Categories
Patika

Yaşamak Yürek İster

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya başlar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığını fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; “ya sonra” diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene aynı sorudur onun aklını kurcalayan; “ya sonra”! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; “ya sonra”. Bilinmeyen bir “ya sonra” için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. “Sonrası umurumda bile değil” deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

Yaşamak yürek ister çünkü…

Oscar Wilde

Categories
Çocuk Şiir-Öykü

Kumdan Kale

Dört buçuk yaşındayım.
Yazmayı bilsem yazardım. Anlatırdım bütün bunları herkese. Ama dört buçuk yaşında yazmayı bilmiyor daha insan. Aslında konuşmayı da. Hoş, galiba insan konuşmayı hiç öğrenemiyor. Kaç yaşına gelirse gelsin. Daha doğrusu bazı şeyler, hiçbir zaman, hiçbir dilde anlatılamıyor.

Dilin kemiği yok, ama kalbin içinde çok acıyan bir yer var. Ondan.

Benim yaşımdayken her şeye şaşırırsınız. Kar yağdığında, rüzgâr salondaki perdeleri havalandırdığında, nar çatlayıp da onlarca bal küpü kırmızı tanecik, sert kabuğun altından neşeyle fışkırdığında; yeni gezegen keşfetmiş astronot gibi sevinir, bir hayretten öbürüne yuvarlanırsınız. Her şeyi ilk defa görür, her gördüğünüzü gözbebeklerinizin teleskobunda büyütürsünüz. Sizin kaldırım diye çıktıklarınıza ben duvar niyetine tırmanırım mesela. Sizin sarmaşıklarınız bana ormandır, saksıdaki büyük çiçekleriniz ağaç. Karınca gibi düşünün beni. Size hep aşağıdan bakarım.Tuhaftır bu biraz. İnsanın ağlayası gelir. Başkalarına aşağıdan baktığınız günleri hatırlasanıza.

Dört buçuk sene aşağıdan baktıktan sonra size, en çok kötülüğünüze şaşırdım. Bir de kötülükleri, tekinsiz tohumlar gibi, susarak yeşertmenize. Sizin sessizlikleriniz bana fazla büyük geldi. Aşağıdan bakarken ben dünyanıza, korkunç kötülüğünüz nefesimi kesti.

Nasıl söylenir bilmiyorum ama. bakın, benim canımı çok acıttılar. Can deyip durdukları şeyin ette değil, daha içeride, iyice derinde bir yerde saklandığını o zaman anladım ben. Etin çünkü acısı geçiyor. Et uyuşuyor, kan duruyor. Ama o derindeki yer var ya, siz galiba ruh diyorsunuz adına, işte o hep, o daima, o hiç geçmeyecekmiş gibi sızlıyor. Benim canım orada, dışarıdan görünen her şeyin altında, çok kötü birinin etimi acıtmaya geldiği günden beri yanıyor.

En kolay çocuklar yaşlanır, bilirsiniz değil mi? Bir tek onların uzun uzun yaşlanacak vakti vardır ve sadece onlar bir an evvel büyümeye çalışır. Ben de büyümek isterdim önceleri. Ama sonra işte, o şey olunca, ben ve ruhum büyüyecek vakit bulamadan ihtiyarladık. Şimdi çok yaşlıyız. Çizgiler, çizikler içinde; kupkuru, çatlak, ışıksız, yapayalnız.

Bakın ben anlatamıyorum. Dedim ya, bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Canın tam yerinin belli olmayışı gibi. Biri size uzatır elini. Sevecek sanırsınız. Mesela denizdesinizdir, sahilde.Yıkılacağından habersiz kumdan kaleler inşa etmekte.Ya da belki sokakta top oynamaktasınızdır kendi kendinize, hatta bahçede. Bazen de evinizdesinizdir, en güvenli yerde, en güvendiklerinizle. Biri size elini uzatır. Sevecek sanırsınız.

Sonra O… elleri artık masallardaki korkunç canavarların kanlı pençelerine benzeyen o cehennem zebanisi, etinizi acıtmak için uzanıp ruhunuzu kanatır.

Dört buçuk yaşında, bütün ellerin başınızı okşamak için uzandığını sandığınız bir zamanda, böylesi bir fenalığın şaşkınlığında, başınız dönmeye, kulaklarınız uğuldamaya, gözleriniz birer alev topu gibi yanmaya başlar. Daha önce hiç bilmediğiniz, daha sonra hiç unutmayacağınız bir his gelip yerleşir kalbinizin ortasına. Korku desem değil, öfke desem değil, acı desem değil; hem hepsi olan hem de hiçbiri olmayan, yangın gibi bir his. Bir de tuhaf, her şey sizin kabahatinizmiş gibi kırık dökük bir mahcubiyet. Utanmayı unutmuşların yerine utanacak kadar masum olduğunuzdan herhâlde.

Ağlamak, çığlık atmak, hiçbir şey yokmuş gibi şen şakrak akmakta olan hayatı durdurup yardım kırıntısı aramak istersiniz.

Ama O; ağzı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal mahlûklarının küfre batmış tiksinç ağzına benzeyen O.. boğazından yükselen çakal hırıltıları arasında, leş kokulu nefesini yüzünüze üfleyerek susmanızı söyler mesela. Susmazsanız susturacak kadar büyüktür elleri. Kolları kocaman ve damarlıdır; damar damar şişmiştir görmek istemediğiniz her yeri.

Dedim ya, dört buçuk yaşındayken, zaten her şey sizden daha büyüktür, ya da öyle görünür. Sağa sola koşturan minik karıncalar gibi, aşağıdan bakarsınız dünyaya. Üstünüze abanmış olan o, elli kilo, altmış kilo, yetmiş yahut seksen kilo değil; tonlar çeker. Öyle ağırdır ki, bütün karıncalar ölür. Bütün karıncalar ölür ve siz nefesinizi tutarsınız. Zaman yorgun bir atlas gibi, öncesi ve sonrası olmak üzere ortadan ikiye bölünür.

Sonra işte, şimdi size, şimdi kimseye anlatamayacağım kadar korkunç şeyler olur. Nefesinizi tuttuğunuz anda asılı kalır zaman. Siz hemen geçsin istersiniz ama uzar da uzar; hayatınızın kalanı boyunca orada durur. Zaman durur, kalbinizin atışı durur, yağıyorsa yağmur, dönüyorsa dünya durur. Kuşlar susar ötüyorsa, bildiğiniz bütün şarkılar eski bir pikapta unutulur. Renkler solar, dünya siyah beyan, hayır dünya dipsiz bir karanlığa boğulur. Evet, orada bir şey olur kıymetli büyüklerim. Öyle bir şey ki, dört buçuk yaşında bir çocuk büyür, dünyanın kalanı küçülür, küçülür, un ufak olur.Toprak kaynar, gök yırtılır; Allah baba kaybolur.

Bakın ben size sahildeki minik bir soyunma kabininden bahsedemem, yaşım yetmiyor. Size bahçenin aralanan kapısından içeri süzülen bir yabancıdan söz edemem, dilim dönmüyor. Size kendi evimin salonundaki terli koltuklardan, kafa kağıdımda bile ismi yazan kötü kalpli adamlardan dem vuramam, gücüm yetmiyor. Dedim ya, dört buçuk yaşındayım. Dünya yıkıldı ve ben altında kaldım. Öldü bütün karıncalarım.

Bakın, bütün sahiller, bahçeler ve üçlü koltuktan karanlık salonların, cehennem ateşinde gürül gürül yanıyor. Cehennemi başka yerde sananlar, bana sırtını dönmüş, şekerli sevaplar biriktiriyor. Dört buçuk yaşındayım ve pekâlâ biliyorum ateşin âlâsını ve yanmaya nereden başlandığını. Dört buçuk yaşındayım ve maalesef biliyorum ihtiyarlamayı. Susmayı ve canımın altında bir yerde usul usul kanayıp henüz yazılmamış kağıtlar gibi eriyerek buruşmayı.

Fakat hakkınızı teslim etmeliyim kıymetli büyüklerim; susmakta asıl sizsiniz liyakatli usta. Susmakta ve başkalarının felaketini göremeyecek kadar âmâ olmakta. Hem her yerde olup hem hiçbir yerde değilmiş gibi davranmakta. Hatırlasanıza, siz de vardınız. O sahilde mesela, uzanmıştınız güneşin altında, pembe beyaz tenlerinizi bronzlaştırıyordunuz; beni görmediniz. Bahçemin sokağından gülüşerek geçiyordunuz; sesimi duymadınız. O evde yaşıyordunuz siz de, benimle aynı evde; fakat çok derindi kahrolası uykunuz çok, hiç uyanmadınız.

Beni O’nunla, beni minicik canımla, beni korkunç azabımla baş başa bıraktınız.

Önce kadınları ve çocukları diyorsunuz hep, kurtaracakmışsınız yangında, kıymetli büyüklerim. O zaman neden beni kendi ellerinizle ateşe attınız? Neden yardım ararken ben, dönüp bakmadınız? Cennet de cehennem de burada diyenler, haklısınız. Soyunma kabinleriyle, üçlü koltuklarıyla, evleriyle, arabalarıyla, bahçeleriyle, inşaatlarıyla, boş arsalarıyla, dolu banyolarıyla, metruk lunaparklarıyla, karanlık köşe başları ve aydınlık salonlarıyla, adına dünya dediğiniz bu karabasan var ya… Burası, her yangında, hep ilk kurtarılacakları ateşe atan siz ikiyüzlülerin cenneti; kumdan kaleleri erkenden yıkılan, büyüyemeden yaşlanan biz çocukların cehennemi. Şaşırmış gibi de yapmayın hiç; biliyorsunuz, o ateşi siz yaktınız.

Nermin Yıldırım

Categories
Kadın

Küçük Kentlerin Büyük Kadınları

‘’Kadın ne azınlıktır, ne de ayrı bir kategori, sadece insan olmanın diğer adıdır…’’

“Ufak tefek bir kadınım

sevildikçe büyürüm

büyüdükçe severim

yüreğim gündüz olur

filiz verir yasak gecelerim

ne gölgemden korkarım

ne aysız gecelerde

siren sesine karışan kurt ulumalarından

düştüğüm zaman

boyumdan büyük yer yakarım…” 1

 

Küçük kentlerde (taşrada) büyük yaşayan kadınlar vardır. Kısa hayatlara sığan büyük kavgalar. Aşklar. İsyanlar.

Küçük bir kentte veya kasabada hem muhalif, hem kadın, hem de emekçiyseniz işiniz zor. İktidarın muhalefete, erkeklerin kadınlara, sermayenin emeğe saldırısı, küçük kentlerde çok daha pervasız ve hayasız olur.

Muhalifseniz çok çabuk göze batar, fişlenirsiniz. Kadın olduğunuzdan devlet baskısı yanında evde, iş yerinde, sokakta “erkek” baskısını hissedersiniz. Önce babanız, sonra babanız gibi düşünen anneniz, erkek kardeşiniz, sonra yaşadığınız kasabanın “en aydını” sandığınız eşiniz veya sevgilinizin “ama”larıyla karşılaşırsınız.

“Özgürsün ama… Sen bilirsin ama… Elalem ne der ama… Burası Avrupa değil ama… Bak giderim, seni terkederim ama…”

Ve Rosa Lüksemburg’un sevgilisine yazdığı bir mektubunda söylediklerini anımsarsınız:

“Toplumsal özgürlük mücadelesi içinde, gündelik tayından payımıza düşeni neden almayalım…”

“Ama”lar kadının kendi için yaşamasını engellemeye yönelir. Kadın, koca için, çocuklar için yaşamalıdır. Onlara, kapasitelerini kendi özgürlükleri için kullanmamaları ve hayatı bilinmez bir zamana ertelemeleri dikte edilir.

“Ama önce…/ çatık kaşlı güzlerden de / kaderci kışlardan da önce / taşranın kibirli / içten pazarlıklı aşkları / koparır taç yapraklarımızı / çiğner ve tükürür… / biz, eyvanların nazlı çiçekleri / sövelerin, pencere oyuklarının…/ ve küskün çiçekleri / korkak kasaba parklarının / pinti nahiyelerin…/ küçük erdemlerin çeneleriyle çiğnenir / ve yutuluruz, tanrı biliyor / tanrı biliyor / büyük günahların karnına…” 2

İtaatsizlik ve Başkaldırı

Küçük kentlerin kadınları ekonomik özgürlüklerini kazansalar bile iş yerinde işveren baskısını, evde baba veya koca baskısını ve toplumun acımasız “ama”larını hissederler.

Ve büyük çoğunluk “yalnız kalma”, “dul kalma”, “çocuklarla bir başına kalma” ve dışlanma korkusuyla başeğer. Bu kaygılarını ve zayıflıklarını itiraf edemez, kendilerinden daha cesur yaşayan kadınları, aslında dayanışma içinde olmaları gereken hemcinslerini kıskanır, aşağılar ve onlara erkek diliyle saldırırlar.

Kadınlara, itaatsizlik ve başkaldırı erdemine sahip kadınlara saldıranlar sadece işveren, devlet veya eş değildir. O erkeklerin, “erkek” gibi düşünen kadınları da katılırlar bu saldırı kervanına. 3

“İtaatsizlik insanın asıl erdemidir. İlerleme itaatsizlik yoluyla kaydedilir. İtaatsizlik ve başkaldırı yoluyla…” 4

Antigone, Ulrike, Behice…

Ben ise, tutsak yaşamaktansa toplumun gerici değer yargılarına, erkek egemen düzenine karşı örgütlü ya da örgütsüz savaş veren kadınları alkışlarım. Örnegin, “Antik Grek’in Argos savaşı günlerinde barış istediği için katledilen Antigone.(…)kapatıldığı mahpusun beyazlıklarında teslim alınamayan kızıl bir ısrar(…) Ulrike Meinhoffe… İşgale ve işbirlikçi kiliseye karşı başkaldırıp, silaha sarılarak(…) dövüşen 19 yaşındaki köylü kızı Jeanne D’Arc… Kadının ‘ikincil konumuna’ evet demeyen(…) yerleşik değer yargılarına başkaldıran(…) Antik Grek’in Medea’sı… Nazi zulmüne karşı karşı onurlu bir yaşam için ölümü seçen, darağacında ipe çekilirken son nefesinde, ‘Duyuyorum, duyuyorum, bizimkilerin nal sesleri geliyor’ diye haykıran (…) partizan Tanya… Sonra dans eden, doyasıya yaşayan ve erkek egemenliğine boyun eğmeyen Carmen… Bosna’daki savaşın korkunç felaketleri karşısında ‘yeter, bitsin bu savaş’ diye haykıran 11 yaşındaki Zlata… ‘Dans etmeyeceksem devriminiz sizin olsun’’ diyen Emma Goldman… (…)Bergama’nın bereketli topraklarını zehirlemeye kalkışan Eurogold’a başkaldırıp Bargama’ıların önüne düşen çamköylü Sabahat abla…(…) Kar, kış, cop demeden, gözaltı, yerlerde sürüklenme demeden kızları, oğulları, sevgilileri, eşleri için her hafta Galatasaray lisesi önünde dikilen ‘cumartesi anneleri’… Ya da Behice Boran…  ve diğerleri.” 5

Ve dünyanın her yerinde, kentlerde, kasabalarda, köylerde ‘Kaderim buymuş’ demeyip erkek egemen düzenine başkaldıran kadınlar.

Kayın, kayınbaba, kaynana, elti veya görümceyle değil, “erkek iktidarı”yla kavgalı yaşayan, adsız kahramanlar.

‘‘Karanlık köşe başlarında/ Eller yukarı/ Coplarla ittifak töreler/ Kafa kağıdı yerine/ Kanlı gerdek çarşafı sorar/ Yüreğime geceler konar/ Gündüzler sürgün…’’ 6

Ve ben, o küçük kasabalarda önlerine sunulan “kırk katır, kırk satır” arasında seçim yapmak, sürüye katılıp çağdaş köle olmak yerine intihar eden kadınları saygıyla anarım. 7

Ve ben kapitalist toplumda iki kez ezilen, sömürülen, ataerkilliğin birincil kurbanı kadınların, kırk katır – kırk satır veya intihar seçenekleriyle karşılaşmayacağı, bir dünya özlerim. Erkeklerin de kadınlarla birlikte, ‘’Kadın ne azınlıktır, ne de ayrı bir kategori, sadece insan olmanın diğer adıdır…’’8 diyebilecekleri ve bunu yaşayabilecekleri bir dünya.

‘’Erkeklerin ve kadınların eşit olduklarını söylemek, onların tıpatıp benzer oldukları anlamına gelmez: Eşitlik ilkesi farklılığın kabul edilmesini dıştalamaz.(…) Kadın, artık ikinci bir varlık olmayacak, eksiksiz bir insan gibi görünmek için erkekle özdeşleşmeye gereksinim duymadan kadın oluşuyla gurur duyacaktır.’’9

Ve ben, “Rahat bırakın bizi, gölge etmeyin sahte kurtarıcılar. Gündelik tayından payımıza düşeni almamızı engelleyecek aklınız sizin olsun”, diyen kadınlar karşısında erkek olduğumdan utanır, suçluluk duygusuna kapılırım…

Ve ben, bir kadın ya da erkek, sadece aşk için ödün verirse mazur görürüm. Sadece aşk için. Çünkü ben, yirmi birinci yüzyılda hala aşka inanırım.

 Adil Okay

Dipnotlar:

1/ Adil Okay- hançerini ayışığına çalan adam-şiir- Ütopya yayınevi

2/Cahit Koytak – ‘Evden kaçan kızların türküsü’ adlı şiirinden. Le poete travaille. Nisan 2003.

3/ ‘Aile Araştırma Kurumu’nun 1318 erkek ve 3140 kadın denek üzerinde araştırması, en çok beğenilen atasözünün “Kızını dövmeyen dizini döver” olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmaya katılan erkeklerin %77’si, kadınların ise %80’inin bu atasözünü beğendikliri anlaşıldı(…) Araştırmada %40 ile kadın ve erkeklerin beğenisini kazanan ikinci atasözünün “Erkektir sever de, döver de” olduğu belirlendi.’ Kadın Yazıları – Sibel Özbudun, Temel Demirer, Yücel Demirer – Ütopya Yayınevi

4/ Oscar Wilde

5/Kadın Yazıları – Sibel Özbudun, Temel Demirer, Yücel Demirer – Ütopya Yayınevi

6/ Adil Okay- hançerini ayışığına çalan adam- şiir – Ütopya yayınevi

7/ ‘Hüsrev Anaşirvan, Dara ve Apamea’da Romalıları yenilgiye uğrattığında (M.S. 573) ikibin kadar Romalı genç kızı Türklere haraç olarak göndermek istedi. Kızlar ise topluca intihar ettiler. Yine Hüsrev’in M.S. 540‘da Antakya’yı ele geçirmesi üzerine bir grup Antakya’lı soylu kadının topluca intihar ettiğini tarihçi Procopius kaydeder.’  Kurtuluş Dergisi No.5 Ocak 2000

8/Anne Maria  İdrac, Liberation, 14 Aralık 1998.

9/ Sylvian  Agacinski, ’’Eşitiz, Çünkü Farklıyız’’ Milliyet, 20 kasım 1998, s.20.

Kaynak: kadinhareketi.org

Categories
Çocuk

Müslüman Ülkelerdeki ‘Çocuk Gelin’ Geleneği

Oğlancılığın müslümanlıkta, şeriatta yasak olduğunu söyleyenler ve Pakistan ve Afganistan’daki Paştunlardaki “baçce bazi” geleneğini dine dayanarak yasaklayan ya da eleştirenler, aynı şeyi din referanslı olarak çocuk gelinler konusunda yapamıyorlar, zira islam hukuku (şeriat) ergenlik çağına girmemiş kız çocuklarıyla evlenmeye izin veriyor, yani şeriat kızları adet gördüğü anda reşit sayıyor. Ne yazık ki din bilginleri bu konuda hemfikir.

Müslümanların Allah’ı şöyle diyor :
« Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, henüz hiç âdet görmemiş olanlar hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylık verir.»

Bu ayette de görüldüğü gibi Allah, henüz yetişkin olmayan, ergenliğe bile varmamış, yaşları küçük olduğu için hiç adet görmeyenlerle ilgili olarak üç aylık bekleme süresi öngörüyor. Bu ifade, âdet görmemiş kız çocuklarının da evlendirilebileceğini göstermektedir. (Bazı yorumcular burada sözü edilen üç aylık bekleme süresinin, adet gören kızlarla/kadınlarla ilgili olduğunu, henüz yetişkin olmayan, ergenliğe bile varmamış, yaşları küçük olduğu için adet görmeyenlerle ilgili bekleme süresinin ise ilk adet görme dönemine kadar uzayabileceğini söylüyor.) Fakat nihayetinde, açık bir şekilde Allah bu yaşlardaki evliliği onaylıyor, geçerli sayıyor.

« Peygamberin 50 yaşındayken evlendiği ilk çocuk gelin Ayşe, “Muhammed’le altı yaşındayken evlendiğini ve dokuz yaşındayken zifaf olduğunu ve onunla dokuz yıl evli kaldığını” söylüyor. Aktaran al-Buhâri [4840]. » (Diğer çocuk gelin, 58 yaşındayken evlendiği 15 yaşındaki Cüveyriye. 59 yaşındayken evlendiği Safiyye de 17 yaşında bir ergen).

Yani evlenmiş olmak “zifaf olmak”, cinsel ilişkiye girme izni anlamına gelmiyor. Cinsel ilişkinin adet görmeden önce olmaması tavsiye ediliyor, çünkü çocuk gelin ilişkiye hazır, muktedir sayılmıyor. Fakat kadın tüketilecek bir hayvan, bir et gibi görüldüğü için, adet gören her kadın cinsel ilişki için“olgun” sayılıyor, fiziksel gelişimini tamamlaması bile gerekmiyor. Bir evliliğin sağlamlığı için gerekli ve temel sayılabilecek, kadının zihinsel olgunlaşması, tarafların birbirlerini seçmesi, evlenecek kişiler arasındaki yaş ve eğitim farkı gibi ölçüler dikkate alınmıyor. Erkek, koyun sürüsünün içinden en taze kuzuyu seçer gibi bir kızı seçiyor ve alıyor. Kadının seçme veya reddetme şansı yok. Evlenmek için tek kıstas “cinsel ilişkiye girilebilecek olgunlukta olmak” olunca ve bu da “adet görmeye” indirgenince çocuk kadının seçme şansı kalmıyor, babasının onayıyla evlendiriliyor.** İşte bu nedenle “zifaf” için Muhammed 6 yaşındayken seçtiği süt kuzusu Ayşe için 9 (dokuz) yaşına kadar bekliyor.

Tabii gerçek hayatta, adet görmek, evlenmek, çocukluktan çıkmak anlamına gelmiyor. « Sahih-iMuslim 5891’e göre, yaşı küçük olan Aişe kukla bebeklerle oynamayı sevmekteydi, ancak kendisiyle oynamaya gelen yaşıtları, Rasulullah’tan utandıkları için evden kaçarlardı. » Yine çocukça bir merakla, « Muslim 2127’ye göre Aişe,Muhammed’e nasıl vahiy geldiğini merak ettiği için bir seferinde onu gece vakti gizlice takip etmiş, sonra eve dönüp yatağa girmiş idi. Muhammed bunu öğrenince çok öfkelenerek onu göğsünden yumrukladı. Bundan, peygamberin, kendisinden 44 yaş küçük olan eşini en az bir kez dövdüğünü öğreniyoruz. » (Aktaran Nişanyan, Sevan Nişanyan’dan İslami Bilgiler: Nisa Faslı, 15 Kasım 2012)

Burada belirtilmesi gereken bir başka insani dram da 18 – 20 yaşlarında dul kalan bu çocuk gelinlerin peygamber eşi olmaları nedeniyle bir daha evlenememeleri ve bu anlamda yalnız yaşamaya mahkum edilmeleridir. Bir islami kaynak bunu şöyle ifade ediyor : “18 yaşında dul kalan Hz. Âişe. Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur’an hük­müne uyarak bir daha evlenmedi.”

Evlenemiyorlar, çünkü kadınlar bir mülk olarak görülüyorlar, kendi başlarına bir varlıkları yok. Müslümanların Allah’ı, “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi girin. (2.223)” diyor. Erkeklere kadınları tarla gibi görmeyi ve istedikleri zaman onlara girmeyi öğütleyen bu sözler onları kadınları cinsel obje olarak görmeye teşviktir, kadınları alınan, satılan, hediye edilen bir mal, bir obje olarak görmenin bir başka türüdür. ***

Bu sözleri insanlara “tebliğ” eden Muhammed’in kadınlarıya hizmetçi ya da alınır satılır mal, cinsel bir obje olarak görmesinde yadırganacak bir durum yoktur. Zira köleleriyle, cariyeleriyle istediği gibi yatıp kalkmak o dönemin kültüründe vardır ve peygamber Muhammed’in de « hıristiyan olan 12. eşi Mariya el-Kıbtî ve kızkardeşi Şirin veya Sîrin Hudeybiye Barışından sonra Mısır valisi tarafından Muhammed’e hediye olarak gönderilmişti. Taberi Muhammed’in Maryam ile nikâh kıymadığını, ancak “kendi malı (cariyesi) olduğu için onunla cinsel münasebette bulunduğunu” bildirir. » (Tarih sf.131) (Aktaran S. Nişanyan, Sevan Nişanyan’dan İslami Bilgiler: Nisa Faslı, 15 Kasım 2012)

Ayrıca bu genç kızların bazılarının (Cüveyriye ve Ümmü Habibe gibi) savaşta veya baskınlarda ana babaları, kocaları öldürülerek esir alınıp hareme dahil edildiğini de unutmamak gerekiyor. Bu durumda insan, ana-babasının ve/veya kocasının ölümünden sorumlu tuttuğu kişileri nasıl sever, onu nasıl eş olarak kabul eder, bunu bugün “anlamak” zordur. Ama bu gelenek bugün de, düşman saydığı ailelerin, aşiret üyelerinin veya Hıristiyan veya da sapkın saydığı Alevi ailelerin kızlarını kaçırıp kendine eş alan veya ve “kızı ve kızın ailesini evlenmeye razı etmek için kızı kaçırıp tecavüzetmek” şeklinde ortaya çıkan bazı “geri bölge”topluluklarının üyelerinin davranışlarını açıklamaya yardımcı olabilir.

Sonuç yerine…

Bugün, yasalar ülkelere göre değişmekle birlikte, Avrupa’da 15-16 altındaki gençlerle karşılıklı rızaya bile dayansa her türlü cinsel ilişki rüştüne ermemiş birini cinsel suiistimal alanına giriyor ve yasalarla cezalandırılıyor. Rüştüne ermemiş gençle olan yakınlık bir otorite ilişkisini kapsıyorsa (öğretmen, ebeveyn, veli vb.) bu yaş sınırı 18’e çıkıyor.

Bu yazının konusunun eşcinsellik olmamasına rağmen burada yine bir noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor. Bugün eşcinsellik deyince, ikihemcins arasındaki rızaya dayalı ilişkiyi anlıyoruz. Oysa yukarıda sözü edilen oğlancılıkla ilgili bölümlerde sözü edilen ilişkilerde rızadan söz etmek mümkün değil, zira ilişkiye maruz kalanlar yetişkin olmayan kişiler. Dolayısıyla oğlancılıkta Hıristiyan ailelerin ellerinden zorla alınan çocuklarının, genç esir ve kölelerin ya da yoksul ailelerin oğlan çocuklarının suiistimali, hatta tecavüzü sözkonusu.

Yine yukarıda sözü edilen Selçuklu ve Osmanlı’daki biseksüellik olarak tarif edilebilecek ilişkilerinerkek tarafı yetişkin olmayan oğlan çocuklarına yönelik. Halen Afganistan’dakidurum da bu. Bu nedenle bu durumu homoseksüellik veya biseksüellik olarakgörmek mümkün değil, çünkü yetişkin erkek çoğu zaman bir kadınla evli ve aynı zamanda yetişkin olmayanbir erkek çocukla ilişkiye giriyor, yani iki ya da üç yetişkin arasında rızaya dayalı birilişki yok. Bu nedenle durum birazkarışık gibi görünüyor, ama eşitler arasında bir ilişki olmadığı anlaşılıyor.

“Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş Drakula’nın 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ınEdirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzler”den, filmlere konu olan Arabistanlı Lawrence’ın “tartışmalı” tecavüzüne kadar, Osmanlıda Hıristiyan esirlere yönelik tecavüzler de, bu geleneğin bir parçası olmalı. Bu tecavüz geleneği bugün de kaçırılan oğlan çocuklarına ve ergen ve yetişkin kadınlara yapılan tecavüz suçlarıyla devam ediyor.

Ayrıca, belki tekrar etmek gereksiz ama, burada Muhammed’in sayısı 13 veya 16’yı bulan eşleri ve cariyeleriyleve olağanüstü cinsel iştahıyla ilgilenmediğimizi belirtelim. Bizi ilgilendiren Muhammed’in yaşantısının daha sonraki Müslümanlara örnek oluşturması, örnek gösteriliyor olması bağlamında çocuk ve kadın haklarıdır. Çünkü kimse Muhammed’in kendisinden yaşlı ve dul kadınlarla evlenmesini örnek almıyor, Muhammed’in kendisinden küçük genç kızlarla evliliklerini hatırlamayı tercih ediyor. Dolayısıyla bizi ilgilendiren evlenilen kızların yaşlarının küçüklüğü ve evlenenler arasındaki olağanüstü yaş farkı ve kadınların erkeklerin hizmetine verilmiş bir canlı varlık olması, dini yasaların (şeriat’ın) bu çocuk kadınları olgun erkeklere karşı korumamasıdır. Bu anlamda çocukların ve kadınların en temel haklarının ihlal edilmesidir. Oysa Muhammed bugün yaşasaydı, yaşantısından dolayı perver olarak nitelenir ve bu evliliklerinden dolayı da, mevcut yasalara göre sübyancılıktan hapse mahkum olurdu ve asla peygamber olamazdı. Hapisten çıkınca da, iri memeli “kedicikleriyle” TV’de program yapan Adnan Hoca (Harun Yahya) gibi popüler bir “mehdi” adayı olarak yaşamaya devam ederdi.

Muhafazakar, gerici politikaların yükselişte olduğu son yıllarda, şeriat yasalarını uygulamayan bazı Müslüman ülkelerde bile kızların evlenme yaşı indiriliyor veya indirilmesi için girişimlerde bulunuluyor; böylece göz yumulan sübyancılık yasal hale getiriliyor, yasal bir çerçeveye oturtuluyor.

Nisan 2014 komşu ülkelere dair bazı gazete haberleri :
« Daha önce resmi evlilik yaşının 18 olduğu fakat ailenin izniyle 15 yaşındaki çocukların da evlenebildiğiIrak’ta artık 9 (dokuz) yaşını doldurmuş çocuklar yasal olarak evlendirilebilecek. »

« Mısır’da ise kızların evlenme yaşı 14’e çekiliyor. »

« İran’da kız çocukları 13 yaşında evlendirilebiliyor, erkek çocuklariçin evlilik yaşı 15. »

Ve Suriye sınırında nson söylentiler :
Zor durumdaki mülteci ailelerin 16, 17, 18 yaşındaki genç kızlarının Antep ve Urfa civarında ikinci ve üçüncü eş olarak 10 000 TL’ye imam nikahıyla evlendirildiği söyleniyor.

TANRI BİLE İZİN VERSE, SÜT KUZULARININ YAŞLI KURTLARA KURBAN EDİLMEMESİ İÇİN TANRILARA RAĞMEN MÜCADELEYE DEVAM…

22 Mart 2015,
Ayşe Hür

Categories
Bilim

İnsanlarda Irkların Olmadığını Kanıtlayan Bulgular

Daha önceki birçok yazımızda çeşitli açılardan ele aldığımız gibi, insanlarda biyolojik ırk denen kavram bulunmamaktadır. İnsan türü, tek bir ırktır. Coğrafi farklılıklardan veya yaşanan ülkelerden yola çıkarak ırk tanımları yapılamaz ve çeşitli ırk iddialarının (Türk, Çerkez, Kürt, Rus, Çinli, Aborijin, vs.) sosyal ayrımlar ve politik çıkarımlar haricinde biyolojik açıdan hiçbir anlamı yoktur. Peki buna yönelik biyolojiden ne tip kanıtlar sunabiliriz? Bu yazımızda birazcık buna değineceğiz. Açıkçası insanlarda ırkların var olmadığına dair o kadar fazla sayıda kanıt vardır ki, bunların hepsini Türkçeye kazandırmak yıllarımızı alırdı. Ancak yine de burada, olabildiğince fazlasına kaynaklarıyla yer vererek, sizleri en azından doğru yöne yönlendirmeye çalışacağız.

Öncelikle şunu söylememiz gerekiyor: İnsanlarda elbette ki coğrafi konumlardan ve bu coğrafyalarda yaşanan tarihten ötürü çeşitli farklılıklar, hatta yerel öbeklenmeler vardır. Ancak bu, “ırk” tanımı yapmak için yeterli değildir. Sorun bu noktada başlamaktadır. Biyolojide, aralarında birazcık fiziksel farklılıklar bulunan her topluma “ırk” denmez! Bunun yerine, “klin” adı verilen bir terim kullanılır. “Irk” sözcüğü, bu söz konusu yerel farklılıkların süreğe/sürekli (“continuous”) olmadığı, kesintili (“discrete”) olduğu iddiasını bünyesinde barındırır. Yani bir Çinli ile bir Afrikalı arasında hiçbir ara geçiş grubunun bulunmadığı iddiasını taşır (bu “ara geçiş”, tür anlamında değil de, fiziksel görünüm bakımından ara geçişe işaret etmektedir). Bu, tamamen hatalıdır. Şu anda insan popülasyonları içerisinde “ırk” tanımı yapmamıza yetecek tek bir farklılık bile bulunmamaktadır! Çünkü eğer ki gerçekten inceleme zahmetine girecek olursanız, her insan grubu arasında geçiş özelliği gösteren başka insan grupları görmeniz mümkün olacaktır. Bunun en güzel örneği, deri renginin kategorizasyonunda karşımıza çıkmaktadır:
61460351_main-qimg-ab8348ab07

Görülebileceği gibi, en uç deri renkleri arasında neredeyse kusursuz bir geçiş bulunmaktadır ve bu görselde verilen her sayıya uygun deri renginden insan ve toplum bulmak mümkündür.

Daha önemlisi, biyolojik olarak ırk tanımı yapabilmemiz için, ayrı “ırk” iddiasında bulunduğumuz iki grup arasındaki genetik çeşitlilik (varyasyon) miktarının, grupların her ikisi içerisindeki çeşitlilik miktarından daha fazla olması gerekmektedir. Ancak insan toplumlarında böyle bir şey bulunmaz! Kendilerinin ayrı bir “ırk” olduğu iddiasında bulunan grupların kendi içerisindeki genetik çeşitlilik farkı, çoğu zaman kendilerinden başka bir ırk olarak gördükleri insan toplumlarıyla aralarındaki genetik çeşitlilik farkından daha yüksektir!

Bu demek değildir ki genlerimizdeki yüzlerce, binlerce, milyonlarca bölgeye bir arada bakarak, bir insanın hangi kıtadaki veya kıta içerisindeki belirli bölgelerden köken aldığı tespit edilemez. Elbette edilebilir ve bunu yapan birçok firma vardır. Kimi zaman sadece 100 gen bölgesine (lokus) bakarak bile oldukça isabetli tahminlerde bulunabilirsiniz. Ancak eğer ki sadece birkaç gene, hatta birkaç on gene bakacak olursanız, böyle bir ayrımı ve coğrafi köken tespiti yapmanız imkansız olacaktır. Ayrı ırk oldukları iddia edilen kimi insan toplumları için yüzlerce genin analizi bile güvenli tespitlerde bulunmanız için yeterli olmayabilir! Halbuki biyolojide, ayrı ırklardan gelen bireylerin genomları kolaylıkla tespit edilebilirdir.
İnsanlarda bunu yapamıyor olmamızın nedeni, insan türü içerisindeki genetik çeşitliliğin diğer türlerdekine nazaran dikkate değer miktarda az olmasıdır. Bu durum, insanlarda ırkların oluşumuna engel olmaktadır. Örneğin yaşayan en yakın kuzenimiz şempanzelerdeki genetik çeşitlilik, insanlarınkinden daha fazladır! Halbuki şempanze deyince birçok kişinin aklına tipik bir hayvan gelir ve “çeşitlilik” kavramı pek göz önünde değildir. Peki ya kurtlar? Kurtlar arasındaki genetik çeşitlilik, insanlar arasındaki genetik çeşitlilikten 4 kata kadar daha fazladır!
61781883_main-qimg-c8920678dc

Bu kadar da değil. Genetik araştırmalarından gelen veriler ışığında, insanları bi-modal (ikili) bir ırksal ayrıma götürmek imkansızdır. Örneğin, sıkça düşünülenin aksine, siyahi insanların bacaklarında ekstradan kaslar bulunmaz! Batı Afrikalılar’ın dünyanın geri kalanına nazaran daha iyi koşucu olmalarını sağlayan bir gene sahip oldukları iddialarının bilimsel hiçbir temeli bulunmamaktadır. Çünkü yapılan araştırmalar, ne Batı Afrikalılar’da daha yaygın olarak bulunduğu iddia edilen ATCN3 geninin siyahilerde daha yaygın olduğuna dair veriler sunmaktadır, ne de bu genin hızlı koşma ile bir alakası olduğu ispatlanabilmiştir. Elbette ki bazı toplumların belirli alanlarda diğerlerine göre birazcık daha başarılı olması olasıdır. Ancak bunların arkasında yatan nedenler, genlerden ziyade çevre ve yaşam alanlarının etkisi ile çok daha iyi açıklanabilmektedir. Irklardan söz edebilmemiz için genetik farklılıklar tespit etmemiz zorunludur ve bunu yapamamaktayız.

Irkçılarla ilgili en büyük sorunlardan birisi ise, “ırk” kavramıyla karşılamaya çalıştıkları insan gruplarının bazı bir alanda diğerlerinden üstün olduğunu, diğer bir diğer alanda ise kötü olduğunu düşünmeye meyilli olmalarıdır. Örneğin “matematikte iyi ama koşuda kötü” gibi… Yani bu insanların dünya algısı, bir masa oyunundaki (Dungeons & Dragons gibi) karakterlerin yaratımından farksızdır. Bunun böyle olduğunu düşünmemiz için geçerli ve yeterli hiçbir neden bulunmamaktadır; zira insanlık, geride bıraktığımız 10.000 yıl boyunca neredeyse birebir aynı seçilim baskıları altında kalmıştır. Dolayısıyla evrimsel farklılaşmaların yaşanabilmesi için yeterli seçilim farklılığı ve zaman bulunmamaktadır.

Her ne kadar genomlarımızda, yakın geçmişte yaşanan bazı evrimsel değişimlere dair izler olsa da, bunların “ırklardan” söz edebileceğimiz kadar kapsamlı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bu farklılıklar genellikle heterozigot avantajı denen bir durumdan doğar: Bir özellik bakımından heterozigot olan bireyler (yani o genin 1 baskın, 1 çekinik alelini -versiyonunu- bünyesinde barındıranlar), homozigotlara göre (aynı alelden 2 kopya barındıranlara göre) avantajlı olabilmektedir. Bunun en tipik örneği ovalositoz veya orak hücre anemisi gibi hastalıkların, daha ölümcül başka hastalıkların bulunduğu ortamlarda heterozigotlara hayatta kalma avantajı sağlıyor olmasıdır. Görülebileceği gibi bu adaptasyonlar, ırkçıların iddia ettiği gibi “koşuda iyi ama matematikte kötü” gibi basit çıkarımlara indirgenemeyecek evrimsel değişimlerdir. İnsanların yakın tarihte yaşadığı diğer yerel evrimsel değişiklikler arasında yüksek bölgelerde yaşayanlarda düşük oksijen seviyelerine uyumlu biçimde oksijen taşıma sistemleri evrimleşmesi, Arktik bölgelerde yaşayan insanlarda soğuktan kaynaklı bazı kan akışı durumlarına diğerlerine göre daha adaptif olmaları veya sütü sindirebilme gibi özelliklerdir. Çoğu zaman gelişim biçiminden kaynaklı “koşabilme”, “matematikte iyi olma”, “ticaret kafasına sahip olma” gibi özelliklerin belli sözde-ırklarda tespit edilebileceği iddiası tamamen asılsızdır.

Irkçılığı ispatlamaya çalışan bazı bilim insanları da tarihte yaşamıştır (ve günümüzde de vardır). Ne yazık ki bu kişilerin çalışmalarını inceleyecek olursanız, son derece zayıf ve kabul edilemez içerikte olduğunu görmeniz mümkündür. Çalışmaları ve konu algılarında, kalıtım gibi en basit kavramlara dair bile çok ciddi teorik eksiklikler bulunmaktadır. Başka bilim insanlarının çalışmalarını ciddi anlamda çarpıtmaya meyillidirler. İleri sürdükleri matematiksel modellerde sayısız abartı ve yanlış bulunmaktadır ve bunu yapma nedenleri, gerçeği ortaya koymak yerine, istedikleri sonuçları almak isteyişleridir. Bağımsız olarak yapılan tekrar deneyleri, onların ırk iddialarını destekleyen sonuçları üretememektedir. En önemlisi, bulgularının işaret ettiği sonuçları abartmakta ve olduğundan önemliymiş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunlar, bilimsel olduğu iddia edilen argümanlarının altını oyan ve onları otomatik olarak geçersiz kılan sorunlardır.

Tüm bunlar bir arada değerlendirildiğinde, modern bilimsel gerçekler çerçevesinde insan türünde hiçbir ırktan söz edemeyeceğimiz görülecektir. Diğer yazılarımızda da iddia ettiğimiz üzere ırk kavramı, siyasi emellerle sürdürülen ve gündeme getirilen bir oyuncaktan fazlası değildir. Bilimsel bir temelde hiçbir geçerliliği yoktur ve ırk-temelli hiçbir argüman bilimsel olarak kabul edilmemelidir. İnsanlarımız, kişilerin argümanlarında ırk-temelli açıklamalar olduğunda uyanık olmalı, kişilerin muhtemelen manipülatif bireyler olduklarını düşünmeye meyilli olmalıdır.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Categories
Felsefe

Yaşamayı Aşk Haline Getirmek

Felsefeyi derinlemesine yeniden okusam nasıl olur? Yamultur, bir hal eder, değiştirir beni. Zorlanırım ama iyi olur. Yaşın etkisi midir nedir, kafamı zorlayan, beni kendi karanlık dipsizliğime süren, sorularımı, projelerimi, krizimi çoğaltan kitaplardan korkuyorum. Masmavi, yani güneşi cilt kanseri yapmayan bir göğün altında, çimenlerin biçilmiş hoş kokusunda sırt üstü uzanıp dinlenmem, kendi iç belalarımı, sahipsiz yitik seslerimi dinlemem gerekiyor. Kendimi ihmal ettiğimin farkında değilim. Zaman zaman aşktan bile korkuyorum. Aşık olunca kendimi ihmal ediyorum. Özveri duygusu hücrelerimi işgal ediyor. Ayrıntılı küçük kahramanlıklar yolunda heder oluyor insan. Kavuşma özlemi, kaybetme korkusu, kaybettikten sonra da boşluk travması ciddi meşkaleler olarak kemiriyor insanı.

Felsefem şöyle olursa daha rahat ederim gibime geliyor:

`Kardeşim ben aşık olmak istemiyorum. Özgür, sorumsuz, saf ve şaşırtıcıyım. Güzel olan her şeyi severim. Koruma, kollama, sahiplenme ve horozlanma aleminin karşısındayım. Her anımı güzel yaşamaktan yanayım. Güzeller güzeli bir kadınla sevişmekten tutun da, kölelikten kurtuluş uğruna, tek basına bir hücrede ilelebet yatmaya kadar her şey güzel yaşama kategorisine girer. İçimdeki temel ve güzel eğilimlere karışmayın. Ben acılarımı ve yalnızlığımı, kendi iç seslerimin gücüyle yenmek istiyorum. Güzel olan her kıpırtıya yaymak istiyorum sevgimi. Kardeşim, iki gözüm, lütfen beni kendine benzetmeye çalışma.`

Aslında söylemek istediğimi tam anlamıyla ifade edemiyorum. Her insanin böyle bir yavuz derdi vardır. Her insan içini, içinin gerçek gücüne denk düşecek bir dille ifade edebilmiş olsaydı sanat ve edebiyat diye özel bir alan olmazdı. Aşık olmak illeti kaçınılmaz bir durumdur. Tüm gerici ve korkunç yanlarına karşın güzeldir. Çok şükür, sık sık aşık olan bir adam değilim. Aşık olanların aşk maceralarını, krizlerini, akla hayale sığmayan düşlerini dinlemek isterim.

Araplar Irak’ı yaşanır bir ülke haline getirmeye başlıyorlar.

İşgalciler için yaşanamayacak bir ülke haline geliyor Irak. ABD yöneticilerinin ruhuna Pirus sisi egemen:

`Tanrı bize böyle bir zaferi bir daha nasip etmesin!`

Kaliforniyalılar bir filim kabadayısını Vali seçtiler. Herifin tüm filmleri, insan öldürme üzerine kuruludur. Dünyanın en usta insan öldüren adamı olarak tanınıyor. Sarkıntılık ve Holivud usulü tecavüz ettiği kadınların sayısı da az değildir. Irak`a gidip işgalci orduya moral verdi.

Amerika’da doğmuş olsaydı, halk O’nu bir sonraki seçimlerde kesinlikle ABD başkanı seçerdi. Son elli yıl içinde, dünyanın en cahil kovboyvari insanları ABD başkanı olarak seçildiler. Halkı, acı hıyarı aday göstersen başkan seçecek duruma getiren gerçeklik, Dünyanın felaket doğuran en korkunç gerçekliğidir. Bunun içindir ki, her gerçek devrim, sadece egemen sınıflara değil, halka karşı da gelişmek zorundadır. İşe kendisini yıkmayla başlamayan hiç bir halk gerçek devrim arenasında bulamaz kendisini. Eskiden,`Halkın değer yargıları,` sözünü çok kullanır, savunurduk. Halkın değer yargılarını hedef almayan gerçek bir devrimden sözedebilir miyiz ? Bizim devrimciliğimizde bir hayli devlet devrimciliği vardı.

Ben şahsen halk gibi aşık olmak istemem. Ferhat, Kerem, Mecnun, Romeo ve Juliet korkutur beni. Furug, `yaralarım aşktandır,` diyor. Ölüm ile aşk, yara ile aşk ikiz kardeş gibiler tarihte hep. Aşksız olmaz, ama bu tür bir aşkla da olmaz. Önemli olan yaşamın aşk olmasıdır; aşkın zaman zaman, tüm husumeti, bencilliği, kıskançlığı ve benzeri felaket silahlarıyla yaşama girmesi değil.

İnsanlık, yaşamı aşk haline getirdiği an, aşk ortadan kalkacaktır.

Epey malzeme var. Bu malzemeyle güneş sistemini hayat sahası içine almak mümkündür. Sistemler ve kahır çoğunluk engeliyle karşı karşıyadır tarih. Üç bin yıl öncesi insanın inandığı şeylere inanıyor günümüzün insanı hala. Yarattığı ileri harikalarla üç bin yıllık inancının, alışkanlıklarının, değer yargılarının kıskacında acı çekiyor. Böylesi bir kıskaçta yaşıyor aşkı. Bunun içindir ki, yıkıcıların piri insan değil, zamandır. İnsanın zamana yaklaşması, ateşini onun ocağından alması gerekiyor. Mekanın köleliğinden kurtuluşun başka bir yolu da yoktur.

Muzaffer Oruçoğlu

Categories
Tarih

Adıyaman’dan Fransa’ya Ermeni bir Direnişçi: Manuşyan

Soykırımdan sağ kalan Ermeniler ne yapmıştır, ne yapabilmiştir ailelerini, arkadaşlarını, memleketlerini yitirmenin acısı yaşamları boyu boynuna asılmışken ve günümüzde dahi Ermenilere nefret devam ediyorken?

Kısmen de olsa bunun izini Misak Manuşyan’ın yaşamından öğrenebiliriz. Soykırımda ailesini yitirdiğinde 9 yaşındaydı. Adıyamanlı’ydı. Kürt bir ailenin sahiplenmesinden sonra önce Suriye’de Ermeni yetimhanesine, oradan da Fransa’ya geçti. Fransa’da bir süre marangozluk yaptı, fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında komünist partiye yakın bir sendikada örgütlendi. Sınıf bilinciyle kuşanan Misak, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte edebiyat dergileri çıkarmaya başladı. ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) adlı dergileri en bilindikleri idi. Buralarda şiirleri ve yazılarını yayımladı. Hayat arkadaşı Meline onun için “Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.” der.

”Arı olmak istiyor ruhum tabiatın ortasında Bal derlemek çiçeklerden vermek onu ebediyen insanlığa.”
(Manuşyan’ın bir şiirinden)

Naziler Fransa’yı işgale geldiğinde yalnızca kalemin yetmediğini, silaha sarılmak gerektiğinin bilincine vardı. Çünkü o Nazileri 1915’te İttihat Terakki’den biliyordu. Dünyanın sessiz kaldığı bu soykırıma o sessiz kalmayacaktı. Öncelikli görevi Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!

Manuşyan grubu olarak anılan örgütlenme Nazi işbirlikçileri sayesinde deşifre edilip tutuklamalar başlar.

Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti 23’leri karalamak için Paris’in bütün sokaklarını afişlerle donatır. Misak için, afişlerde “Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı” yazmaktadır. Ama halk bu kara propagandadan etkilenmez.

Bundan sonrasını hayatını ve direnişi paylaştığı Meline Manuşyan anlatsın:

”Fresnes Hapishanesi’nde getirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka birşey söylemezler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler.”
manusyanveyoldaslari
Misak Manuşyan 21 Şubat 1944 günü 22 yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilir. Vasiyeti gereği şiirleri eşi tarafından kitaplaştırılır. Faşizme karşı direnişin önemli sembollerinden biri haline gelir.

Yararlanılan Kaynak: Meline Manuşyan, Manuşyan – Bir Özgürlük Tutsağı, Aras Yayınları

Baran Sarkisyan