetini hazırlamaktadır.

Umutsuzluğun içine iyice sürüklendikçe, Henry için artık tek çare bebeğinin kundağını açıp, kendi hayatıyla yüzleşmektir. Fakat kundağı kestiğinde gördüğü şeyin testisi andıran iç organlar olması buradaki son noktadır. Tahammülü tükenen Henry’nin makası saplaması ve bebeği, aslında kendini -üreme güdüsünü- öldürmesi, buradaki iğdiş edilme sembolüyle filmin başından beri hayatını cehenneme çeviren cinsellik dürtüsünden arınmasıdır. Bu arınışın filmdeki ifadesi ise bembeyaz bir ışıkla kendisini karşılayan radyatördeki kadındır.

Ve ekran kararır…

Artık ortada bir sorun kalmamıştır. Çünkü “cennette her şey iyidir.”

*Filmdeki bebeğin nasıl yapıldığını Stanley Kubrick’in, Lynch’e defalarca sorduğu fakat hiçbir zaman cevabını alamadığı söylentileri olmakla birlikte Eraserhead Kubrick’in en sevdiği filmler arasındadır.

**Yönetmenin Eraserhead ile en çok bağdaşan filmi 1970 yılında çektiği, 34 dakikalık The Grandmother’dır.

Merve Özveren

Bu yazı filmhafizasi.com’dan alınmıştır.

Categories
Patika

Kayda Değer Bir Şey Var Mı?

Modern olmak, bellek yitimidir. Her şey o kadar hızlı değişir ki kayda değecek bir şey bulamayabilirsiniz. Kayıt tutmaya başladığınızda da ya siz ya da belleğinizin yerine geçen tuttuğunuz notlar demode olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oscar Wilde’ın deyişiyle, “aşırı modern olmak kadar tehlikeli bir şey yoktur”, zira “bir de bakarsınız modası geçivermiştir insanın.” Aşırı modern olmak kendini bir fırtınanın ortasında bulmaktır, “bize serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi” diyor Marshall Berman, ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşır’da (İletişim).

Çevremizdeki her şey değişirken, bu değişime göre biçim değiştirebilme kabiliyetidir aşırı modern olmak, bir tür bukalemun. Kalıcı olan, kaydedilmeye değer olan her şeyin buharlaşıverdiğini hissedersiniz. Wilde aşırı modern olmaya dair saptaması bu paradoksu çok iyi özetlemiştir. Durmadan yazılıp silinen, yapılıp bozulan bir bedendir insan. Belleksiz bir şimdi içinde debelenip duran insanın yaşadığı dramı anlatan Memento (Akıl Defteri) filmini hatırlayalım. Kahramanın tek bir amacı vardır: karısını öldüren katili yakalamak. Geçmişi çok iyi hatırlamasına ve geleceğini bu geçmiş üzerine kurmasına rağmen şimdiyi, başına gelenleri hatırlayamaz. Bellek yitiminden mustarip kahramanımız bu dünyadaki amacını hatırlamak için bedenine notlar alır durmadan. Bedeni geçmişe ait bir metine dönüşürken, kendi yazdığı metinin izini sürer sadece; durmadan dağılıp giden, elimizden kaçan bir dünyada kalıcı olanın, kendi hakikatinin peşine düşmüştür. Ve bir anlamda kendi metninin esiri olmuştur. Yazdığı ya da kayıt tuttuğu kadar deneyimler şimdinin dünyasını; oysa kayda düşmeyen bir sürü şey gelir başına; bunları yok sayacaktır.

Bir kayıt tutma aracı olan yazının belleğe değil de hatırlamaya yönelik bir buluş olduğunu söyler bize Platon, Phaedrus adlı yapıtında. Mucit tanrı Theuth “Bilgeliğin ve belleğin reçetesini buldum” diye yazıyı çıkarırır Mısırlı Kral Thalmus’un önüne. Kral’ın mucit tanrıya yanıtı manidardır: “Yazıyı kullanmaya başlayanlar belleklerini kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar. Bir şeyleri hatırlamak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar. Sen bellek için değil, hatırlama için bir reçete keşfettin.” Belleğini yitiren ve hatırlamak için durmadan bedenine notlar alan Memento filminin kahramanının yazgısını dile getiriyor Platon. Belleksiz bedenlerden oluşan toplumun yazgısını yani.

Modern ortamın yıkıcılığını uç noktaya taşıyarak yıkıcılığa yıkıcılıkla karşılık veren Dadacılar, belleksiz bir toplumun tarafında yer alırken aşırı modern olmuşlardır. Dadacı Tzara belleğin yıkımını ilan eder: “Dada, yıkıcı bir eylemdir. Mantığın yerle bir edilmesidir. Belleğin, arkeolojinin, geleceğin yıkımıdır. Dada, özgürlüktür. Çarpışan renklerin, zıtların birliğinin, grotesk şeylerin, tutarsızlıkların ifadesi; kısacası yaşamın kendisidir.” Modern olmanın tehlikesini, insanın her an modasının geçmesini burada da görüyoruz; etrafında olup bitenlere göre hızla biçim değiştirmesi, bedenini ve belleğini hızla bozup yeniden yapması gerekmektedir ve artık bu yıkımda bellekten, daha doğrusu insandan söz etmek imkânsızlaşıyor.

Rahmi Öğdül