Categories
Patika

Tüketmenin Dayanılmaz Hafifliği

Bir fabrika seri üretimde aynı cinsten ürünlerle beraber aynı cinsten tüketici profili de oluşturur. Aynı cins giyinen, aynı cins yiyip içen, aynı cins telefon kullanan, aynı cins düşünen insanlar topluluğu… Hepsi bir ihtiyaç haliyle değil, tüketim toplumu yaratıcılarının vazgeçilmezi reklamlar aracılığıyla hareket etmiştir. İhtiyaç, tüketiciliğin koşulu olduğuna göre; reklamlar, sürekli suni ihtiyaçlar yaratır. Tüketim toplumunun vardığı son hadde ise: Tüketiyorum, öyleyse varım! Halbuki bu, tükenişin son çığlığıdır.

Reklamlara alıştık artık; otobüste yolculuk yaparken, radyo dinlerken, televizyon izlerken, yolda yürürken, internette dolaşırken, yemek yerken, avm’lerin tuvaletinde işerken ve dahası her yerde binbir farklı reklam. Giydiğimiz kıyafetler zaten yürüyen reklam tabelası. Her gün maruz kalınan ortalama reklam sayısı ise 3000. Bu reklamlara yılda trilyon dolarlar harcanıyor.

Hiçbir reklam bizim karnımızı doyurmaz, susuzluğumuzu gidermez, barınmamızı sağlamaz, soğuk havada titrememizi dindirmez. Belki en fazla sıcak havalarda büyük bir reklam tabelasının gölgesinin altında biraz serinleyebiliriz. Tabii, bir ağacın kesilerek o tabelanın oraya dikilmesi yüksek ihtimaller arasında.

Televizyon dizilerinde neden çoğunlukla zenginlerin yaşamı gösterilir? Niye bir işçinin fabrikada nasıl ezildiği, grev yapma, sendika kurma yapma hakkının engellendiği gösterilmez? Bir esnafın marketler zincirleri karşısında nasıl yenildiği neden anlatılmaz? Ama bunlar dizilerde gösterilirse o pahalı mobilya takımları, şık giysiler, son modal telefonlar, arabalar nasıl gösterilecek. Nasıl reklamı yapılacak bunların?

Bir tuvalet kağıdının mesela 20 değişik markasının olması ve 20 farklı reklam oluşturmasının mantığı nedir? Alt tarafı popomuzu sileceğiz. Bunun için de binlerce ağacın kesiliyor olması da ayrı bir sorun. Demek oluyor ki, tuvalet kağıdı üretim araçlarına sahip olanlar bir toplumsal ihtiyacı gidermek için değil, bu işten kar yapacaklarını düşünerek üretimi başlatmışlar. Durum böyle olunca bir ürünün yüzlerce farklı markası olması gayet doğal oluyor.

Her gün yüz binlerce aracın geçtiği bir caddede bir giyim firmasının astığı dev tabelada şunlar yazıyor: ”Moda, Eğlence, Alışveriş; Özgürleş!” Yani diyor ki, bizim uydurduğumuz modayı takip edin, bunun için alışveriş yapın, özgürleşin. Bu özgürleşmeyi de bir eğlence haline getirin. Yani diyor ki, ben akıllıyım, siz değerli tüketicilerimiz hepiniz aptalsınız. Bu yüzden halkı yakından ilgilendiren bir protesto gösterisinde kimseler yokken o protesto eylemi sırasında bütün mağazalar tıka-basa doludur.

Sevgilinizden mi ayrıldınız? Öyleyse kuaföre gidelim. Bunalımda mıyız? Öyleyse alışverişe çıkalım. Mağaza vitrinleri salt kadınlar için düzenlenmiş sanki. Reklamlar en çok da kadınları hedef alıyor. Ataerkinin baskısı altında kendini varedemeyen kadına, salt görünüşüyle bir varoluş sunuluyor. Başka varoluş alternatifleri geleneklere-göreneklere, ataerkiye, devlete karşı. Hal böyle olunca da kadın, bir objeden ibaret kalıyor.

Bu reklamların elbette belli başlı sebepleri vardır. Herşeyden önce reklamlar, kapitalizmin can damarı olan tüketim kültürünü yaratıp sürdürebilmesinin en önemli aracıdır. Kapitalist çağda üretim, insanın doğal-temel ihtiyaçlarına göre belirlenmez. İhtiyaç, kapitalizmin kendini yaşatma ihtiyacıdır ve bu insan yaşamıyla ters orantılıdır. Çünkü insan yaşamı için temel ihtiyaçlar bellidir: yeme-içme, barınma ve doğadan kopmak zorunda kaldığımız için giyinme. Esasında türler arasında en aşağı türü temsil eden insan; kendini ‘tüketim’ adı altında kendini tüketirken, doğayı ve diğer canlı türlerini de yağmalamakta ve tüketmektedir. Buna sebep olan ise içinde bir dişli olarak yer aldığımız sınıflı toplumlar. En temelde de özel mülkiyet.

Kendisini var edemeyen çoğunluğun varoluşunu modada, alışverişte, gösterişte arıyor oluşunu, bilinci ele geçirmiş kapitalizmin tüketim kültürü ile açıklamak mümkündür. Sancılarımız da, sevinçlerimiz de çoğu zaman bu tüketim kültürüne dayanmıyor mu? Telefonun son çıkan modelini alamayan kişinin sancısı, telefonun son çıkan modelini alan kişinin mutluluğu; aynı tişörtün diğer rengine sahip olmanın arzusu; şeker ihtiyacını zaten besinlerden almasına rağmen boyalı şekerlere duyulan ihtiyaç; alışverişten alınan haz… Öyle değil midir, asgari ücret alan bir işçinin maaşının üç katına eşit bir telefonla konuşması ama akşam evde ne yemek yiyeceğim diye kara kara düşünmesi. Tüketim kültürü, kişinin varoluşsal bir sorunu haline gelmiştir: Ne kadar çok tüketiyorsam o kadar çok varım! Çünkü herşey alınır-satılır bir meta haline gelmiş, insanın kendisi de nesne haline gelmiş, insanın insanla ve nesneyle arasındaki ilişki arasındaki fark gittikçe silikleşmiştir. Artık herşey bir alışveriştir ve bu alışveriş kar-çıkar amaçlıdır. Bu çıkarlar ise insana değil mülkiyete yaramaktadır. İnsan sadece para gibi bu sistemde bir araç haline gelmiştir.

Tüketim kültürüne artık bir son vermemiz gerekiyor. Tüketim kültürüne tam anlamıyla son vermemiz için de kapitalizmi yıkmamız gerekiyor. Kapitalizmi bugünden yıkamasak da bu kültüre karşı herkesin küçük çaplı yapacağı birşeyler olabilir. Herkes gereksiz tüketimi kendisi için sonlandırabilir. Komünler oluşturmak da bir alternatiftir. 2-3 kişi arasında kurulan bir komünün dahi bir anlamı olup genişlemesinin koşulu vardır. İnsanlığımızı unutturan bu düzene karşı ancak direnerek ve mücadele ederek eski insanlığımızı hatırlayabilir, kazanabiliriz. Fazla şansımız yok.

Baran Sarkisyan

Categories
Felsefe

Post-Anarşizmin Sırt Çantasındaki Deleuze

Anarşi ve birlik tek ve aynı şeydir, Bir’in birliği değil, kendinin yalnızca çokluk olduğunu söyleyen daha tuhaf bir birlik.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Mille Plateaux

Kojin Karatani, kayda değer Transkritik kitabının “Marx ve Anarşistler” bölümünün bir dipnotunda “Deleuze günümüzün estetikleştirilmiş anarşistlerinin sevgilisi haline geldi. Deleuzecülerin çoğunluğu, Deleuze’ün verdiği son mülakatta kendisini “tamamen Marksist” olarak gördüğünü söylemesini göz ardı ediyor ve neticede Bergsonculuğa doğru çekiliyorlar” diyor, diğer taraftan “Deleuze’ün çalışmaları anarşizm olarak okunabilir” iddiasında bulunuyor.[1] Ayrıca Karatani, “estetikleştirilmiş anarşistler” tabiriyle tam olarak neyi kastettiğini maalesef açıklamıyor. Ancak teslim edilmesi gereken bir hakikat varsa o da Deleuze’ün Post-Anarşizm veya Postyapısalcı-Anarşizm olarak bilinen 21.yüzyıl anarşizminin birçok yorumuna kullanışlı kavramsal araçlar sunduğu ve anarşistlerin sırt çantalarında gezdirdikleri bir filozof haline geldiğidir. Deleuze’ün kendisini Marksist olarak tanımlaması veya Marksist analiz kategorilerinden yararlanmış olması felsefesinin anarşizan bir okumaya engel teşkil etmediğini hatta külliyatında göçebe kelimesinin geçtiği yerlere anarşist kelimesini yazmamız durumunda hiçbir anlam değişikliğinin olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Devlet, kapitalizm, hiyerarşi, sınıf, diyalektik, felsefe, özcülük ve kimlik olgularına yönelttiği eleştirileri hesaba kattığımızda çağdaş anarşist fikirlerle oluşturduğu upuygun örtüşmelerin “Tarihi Marksizm”le olan örtüşmeden çok daha yoğun ve derin olduğunu belirtmek malumun ilanı olacaktır. Deleuze ve Guattari’nin çalışması, bir devlet-olmayan, bir otorite-olmayan, bir genel-olmayan düşünce deneyidir. Deleuze ve Guattari’ye göre felsefenin görevi, düşünceyi, şimdiye kadar hizmetinde olduğu otoriter devlet kategorilerinden kurtarmaktır. Michel Foucault’un: “Gün gelecek, bu yüzyıl belki de Deleuzecü bir yüzyıl olarak hatırlanacaktır” kehaneti bir nevi tutmuş görünmektedir.  21.yüzyılda dünya radikal siyasetini oluşturan yelpazenin göbeğinde veya kıyısında yer alan siyasal hareketlerin ve öznelerin önemli bir bölümünün Deleuze’ün felsefesiyle ideolojik rabıtalar oluşturduğunu ve onun fikriyatının açtığı patikaların yeniden keşfedildiğini söyleyebiliriz. Üstelik Deleuze, hiçbir ideolojinin tekelinde tutmaya kudretinin yetmediği bir filozoftur, bir Deleuze yerine farklı Deleuze okumaları olduğu, hiçbir Deleuze okumasının onu tüketemediği ortak bir kabuldür. Günümüzde post-anarşizm, otonom marksizm, feminizm, Queer teoriler, post-kolonyal kuramlar, azınlık edebiyatları, alternatif sinema kuramları gibi bir dizi düşünce, sanat, kültür ve siyaset geleneği Deleuze’ün kavramlarından, düşünce yönteminden yararlanmaktadır. Belki Deleuzecü bir siyaset yoktur ama Deleuzyen bir direniş modeli, bir “devrimci-oluş” çizgisi vardır. Post-anarşizm açısından postyapısalcı teorinin politik önemi modernliğin birliklerine, bütünlüklerine, özcü kategorilere, akılcı hakikate ve bunların bağlandığı tahakküm pratiklerine karşı bir ya da bir dizi direnme stratejisi olmasıdır.[2] Post-anarşizm “klasik anarşizm”in eşitlikçi ve özgürlükçü ufkunu, oluş, anti-hümanizm, minör politika, meta anlatılara karşı güvensizlik, çokluk, farkın olumlanması, rizomatik düşünce, göçebe savaş makinesi gibi postyapısalcı argümanlarla zenginleştirmiştir. Anarşizmin günümüzde belki de en güzel tanımını Daniel Colson yapmıştır: “Anarşizm ne ideolojik bir programdır, ne de genellikle negatif, zaman içerisinde yeni konu başlıklarıyla, ahlaki ve davranışsal yasaklarla zenginleşen bir talep kataloğudur. Anarşizm, tahakkümün zincirlerini, bir başka olasılığı, bir başka dünya bileşimini daha iyi olumlamak için bu kopuşun hareketi içinde isyan yoluyla parçalayan olumsal bir güçtür.”[3] Post-anarşizmi teorileştiren düşünürlerden “Todd May temelde Deleuze, Foucault ve Lyotard’ın düşüncelerini Kropotkin ve Bakunin’in düşünceleriyle karşılaştırır, çok az Emma Goldman’a, Colin Ward’a ve Bookchin’e referans verir. Saul Newman resme Lacan, Stirner ve Derrida’yı ekler ve özellikle Lacan ve Stirner’in altını çizer. Lewis Call biraz daha genişletir çerçeveyi bir matris tanımlar, Nietzsche’den Baudrillard’a uzanan bir postmodern matris. Hemen hemen aynı klasik anarşist düşünürlere referans verir ve kısmen Chomsky ile Bookchin’i de ekler.”[4] Postyapısalcı düşünürler içinde direnişi en çok olumlayan ve somut bir direniş figürü öneren kişinin Deleuze olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Deleuze için felsefenin ve bazı kavramlar setinin değeri yaşamı onaylayıp onaylamadıklarına, “yararlı” olup olmadıklarına ve “iş” görüp görmediklerine göre değerlendirilmelidir. “Deleuze ve Guattari, öz karşısında üretim ve iktidara; hareketsizlik karşısında akışa ve oluşa; yer karşısında farklılık, çoğulculuk ve diyalektik antagonizmaya vurgu yapan bir çözümleme aracılığıyla”[5] direniş figürünü somutlaştırırlar. Deleuze ile post-anarşizm siyaseti arasındaki düşünsel alışverişe ve bağlantı hatlarına geçmeden önce post-anarşizmin günümüzdeki mücadeleler içinde zuhur eden özelliklerine ve kendisini tanımlayan farklarına daha yakından bakmak gerekmektedir.

Kanunlara ve Kanonlara Karşı Bir Nümayiş: Post-Anarşizm

Devleti ve diğer yerleşik düzenleri en çok tehdit eden eylem, başka bir hiyer(arşik) yapı kurmayı reddeden eylemdir, kendisinin kodlanmasına izin vermeyen eylemdir.

Rolando Perez, An(arşi) ve Şizoanaliz

1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nü protesto etmekle başlayan ve günümüze kadar devam eden küresel anti-kapitalist hareket, temsile, partilere, liderlere, sendikalara ve hiçbir merkezi siyasal özneye dayanmayan anti-otoriter bir siyasetin mümkün olduğunu gösteren yollar ve yordamlar keşfetti. SSCB’nin çöküşü ve ortaya çıkan küreselleşme karşıtı hareket Marksizmin ana akım sol içindeki dominant pozisyonunu ve oynadığı majör rolü sarsmış görünmektedir. Küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi anarşizmi de canlandırdı, anarşizmi “ölünün ardından yazılmış ağıt havası” olmaktan kurtardı. İspanya 1939 tarihini anarşizmin ölüm tarihi ilan eden anarşist kanonlara rağmen anarşizm 1960’larda yeni toplumsal hareketler içinde yerini aldı ve bütün toplumsal hareketlerin anti-otoriter bir siyasal yönelim kazanmasında önemli bir rol oynadı. 2000’lerden itibaren gelişen toplumsal hareketler içinde en örgütlü, en dinamik haliyle sahne alan anarşizm, küreselleşme karşıtı hareketin kelebek etkisi yaratan isyan öznesi olmayı başardı. “Geçmiş on yılda, anarşizmin, küresel bir toplumsal hareket olarak, 1930’lardan beri görülmemiş bir birlik ve çeşitlilik seviyesinde ve ölçeğinde tam bir canlanışını yaşadık.”[6] Anarşizm, açık-uçlu deneysel yaklaşımıyla, hiyerarşi karşıtı yatay örgütlenme modeliyle, her türlü temsiliyeti reddetmesiyle, doğrudan eyleme olan bağlılığıyla, etiğe yaptığı vurguyla, evrensel ile tikel olanı birleştiren esnekliğiyle, “devlet gibi görmenin”[7] her biçimiyle hesaplaşan minör bakışıyla anti-kapitalist mücadele şebekelerinin ruhu ve esin kaynağı olmayı başarmış görünmektedir. Todd May, günümüzdeki hareketleri niteleyen özellikleri şöyle sıralar: “İndirgenemez mücadeleler, yerel politikalar ve ittifaklar, etik bir yönseme, özcü düşünüşe karşı bir direniş.”[8] Günümüzde devletlerin ve çokuluslu şirketlerin sömürüsüne, tahakkümüne ve dışlamasına maruz kalan çokluk’un oluşturduğu “kurucu karşılaşmalar”, Dünya Ticaret Örgütü’nün zirve toplantılarını protesto etme hareketinde, Occupy (İşgal Et) eylemlerinde, Tahrir Meydanı’nda, Brezilya’da ve Gezi Parkı’nda çağdaş anti-kapitalist hareketin örgütlenme modelinin ve siyaset yapma tarzının ne olması gerektiğini herkese göstermiştir. Bu yeni anarşizm birbiriyle kesişen ve indirgenemez yerel mücadeleleriyle, temsiliyete karşı uyanıklığıyla, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunları birleştiren gündemiyle, bir ağ halinde işleyen anti-hiyerarşik örgütlenme modeliyle, devletin ve kapitalizmin çatlaklarında “geçici otonom bölgeler” inşa etme yaratıcılığıyla dünyayı değiştirmeye tutkuyla talip olmuştur. Anarşizmin ne sözünden çıkılamaz büyük teorisyenleri vardır ne de yaptıklarını veya söylediklerini “ihanet” sayacak bir politbürosu. Anarşizm açısından hiçbir tarihi gelenek arkadan sürüklenecek bir pranga değildir, bu da anarşizmin farklı düşünce çizgileriyle melezleşmesini kolaylaştıran, farklı düşünce öbekleriyle bağlar örmesinin önünü açan en önemli avantajıdır. Bu yüzden birçok anarşist tarihçinin ve anarşist kuramcının vurguladığı gibi bir tek anarşizm yoktur, anarşizmler vardır.

Stratejik Siyaset Felsefesine Karşı Taktik Felsefe

Bırakın binlerce hayat, sanat, dayanışma ve eylem makinesi eski örgütlerin ahmak ve katı kibrini önüne katıp süpürsün.

Félix Guattari & Antonio Negri, Bizim Gibi Komünistler

Post-anarşizmin temel çabası postyapısalcı eleştiri aracılığıyla özcü güvenceleri olmayan bir direniş politikasının mümkün olduğunu göstermektir. Todd May, post-anarşizmi bir “taktik düşünce” olarak değerlendirir, onu stratejik siyaset felsefesinden ayrışan farklarıyla tanımlar ve geçen yüzyıl boyunca stratejik düşünceye Marksizmin hâkim olduğunu vurgular. Stratejik siyaset felsefesi, tek bir hedefe odaklanmış üniter bir çözümlemedir. Bütün eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri önceleyen temel bir çelişkiye dayanır. Bu temel çelişki veya sorunun çözülmesi durumunda merkezi çelişkinin türevi olan eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin de çözüme kavuşacağını öngörmektedir. Stratejik siyaset felsefesini, merkezinde temel bir sorunsal bulunan ve çevresinde çeşitli türemiş sorunsalların bulunduğu eş merkezli halkalar olarak tasvir edebiliriz. Örneğin Marksizm için bütün sorunların kördüğümü iktisadi ilişkiler yani sınıfsal eşitsizliklerdir. Stratejik siyaset felsefesinin belirgin özelliklerinden biri de siyasal erkin merkezi sorunun etrafında (yasal veya yasa-dışı olarak) mevzilendiğini varsaymasıdır. Merkezi sorunsal etrafında yoğunlaşan siyasal erki yıkmak veya ele geçirmek için öncü partiye ve öncü bir siyasal özneye dayanması gerekmektedir. Taktik düşünce ise, “toplumsal ve siyasal dünyayı bir halka olarak değil birbiriyle kesişen çizgilerden oluşan bir ağ olarak tasvir eder. Taktik siyaset felsefesi için iktidarın konumlandığı bir merkez yoktur. İktidarın ortaya çıktığı pek çok farklı mevzi vardır ve toplumsal dünyanın yaratılması sırasında bu çeşitli mevziler arasında bir etkileşim gerçekleşir. İktidar bu mevzilerin hiçbirinde köklenmez; daha çok onların etrafında yoğunlaşmıştır. Ayrıca taktik düşünce, bir öncü aracılığıyla özgürleşme fikrini reddeder. Eğer iktidar merkezsizleşmişse, eğer baskı mevzileri çok sayıdaysa ve birbirleriyle kesişiyorlarsa, herhangi bir bireyler grubunun veya partinin kendisini siyasal değişimdeki öncü bir role uygun bulması mümkün değildir. May’a göre, “yirminci yüzyıl sosyalizm deneyimleri bize bir şey öğretmişse eğer, o da tepedeki erk değişimlerinin toplumsal dönüşümü getirmeyeceğidir.”[9] Postyapısalcı teorilerle anarşizmin en berrak ortak noktası her türlü temsili siyasal müdahaleyi reddetmeleridir. Anarşizme göre herkes kendi mücadelesinin öznesi olmaya karar verdiğinde kimse temsil edilmeye ihtiyaç duymayacaktır. Anarşizm temsili demokrasinin ve parti siyasetinin karşısına her zaman doğrudan demokrasiyi ve doğrudan eylemi çıkarmıştır. Politik literatürde “yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılan ve 1968 ile sonrası dönemin toplumsal mücadelelerini anlatan bakış açısı, sınıf ve iktidar mücadelesinin öncülüğünü temel almaz. Bunun yerine mikro konulara, parçalı mücadelelere, kişisel anlatı ve deneyimlerin önemine, gündelik hayat pratiklerine daha çok önem atfeder. Toplumsal çatışmanın sadece üretim ilişkileri ekseninde değil, devlet aygıtının farklı uygulamaları ile hayata geçen her türlü pratikten doğduğuna vurgu yapılır.”[10] Yeni toplumsal hareketler, tek bir araç, öncü ya da parti aracılığıyla değil çoğul bir özne eklemlenmesiyle yürümektedir. Kısacası yeni toplumsal hareketler, ekoloji, feminizm, hayvan hakları, sosyal haklar, kimlik, cinsiyet ve ekonomik temelli eşitsizliklere odaklanan ve yerleşik sisteme karşı bir siyasal dönüşümü hedefleyen temas halindeki sürecin genel adıdır. Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıktığı 1970’lerin başında sınıfsal hareketle bağı zayıf ve müphem olsa da aradan geçen 40 yıllık süreçte ekonomik, kültürel ve siyasal olanın iç içe geçtiğini söyleyebiliriz. Toplumsal hareketlerin ortak düşmana karşı ortak eylemler yapma işbirliğini temsil eden forumların yeni aidiyet noktaları, yeni bir kamusallık yarattığını söylemek mümkündür. Merkezi devlet aygıtına ve temsili liberal demokrasiye karşı federalizm, komünler, işyeri konseyleri, halk meclisleri ve özgür belediyecilik, anarşizmin toplumsal organizasyona ilişkin özyönetim önerileri ve deneyimleri olmuştur. Özellikle Murray Bookchin’in 1970’lerden itibaren toplumsal ekoloji fikirleri doğrultusunda geliştirdiği komünalizm ve liberter belediyecilik çalışmaları radikal bir seçenek olarak görülebilinir. Bookchin’in fikirleri, halk hareketlerini ve kent eksenli ekolojik siyasetleri etkilemeye devam etmektedir. Bookchin’in “ekotopya”sı özetle pratikte bir özyönetim komünleri konfederasyonudur. Her komün bir doğrudan demokrasi formuyla kendisini yönetecektir. İdari görevler rotasyon yöntemiyle yerine getirilecek, ancak temel siyasetler herkese açık halk meclislerinde belirlenecektir. Ancak Bookchin’in Hegelci teleolojisi, bolluk toplumuna ilişkin iyimser bakışı, insanı merkeze alan aydınlanmacı hümanizmi, Avrupa merkezci tarih anlayışı, nesnel akla ve modern teknolojiye olan güveni özgürlükçü siyasetler tarafından eleştirilmeye ve tartışılmaya açık konulardır.

Merkezsiz İktidara Karşı Merkezsiz Direniş

İktidara karşı, ulu bir Red’din tek bir mekânı, başkaldırmanın ruhu, tüm ayaklanmaların yuvası, devrimcinin katıksız yasası yoktur.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi

İktidarın hukuk yerine teknikle, yasa yerine normla, ceza yerine denetimle işlediği bir çağda anarşizmin daha kapsamlı bir iktidar analizine ihtiyacı vardır. Çünkü bu iktidar salt fiziksel güç ya da temsil yoluyla değil, normların, politik teknolojilerin hegemonyası ve beden ile ruhun şekillendirilmesi yoluyla da işlemektedir. Foucault’un iktidar analizi post-anarşizmin taktik felsefesinde önemli bir referans kaynağıdır. Post-anarşizm, iktidarı genel itibariyle devletle veya devletin kurumsal aygıtlarıyla özdeşleştiren klasik anarşizmden ayrılır. Postyapısalcı anarşist siyasete göre iktidar, eşitlikçi olmayan hareketli ilişkiler içinde sayısız noktadan geçmektedir, iktidar ilişkilerinin konumlandığı bir “yer” yoktur ve iktidar toplumsal ilişkilerin içinde dağılmıştır. Ayrıca iktidar sadece bir baskı pratiği olarak işlememektedir, toplumsal öznelerden geçmektedir, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ikili ve kuşatıcı bir dışsal karşıtlık yerine güçler arasındaki olumsal, üretici bir ilişki biçimi olarak da var olmaktadır. Foucault’un dediği gibi, “iktidar her yerdedir; her şeyi kapsadığından değil, her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir, iktidar bir kurum, bir yapı değildir, bazılarının baştan sahip olduğu belirli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık bir stratejik duruma verilen addır.”[11] Foucault iktidarın devlette ya da egemen sınıflarda demir attığını ve doğası gereği baskıcı olduğunu bildiren modern teorileri keskin bir dille reddeder. Foucault’a göre iktidar kurumlar aracılığıyla işler ama kurumlardan doğmaz. Kurum sadece belli iktidar ilişkilerin bir toplanışıdır, bakılması gereken devletin kendisi değil, devleti mümkün kılan iktidar pratikleridir. İktidarın hiçbir özü yoktur, statik bir baskı aracı olmaktan çok yaşamın tüm veçhelerini kapsayan güçlerin kesintisiz mücadelesidir. Foucault, bireyleri belirli kategorilere ve kimliklere mecbur etme biçiminin modern iktidarın işlev görme özelliği olduğunu ve belli öznellikleri bastırmak ya da onlara eziyet etmeyi hedeflemekten çok onları bilgi nesneleri ve iktidar özneleri olarak üretmeyi hedeflemektedir. “Belki de bugünlerde hedef kim olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir. Günümüzün siyasal, etik, toplumsal ve felsefi sorunu bireyi Devlet’ten ve kurumlarından özgürleştirmek değil kendimizi Devlet’ten ve ona bağlı özneleşme türlerinden kurtarmaktır.”[12] Kısacası Foucault kendimizi anarşist özneler olarak kurmamızı öngörmektedir. Burada dikkate alınması gereken temel noktalardan biri de, iktidarın sayısız noktadan işleyen merkezsiz bir karakter arz etmesi, iktidarın yoğunlaştığı, katılaştığı düğümlerin veya yapıların olmadığı anlamına gelmemektedir. Yani polis, ordu, hapishane, hastane, aile, eğitim ve din kurumlarının eşdeğer oranda tahakküm pratikleri uyguladıklarını iddia edemeyiz. Burada önemli olan ne öznelerin kurucu içselliği ne de yapıların kurucu dışsallığıdır, önemli olan hem “özneleri” hem de “yapılar”ı üreten olumsal pratiklerin yani molar ile moleküler ilişkilerin birbiriyle olan bağlantı ağıdır. Post-anarşizme göre iktidar ve baskının merkezsiz olması direnişin de merkezsiz olmasını zorunlu kılmaktadır. Colin Ward’un belirttiği gibi, “nihai mücadele yoktur, sadece çeşitli cephelerde süren bir dizi partizan mücadelesi vardır. Anarşist alternatif, parçalanmadır, birleştirme yerine bölünme, birlik yerine çeşitlilik, bir kitle toplumu yerine bir toplumlar kitlesidir.”[13]Artık merkezi bir problem etrafında ve iktidarın ikamet ettiği varsayılan herhangi bir “yer”e karşı yürütülen ve diğer eşitsizlikleri, adaletsizleri ve direniş pratiklerini öteleyen, erteleyen majör siyasetlerin başarılı olma imkânı kalmamıştır. Günümüzde tekil mücadelelerin oluşturduğu eşdeğerlikler zinciri, yaşamın bütün sahalarında işleyen “merkezsiz” iktidara karşı merkezsiz direniş pratiklerinin mümkün olduğunu kanıtlamaktadır.

İnsanın Doğası Yoktur, Tarihi Vardır

Bir şeyin tarihi, ona egemen olan kuvvetlerin art arda gelişi, ona egemen olmak için mücadele eden kuvvetlerin birlikte varoluşudur.

Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe

Post-anarşizm, Aydınlanmacı hümanist söyleme, insan doğasının iyi olduğu yönündeki özcü varsayımlara, devletle bireyi karşıt güçler olarak konumlandıran manici siyaset mantığına getirdiği eleştirilerle de klasik anarşizmden kopar.  Liberal devlet teorileri, devletin insanlar arasındaki kör şiddete yani “insan insanın kurdudur” doğal yasasına son vermek gerekliliğiyle ortaya çıkan bir toplumsal sözleşme olduğunu iddia ederler. Klasik anarşizm de bu teze karşı çıkarak insan doğasının iyi ve dayanışmacı olduğunu ancak devlet ve mülkiyet tarafından bastırıldığını, bozulduğunu, devletin ve mülkiyetin yok edildiği bir dünyada bu “iyi” ve dayanışmacı özelliklerin yeniden ortaya çıkıp serpileceğini savunmuştur. Anarşizmin insan doğasının iyi olduğu nosyonuna bel bağlaması elbette devlete karşı direnişi haklı çıkarma amacını taşımaktadır. Postyapısalcı teorilerin bu konuda klasik anarşizme getirdiği temel eleştiri; insan özünün iktidarın dışında saf ve aşkın bir yer olmadığını, iktidarın insan özünü sadece bastırmadığını aynı zamanda yarattığını, insanı siyasal bir özne olarak kurarak, özneleştiren bir yönetim tekniğiyle işlediği yönündedir. Öznellik, kapsamlı bir söylemler ve pratikler silsilesinde, bir iktidar, bilgi ve hakikat alanı içerisinde oluşturulmaktadır. Toplumda “özgürlük uzamları” yoktur çünkü iktidar her yerdedir. Devlet tekelindeki fiziksel şiddet elbette iktidar tekniklerinin ve rıza mekanizmalarının güvencesidir. Ancak bu şiddet tekeli disipliner kurumlara ve ideolojik alanlara nakşedilmiştir. Kurumsal şiddet doğrudan ortaya çıkmadığı zamanlarda bile tahakkümün icra edildiği toplumsal bünyeyi şekillendirir. “Foucault iktidarı özsel sınırlarla, kirlenmemiş kalkış noktası aracılığıyla düşünmeye devam etmenin siyasal teori için nafile olduğunu savunur. Siyaset oyunu artık iktidarın sınırları içinde oynanmalıdır. Bununla birlikte bu “sınırlar” değiştirilemez değildir ve gerçekte özgürlük için hayal edilemez ihtimallere açıktır.”[14] Foucault için iktidarın dışı yoktur, siyaset iktidarın sınırları içinde işlemektedir, direniş iktidara dışsal bir alan değildir, iktidarın bireyi ezmesi, sınırlaması, sabit bir öznellik içine hapsetmesi direnmek için yeterli bir kalkış noktası değildir ve iktidar tarafından üretilen öznellikler bir özgürlük biçimi, bir tercih hakkı hilesi yaratarak tahakkümün devamını sağlamaktadır. Büyük anlatıların total genellemelerine, tarihin tesadüfî akışlarına yön ve yasalar atfeden diyalektik çözümleme yöntemine karşı postyapısalcı anarşist siyasetin çözümleme yöntemi soykütük’tür. Soykütük, tahakküm ve eşitsizlik ilişkilerini sadece devlet ve ekonomik ilişkiler ölçeğinde ele almaz, epistemolojik, psikolojik, dilbilimsel, cinsel, dinsel, psikanalitik, etik ve bilişsel alanlarda gömülü olan iktidar ilişkilerini ve söylemlerini görünür kılmaya çalışır. Post-anarşizm, baskı ve güç ilişkilerini daha geniş bir toplumsal ilişki bütünlüğü içinde görmeye çalışır, hayatın birçok ilişki formu içinde varlığını sürdüren iktidarı sorunsallaştırır. İktidara karşıtlık içinde bir kimlik veya özne öne sürmek yerine iktidarın ve karşıtlığın kendi ikili yapısını sökmek ve bu manici karşıtlığı yeniden üreten siyasal mantığı bozmak günümüzdeki radikal siyasetlerin önünde bir gereklilik olarak durmaktadır.

Post-anarşist düşünce, çoklu, merkezsiz, evrensel değerlerin ve özcü kategorilerin altını oyan bütün özgürlükçü potansiyeline rağmen birçok konuda keskin eleştirilerin hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Batı-dışı anarşist deneyimlere ve anarşist figürlere yönelik Avrupamerkezci körlüğü, modern tarih yazımına genel itibariyle sadık kalması, Avrupa kıtasını esas alan tarihsel kategorilerin ve kavramların içinden iş görmesi, anarşizmin tarihini tarihsel güç ilişkilerinden, eşitsizliklerden ve tahakküm pratiklerinden kopararak metinsel bir anarşizme dönüştürmesi eleştirilerin yoğunlaştığı noktalar olmuştur.

Deleuze’ün Anti-Otoriter Alet Çantası

Deleuze’ün felsefesi, diyalektiğe, temsile, özdeşliğe, kapitalizme ve devlete karşı çokluğu, göçebeliği, farkı, arzuyu ve oluşu olumlayan materyalist bir ontolojidir. O bir “filozof-oluş”tur. Tekilliklerin sürekli oluş ve akış halinde arzulayan göçebelere dönüştüğü, baskıcı modern özdeşlik ve temsil biçimlerini  yıkma deneyimidir, bir göçebe bilimdir. Deleuze’ün göçebe bilim dediği şeye Spinoza “etik”, Nietzsche “şen bilim”, Antonin Artaud “taçlı anarşi”, Maurice Blanchot “edebiyatın uzamı”, Foucault da “dışarının düşüncesi” der. Deleuze’ün felsefesi gayri-meşru bir felsefedir.  Yani despotun gölgesinde, devletin suç ortağı ve saf aklın hizmetkârı olarak konuşan meşru bir felsefe değildir. Meşru felsefe: “egemen bir yargının, ‘sağduyu’ tarafından meşrulaştırılan sabit öznelliğin, kaya gibi katı bir özdeşliğin, ‘evrensel’ hakikatin ve ‘beyaz’ adamın adaletinin söylemidir.”[15] Deleuze’ün düşüncesi “Devlet düşüncesi”ni aşan bir “göçebe düşünce” biçimi, ontolojisi “anarşist” bir ontolojidir. Bunu Deleuze, Spinoza Üzerine Onbir Ders kitabında net bir ifadeyle ortaya koyar: “Bana saf bir ontolojide çarpıcı gelen şey, hiyerarşileri ne ölçüde reddettiğidir. Varlıktan üstün bir birlik yoktur, o halde olan her şey için, olanın bütünü için tek ve aynı anlamda söylenebilir. Bu içkinlik âlemidir. Bu ontolojik içkinlik âlemi esas olarak anti-hiyerarşiktir. Olan her şey kendinde olduğu kadarıyla varlığını etkili kılar. O kadar. Bu anti-hiyerarşik düşüncedir. En uç durumda bu bir tür anarşidir. Olanların Varlık içinde anarşisi vardır. Bu ontolojinin temel görüsüdür: Tüm varlıklar eşdeğerdir. Taş, kaçık, akıllı, hayvan, belli bakımdan, varlık açısından eşdeğerdir.”[16] Kısacası Bir’in Varlığa üstün gelmesine dayanan bütün hiyerarşik, aşkın, karşıtlığa dayalı felsefeleri ve düşünce biçimlerini reddetmiştir. Deleuze’ün ontolojisi aynı zamanda bir fark ontolojisidir. Hegel’in diyalektiğinden hiçbir şeyden nefret etmediği kadar nefret etmiştir. Çünkü “diyalektik karşıtlık, kendi düşmanını ‘koruyup sürdürme’ye çalışan sınırlı, kısmi bir saldırıdır; o süresiz bir ‘sürekli olumsuzlama’ sürdürebilen, bir tür düşük yoğunluklu savaştır.”[17] Deleuze, düşük yoğunluklu savaşları sevmez, onun amacı Foucault’un  “Siyaset kuramında kralın kellesini almalıyız” sözünün koşullarını yaratmaktır. Onun düşüncesi bir şizofrenin kahkahası, bir devrimci neşedir. Bu kahkaha aynı zamanda Spinoza’nın içkinliğini, Bergson’un ampirizmini, Nietzsche’nin “Güç istenci”ni yankılayan bir kahkahadır. Dünyayı dünyayla açıklayan, dünyayı olumlayan, dünyaya neşe saçan bir “yeryüzü” felsefesidir. Politika bahsinde, Deleuze için politika deneysel bir etkinlik olduğundan, hangi çizginin hangi yöne döneceğini kestirmek mümkün değildir. Deleuze’ün ilgilendiği temsiller değil kolektif yaratımlardır. “Halk eksiktir” öncülünden hareket eden filozofa göre politika ne liberal demokrasilerin yurttaşını ne de sosyalist devletlerin disipline ettiği sınıfı temsil etmektir, politika son kertede saf tekilliklerden oluşan bir “halk yaratmak”tır. Majör politika, özdeş ve eşdeğer yurttaşlar kabulüne dayanan modern demokrasidir. Ancak minör politika, “halk eksiktir” koşuluyla başlar, temsillerin değil yaratılışların ve oluşların alanıdır.

Guattari’yle birlikte yazdıkları Anti-Ödipus ve Bin Yayla kitapları düşünce dünyasına bir balyoz gibi indi. Marksist kategorilerden yararlanmalarına rağmen totalleştirici, indirgeyici ve temsile dayanan düşünceleri çapraz ateşe aldılar. Marksizmin vücuda geldiği modern sosyalizm deneyimlerine, parti siyasetine, öncü aydın konumuna keskin eleştiriler getirdiler. Marksizmin toplumsal analiz kategorilerinden üretim ilişkileri kavramı yerine arzulayan toplumsal makineleri, yapısal ilişkiler kavramı yerine de toplumsal akışlar kavramını tercih ettiler. Sınıfsal çıkar, sınıfsal çelişkiler ve ideoloji yerine şizo-analize, maddi üretim yerine toplumsal üretim ve bilinçdışına öncelik tanıdılar. Çalışmaların odağı ve amacı psikanalizin bir devlet dini, terapistin de bir devlet rahibi haline geldiği bir çağda, modern söylemlerin ve kurumların arzuyu nasıl sömürgeleştirdiğini göstermek ve arzuyu özgürleştirmektir. Arzu bilinçdışı tarafından yaratılmış, duygulanımsal ve libidinal enerjiler üreten bir makinedir. Arzunun devrimci bir arzu olmasına gerek yoktur çünkü arzunun kendisi zaten devrimcidir. Gerçek tarih, arzunun tarihidir. Toplumsal üretim, yalnızca belli koşullar altındaki arzulama-üretimidir. Ödipus, arzuyu olumsuzluk, suçluluk ve eksiklik olarak temsil eden bir tahakküm tiyatrosudur. Arzuyu özgürleştirmenin yolu Ödipus’un?? maskesini düşürmekten geçmektedir. Fransız 68’ini sokakta karşılayan Deleuze ve Guattari,  devlete, kapitalizme, ırkçılığa, sömürgeciliğe, cinsiyetçiliğe ve kurumsal solun bürokratik terörüne meydan okuyan hareketlere ve tekilliklere omuz vermekten de geri durmamışlardır. Leninist öncü partiler yerine devrimci “politik gruplar”a inanmışlardır. Çünkü o gruplarda “devrimi beklemeyen, onu önceden betimlemeyen arkadaşlık veya aşk ilişkileri var: onlarda şiirsel hayata özgü bir muhalefet gücü var.”[18] Deleuze ve Guattari için siyasette her zaman güncelliğini koruyan tek bir soru vardır: “İnsanlar neden kendi kölelikleri için inatla, sanki bu kendi kurtuluşlarıymış gibi savaşıyorlar?” Onlara göre “evrensel tarih tesadüflerin tarihidir, süreklilikler değil, kesilmeler ve sınırlar”[19] tarihidir. Devrimin ve evrensel tarihin öznesi de, ne bir sınıf ne de “bir bütün olarak” insanlıktır, sadece ve sadece bilinçdışıdır. Bilinçdışı hiçbir şeyi temsil etmez, sadece üretir ve ürettiği şey gerçekliğin ta kendisidir.  Arzu ve çıkarlar her zaman birlikte var olur, ancak örtüşmelerini gerektiren bir “zorunluluk” yoktur. Bilinçdışı bir tiyatro değil bir fabrikadır ve en mükemmel ürünü devrimdir. Devrimlerin başarısızlığa uğrama yazgısı “devrimci-oluş”ları veya devrimci olmayı ortadan kaldırmaz. Devrim tarihsel durumdan bir kopuş, tarihsel durum içinde bir sıçrayış, zamansız bir olaydır. Deleuze ve Guattari’ye göre devrimlerin sonuçları ile “devrimci-oluşlar” farklı şeylerdir. “Devrimin geleceği ile aynı şey olmayan bir devrimci-oluş vardır ve bu zorunlu olarak militanlardan geçmez.” Onlara göre devrim, anti-kapitalist olduğu kadar, anti-çileci de olmalıdır ve devrim, tarihin zorunlu yasalarından veya sınıfsal çıkarlardan değil, arzudan doğacaktır.

Kapitalizm

Yoksullar kendi yurtlarından ya da gettolarından çıktıklarında ateş emrini vermeyecek bir sosyal demokrasi var mıdır?

Gilles Deleuze & Félix Guattari

Deleuze ve Guattari’ye göre kapitalizm, akışların genelleştirilmiş kod çözücüsü olma özelliğiyle tanımlanmaktadır. Kapitalin yersizyurtsuzlaştırıcı-kod çözücü gücü, toplulukları parçalar ve insan deneyimini bireyler, tüketiciler ve rekabetçiler olarak düzenler. Kapitalizm, aynı zamanda yabanıl ve despotik iktidar toplumlarından ekonomik bir iktidar toplumu olması özelliğiyle ayrılır. Kapitalizmle mülkiyet topraktan koparılıp yersizyurtsuzlaştırılmış ancak, üretim araçlarında yeniden yerliyurtlulaştırılmıştır. Bütün akımları ve göstergeleri kodsuzlaştırarak yersizyurtsuzlaştırır. Yabanıl ve despotik toplumlardaki somut nitelikleri tanımlayan kodlar ve üst-kodların yerini soyut nicelikler aksiyomatiği almıştır. İlkellik için yeryüzü, barbar için despot ne ise kapitalizm için sermaye odur. Despotik toplumlarda despotun arzusunu arzulamak, kapitalizmde metaları arzulamakla yer değiştirmiştir. Ayrıca kapitalizmin artık herhangi bir ideoloji aracılığıyla kendisini meşrulaştırmasına gerek kalmamıştır. Kapitalist toplumda artık efendiler yoktur, “başka köleleri kumanda eden köleler vardır; bundan böyle hayvanı dışarıdan yüklemeye gerek yoktur, o kendi kendini yüklemektedir, artık insan teknik makinelerin değil, toplumsal makinenin kölesidir.”[20] Bir diğer nokta da genel kanaatin aksine kapitalizmde iki sınıf olmamasıdır, savaş, makinenin hizmetkârları ile makineyi havaya uçurmak isteyenler arasındadır. Yani toplumsal makinenin rejimiyle arzulama-makinelerinin rejimi arasında. Despota olan borç kapitalizmde sonsuz bir borç haline gelmiştir ve toplumsal birliğin temeli artık despotun bedeni değil, sermayedir. Ölüm içgüdüsü bir korku nöbetine dönüşmüştür, ölüm artık yaşamın sonlu parçası, her oluşun bir anı değil, sürekli bir tehdittir. “İlk kez despotizmde ortaya çıkan ölüm içgüdüsü kapitalizmde daha yaygın hale gelir: Despottan gelen uzak bir tehdit olarak herkesin üzerinde kalması yerine ölüm, artık yiyecek ve barınak sağlamak için yeterli paraya sahip olmamaya ilişkin her yerde hazır ve nazır tehdidi –yani işini kaybetmeye ve böylece yaşam araçlarına erişim sağlayan pazarı kaybetmeye ilişkin her yerde hazır ve nazır tehdidi– barındıran günlük varoluşa içkin bir hale gelir.”[21] Kapitalizmin her şeyi kuşatan bir kodu yoktur, kodu çözülmüş üretim akımlarında ve “özgür işçi” biçiminde kodu çözülmüş emek akışlarında temellenir. Deleuze ve Guattari’ye göre kapitalizmde “iki toplumsal libidinal yatırım kutbu” vardır, paranoya ve şizofreni. Paranoyak kutup; yeniden-yerliyurtlulaşmaya ve yapay yeniden-kodlamaya ve kaçışı engelleyen güçlere yatırım yaparken, şizofrenik kutup; “toplumsalı kemiren ve onu yarıp geçen, her yerde patlaması gerekeni patlatacak, düşmesi gerekeni düşürecek, kaçması gerekeni kaçıracak moleküler yükleri yürürlüğe koyan” devrimci bir güce dönüşen arzuya yatırım yapar. Şizofren kutup, farka, tekilliğe ve kaçışa yatırım yapan kutuptur. Moleküler bilinçdışı, bilinç ve temsil tarafından talep edilen özdeşlik koşullarının altını durmadan oyar. Paranoyak kutbun molar bilinci, yasalara, egemen toplumsal normlara yatırım yapar, şizofrenin özgür-biçimli arzusunu engellemek için her türlü zulmü ve “terörü” geri çağırır. Despot paranoyaktır. Kapitalizm bir taraftan bütün enerjileri sonsuz derecede geliştiren bir makine, diğer taraftan “çağırdığı yeraltı güçlerini artık kontrol edemeyen bir büyücü” gibidir. Kapitalizm sürekli şizofren üretir. “Toplumumuz şizoları Dop şampuanlarını veya Renault arabalarını ürettiği gibi üretir, tek fark şudur ki onlar satılabilir değillerdir.”[22] Yani kapitalizm bastırmak için bütün gücünü seferber ettiği halde yine de şizo-akımları, yıkıcı enerjileri üretmeyi engelleyememektedir. Kapitalizmin tek yaptığı kendi sınırlarını yerinden-etmek, ölümü yeryüzüne yaymaktır. Kapitalist makine, çoğalan tehditlerin her yerde mevcut heyulasına karşı yeryüzünü despotik bir cehenneme dönüştürmüştür.

Devlet-Aygıtı

Görünen o ki, manevi veya maddi, zalim veya demokratik, kapitalist veya sosyalist, ancak bir tane devlet vardır; ‘kızgın kükremelerle konuşan’ köpek devlet.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Ödipus

Deleuze ve Guattari’ye göre devlet aygıtı toplumsal akışları kodlayan soyut bir üst-kodlama makinasıdır. Devlet çeşitli toplumsal kodları üst-kodlayarak bazı kodların sürekliliğini sağlarken, bazı kodları da bastırarak, mülk edinerek, marjinalleştirerek ortadan kaldırmaya çalışır. Deleuze ve Guattari, devlet mevzusunda anarşistlerle ortak bir eleştiriyi paylaşırlar. Devlet, minör tahakkümlere sebep olan, bütün tekilliklere anlam ve şekil veren soyut bir üst-kodlama makinesidir. Devlet kurumlar veya tahakküm pratikleriyle yöneten somut bir makineden çok bir “genel gerçekleştirme modeli”dir, bir toplanıştır, bir kapma aygıtıdır. Marksizmin iddia ettiği gibi bir üretim tarzına dayanarak var olmaz tam aksine bütün üretimleri ve akışları bir tarz haline getirerek, düzenleyerek ve kodlayarak var olur. Yani devlet tarımsal artı-değerin bir sonucu olmasından ziyade artı-değerin oluşması devletin bir sonucudur. Bir kapma aygıtı olan devlet, “nüfusların, temaların, ticaretin, paranın” kapılmasıyla tanımlanır. Ayrıca devlet, örtbas etme vasıtasıyla ilerler. “Sahte yeryurtsallık, yeryüzü simgelerinin yerine soyut simgeleri geçiren ve yeryüzünün kendisini, devlet mülkiyetinin ya da devletin en zengin uşakları ile memurlarının mülkiyetinin nesnesi kılan etkin bir yersizyurtsuzlaşmanın ürünüdür.”[23] Deleuze ve Guattari, Anti-Ödipus’ta devletin kökeni konusunda devletlerin her zaman var olduğunu, tüm hükümran toplumlarda sürekli görülen bir soyutlama olduğunu vurgularlar. “Ur şehri, İbrahim’in ya da yeni ittifakın çıkış noktası. Devlet ilerleyici olarak şekillenmez, tümüyle silahlanmış halde ortaya çıkar, birdenbire yürürlüğe koyulan bir darbe; kökensel Urstaat, devletin, haline gelmek istediği ve arzuladığı ebedi model.”[24] Kısacası devlet, dışarıdan fetihle kurulmuş bir egemenliktir. Deleuze ve Guattari’ye göre egemen tarih içinde üç temel toplumsal makine tipi var olmuştur: İlkel territoryal makine, despotik makine ve kapitalist makine. İlkel territoryal makine arzu akışlarını yeryüzünün eksiksiz bedeninde kodlayan yerliyurtlu bir makinedir. Despotik makine, akımları despotun bedeninde üst-kodlayan aşkın emperyal bir makinedir, ilk büyük yersizyurtsuzlaşma hareketini icra etmiş ve bütün akımları ve artı-emekleri temellük ederek kendi aşkın birliğini dayatmıştır. Kapitalist makine, sermaye-paranın eksiksiz bedeninde kodunu çözmeye dayanan modern içkin makinedir. Devlet, modern kapitalizmden önce ayrı ayrı işleyen alt-toplanışları bütünleştiren soyut bir birlik iken şimdi akışları koordine eden, hâkimiyet ile itaat ilişkilerinin iç içe geçtiği bir kuvvetler sahasına tekabül etmiştir. Kapitalizm öncesi toplumsal makineler arzu akımlarını elbette kodlarlar ancak kapitalist makine hem arzu akımlarının kodunun çözülmesi hem de temsil yoluyla arzu akımlarının düzenleyicisi olması özelliğiyle ayrılır. Deleuze, tek üst-kodlama makinasının devlet olmadığını, toplumu düzenleyen baskın söylemlerin, dillerin ve bilgilerin de üst-kodlayıcı soyut bir makine olduğuna da dikkat çeker. Kapitalist makine özgün bir makine olmayıp, parçalanmış kodları bir araya getirmek ve yeniden yerliyurtlulaştırmak için despot makineden devralınan kalıntılardan, arkaizmlerden her zaman yararlanır. Kapitalist makine faşizmi arzulayan bir makinedir. Bu bağlamda faşizm modern toplumun en nihai biçimidir. Deleuze ve Guattari’ye göre faşist devlet, kapitalist devletin ekonomik ve politik yeniden yerliyurtlulaşma girişiminin en fantastik biçimidir. Faşizm, kapitalizmin yaşadığı ekonomik krizlerin bir sonucu değil kapitalizmin zaferidir. Ayrıca faşizm salt bir egemenlik biçimi değil, gündelik ilişkilerimizde serpilen ve zamanla bizi sömüren, üzerimizde tahakküm kuran şeyin bizzat kendisini arzulamaktır. Deleuze ve Guattari’ye göre faşizm, mikro-faşizmlerin okul, aile, işyeri vb. toplumsal ilişki ağları içinde sürekli bölünerek ve yayılarak zamanla devletle rezonansa girmesinin bir sonucu olarak görülmelidir. Ayrıca devrimci bireylerdeki ya da gruplardaki faşizan eğilimleri de mikro faşizm olarak adlandırırlar. W. Reich’in “kitleler kandırılmadı, onlar faşizmi arzuladılar ve açıklanması gereken de budur” belirlemesine genel itibariyle katılırlar ancak W. Reich’in kitlelerin faşizmi arzulamasında ekonomik etkenlere, ideolojik belirlenmelere verdiği öncelik konusunda ayrışırlar. Ekonomi politik ve libidinal ekonomiyi ayırmayı reddederler. Onlara göre arzu, imgesel akışların, ideolojilerin ve ekonomik çıkarların durmaksızın çarpıştığı bir toplumsal çatlaktır. “Bir yanda gerçekliğin toplumsal üretimi ve diğer yanda sadece fantezi olan arzulama-üretimi yoktur. Toplumsal üretim yalnızca belirli koşullar altındaki arzulama-üretimidir.” Devlet aygıtının sınırında çalışan ve devleti imkânsız kılacak kuvvet göçebe savaş makinesidir. Şimdi devletin soyut savaş makinasına karşı radikal dışsallığı ve göçebe niteliğiyle bir direniş formu, bir göçebe yaşam yaratma vektörü olan göçebe savaş makinasına bakabiliriz.

Göçebe Savaş Makinası

Savaş makinası, aslında savaşın birincil amaç değil, ikincil tamamlayıcı veya sentetik amaç olduğu, yani çarpıştığı Devlet-biçimli ve kent-biçimini yıkacak şekilde belirlenmiş bir göçebe icadıdır.

Gilles Deleuze & Felix Guattari, Mille Plateaux

Göçebe savaş makinası, devlet aygıtının ve kapitalist makinanın ölümcül makinasına meydan okuyan bir makinadır. Savaş makinasının amacı isminin çağrıştırdığı bütün militarist anlamlara karşın savaş değil, “yaratıcı bir kaçış çizgisinin çizilmesi, pürüzsüz bir uzam ve bu uzamdaki insanların hareketinin bileşimi”dir. Bu makinanın özgül niteliği, kaçış ve icadın göçebe çizgileridir. George Jackson’un deyimiyle, “kaçmak ama kaçarken bir silah kapmayı unutmamak”tır. Devlet aygıtının “kapma” savaşına karşı kurucu bir göçebeliktir. Çünkü bu makinayı bir askeri aygıta, bir savaşa dönüştürebilecek tek şey, bir devlet aygıtı tarafından kapılma ihtimalidir. Göçebe savaş makinası, devlet aygıtının kurumsal şiddetinden, temsil düzeninden kaçmanın yollarını arayan göçebe bir makinadır.  Yani göçebe savaş makinası devlet tarafından kapıldığı anda makina askeri bir aygıta, kaçış çizgileri de ölüm ve yıkım çizgilerine dönüşür. Deleuze ve Guattari bizi bu konuda uyarır, savaş makinası direnişin, kapitalizmden kaçışın, özgürlükçü ve devrimci akışların çizgisi olabildiği gibi, sermayeyi ve devleti destekleyen hatta faşist bir üst-kodlamaya kaynaklık eden bir pratiğe de dönüşebilir.  “Deleuze’ün tanıdık ve paradoksal biçimde, özellikle bir yerden bir yere hareket etmeyenler anlamında kullandığı göçebeler, yalnızca savaş makinalarını icat etmekle kalmaz, icatçılıklarını özgün bir eylem ve özneleşme biçimi olarak geliştirdiklerinde savaş makinasının kendisine dönüşürler. Burada icat edilen alet ve icat edilen hikâyeler anlamına gelmez, bunun da ötesinde özgür dünyalar icat etme yeteneği anlamını taşır. Göçebe varoluş içinde ve onunla birlikte, kaçış, devlet aygıtını terk etme ve savaş makinasının icatçılığı; yeni toplumsallık biçimleri, kurucu pratikler ve kurucu gücü, mümkün başka ve farklı yaşamların yaratılmasını ve gerçekleştirilmesini geliştirir.”[25] Devletlerin pürtüklü mekânları hiyerarşik ve kodlayıcı yapılarıyla savaş makinasını kaparak, ondan bir ordu, polis, asker ve işçi oluşturmaya çalışırken, göçebelerin kaygan mekânları hiçbir hiyerarşinin ve kodlamanın olmadığı bir yersizyurtsuzluk üzerine kurulmuştur. Bu yüzden Deleuze için devrimci olasılıklar kapitalist sistemin çelişkilerinde değil beklenmedik kaçış hareketlerinde saklıdır. Deleuze açısından “devrimin problemi: bir savaş makinası nasıl güncel sistemin içinde oluşan bütün kaçışları onları ezmeden, tasfiye etmeden ve devlet aygıtını yeniden üretmeksizin hesaba katabilir? sorusudur. Devrimin bir savaş makinasına ihtiyacı olduğu muhakkak, ama bu bir devlet aygıtı değil. Aynı zamanda kitlelerin arzularını çözümleyecek bir analiz merciine ihtiyacı olduğu şüphesiz, ama bu dışsal bir sentez aygıtı değil. Söz konusu olan arzuyu uyumlu hale getirmek, toplumsallaştırmak, disipline etmek değil, onu, akışı bir toplumsal kitlede kesintiye uğramayacak ve kolektif sözceler üretebilecek biçimde bağlamaktır. Önemli olan otoriter birleşme değil, bir tür sonsuz saçılmadır.”[26] Günümüzdeki pek çok anti-otoriter, anti-kapitalist toplumsal hareket göçebe bir savaş makinasıdır (Aşağıdan Küreselleşme Hareketi). Bu hareketler devlet aygıtından kaçmanın yollarını ve gerçekliğini icat etmektedirler. Geleneksel sol yapıların veya partilerin kapalılıklarını, bireyi öğüten hiyerarşik katılıklarını ve devlet-aygıtı haline gelişlerini sorunsallaştırmaktadırlar.

Kaçış Çizgisi

İyi insanlar kaçmamamız gerektiğini söyler, firar etmenin iyi olmadığını, bunun etkili olmadığını ve kişinin reformlar için çalışması gerektiğini. Ama devrimci bilir ki kaçmak devrimciliktir.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Ödipus

Deleuze göre kaçış çizgisi yersizyurtsuzlaşmaktır. Kaçmak, molar özdeşlik çizgilerinden uzaklaşmak, yaşamı üretmek ve kendine bir mücadele silahı bulmaktır. Deleuze açısından üç temel çizgi vardır: “Bir yanda katı parçalılığın bir devlet aygıtı benzeri bir varlığı gösteren molar çizgi; öte yanda ise esnek parçalılığın kendisi boyunca duygulanımsal ilişkilendirmeler ve her tip oluşun (kadın-oluş, hayvan-oluş, siyah-oluş) meydana getirdiği moleküler çizgi. Arzu oluşumları moleküler çizgi boyunca iş görme eğilimindeyken, yaşam kurumların resmi örgütlenmesi, molar çizgiyi harekete geçirme eğilimindedir.”[27] Üçüncü çizgi de kaçış çizgisidir. Kaçış çizgisi aynı zamanda göçebelerin bedeninde ve benliğinde yaşam bulan bir çizgidir. Göçebelerin geçmişi veya geleceği yoktur sadece oluşları vardır, tarihleri yoktur sadece coğrafyaları vardır. Tarihin büyük coğrafik serüvenleri Deleuze tarafından kaçış çizgileri olarak görülmüştür. Yahudilerin çöldeki serüveni, Akdeniz’i geçen Vandal Genséric’in serüveni, stepler boyunca yol alan göçebelerin serüveni, Çinlilerin uzun devrim yürüyüşü kaçış çizgisinin kimi örnekleridir. Göçebeleri göçebe yapan fiziksel hareketlilikleri veya hareketsizlikleri değil tekillikleridir. Molar kümelerden kopan, yaratıcı oluş deneyimleridir. Köklere, sınırlara ve özdeşliklere karşı birer göçebe savaş makinasına dönüşerek yürüttükleri direniştir. Göçebenin mekânı, yerleşik mekânların pürtüklü, patikalarla işaretlenmiş ve kapalı özelliklerinin tersine kaygan, akışkan ve geçicidir. “Göçebe doldurduğu, ikamet ettiği, tuttuğu bir kaygan mekân içerisinde dağıtılmıştır. Bu onun topraksal ilkesidir. Göçebe çölü yaptığı kadar, onun tarafından yapılmıştır da. O bir yersizyurtsuzlaşma vektörüdür.”[28] Kaçış çizgilerinin yarattığı minör politika, bir sınıfı veya azınlık kimliğini temsil etmek değil, kaçış çizgilerine bağlanma sürecidir. Kapitalizmi ve devleti soğuran toplumsal ilişkiler icat etme yaratıcılığıdır. Devrimi, bütün çelişkilerin çözüleceği radikal bir “olay” anı olarak görmek yerine devrimi bir süreç olarak başlatmaktır. Modern tarih boyunca kapitalizmin ve devletin çatlaklarında birçok kaçış çizgisi filizlenmiştir. 1970’lerdeki İtalyan otonom hareketi, ABD’deki Hippiler, Kuzey Avrupa’daki işgal evleri, 1936-39 yılları arasındaki Katalonya anarşistleri, Chiapas ormanlarındaki Zapatistalar, korsan radyo yayınları, fanzinler, alternatif okullar, Wall Street, Taksim Komünü ve Yüksekova’daki köy komünleri “geçici otonom bölgeler” veya diğer bir deyişle kaçış çizgilerini yaratan hareketler olarak değerlendirilebilir. Kimi anarşistlerin devleti ancak farklı ilişkiler kurarak yıkabileceğimize dair öngörüleri aslında bir kaçış çizgisi yaratma siyasetidir.  Özellikle Hakim Bey’in (Peter Lamborn Wilson) “Geçici Otonom Bölgeler” olarak adlandırdığı gözden kaybolma taktiği en bilinen örneklerindendir. Hakim Bey’e göre Geçici Otonom Bölgeler, “doğrudan Devlet’le çarpışmaya girmeyen bir ayaklanma gibidir, bir alanı (mekânsal, zamansal ya da düşlemsel) özgürleştiren ve sonra da Devlet onu ezmeden evvel başka bir yerde/başka bir zamanda yeniden oluşmak üzere kendini fesheden bir gerilla operasyonu gibidir.”[29] Hakim Bey, modern özgürlük tasavvurlarının dışına çıkarak Doğu toplumlarındaki heterodoks mezhepleri, sapkın tarikatları, dervişliği, büyücülüğü ve paganizmi ontolojik anarşi deneyimleri olarak sahiplenir. Bu minvalde kaçış çizgilerine ilişkin çağdaş katkılardan biri de Antonio Negri ve Michael Hardt’ın çekilme ve eksilme yoluyla iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelen “toplu çıkış” çağrısıdır. “Bizim kavrayışımız, bugün, ‘silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere tabidir. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.”[30] Bütün bu öneriler ve deneyimler önemli bir özgürlük mirası olmakla birlikte,1960’lardan bu yana alt-kültür gruplarının, hippi ve punk kuşağının yarattığı komünlerin ve otonom bölgelerin zamanla gettolaşarak kapitalizm tarafından kapılan cool bir yaşam tarzına dönüştüğünü hatırlamakta fayda vardır. Özgürlük, kapitalizm tarafından kabul gören ihlallerin keyfini sürmeye dönüştüğünde, oyunun kendisini değiştirmek veya oyunun kurallarını sil baştan yazmak mümkün değildir.

Şizo-Özne (Şizo-Devrimci)

Şizo-analizin bilinçdışı, kişilerden, toplanışlardan ve yasalardan, imgelerden, yapılardan ve simgelerden habersizdir. O bir yetimdir, aynen bir anarşist ve bir ateist olduğu gibi.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Ödipus

Deleuze ve Guattari’ye göre devrimci özne, disipliner parti adamı değil, şizo-öznedir. Onlara göre devrimciler, devrimin görev olarak değil, arzu dolayısıyla istendiğini ve yapıldığını sıklıkla unuturlar veya bunu idrak etmeyi pek sevmezler. Kapitalist aksiyomatiğe direnen, Ödip’i reddeden, toplumsal kodları parçalayan ve yeniden yer-yurt edinmenin duvarlarını yıkarak akışlar, yeğinlikler ve oluş dünyasına geçen ve böylelikle bütün bir kapitalist düzeni tehdit eden şizo-öznedir. Deleuze ve Guattari’nin analizinde şizofreni bir hastalık ya da biyolojik durum değil; kapitalist toplumsal koşullar içerisinde üretilmiş potansiyel olarak özgürleştirici bir psişik durumdur, mutlak kod bozumunun bir ürünüdür. Öznelerin burjuva gerçeklik ilkesinden, onun baskı altına alan ego ve süper ego kısıtlamalarından ve Ödipal tuzaklarından sıyrıldıkları psişik bir merkezsizleşme süreci olarak şizofrenik süreç, kapitalizmin istikrarına ve yeniden üretilmesine karşı radikal bir tehdit ortaya koyar. Modernliğin normalleştirilmiş öznelliklerinden bir kurtuluşun koşuludur. “Şizofren, kapitalizmin sınırına sıkı sıkıya tutunur: onun gelişmiş eğilimi, onun artı-ürünü, onun proletaryası ve onu imha edecek melektir. Bütün kodları karıştırır ve kodu çözülmüş arzu akımlarını taşır.”[31] Şizoanaliz, bireyin hayatını “anne, baba ve ben” yapısına bağımlı kılmaya çalışan üçgen faşizmin, Ödipal yapının bir eleştirisi ve onun ötesine geçmektir. Şizonalizin amacı kendi içsel deli gömlekleri içinde zavallı, savunmasız ve klinik divanlarına uzanmış bir konumu reddetmektir. Şizoanaliz, modern ikili karşıtlıkları yapıbozumuna uğratmaktır, modern özne teorilerinden, temsili düşünce tarzlarından ve totalleştirici pratiklerden bir kopuştur. Kısacası şizoanalizin görevi temsil tiyatrosunu arzulama-üretiminin düzenine çevirmektir. Deleuze ve Guattari, şizofreni bir devrim veya devrimci olarak görmekten çok bir devrim potansiyeli olarak değerlendirirler. “Devrimcinin şizofren olduğunu veya tersini hiç mi hiç düşünmedik. Aksine, mevcudiyet olarak şizofreniyi süreç olarak şizofreniden durmaksızın ayırt ettik; imdi, ilki sadece durakalmayla, boşluktaki süreğenlikle veya bastırmanın sürece dayattığı erekçi yanılsamalarla ilişkili olarak tanımlanabilir. Şizofrenik sürecin bir şizofrenin üretimiyle karışmasından mümkün olduğunca kaçınabilmek için sadece toplumsal sahaya yapılan libidinal yatırımdaki şizoid kutuptan söz etmemizin nedeni buydu. Şizofrenik süreç (şizoid kutup) devrimcidir.”[32] Ancak kapitalizm, kodu çözülmüş bir devrimci akış olan şizofrenik kutbun önüne kurumlar, söylemler ve uzmanlar aracılığıyla set çekmeye devam eder. Deleuze ve Guattari, devrimci-şizoid arzuların faşizmi arzulayan paranoyak bir arzuya dönüşmesini engellemenin yolunun tabi kılınmayı tersine çevirmekten, kapitalist iktidarı devirmekten geçtiğinin altını çizerler. Devrim; amaçların tanımı, çıkarların harekete geçirilmesinin yanısıra bir arzu yatırımı olmayı da başarması durumunda mümkündür. “Hitler faşistleri tahrik etmiştir. Bayraklar, milletler, ordular ve bankalar birçok insanı tahrik eder. Devrimci bir makine, en azından bu iktidar makinelerinin sahip olduğu kesilmeler ve akımlar kadar güç elde edemezse hiçbir şeydir.”[33] Bir diğer önemli nokta da Deleuze şizofreni marjinallerle asla bir tutmaz ve marjinallerin devrimci bir potansiyel taşıdıklarına inanmamaktadır. “Biz şizofrenin, moleküler bir sürecin bir kara deliğe düşüş olduğuna inanmaktayız. Marjinaller bize daima korku biraz da tiksinti vermişlerdir. Onlar yeteri kadar yasa-dışı değildirler.”[34] Onlara göre marjinaller bir kaçış çizgisini yaratanlar değil, belli bir çizgiyi takip eden veya o çizgileri sahiplenenlerdir. Günümüzde belli bohem bir yaşam tarzının koruyucusu haline gelen, toplumsal dönüşüm fırtınalarına mesafeli, yaratmak yerine sinik bir eleştirinin sözcüsü konumuyla yetinen muhalif tipini hesaba kattığımızda bu marjinallik eleştirisi fazlasıyla isabetli görünmektedir.

Rizom (Köksap)

Hangi devrim, anarşist ya da sorumsuz olarak nitelenen kendi özne-gruplarına karşı dönme eğilimine sahip değildir ki?

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Ödipus

Deleuze ve Guattari’nin sorduğu soruya cevabım, evet, ağaç-biçimli düşüncelerden yola çıkmış ve ağaç gibi yukarıdan bakan bütün devrimler, bazı devrimcileri anarşist veya sorumsuz veya hain ilan ederek kendi özne-gruplarını yok etti ve fikirlerinin üzerine de beton dökmeyi başardı. Çünkü iktidar daima ağaç kılığındadır. Ağaç biçimli düşünce merkezileşmiş, birleşik, hiyerarşik, kendi kendisiyle özdeş ve belli bir öznenin temsiline dayanan bir düşünce biçimidir. Türkçeye köksap (rhizoma) olarak çevrilen rizom, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Bin Yayla kitabında geliştirdikleri bir düşünce biçimi ve siyaset modelidir. Özcü, temelci, hiyerarşik ve temsili düşünce biçimini “ağaçbiçimli düşünce” olarak adlandırırlar. Rizomatik düşünce ise, farklar, çoklu bağlantılar ve merkezsiz niteliğiyle karakterize edilir. Ağaç ve ağaç benzeri düşünce sistemleri; hiyerarşi, düzen ve durağanlık terimleriyle tanımlanırken, rizomatik sistemler, yataylığa, farklı boğum ve noktalar arasındaki çoklu ve karmaşık bağlantılara dayanan özgürlükçü bir düşünce biçimidir. Kısacası “köksap, bütün oluşlara açıktır”. Botanik dünyasındaki fiziksel görüntüleri itibariyle rizomlar yeraltından başlayarak kökleri ve sürgünleri boğumlarından itibaren çevreye yayılan, yatay bir ağ şeklinde büyür. Ağaçlar ise dikey şekillidir, bir başlangıç noktası, kökü veya tohumu olan, dalları, gövdesi ve yaprakları arasındaki eşitsizliklerin belirgin olduğu bir yapıdır. Gövdeleri, dalları ve yaprakları tepe kısmında toplanmıştır. “Ağaç tipi düşünce, dünyaya aşkın bir pencereden bakarak nesnelere bir Tanrı gözüyle yaklaşırken rizomatik düşünce, dünyaya yerden bakar.”[35] Batı düşünce geleneği Platon’dan bu yana “ağaçbiçimli düşünce” modelini izlemiş, birleşik, hiyerarşik, özdeş ve belli bir köke veya özneye dayandırılmış bir epistemolojik geleneğe yaslanmıştır. Dünya, varsayılan bir aşkın ideal üzerinden bu idealle ne kadar örtüştüğüne, eksik veya fazlalıklarının ne olduğuna bakılarak yargılanmıştır. “Köksap bilgisi köklerin ve temellerin kökünü kazımaya, birlikleri bozmaya ve ikilikleri alaşağı etmeye ve kökleri ve dalları dağıtmaya, farklılıklar ve çokkatlılıklar üreterek, yeni bağlantılar kurarak çoğullaştırmaya ve sirayet ettirmeye çalışır. Köksap bilgisi Batı düşüncesinden dışlanan ilkeleri onaylar, gerçekliği dinamik, heterojen ve ikilikten muaf olarak yorumlar.”[36] Rizomatik düşünce anti-otoriter siyaset açısından büyük önem arz etmektedir, radikal siyasete musallat olan hiyerarşik düşünce ve örgütlenme modellerinin aşılmasında önemli bir anarşist ilke haline gelmiştir. Herhangi bir birlik veya bütünlük teşkil etmeyen, mücadele bağlantıları oluşturarak kendini yaratan anarşik çokluğun oluşturduğu tikellikler rizomatik bir direniş kristalidir. Türkiye’de son zamanlarda ortaya çıkan Gezi direnişi bu bağlamda özel bir örnek teşkil etmektedir. Başlangıç noktası ve mücadele sembolü ağaç olan ama pratikçe “ağaçbiçimli düşünce” ve örgütlenme modelinin yok edildiği bir eylem olmuştur. Bütün siyasal ve kültürel farklılıkların “kurucu karşılaşmalar” yaşadığı, hiçbir partinin veya ideolojinin önderlik etmediği/edemediği, makro ile mikro politikaların eklemlendiği, aktif ve reaktif arzuların iç içe aktığı Türkiye tarihinin en kapsamlı ve en etkili rizomatik örgütlenmesi olmayı başarmıştır. Gezi belki bir devrimle sonuçlanmadı ama bu topraklarda radikal siyaset düşüncesinde ve örgütlenme tarzında rizomatik bir devrim yarattığını, yeni tahayyül patikaları açtığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Azınlık-Oluş (Minör-Oluş)

Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir.

Gilles Deleuze

Öteki oluş ‘anarşi’dir. Özdeşliği baltaladığı için ona ait süreç şizofrenik olarak düşünülebilir.

Brian Massumi

Azınlık çoğunluktan, normlardan ve baskın toplumsal kodlardan sapandır. Azınlığın siyasi önemi onun çoğunluktan dışlanmasında veya çoğunluktan niceliksel farklarla tanımlanan şey de değil onun potansiyel özgürlük kapasitesinde yatmaktadır. Azınlık-oluş, ne tanımlanabilir bir birlik ya da kimliğe sahip olmaktır ne de nostaljik bir varoluşa sıkı sıkıya sarılmaktır, azınlık-oluş daha çok bir süreç, bir “yollarda yaşayış” hali, bir sınır ihlalidir. Modern iktidarın kurulu öznelliğini reddetmek yani olduğumuz şeye ihanet etmektir. Kısacası azınlık doğulmaz, azınlık olunur. Ayrıca azınlığın oluştuğu bir model de yoktur. “Oluş asla taklit değildir, gerçekte adil de olsa, ne bir modele, ne de tıpkısı gibi yapılmaya benzer. Ona doğru gelen, ya da bir şeyin gelmesi gerekli olan, ondan yola çıkılan bir terim yoktur. Oluşlar ne taklit görüntüleri ne de benzeşmelerdir, ama ikili kapmalar, paralel olmayan evrimler, iki saltanat arası düğünlerdir.”[37] Deleuze ve Guattari siyasal anlamda çoğunluk ve azınlık arasındaki farkın sayısal bir fark olmadığını ısrarla vurgularlar. “Çoğunluk sayısal çoklukla değil, değerlendirmeyi sağlayan ideal bir sabit ya da standart bir ölçüyle tanımlanır (örneğin beyaz, batılı, erkek, yetişkin makul, heteroseksüel, kentlerde yaşayan standart bir dil konuşan vs.); bu aksiyomatik modelden sapan herhangi bir belirlenim, sayısından bağımsız olarak azınlık olarak değerlendirilecektir.”[38]Azınlıklar kaçış çizgileri üzerinde oluşurlar. Azınlığın gücü iktidar tarafından kabul görmesi veya orada tanınmasıyla ilgili değildir, devlet ve kapitalist makinenin güzergâhından gitmeyen kompozisyonlar yaratmak potansiyelinde saklıdır. Yani çoğunluk içinde kontrol edilemeyen ve katılaşmayan akışlar ve oluşlar yaratmaktır. Kadın, çocuk, siyah, homoseksüel, hayvan vb. minöriter oluşlar vardır. Oluş bir kaçıştır, olumsuz ya da karşıt değildir. Çünkü karşıtlığa dayalı fark aslında aynılıktır. Karşıtlık, toplumun homojenize edici eğilimlerinin tuzağına düşmektir. Ne de olsa sistem, karşıtlığa dayalı potansiyelleri kapma aygıtıdır. Aşkın bir kimlik etrafında, karşıtın yarattığı standartlar üzerinden tanımlanan her öznellik veya çoğunluk olmaya yönelik tanınma siyasetleri sistem tarafından kapılır ve bütün özgürleştirici potansiyelini zamanla yitirir. Kadınların, etnik azınlıkların, eşcinsellerin, siyahların, üçüncü dünyalıların yıllar boyunca ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı yürüttükleri direnişler sonucunda elde ettikleri bir dizi hakkın veya kazanımın önemi elbette yok sayılamaz. Netice itibariyle kimlik sadece farklılığın keşfi değil, aynı zamanda kolektif bir boyunduruğun ve vahşetin de keşfidir. Ancak özgürlük, bir kimliğin veya öznenin kurtuluşu olarak düzenlendiğinde bir savaş makinesi olmaktan çıkar, bir egemenlik biçimine dönüşür. Brian Massumi’nin etkili üslubuyla vurguladığı gibi: “İşçiler, kadınlar, Siyahlar ve bazen cinsel azınlıklar, iktidar konumlarına kabul edilebilirler, ama tüm pratik amaçlar için kapitalist, erkek ve heteroseksüel –Majöritenin onursal üyeleri– haline gelmeleri ölçüsünde. Azınlıkların teoride eşit olması beklenir, ama pratikte, Aynının daha güçsüz sürümleridir onlar: Molar Adamın çocukları. Liberal ulus-devletin kalıcı gücü, ‘Öteki’yi/dışarıyı uyumlu bir şekilde temsil etme yeteneğine bağlıdır –ama sadece temsil eder. Liberal ulus-devlet doğrudan doğruya bastırıcı değildir. ‘Demokratik’tir. ‘Evrensel’e oy verme ‘hakkı’nı yaratır– başka bir deyişle, herkese güçten feragat etmeleri için ‘özgür’ bir seçim bahşeder.”[39]Azınlık oluş, mağduriyet koşullarına demir atmak veya dışlanma mekanizmalarını onaylamak değildir, otonom alanlar icat etmek, iktidarın ikili karşıtlıklarını kilitleyen bir araf uzam inşa etmektir. Bir azınlık konumunun politik gücü, bütün majör kimliklerin meşruluğuna halel getirmek, başka tekilliklerin direniş sahalarıyla devrimci bağlantılar kurmak, devletin ve kapitalizmin soyut birliklere ve bütünlüklere dayalı toplumsal üretimini istikrarsızlaştırmaktır. Minör-oluş, Spinozacı anlamıyla bu dünyada yaşamak için gücün arttırılmasına meyleden bir etiktir.  Her oluş, bir yersizyurtsuzlaştırmadır. Belirli bir yeri, belirli bir eylemle diğerlerini dışlayacak tarzda kuran yerliyurtlulaştırmanın karşıtıdır. Dikkate alınması gereken noktalardan biri de azınlıklar çoğu zaman iki veya daha fazla dil konuşurlar. Anadillerini ya unutmuşlardır ya da kullanamazlar. İçinde yaşadıkları egemen dili kekeme hale getirerek, yersizyurtsuzlaştırırlar. Minör diller, gettolaşmış bir azınlık dili değildir, kendilerine ait olmayan majör dilin içine yerleşmek, orada bir minör dil yaratmaktır. ABD’deki siyahların kullandığı “Siyah İngilizcesi”, Keltçe ile varyasyona uğramış İrlanda İngilizcesi, Kürtçe ile varyasyona uğramış Diyarbakır Türkçesi Cezayirlilerin konuştuğu Fransızca minör dillere örnek verilebilir. Minör dil, majör dili parodileştirmek, dilin değişmezlerinin tabanını aşındırmak ve majör dile farkın ve acının yan anlamlarını katmaktır.  Çek Yahudisi Kafka’nın Almanca yazdığı edebiyat veya Kürt Yaşar Kemal’in Türkçe yazdığı edebiyat minör edebiyat’ın bazı örnekleridir.

Deleuze ve Guattari için kadın-oluş diğer yersizyurtsuzlaşma formları arasında bir önceliğe sahiptir, çünkü “kadın-oluş, diğer oluşlar için bir referans, nihayetinde bir ekran işlevi” görür. Deleuze ve Guattari’nin geliştirdiği şizo-analiz ve minör-oluş kavramları, günümüzde feminist ve Queer siyasetlerle kesişen verimli okumalara kaynaklık etmiştir. Deleuze ve Guattari’ye göre erkek sadece bir cinsiyet kimliği değildir, tüm varlıkların veya oluşların belirlendiği üst-standarttır. Erkek “majör”dür, sayısal üstünlüğünden ötürü değil, her türlü varlık erkek ölçütünden türetildiği için öyledir. Erkek hayatın bir ereği veya hedefi olarak temsil edilmekte ve konumlandırılmaktadır. Tarih ve kültürün uzun hikâyesi erkeğin hikâyesi ve oluşudur. Oysa oluş her türlü temelden veya özden muaf olmaktır. Bu bağlamda erkek-oluş yoktur, kadın-oluş vardır. Kadının oluştuğu bir model olmadığı gibi, arzusu da farklıdır. Deleuze ve Guattari kadın-oluşu, kökensel bir nesnenin yitirilmesi veya bastırılması ile başlamayan yeni bir arzu anlayışının saçılması olarak kabul ederler. Kadın-oluş, kişisel öncesi, anti-ödipal ve bizatihi devrimci bir arzudur. Kadının arzusu, erkeğin öyküsü veya insan tarihi kapsamında açıklanan bir arzu değildir. Özdeşliklere, dışlamalara ve temsile dayalı molar birlikler içinde, birey, ayırıcı sentezler olan kadın-erkek, heteroseksüel-homoseksüel ikilikleri doğrultusunda cinsel yönelimini “üstlenmek” zorunda kalmıştır. Kadın veya eşcinsel kimliği, bağlanma ve tamamlanmış sentezlerin çift kutuplu karşıtlığı içinde katılaşır. Kadınların ve eşcinsellerin yürüttükleri eşitlik mücadelesi çoğu zaman erkeğin ve heteroseksüelliğin belirlediği standardın bir “eşit” ortağı olma çabasına dönüşmüştür ve haliyle molar özdeşlikler yerli yerinde kalmıştır. Deleuze ve Guattari için cinsiyet politikaları, cinsiyet kategorilerinin dağıtılmasıyla iş görmelidir. Çünkü hiçbir kategoriye tam olarak tekabül eden bir beden yoktur. Bir beden herhangi bir cinsiyete sahip değildir, cinsiyetlendirilmiştir. Yani molar cinsiyet kalıplarına dökülmüştür.

Şizo-özne, kapsayıcı birliklere, kısmi-nesne bağıntılara sahip, çözülen ve sürekli yeniden-kurulan göçebe bir öznedir. Anti-Ödipus, Queer düşüncenin bir özgürlük taslağı, yolu cinsiyetsizliğe çıkan en kısa patikadır. Deleuze ve Guattari’nin amacı, tekilliği biçimlendirmeye çalışan özdeşlik ve aynılık aygıtını ve bu aygıtı besleyen kavramsal şebekeyi havaya uçurmaktır. “Bağlantıların her zaman kısmi ve kişisel-olmayan, birleşmelerin göçebe ve çok anlamlı, ayrımların kapsayıcı olduğu, homoseksüelliğin ve heteroseksüelliğin artık ayırt edilemediği bu yeni bölgelere doğru ilerler: nihayet zapt edilmiş olan insani-olmayan cinsiyetin çiçeklere karıştığı yanal bağlantıların dünyası, arzunun kendi moleküler öğelerine ve akımlarına göre işlediği yeni bir yeryüzü.”[40] Queer düşüncenin geliştirdiği analiz, Deleuze ve Guattari’nin söyledikleriyle önemli oranda örtüşmektedir. Queer siyasetler açısından cinsel yönelim, ne bedensel bir farkın ifadesidir ne de toplumsal bir inşadır. Performansa ve tekrara dayalı kırılgan bir kimliktir. Cinsiyet ifadelerinin arkasında hiçbir cinsiyet kimliği veya cinsiyet kodu yoktur. Cinsel kimlik, performatif biçimde kendi sonuçları olduğu söylenen “ifadeler” tarafından kurulmuştur. Judith Butler için can alıcı soru, tekrarlayıp tekrarlamamak değil, tekrarlama tarzı ve tekrarı olanaklı kılan cinsiyet normlarını çoklu cinsel performanslarla yerinden etmektir.[41] Tekrar, sınırlı oranda kurucu, potansiyel olarak yıkıcı bir performanstır. Tekrar, cinsel kodları bedenden kazıyarak, cinsel rolleri ve yönelimleri çoklu ve değişken performanslarla istikrarsız hale getirir. Queer kuramcılar için cinsel kimlik, bedenlerden ve toplumsal cinsiyet rollerinden otomatik olarak türemez, aksine bir geçişkenlik alanıdır. Kimliği sabit veya eşsiz bir öz yerine heterojen ve açık uçlu bir performans, bir akışkanlık alanı olarak gören Queer siyasetler, kimlik politikalarının aşkın temellerini sarsan derin etkiler yaratmıştır. Beyaz ırkın, egemen sınıfın ve toplumsal cinsiyetin yarattığı kimliklere karşı mücadele aynı zamanda ırksallaştırılmış, cinsiyetlendirilmiş ve sınıfsallaştırılmış düşünce ve performanslardan da özgürleşmeyi içermediği sürece “minör-oluş” mümkün görünmemektedir.

Sonuç itibariyle özetleyecek olursak Deleuze ve Guattari’nin düşünce güzergâhı boyunca çokluklar, farklılıklar, yaratımlar ve oluşlar bir rizom oluşturur ve ağaç-biçimli (Aynı, Özdeş, Hiyerarşik, Karşıt) düşünce geleneğinden içkin bir kopuşu mümkün kılar. Batı felsefesi, tarihi, dilbilimi ve biyolojisi, yatay ve dikey çizgilerle düzenlenmiş ağaç-biçimli bir düşünce sisteminin dallarıdır. Deleuze’ün felsefesi, çoklukları, farklılıkları ve oluşları temsil ilkelerine tabi kılan, yerliyurtlulaştırmalar ve kodlamalar aracılığıyla kendini yeniden üreten “devlet felsefesi”nden düşünceyi geri almaktır. Deleuze’ün felsefesinde çoklukların bileşenlerini tekillikler oluşturur, olayın gerçekleştiği mekânlar kaygandır, gerçekleşme modelleri köksaptır, ilişkileri oluşlar yaratır, kompozisyon planları yaylalardır ve yersizyurtsuzlaştırmaları kuran da kaçış çizgileridir. Devlet’e, kodlanmaya ve yerliyurtlulaştırmaya direnen vektör de bir göçebe haline gelen savaş makinasıdır. Deleuze’ün felsefesi elbette eleştiriden muaf bir felsefe veya düşünce tarihine konmuş bir nokta değildir. Birçok yönüyle eleştirilen bir felsefe olmaya devam etmektedir. Örneğin Brian Massumi, Deleuze ve Guattari’nin “kadın-oluş” kavramını cinsiyetçi bulmaktadır. Kadına atfedilen aşkın değerlerin, değişimin sorumluluğunu kadına yüklemek anlamına geldiğini yani kadınlara “önden buyurun” demeye getirdiğinin altını çizmektedir. Massumi’ye göre kadınlar ve cinsel azınlıklar önden gitmek “zorunda” değillerdir ama beklemek zorunda da değillerdir (Brian Massumı, 2013). Ayrıca Deleuze ve Guattari’nin “despotik makina” kavramlaştırmasının, Marx’ın oryantalist ve sömürgeci kaynaklara dayanarak geliştirdiği “Asya Tipi Üretim Tarzı” kavramından türetilen son derece sorunlu bir kavram olduğu vurgulanmıştır. Devlet makineleri analizi genel itibariyle indirgemeci ve Avrupa toplumlarının gelişim çizgisini esas alan klasik bir Marksist analiz olarak görülmüştür. Arzunun kendi başına devrimci bir enerji olarak ele alınması da metafizik bir çıkarsama olarak değerlendirilmiştir. Ancak felsefenin temel görevi oluşlara, farklılıklara, çokluklara açık ve “gerçek” problemlerin çözümüne bağlanmış kavramlar yaratmaksa şayet Deleuze’ün felsefesi fazlasıyla bereketli ve kaygan bir topraktır. Devletin, yasanın, yerliyurtlulaştırmanın topraklarını ardında bırakan bir göçebedir. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği göçebe, moleküler, rizomatik siyaset, anarşist bir siyasetin bütün özgürlükçü, radikal nüvelerini içinde barındırmaktadır. Özgürlükçü düşünce, olağanüstü bir kavramsal cephane kazanmıştır. Deleuze ve Guattari’nin alet çantası, ağzına kadar arzu dolu anti-otoriter bir devrim çantasıdır. Bu yazı elbette “seçici” bir okumadır, çünkü özgürlük çantasına sadece kullanışlı olan kavramları atmayı amaçlamaktadır, aynı zamanda çalıntı bir okumadır, çünkü Deleuze bize “çalmak için okumak” gerekliliğini öğreten ilk filozoftur.

Ramazan Kaya

KAYNAKÇA

BEST, Steven, Kellner, Douglas, Postmodern Teori-Eleştirel Soruşturmalar, çev. Mehmet Küçük. Ayrıntı, İstanbul, 2011.

BEY, Hakim, T.A.Z, çev. İnan Mayıs Aru, Altıkırkbeş, İstanbul, 2009.

BUTLER, Judith, Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür, Metis, İstanbul, 2008.

COLSON, Daniel, Proudhon’dan Deleuze’e Anarşist Felsefe Sözlüğü, çev. Işık Ergüden, Versus, İstanbul, 2011.

GILBERT, Jeremy, Antikapitalizm ve Kültür-Radikal Teori ve Popüler Politika, çev. Tuğba Sağlam, Ayrıntı, İstanbul, 2012.

DELEUZE, Gilles, Spinoza Üzerine Onbir Ders,, çev. Ulus Baker, Kabalcı, İstanbul, 2008.

¾ Issız Ada ve Diğer Metinler, çev. Ferhat Taylan, Hakan Yücefer, Bağlam, İstanbul, 2009.

DELEUZE, Gilles, PARNET, Claire, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam, İstanbul, 1990.

DELEUZE, Gilles ve GUATTARI, Félix, Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1, çev. Fahrettin Ege vd., Bilim ve Sosyalizm, Ankara, 2012.

EVREN, Süreyyya, Anarşizmler, çev. Barış Yıldırım, Elmas Deniz, İletişim, İstanbul, 2013.

HARDT Michael, Gilles Deleuze-Felsefede Bir Çıraklık, çev. İsmail Öğretir-Ali Utku, Otonom, İstanbul, 2012.

HOLLAND, W., Eugene, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedıpus’u, çev. Ali Utku, Mukadder Erkan, Otonom, İstanbul, 2007.

KARATANİ, Kojin, Transkritik, çev. Erkal Ünal, Metis, İstanbul, 2008.

MASSUMI, Brian, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi, çev. Fahrettin Ege, Bilim ve Sosyalizm, Ankara, 2013.

MAY, Todd, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, çev. Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı , İstanbul, 2000.

¾ “Postyapısalcı Anarşizm Sahaya İniyor”, çev. Süreyya Evren, Siyahî, 2004, Sayı 1.

NEGRI, Antonio ve Hardt, Michael, Ortak Zenginlik, çev. Eflâ-Barış Yıldırım, Ayrıntı , İstanbul, 2011.

NEWMAN, Saul, Bakunin’den Lacan’a, çev. Kürşad Kızıltuğ, Ayrıntı, İstanbul, 2006.

PATTON, Paul Robert, “Kavramsal Politika ve Bin Yayla’da Savaş Makinası”, Gilles Deleuze’de Toplum ve Denetim, çev. Barış Başaran, Bağlam, İstanbul, 2005.

RAUNIG, Gerald, Bin Makine, çev. Münevver Çelik, Otonom, İstanbul, 2013.

SCOTT, C., J. C. Scott, Devlet Gibi Görmek, çev. Nil Erdoğan, Versus Kitap, İstanbul, 2008.

SMITH, W., Daniel, Saf İçkin Yaşam: Deleuze’ün “Kritik ve Klinik Projesi, çev. Emre Koyuncu, Norgunk, İstanbul, 2013.

YILDIRIM, Yavuz, Sosyal Forum’dan Öfkeliler’e, İletişim , İstanbul, 2013.

 


[1] Kojin Karatani, Transkritik, çev. Erkal Ünal, Metis , İstanbul, 2008, s. 232.

[2] Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, çev. Kürşad Kızıltuğ, Ayrıntı , İstanbul, 2006.

[3] Daniel Colson, Proudhon’dan Deleuze’e Anarşist Felsefe Sözlüğü, Versus , İstanbul, 2011 s. 49.

[4] Süreyyya Evren, Anarşizmler, çev. Barış Yıldırım, Elmas Deniz, İletişim , İstanbul, 2013, s. 39-40.

[5] Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, çev. Kürşad Kızıltuğ, Ayrıntı , İstanbul, 2006, s.160.

[6] Gordon’dan alıntılayan Süreyyya Evren, Anarşizmler, s. 23.

[7] J. C. Scott, Devlet Gibi Görmek, çev. Nil Erdoğan, Versus Kitap, İstanbul, 2008.

[8] Todd May, “Postyapısalcı Anarşizm Sahaya İniyor”, çev. Süreyya Evren, Siyahî,  2004, Sayı 1, s. 12.

[9] Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, çev. Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı , İstanbul, 2000, s. 22-23.

[10] Yavuz Yıldırım, Sosyal Forum’dan Öfkeliler’e, İletişim , İstanbul, 2013, s. 14.

[11] Michel Foucault’tan alıntılayan Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, s. 133-136.

[12] Michel Foucault’tan alıntılayan Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, s. 156.

[13] Alıntılayan Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, s. 70-81.

[14] Saul Newman,  Bakunin’den Lacan’a, s. 129.

[15] Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi, çev. Fahrettin Ege, BS , 2013, s. 10.

[16] Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine Onbir Ders, Kabalcı Yayınevi, çev. Ulus Baker, 2008, s. 140.

[17] Michael Hardt, Gilles Deleuze-Felsefede Bir Çıraklık, çev. İsmail Öğretir-Ali Utku, Otonom , İstanbul, 2012, s. 110.

[18] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam , çev. Ferhat Taylan, Hakan Yücefer, İstanbul, 2009, s. 227.

[19] Gilles Deleuze, Félix Guattari, Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1, Bilim ve Sosyalizm , 2012, s. 189.

[20] A.g.y., s. 338.

[21] Eugene W. Holland, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedıpus’u, çev. Ali Utku, Mukadder Erkan, Otonom, İstanbul, 2007, s. 157.

[22] Gilles Deleuze, Félix Guattari, Anti-Ödipus, s. 326.

[23] A.g.y., s. 263.

[24] A.g.y., s. 290.

[25] Gerald Raunig, Bin Makine,  çev. Münevver Çelik, Otonom, İstanbul, 2013, s. 61.

[26] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, s. 432.

[27] Paul Robert Patton, “Kavramsal Politika ve Bin Yayla’da Savaş Makinası”, Gilles Deleuze’de Toplum ve Denetim, çev. Barış Başaran,  Bağlam , İstanbul, 2005, s. 48.

[28] Gilles Deleuze ve Félix Guattari’den aktaran Paul Robert Pattona.g.y., s. 60.

[29] Hakim Bey, T.A.Z, çev. İnan Mayıs Aru, Altıkırkbeş , İstanbul, 2009, s. 148.

[30] Antonio Negri ve Michael Hardt, Ortak Zenginlik, çev. Eflâ-Barış Yıldırım, Ayrıntı , İstanbul, 2011, s. 359.

[31] Gilles Deleuze, Félix Guattari, Anti-Ödipus, s. 55.

[32] A.g.y., s. 499.

[33] A.g.y.,  s. 386.

[34] Gilles Deleuze, Claıre Parnet, Diyaloglar, , çev. Ali Akay, Bağlam, İstanbul, 1990, s. 187.

[35] Jeremy Gilbert, Antikapitalizm ve Kültür-Radikal Teori ve Popüler Politika, çev.?? Ayrıntı , İstanbul, 2012, s. 203.

[36] Steven Best, Douglas Kellner, Postmodern Teori-Eleştirel Soruşturmalar, çev. ??, Ayrıntı , İstanbul, 2011, s. 127.

[37] Gilles Deleuze, Diyaloglar, s. 16.

[38] Daniel W. Smıth, Saf İçkin Yaşam: Deleuze’ün “Kritik ve Klinik Projesi, çev. Emre Koyuncu  Norgunk, İstanbul, 2013, s. 54.

[39] Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi, s. 173-174-175.

[40] Gilles Deleuze, Félix Guattari, Anti-Ödipus, s. 419.

[41] Judith Butler, Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür, Metis , İstanbul, 2008.

Categories
Gündem

“Sıkıştırılıyoruz”

Farksız Sizin Bu, Şu, O Halleriniz;
Biz her halimizde sıkıştırılıyoruz

Yaşamlarımızı sürekli baskılayan korku ve panikle; her gün-her saat durmaksızın bir hızla değişen gündemlerle; haber bültenlerinde, tartışma programlarında, gazetelerde, radyolarda bitmeyen tekrarlarla, “paylaş”larla, “retweet”lerle; bizleri “aptal” yerine koyup manipülasyondan beslenen medyayla; geçmişimizi, kimliğimizi ve hafızalarımızı silen kentsel dönüşüm ve yıkım politikalarıyla; özgürlüğümüzü tutsaklaştıran, iradesizleştiren “demokrasi illüzyonu”yla ve gerçeğin günden güne daha da anlamsızlaşmasıyla giderek sıkıştırılıyoruz.

Sıkıştırılıyoruz çünkü iktidar kendi varlığını daim kılmak; çaldığı iradelerimiz üzerinden egemenliğini yükseltmek için buna ihtiyaç duyuyor. Sıkıştırılıyoruz çünkü iktidar kendi siyasal iktidarını sürdürmek, kendi iktidar savaşlarında kullanabileceği yeni nesneler yaratmak için buna ihtiyaç duyuyor. Sıkıştırılıyoruz; çünkü devlet ancak bizleri sıkıştırarak kendi alanını açıyor, var oluyor.

Mutsuzlukla Sıkıştırılıyoruz

Gün ağarmadan düştüğümüz yollar, yorgunluk ve bitkinlik hissiyle devam ettirmek zorunda olduğumuz günler, güçsüz düşen bedenler, güçsüzleştikçe mutsuzlaşan zihinler…

İktidar, sabah karanlığında okula gitmek, işe yetişmek, otobüsü kaçırmamak için koşturmak zorunda olduğumuz sokakları karanlığa hapsediyor. Bizleri sabahın karanlığında tıklım tıklım dolu bir minibüse ya da yer kalmamış bir metrobüse doldurup, mutsuzlukla sıkıştırıyor. Devlet bizleri mutsuzlukla sıkıştırdıkça, umutsuzluğa ve çaresizliğe sürüklüyor; hapsedildiğimiz bitmek bilmeyen çaresizlikteyse düşünmeyen ve eylemeyen nesnelere dönüştürüyor.

Ne zaman uyuyup ne zaman uyanacağımıza karar veren, sabah güneşimizi gasp edip bizleri karanlığa ve mutsuzluğa sıkıştıran devlete karşı, bedenlerimizi ve zihinlerimizi geri kazanabilmek için direnmeliyiz. Bizleri görmez, duymaz, bilmez ve hissetmez bireylere dönüştürüp mutsuzlaştırmak isteyenlere karşı her sabahın köründe sıkıştırıldığımız rutine karşı geç kalma cesaretini gösterebilmeli; bu alışılmışlığın ve sıkıştırılmışlığın dışına çıkmalıyız.

Panikle Sıkıştırılıyoruz

Patlayan bombaların ardından getirilen yayın yasakları; şüpheli paket ya da bomba ihbarları sonrasında asılsız çıkan ihbarlar; kalabalık alanlardan uzak kalmayı tercih edenler ya da bu tercihe mecbur bırakılanlar; sürekli olarak yükselen dolar kuru karşısında “krizi önlemek” için bozdurulan dolarlar; savaşla, ölümle, ekonomik krizle baskılanan bu coğrafyadan “kaçıp gitmenin” hayalini kuranlar…

Yaşadığımız topraklarda devlet, bireyi, korku ve panikle tahakküm altına alıyor; sindiriyor; sıkıştırıyor ve zaman içinde yok ediyor. Devlet toplumsal tüm alanlarda bu korku ve panik halini dayattıkça; birey giderek kontrolsüzleşiyor, acizleşiyor ve iktidarın dayattığı yok oluşa sıkıştırılıyor.

Yaşamlarımız kriz kıskacına ya da ölüme sıkıştırılıyor; günlerimizse bu sıkışmışlıktan çıkmanın, korkudan ve panikten kurtuluşu aramakla geçiyor.

Bedenlerimizi ve zihinlerimizi günden güne yıpratan; sosyal-ekonomik koşullarımızın giderek bizi tüketmesine yol açan bu korkudan-paranoyadan ve sıkışmışlıktan kurtulmamız ancak bu korku ve panik kültürünün dışında alanlar yaratmamızla mümkün. Korkularla ve panikle hapsolmayacağımız, sıkışmışlıktan kurtulacağımız yeni bir dünya yaratmanın yolu, iktidarın dayattığı korku dışındaki alanları çoğaltmaktan, bizleri paranoyaklaştıran-panikle sıkıştıran bu kültürü bertaraf etmekten geçiyor.

Gündemlerle Sıkıştırılıyoruz

Darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL; hemen her gün FETÖ bahanesiyle Kürt Hareketi’ne ve devrimcilere yönelik düzenlenen operasyonlar, gözaltı ve tutuklamalar; her gün ilan edilen yeni KHK’larla görevlerinden ihraç edilenler; duruşma arasında gözaltına alınan hakimler; hepimiz “uykudayken” önerilen, değiştirilen ve meclisten geçirilen yasalar; bir hafta içerisinde iki farklı yerde patlayan bombalar; bombaların etkisi henüz “geçmemişken” düzenlenen suikastler; IŞİD tarafından yakılan askerlerin görüntüleri…

Yaşadığımız coğrafyada, son 6 aydan bu yana hemen her güne yeni “son dakika” haberleriyle başlıyoruz. Bugünümüz bombalarla ağarırken; ertesi gün, Suriye’ye giren Türk ordusu tanklarıyla uyanıyoruz. TC ile Rusya’nın dostluğuna artık “tamam” gözüyle bakılırken; devletin polisi tarafından gerçekleştirilen bir suikastle öldürülen Rus Büyükelçi’nin ardından “Rusya ile savaş başlayacak” telaşına kapılıyoruz…

“Gündeme bomba gibi düşen bir haber”in, hatta bazen gün içerisinde birkaç kez değişebilen “ana gündem”lerin hızına artık yetişemiyoruz. İktidarının sürekli ve giderek daha hızlı bir şekilde değiştirdiği gündemleri yakalayabilmekten uzakta bir yerde; bir gündemin ardından bir yenisine savrulup duruyoruz; gündemlerle sıkıştırılıyoruz.

Bu savrulmadan ve sıkışmışlıktan kurtulabilmek için devletin hemen her gün değiştirdiği gündemlerin karşısında; kendi gündemlerimizi yaratabilmeli ve sıkıştırılmak istendiğimiz bu “gündem trafiği”nden çıkmalıyız. Bizleri bir gün bomba korkusuyla evimize kapatıp, ertesi gün “demokrasi mitingi”ne çağıran; önce “ekonomik kriz yok” deyip, ardından krizi önlemek için dolar bozdurmaya çağıran iktidarın dayattığı gündem illüzyonlarına karşı kendi gündemlerimizi yaratmalı, tartışmalı ve yaygınlaştırmalıyız.

Tekrarlarla Sıkıştırılıyoruz

Gün boyunca “son dakika” olarak verilen ve aynı alt yazıyla tüm gün sunulan haberler; saatte bir yayınlanan haber programlarında, aynı spikerin aynı ifadeyle, gün boyunca sunduğu ölüm haberleri; her tartışma programında saatlerce tartışılıp bir neticeye varılamayan başlıklar; televizyonlarda ve tüm iletişim kanallarında bitmek bilmeyen tekrarlar…

Devlet, özellikle medyayı kullanarak, gün boyu yayınlanan aynı haberlerle, aynı tartışmalarla, bizleri bitmek bilmeyen bir tekrarın içerisine sürüklüyor. Aynı ölüm haberi aynı hüzünlü ses tonuyla; aynı zam haberi aynı yorumla ve aynı savaş haberi aynı görmezden gelmezlikle her gün-her saat televizyonlarda dönmeye devam ediyor. Tekrarlar bizi ekranlarda yayınlanan haberlere, yoksulluğa, açlığa, savaşa, ölüme alıştırarak bizleri giderek hissizleştiriyor ve bu hissizliğe sıkıştırıyor.

Bütün bu tekrara ve sıkıştırıldığımız hissizliğe karşı kendimizi tetikte tutmalıyız; özellikle içerisinde bulunduğumuz savaş gündeminde gasp edilmek istenen algılarımızı her daim açık tutmalıyız. Alıştırılmaya çalışıldıklarımıza, alışmamalı; tekrarlarla sıkıştırılmamak için irademizin gasp edilmesine izin vermemeliyiz.

Medya ile Sıkıştırılıyoruz

Özellikle 15 Temmuz sonrasında medya, yalnızca bir manipülasyon aracı olarak işlev görmeye başladı. Haber programlarından tartışma programlarına, spor programlarından dizilere kadar, televizyonlarda yayınlanan her şey, devletin resmi kanalında yayınlanıyor olsun ya da olmasın, doğrudan iktidar propagandası yapmak için birer araç olarak kullanılmaya başlandı.

Bugün haber bültenleri ve tartışma programları, iktidarın siyasi propagandasının yapıldığı; sabah kuşağı ve evlilik programları ya da dizilerse, yalnızca iktidarın hakim kültürünün propagandasının yapıldığı yayınlar olarak karşımıza çıkıyor. Medya, bir bilgi vermek ya da bir gerçeği anlatmaktan çok başka bir yerde; yalnızca var olan gerçeğin manipüle edilmesi; bu manipülasyon üzerinden toplumsal bir provokasyon propagandasının işletildiği bir alana dönüşüyor. Sosyal medya da, aynı işlevi, iktidarın çok daha rahatça hüküm sürebildiği internet ortamında üstleniyor.

Medya bizi yayınlanan her haberde, her programda, her dizide hakim olan manipülasyonlara sıkıştırıyor. Bu manipülasyonun dışında, eksik ve yönlendirilmiş bilgiye karşı yapabileceğimiz tek şey ise, kedi bilgi-iletişim kanallarımızı yaratmaktan geçiyor.

Kentsel Dönüşümle ve Yıkımla Sıkıştırılıyoruz

İktidar, elinde bulundurduğu tüm araçları bireyi tahakküm altına almak için kullanırken; bu tahakkümünü kimi zaman da doğrudan saldırılarla sürdürüyor. Kentsel dönüşüm ve yıkım, bu doğrudan saldırılara bir örnek.

Devlet kontrol almak istediği bireyin öncelikli olarak yaşam alanlarını kontrol altına alıyor. Kentsel dönüşümle ve yıkımla, kendi hakim kültürünün var olmadığı ya da olamadığı alanları “dönüştürmeyi”-”yıkmayı” amaçlayan devlet bir yandan da bu alanlarda yaşayan bireylerin dününü, bugününü, kimliğini ve kültürünü değiştirmeyi ve yıkmayı amaçlıyor.

Herhangi bir mekanı yalnızca kendi varlığı için dönüştüren iktidar, dönüştürdüğü bu yeni alanda kendi kimliğini ve varlığını da hakim hale getirmek istiyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasında birçok sokağın, meydanın, parkın, kavşağın ismini “demokrasi”ye dönüştüren devlet; dönüştürdüğü tüm mekanlarda var olan gerçekliği yıkıyor ve tüm bu mekanlara kendi gerçekliğini-kültürünü dayatıyor. İktidar, kentsel dönüşümle yalnızca yaşam alanlarımızı yıkmakla kalmıyor; aynı zamanda geçmişimizi, kültürümüzü, kimliğimizi ve hafızalarımızı da dönüştürmek, yıkmak istiyor.

İktidarın bu saldırısına ve bizleri kendi hakimiyet alanlarına sıkıştırma çabasına karşı, kendi yaşam alanlarımızı ve “kendimizi” savunabilmek için; kolektif işleyişin hakim olduğu yeni mekanları, kolektif özgür yaşam alanlarımızı oluşturmalıyız. İktidarın dönüştürmeye çalıştığı toplumsal alanlara karşı; siyasi ve ekonomik olarak bireyin tahakküm altına alınamayacağı, devletsiz ve kapitalizmsiz yeni yaşam alanlarımızı oluşturmalıyız.

Demokrasiyle Sıkıştırılıyoruz

Özellikle 15 Temmuz sonrasında sürekli duyar olduğumuz demokrasi, var olan iktidarın kendi hakimiyetini sürekli kılmak için topluma bir dayatmasıdır. Her şeyin “demokrasi” için olduğu; her pratiğin “demokratikleşme” amacı yolunda teorize edildiği bu dönemde; demokrasinin aslında ne demek olduğunu günden güne deneyimliyoruz.

Demokrasiden beslendiğini ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyen iktidar hemen her gün dernekleri ve basın yayın kuruluşlarını kapatmakta; kendi iktidarı lehine konuşmayanları-yazmayanları ya da bunu reddedenleri gözaltına alıp tutuklamakta; kendi “demokratik” amaç ve çıkarları için toplumu adaletsizliğe sürüklemekte ve bu adaletsizliğe sıkıştırmak istemektedir. Bahsettikleri “demokrasi”, toplum içerisinde yer alan her bireyin iradesini gasp edilmesi; bireyin, iktidara ve onun kurumlarına sıkıştırılması demektir.

Bizlere “dayatılan demokrasi”ye karşı var olabilmek elbette mümkün. Demokrasiye karşı mevcut devletli siyaset alanının dışında bir siyaset yaratmamız; özörgütlü bir şekilde merkezsiz ve temsiliyete dayanmayan siyasal işleyiş kurmamız; iradelerimizin kendimiz dışındaki bir iktidar tarafından gasp edilmediği, bedenlerimizin ve yaşamlarımızın sıkıştırılmadığı bir kültür oluşturmamız lazım.

Gerçeğin Anlamsızlaştırılmasıyla Sıkıştırılıyoruz

İktidar, var olan gerçekliği yok etmek ve kendi istediği gerçekliği yaratmak için, bizleri kendi kurgusuna sıkıştırır. İktidarın bu kurguyu hayata geçirebilmek için en elzem aracı ise “gerçeği anlamsızlaştırabileceği bir illüzyon yaratmaktır”. İktidar tarihin başından beri birbirini takip eden kurgularıyla insanları kendi gerçekliklerinden uzaklaştırmıştır. Fakat günümüzde, bu araçları kullanmakta iyice ustalaşan iktidar, sosyal medyasıyla, merkez medyasıyla, aklını yitirmiş siyasetçileriyle, gerçeğe daha doğrusu biz “ezilenlerin gerçekliğine” karşı belki de en büyük savaşı başlatmıştır.

Bir insanı köleleştirmenin, bir insanın benliğini gasp etmenin, bir insanı tahakküm altına alarak kurgulanan illüzyona sıkıştırmanın en iyi yolu, “var olan gerçekleri” o insanın elinden almaktır. Gerçeğe ulaşamayan insan, zamanla sağlıklı düşünme ve üretme yeteneğini kaybeder, kendi varlığını yitirir ve iktidarın illüzyonlarıyla sıkıştırılır.

İktidar, bireyi mutsuzlukla, korkuyla ve panikle, hızla değiştirdiği gündemlerle, bitmek bilmeyen tekrarlarla, yalnızca bir manipülasyon aracı olan medyayla, kentsel dönüşümle ve yıkımla, demokrasi illüzyonuyla, gerçeğin anlamsızlaştırılmasıyla kendi tahakkümüne sıkıştırır ve sindirir. Çünkü bireyi ne kadar sıkıştırırsa, kendi için yeni alanlar yaratır.

Birey yaşamının her anında ve her alanında mahkum edildiği bu sıkışmışlığın farkına vardığı andan itibaren ise, bu sıkışmışlığı yıkmak için mücadele etmeye başlar.

Özörgütlü bir şekilde, örgütlülük ve toplumsallık perspektifiyle yeni bir gerçeklik yaratmaya; kolektif bir şekilde yaratılan bu gerçekliği kolektif bir şekilde yaşamaya başlar.

Sabahın kör karanlığında otobüse, metroya, metrobüse sıkıştırılan; umutsuzlukla mutsuzluğa, acizlikle çaresizliğe sıkıştırılan; sabahları evlilik, akşamları ana haber, geceleri tartışma programlarına sıkıştırılan; asgari ücretle simit çay hesabına sıkıştırılan; kaza adı altında iş cinayetlerine sıkıştırılan; kendi elleriyle inşa ettiği mahallelerden alınıp 60 metrekarelik evlere sıkıştırılan; yastık altında altını ya da bozdurulacak doları olmayıp yoksulluğa ve krize sıkıştırılan; erkek egemenliğiyle yok edilmeye ve nefret politikalarıyla katledilmeye sıkıştırılan; beton duvarlar-demir parmaklıklarla hapishanelere sıkıştırılan; iradeleri bir oy pusulasına sıkıştırılan; devletlerin çıkar savaşlarında zincire vurulmaya ya da diri diri yakılmaya sıkıştırılan; gerçek olmayan gerçekliğe sıkıştırılan; yalnızlığa, umutsuzluğa ve örgütsüzlüğe sıkıştırılan yaşamlarımızdan elbette sıyrılacağız.

Bizleri mekanlara sıkıştıran, sıkıştırdıkça iradesizleştiren ve zaman içerisinde tutsaklaştıranlara karşı, maruz bırakıldığımız bu sıkışmışlığımızdan kurtulmalıyız. Sıkışan her şey patlar ve şimdi bizler tüm sıkışmışlığımızla sosyal ve ekonomik bir patlamanın eşiğindeyiz. Bu eşiği aşmalı ve kendi özgür yaşamlarımızı kendi ellerimizle ve buluşan ellerimizle, yani örgütlülüğümüzle yaratmalıyız.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 35. sayısında yayımlanmıştır.

Categories
Patika

Aşılamayan Kemalizm, Yıkılamayan Akp, Derinleşen Toplumsal Sorunlar

Kemalistler toplumun aydınlıkçı yüzü değildir; toplumsal sorunlar karşısında Atatürk perspektifinin, yani, tek dil, tek vatan, tek bayrak kafatasçılığının dışına çıkamaz.

Din sorununu Diyanetle, kadın sorununu oy hakkıyla, Kürd sorununu toprak reformuyla, sınıf sorununu “biz kaynaşmış bir toplumuz, bizde sınıf yok” safsatasıyla çözdüğünü veya çözeceğini iddia ederler. Buna gerçekten inanırlar, ah bir de iktidara gelseler… Halbuki iktidara gelmelerine gerek yoktur.

Kürdler asimile edilsin, edilemeyenler katledilsin, İslam Türkün dini olsun, kadınlar oy hakkıyla yetinsin, işçiler haşa iktidara gelmesin, gençlik devletin sopası olsun vb. Garip bir anti-terör görüşleri vardır; devlet terörünü görmezden gelmeleri bir yana karşı oldukları ve terör olarak tanımladıkları olayları nasıl engelleyecekleri konusunda fikirleri yoktur; devletçi bir refleksle katliam dışında birşey gelmez akıllarına. Akp ile aralarında toplumsal sorunlar konusunda görüş farkı yoktur.

Akp kapitalisttir, Chp de öyle. Bu temel ortaklıklarını katiyen sorgulamazlar. Tek dert koltuktur.

Tüketim toplumu, iktidar, simülasyon gibi konularda fikirlerini sorsanız sessizleşirler, çünkü çoğunlukla ilk defa duyarlar, Yılmaz Yozdil gibi “aydın”ları onlara bu konulardan bahsetmez, zaten onlar da bilmezler. Mülteci düşmanlığı yaparken buna vakit mi kalır? Çok millici olduklarından Deleuze, Foucault, Marks, Adorno, Baudrillard, Stirner okumazlar ama bilmem hangi emperyalist ülkenin diktatörü Atatürk’ü övse bunla gururlanırlar. Kemalistler dönem dönem “din elden gidiyor” saftasının bir başka versiyonu olan “laiklik elden gidiyor” saftasını dillendirse de toplumdan devleti baki kılacak legal/illegal dinci ve milliyetçi devşirmeye devam eder. Dini için insan katleden biri ile vatanı milleti için insan katleden biri arasında ne fark vardır?

Nasıl bir dünya idealiniz var desem kemalistler ne der acaba, var mıdır bir idealleri? Yurtta sulh cihanda sulh diyecek olurlarsa savaşın kökenlerine dair kafa yormalarını diliyorum… Eğer gerçekten böyle bir idealleri varsa.

Emperyalist bir çağda hem kapitalist olup hem de bağımsız olmak klasik bir burjuva yalanıdır. Kemalislere bu yalan her zaman yutturulmuştur.

Siyaset sahnesi denilince genelde akıllarına meclis ve seçim dönemlerinde oy kullanmak gelir. Bir de milli denilen bayramlarda mitinglere katılmak, tabi izin verilirse. Halbuki siyaset asgari ücrette, erkeğin kadına şiddetinde, toplumsal ilişkilerdeki güvensizlikte, bir günde ortalama maruz kalınan 3000 reklamda, kurumların işlevindedir. Buradan doğan sorunları ne kendine vekil diyen soytarılar ne de seçim günlerinde kullanılan oylar çözebilir. Burjuva demokrasisi toplumun sorunlarını parlamenter sistemle çözeceği iddiasıyla kitleleri aldatmakla kalmamış, aynı zamanda uyuşuklaştırmıştır.

Aşılamayan kemalizm, yıkılamayan Akp ve derinleşen toplumsal sorunlar.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Kitle ve İktidar

Devletin gözünde halk, bir dışkıdan ibarettir. Kendi iktidar arzusunu ve sürekli olarak devinimini gerçekleştirmek için insanları yiyecek olarak görmektedir. Türkiye’deki iktidar erkleri de aynı düşünceye sahiptir.

Çeşitli manipülasyon araçları ile sembollerini kutsallaştıran ve ilahi bir görünüm sergilemek için bu sembolleri sihirli sözcüklere döken iktidar, fanatizm halkası içinde kendini sabitlemektedir. Kendine milyonlarca etten duvar ören iktidar, oy pusulası kadar değeri olmayan bu insanlara, onlar olmazsa devletin dağılacağı hissini yaşatarak ve onlara önemli biriymiş misyonunu yükleyerek birçok vaat vermektedir. Her şey insanların, çok önemli bir iş yapıyormuş gibi bir algı yaratılmasından başlamaktadır.

“Demokrasi Devrimi” adı altında başlayan bu yalan atmosferi, tüm halkayı sarmaktadır. Oysa oylar kullanılıp iktidarın halkla işi bitmesinden sonra demokrasi devrimi rafa kalkar ve “Koyun Devrimi” ilan edilir. Verilen vaatler artık tutulmayacak ve iktidarın sofrasında ziyafetler başlayacaktır. İktidarın ikiyüzlülüğünü anlayanlar ise onun etrafını saran etten halkadan ayrılmak ve ona karşı direnmek isteyecektir. Buna karşılık artık çoban olan rejim güçleri, aynı manipülasyon çabalarıyla, bu insanları hain, bölücü, terörist ilan edecektir. Ülke bütünlülüğünü sağladığı ve halkanın haklarını koruduğu iddiasıyla, polisini, askerini, kendi ideolojisine itaat etmeyenler üzerinde kullanacaktır. Bunu yaparken de medyayla birlikte kullanacağı algı teknikleri, halkadan henüz kopmayan biatkar sürüleri elinde tutmasına yardımcı olacaktır.

İktidar, kendi ziyafetini ve şölenlerini daha ihtişamlı kılmak için asgari ücretli modern köleler yaratmıştır. Emek ile ücret dengesinin hiçbir dönemde sağlanmadığı ülkede fabrikalaşan ve aza kanaat getiren insan toplulukları sayesinde artık biattan daha da öte şükretme ritüelleri ortaya çıkmıştır. ‘’ Şükredin! Allah size karnınızın doyması için yemek, yaşamanız için bir ülke nasip etti.’’ diyerek halkın dini olgularla açlıklarını bastırmalarını ve ziyafet masasında yer edinme arzusunu düşüncelerinden atmalarını sağlamıştır.

Direnenlerin bir gün o ziyafet masalarını dağıtabileceği korkusu ve iktidarın tabandaki halk gibi yoksul olma kaygısı, daha çok sefalete ve savaşa neden olmaktadır ancak; çoban sürüyü bir arada tutmaya çalışırken kendi yaşamını da böyle idame ettirebilmektedir. Koyunların etinden ve sütünden elinden geldiğince yararlanmaktadır. Geriye iştah ile yediklerinden, etrafı sineklerle doluşmuş, halinden memnun dışkı yığınları kalmıştır.

Uğur Tengiz

Categories
Patika

Size Benzemekten Korkuyorum Bayım / Bayan*

Size benzemekten korkuyorum bayım ve bayan. Bunun birçok nedeni var. Sizleri kırmamak için bu yazımı otosansüre de uğratıyorum.

Siz ve ben kimiz, bu soruyu cevaplamak lazım. Otosansür gereği bahsi gecen siz zamirinin hayali kahraman olduğunu söylemek istiyorum. Ancak realitede “siz” her yerde, yani “biz” olunan her alanda yaratılan ötekiler ve ötekilerin gözünden siz. Sosyal bağınız aile, dernekler, partiler, dinler, normlar, taraftar olduğunuz takımlar vs. üzerinden gelişebilir. Ben ise, bu sosyal bağın dışında kalan bireyi temsil etmektedir. Sizden olmayan ben, içinizde sosyalleşemeyen, normlarınızı ve değerleriniz içselleştirmeyen ötekidir.

Sizden olmayana yaklaşımınız nasıldır?

Ya da siz hangi özelliklere sahipsiniz?

Aynı anda gülüp aynı anda susuyorsunuz.

Aynı sözcüklerle konuşuyorsunuz, vurgulamanız bile aynı.

Mecburiyetleri tercih ediyorsunuz, bilinci ve özgürlüğü değil. Ben bilince ve özgürlüğe aşığım.

Sizinle aynı fikirleri paylaşmayanlarla arkadaşlık kuracak kadar cesaretlisiniz, fakat bu ilişkiniz onu değiştirmek maksadını taşıyor ve değişmeyince dostluğunuz ne çabuk düşmanlığa dönüşüyor. Bu çok çabuk düşmanlığa varan sevecenliğiniz ürkütüyor.

İletişiminiz hep fikirlerinizi onaylatmak üzerine, “değil mi”? Korkuyorum farklı olduğumu anlatmaya, anladığınız an vebalılara davrandığınız gibi davranıyorsunuz.

Sadece tüketmek üzere hayatınız; insanın enerjisini, açıklığını, farklılığını, fikirlerini tüketip yerine kalıp insanlar çıkarıyorsunuz.

Size benzemekten çok korkuyorum.

En çok korkutan ise sizlerle aynı sözcükleri kullanmak. Çünkü düşünce dünyanızın sınırlılığı sözcüklerinize yansımış, aynı ağızdan konuşur gibisiniz, hiç bir özgün yanınız yok.

Tekçiliğe karşı savaşırken başka bir tekçiliği yaratıyorsunuz. Şaşırıyorum bu tekçiliğinize, çünkü ben bir olayı değerlendirirken bile farklı fikirlerin karmaşasından kurtaramıyorum kendimi ve sizler tek bir sözcükle anlatıyorsunuz.

Halbuki bir insan kendi içinde çoğulcuysa demokrasi yönü güçlüdür. Ama kendi içinde tekçiyse yani farklı görüşleri sorgulamayıp tek doğru ile var olursa, o kadar despotik olur. Demokrasinin gelişimi farklı düşüncelere ne kadar açık olduğumuz ile de alakalıdır. O yüzdende yarattığımız “biz”in yaşamın küçük despotları olduğunu unutmayalım. Bu küçük despotluğumuz yüzünde kolaylıkla kök salıyor diktatörler.

Sevda Karakuş

________________

*Bayan kavramı feminist literatürde kullanılmamakta ancak burada kasten kullanılmıştır. Bayanın biz olgusu içerisinde hiyerarşi ile baydan türetilen mantaliteyi içselleştirmesinden ötürü bayan hitabı tercih edilmiştir.  

Categories
Patika

Acizliğin Pornografisi

Türkiye cinsel açlığın Afrikası olduğu kadar, Afrika da açlığın cinselliğidir. Açlık, cinsellik gibi mahremdir, aşamadığımız bir gerçekliktir. Varlığı reddedilir herkesçe, görmezden gelinir. Cinselliğine yabancılaşmış herkes, açlığın varlığına da yabancılaşmıştır. Toplumun cinselliğin varlığını baskı altına alması ile açlığın varlığını baskı altına alarak görünmez kılması arasında bir fark yok, ikisi de aynı yozlaşma ve yabancılaşmanın sonucu.

Kapitalizm yozlaştırdığı ve yabancılaştırdığı insanın hem cinselliğini hem açlığını metalaştırıp pornografisini üretmekte. Birisi porno filmlerle mastürbasyon yaparak cinselliğini tatmin ederken, diğeri yoksula bir kaç lira vererek ya da açlığın görüntülerine üzülerek vicdan mastürbasyonu yapıyor.

Yabancılaşması derin olanın ilgiye ihtiyacı da derin olur. Böylece bencilleşen insan hiçleşir. Kendinden başkasını göremez olur içine itildiği tecrit ile. Nasıl ki devlet varlığını tehdit edenleri zindanlarda tecrit ediyorsa, dışarıda da bu şekilde tecrit uyguluyor, bizi doğamıza yabancılaştırarak, temel gereksinmelerimizi tahakküm altına alarak.

Açlığı ve zulmü dualar ile Tanrı’ya havale etmek ise acizliğin dışavurumudur. Ancak Emil Michel Cioran’ın ettiği dua ile ördüğümüz duvarlara ilk balyozu vurarak tecritten kurtuluş için başlangıç yapabiliriz:

“Tanrım, bana hiç dua etmeme gücü verin, her nevi tapınma saçmalığından koruyun, beni Siz’in elinize hepten teslim edecek o sevgi eğilimini benden uzak tutun. Kalbimle gökyüzü arasındaki boşluk genişlesin! Issızlıklarımı mevcudiyetinizle doldurmanızı, gecelerimi nurunuzla hırpalamanızı, Sibiryalarımı güneşinizle eritmenizi hiç temenni etmiyorum. Sizden de yalnız, ellerim tertemiz kalsın istiyorum; yeryüzünü yoğururken ve dünya işlerine karışırken hepten kirlenen ellerinizin aksine… Sözlerinize ihtiyacım yok; bunları bana dinlettirecek çılgınlıktan da çekiniyorum. Sizi yoklukta bir gedik açarak şu zaman panayırını başlatmaya ve böylelikle beni evrene –oluştaki aşağılama ve utanca- mahküm etmeye iten o hoşgöremediğiniz huzuru, ilk anın öncesinden devşirilmiş devşirilmiş mucizeyi gösterin bana.”

Cihan Ören

Categories
Dinler Sorunu

Cihatçılar Gerçek İslamcılardır

“Besle kargayı oysun gözünü!” ne kadar türcü bir atasözüyse, “Besle cihatçıları, yaksın askerlerini de o kadar gerçek!” Sen Kürdistan’da taş taş üstünde bırakmayıp masum insanları bodrumlarda yakmakla yetinmez de terörizmini komşu bataklıklara da yaymaya çalışırsan böyle melânetlerle karşılaşman kaçınılmaz olacaktı, nitekim oluyor da… Aslında olan, bu kez Kürtlere vurduğu için bir aralar Işid’i “ehven” sayanların kuyruğuna takılan ülkemin saf insanlarının çocuklarına oluyor…
Burada asıl ele alınması gereken şey, genel anlamda, İslam’da vazgeçilemez insan haklarıyla ilgili bir kavramın olmaması. İslam, “seçimlere ve demokrasiye izin vermeyen”, kişisel özgürlükleri reddeden, anti-semitik ve batı karşıtı totaliter bir ideolojidir.
Muhammed’in ölümünün ardandan bıraktığı varidatın (atları, develeri, koyunları, vb.) kaydını tutan imam-ı taberi, Muhammed’in silahlarının lâkaplarını da kaydetmiştir. Muhammed, 624 Nisan’ında Yahudi kabilesini Medine’den kovarken onlardan ganimet olarak aldığı üç kılıca, Türkçe “yırtıcı” “çok keskin” ve “ölüm” anlamına gelen adlar takmıştır. Diğer kılıçlarının ve mızraklarının lâkapları da hep şiddet ve ölüm kokar. Muhammed’in kendisinin de lâkaplarından biri “mahi” yani “mahvedici”dir: “Ben mahiyim, Allah benimle küfrü yok edecektir.” Bu bile bize İslam’ın şiddete bakış açısı hakkında pek çok şey söylemektedir. Eh, müslümanlara düşen de “Allah ve meleklerin bile çok salevât getirdikleri ve dolayısıyla kendilerinin de salevât getirmeye ve tam bir teslimiyete mecbur oldukları” (ahzâb 56) peygamberin yolundan gitmektir. Zaten Muhammed ‘barış’ ve ‘hoşgörü’ durumunu “tüm dünyanın Allah’a biat ettiği ve İslam’ı kucakladığı an”la sınırlar. Başka bir deyişle İslam’da barışa ulaşmanın yolu uzlaşmadan değil… Başka dinlere hoşgörüden değil… Gayrimüslimlere var olma ve hayatlarını istedikleri gibi yaşama izni vermekten değil, hesaplaşma, cihat ve şeriatı benimsemekten geçer. Her müslüman erkeğin görevi kâfirlere karşı savaşmaktır; yani vaaz vererek ve ikna ederek değil, gereken her yola başvurarak ve dünyanın tanık olduğu gibi mümkün olduğunca şiddet uygulayarak… İslam’ın özü budur. çünkü mesela saf suresi şöyle der: “allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Bu sizin için çok hayırlıdır. Bunu yapınız ki Allah, günahlarınızı bağışlasın…”
“Muhammed, Allah’ın son peygamberi ve onunla gelen barış da Allah’ın son mesajıdır. İslam tek gerçektir ve Allah’ın kabul ettiği tek gerçek dindir.” işte İslam’ın tek öğrettiği budur. Diğer dinler de kendilerinin cennete giden tek yol olduğunu ileri sürer ancak İslam diğer dinlerin inananlarını öldürerek, zorla din değiştirterek ve köleleştirerek bütün dinleri yok etmeye ya da boyun eğdirmeye açıkça ve fiilen inanan tek dindir. İslam’da izin verilen tek şey İslam’dır. bunları biz söylemiyoruz; İslam din adamları söylüyorlar. İslam başka dinden olanları, özellikle Hıristiyanları bir oğlu olduğunu iddia ettikleri Allah’ın tekliğini reddetmekle ve dolayısıyla peygamber ve resullerine hakaret etmekle ve şeytanî uygulamalara tevessül etmekle suçlar. Ayrıca Allah’ın yasakladığı şeylere izin veren ve iktidara getirdikleri temsilciler vasıtasıyla kapris ve arzularına cevaz veren seküler, liberal toplumları da lanetler. İslam katle Allah’ın izin verdiğini, hatta böyle yapmayı emrettiğini öngörür; başka hiç bir unsurun yaşamasına da izin vermez, çünkü içlerinde yaşayan “diğer unsurların” fitne çıkarabileceklerini varsayar; bu yüzden de fitneyle akıllarda hiç bir soru işareti olmaması için öldürmeyi mubah görür. Çünkü enfâl suresi: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve insanların Allah’ın dininin egemenliğini kabul etmelerine kadar onlarla savaşın.” der. Kısacası, İslam’ın hoşgörü dini olduğu iddiası sadece safsata değil, özellikle müslüman olmayanlar için tehlikedir de.
“Cennet kılıçların gölgesindedir.” Bu hadisin ışığında “herkes ölecek, gerçek İslam gelene kadar” sloganını düstur edinen cihatçılar ne yapıyorlarsa kitabına uygun yapıyorlar. Bu köktendincilerin sorunu, sırtlarını kutsal kitaba dayayıp oradan aldıkları feyz ya da gazla herkesi kendilerinden aşağıda görmeleri bence. Hele de onlara dönük küçümseyici, politik doğrucu vaazlar onları zıvanadan iyiden iyiye çıkartıyor. Cihatçıların yaptıklarının Kuran’da birebir karşılığı var. eylemleri, aklı dışlayan, sadece Kuran’a iman eden ve yeri geldiğinde de bu imanlarını ayetlere harfiyen uyarak yerine getiren selefilerin eylemlerinin aynısı. Öyle ki onlar da selefiler gibi “Amelinde bir kusuru olanın imanının da bir cüzünün eksik olduğunu” iddia ediyorlar. Örneğin bir vakit namazı kaçıran ya da içki içen bir insanın imanı eksiktir. Eksik iman, iman sayılamayacağı için, bu kişi kâfirdir. Kâfirin ise canı, malı, hatta ırzı helâldir. İşte cihadçıların artık Türkiye’ye, mesela Fransa’ya ya da İngiltere’ye hangi gözle bakıyorsa aynı gözle bakmasının nedeni biraz da budur. Her iki tarafın da stratejik ve pragmatist nedenlerle birbirlerine destek olduğu dönem geçti. Artık cihatçılar Türkiye toplumunu da kendisine düşman olarak görüyor. İslam fıkhında Dar-ül Harb ve Dar-ül İslam denilen iki kavram var. Dar-ül Harb, müslümanların tehlikede olduğu, bulundukları coğrafyada seküler bir rejimin hakim olduğu dönem olup bu dönemde müslümanlar takiyye yaparak erk’le uzlaşır, barışçıl mesajlar verir ve güçlenip iktidarı ellerine geçirene kadar dengeyi korurlar. İkinci kavram olan Dar-ül İslam ise müslümanların iktidar mekanizmasını eline geçirdiği dönemdir. Bu dönem cihat dönemidir. Yani Allah yolunda savaşıp, kâfirleri öldürerek şeriat kanunlarının hakim olacağı bir İslam dünyası yaratılacak dönem. İşte cihatçı örgütler için bugün Dar-ül İslam dönemidir. Bunun dayanağını da Bakara’da bulabiliriz: “Kafirleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin…” Dolayısıyla cihatçıların teröründe insanlıkdışılık vardır ama islamdışılık yoktur. Hatta denebilir ki inandıkları dini kendilerince yerine getirirken herkesten daha dürüst davranmaktadırlar. Çünkü selefi geleneği demek Kuran’ı olduğu gibi, değiştirmeden hayata geçirmektir.

Atilla Tuygan

Categories
Şiir-Öykü

Üst Kattaki Terörist

Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak yürüyebilin diye o gitti Çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemde önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “Ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “Şehidin Kardeşinden Asker Selamı” başlığıyla çıktılar. “Teröre asıl darbeyi ‘Ağlamayın!’ diye bağıran bu çocuk vurdu!”
Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hâlâ ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “Aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur Dündar’ı, Ali Kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.
Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü sesler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.
“Öldürelim onu baba,” dedim. “Ağbimin öcünü alalım.”

Babam, “Allah’ından bulsun,” dedi.

“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim, Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”

“Otur oturduğun yerde.”

“Silahını ver, ben öldüreceğim. On iki yaşındayım, çok yatmam, çıkarım.”

“Bacaklarını kırarım senin!”

“Hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Haydi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”
Cevap vermedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.
“Tamam Nurettin,” dedi. “Sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”
Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “Bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım dedim,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hâlâ üst katımızda.”
Başkan, “Seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.

“Nasıl gelmez?”

“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”

“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”

“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”

“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”

Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artım, eskisi gibi değil işler.”

Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”

Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.

“Git Nurettin git,” dedi. “Sinirimi bozma benim!”

“Gitmiyorum.”

“Nurettin çık dışarı!”

“Çıkmıyorum başkanım.”

İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.

“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “Hepinizden daha milliyetçiyim.”

Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.

“Lan ben size dövün mü dedim?” diye sordu.

“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.
İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkânlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkâna gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, on sekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkândan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangur şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.
Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra iyice sinirim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.
Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.

“Kim o?” dedi bir kız sesi.

Bu kız nereden çıkmıştı?

“Benim,” dedim.

“Sen kimsin?”

“Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.”

Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. “Teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,” dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.

“İçeri gel istersen,” dedi. “Biz de film seyrediyorduk.”

Biz dediğine göre teröristlerle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.

“Eee,” dedi.

“Ne eee?”

“Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.”

Girdim.

Terörist içeriden, “Kim geldi? diye seslendi.

“Alt komşunun oğlu canım!”

Terörist, “Merhaba,” deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. “Ben Semih.”

Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, “Ben de Nurettin,” dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, “Gerçek adım tabii.”

Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.

“Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,” dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik Fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.

Güzel kız, “Ne içersin?” diye sordu.

Ortama baktım, bira içiyorlardı.

“Bira,” dedim. “Öyle bakma, daha önce de çok içtim.” Kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.
Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Fil on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız Semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, VCD’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, “Biz,” demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı Börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.
Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, “Türk Milliyetçisiyim,” dedim. “Saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!” Enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.

“Ben kalkayım artık,” dedim.”

Semih, “Yine gel Nurettin,” dedi.

“Elbet geleceğim,” dedim. “Bir gece ansızın.”

Yine güldüler.
Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim Semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen Kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben Kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği bir desibelde Kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, “Gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,” çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, “Bugün Kızılderililer bile Türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,” dedim. Güldüler. “Üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,” diye bağırdım. “Yiyorsa bölün! Kolay değil öyle o işler!”
“Tam faşoymuş bu,” dedi Kürdün biri. “Küçük Faşo,” dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, Küçük Faşo aşağı Küçük Faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da kod adı takmışlardı.
Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim Semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, Mali Tablo Analizi isimli saçma sapan bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı Türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.

“Ne yapıyorsun o ütüyle?” diye sordu.

“Hiç,” dedim, bıraktım ütüyü. Birden, “Bana doğruyu söyle,” dedim, “Terörist misin?”

Güldü yine.

“Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.”

“Değilim.”

“Kürt arkadaşların var ama.”

“Evet var, ne olacak?”

“Şerefsiz,” dedim.

Ayağı kalktı, “Ne diyorsun lan sen!”

Yakasına yapıştım.

“Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,” dedim. “Siz öldürdünüz onu!”

“Ben kimseyi öldürmedim.”

“Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.”

“Bilmiyordum Nurettin. Çok üzüldüm.”

Sustuk on dakika.

“Sen kimden yanasın,” dedim.

“Ben barıştan yanayım.”

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. “Siktir lan ne barışı,” diye bağırdım. “Ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!”

“Bu savaşın sonu yok ama.”

“Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikâyet ettim zaten.”

Yakamdan tuttu.

“Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!”

Vileda sapını kavradım.

“Öldüreceğim lan seni!” diye bağırdım. “Ölü olarak ele geçireceğim lan seni!”

Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, “Çabuk silahı ver,” dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.

“Sen söyledin bana! Üst kata ne idiğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.”

“Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.”

“Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.”

“Vermem.”

“Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!”
Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı Karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz Marmara’ydı ama mühim olan o duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler Allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum Nurettin dedim, sık dişini.
Semih’le küsünce yaşamanım bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlıl berbat bir şey, Kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş.
Sarıldı bana.

“Özlemişim lan seni,” dedi. “Küçük Faşo, gir içeri.”
İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, Avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşlarıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.
Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, “Yapalım mı yapmayalım mı?” tartışması vardı.

Semih, “Bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?” dedi. “Kimse gelmez.”

Makarnayı süzerken, “Yaparız yaparız,” diye seslendim içeri. “Merak etmeyin.”

“Kürtler, “Şu küçük Faşo kadar olamadın,” dediler Semih’e. Semih sinirlendi, “Tamam lan yapalım,” dedi. “Ama demedi demeyin.”

Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip “Ne yapıyoruz?” diye sordum.

“6 Kasım.”

“6 Kasım ne?”

Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 Kasım’da Semih’in yanına gittim.

“Ne yapıyoruz Semih,” dedim.

“Eylem. Sen otur evde.”

“Hayır, ben de geleceğim.”

“Otur.”

“Ne eylemi?”

“Teröristlerin eylemi.”

“Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.”

“Baştan öyle demiyordun.”

“Olabilir.”

“Sen milliyetçi değil misin?”

“Hiç kuşkun olmasın,” dedim. “Özbeöz Türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.”

“Gelme o zaman.”

“Neden?”

“Türklük şuur ve gururun bunu gerektirir Nurettin.

“Geleceğim.”

“Neden?”

“Gelirim kardeşim, Allah Allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.”
Gittik. Şehrimizdeki ilk YÖK karşıtı eylem. Yirmi altı öğrenci, iki Kürt, bir Türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.

Öne çıktım, “Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,” dedim. “Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.”

Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ” O copu alırım bir tarafına sokarım bak,” diye bağırdım. “Ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!” Polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, “Senin burada ne işin var Nurettin?” diye sordu.

“Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.”
Öğrencinlerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.
Babam akşam eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, “Bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,” dedi. “Bizi düşünmüyorsan onu düşün.”
Gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkândayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu. Her tarafta koliler vardı. “Ne oluyor,” dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.

“Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?”

“Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bıramayım istersen.”

“Yok,” dedim. “Seyrettim zaten hepsini.” Kolinin birinde ütüyü gördüm, “Şu ütüyü versene bana,” dedim.

Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.

“O ütüyle ne yapacaksın?” diye sordu.

“Hiç,” dedim.

Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.

“Dönünce ara,” dedim. “Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.”

Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.

“Ne oldu Nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin.”

“Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.”

Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, “Ağla o zaman,” dedi. “Açılırsın.”

“Peki, ben ağlarsam Semih,” dedim, “Sana bunları yapanlar sevinmez mi?”

“Boş ver onları kardeşim,” dedi. “Kimin umrunda ki…”

Emrah Serbes

Categories
Patika

Uyuyan Toplum Uyuyan Sanat

Eskiden edebiyatta, sinemada kırıntılar düzeyinde olsa bile toplumsal sorunların işlendiğini görürdük; Kemal Sunal, Yılmaz Güney, Tarık Akan, hatta Cüneyt Arkın bile toplumsal içerikli mesajlar iletirdi izleyiciye; Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Yaşar Kemal toplumsal sorunları yazıp çizerlerdi. Günümüze geldiğimizde toplumsal duyarlılığı olan sanatçılara pek rastlayamıyoruz. Televizyonu açtığımızda birbirinden bayağı aşk hikayeleri ve entrikalarıyla dolu dizi ve filmlerle karşılaşıyor, kitabevlerinde ise yine aynı düzeyde popüler kültürle boyanmış yazarların kitapları karşılıyor bizi. Sanatın nitelik düşüşüyle birlikte toplumsal işlevi de göz boyamaya veya uyutmaya yaramış oluyor.

Elbette bunun belli başlı sebepleri vardır. Ama öncelikle şunu sorgulamamız gerekiyor: Sanatın toplumsal sorunlarla ilişkisi nasıl olmalıdır ve sanatın toplumsal mücadeleye etkisi ne yöndedir? Basit bir benzetmeyle denilebilir ki işçinin sol yanağına atılan bir tokat dolaylı olarak sanatçının sağ yanağına atılmış bir tokattır. Fakat günümüzde işçi bir tokadı da sanatçıdan yemektedir. Sanatın ve toplumsal mücadelelerin birbirini geliştiren veya gerileten diyalektik bir ilişkisi vardır. Türkiye’nin ’60’lı, ’70’li, 80’li yıllarına baktığımızda ezilenlerin fiili toplumsal mücadelesi, yani kendilerini tarih sahnesine özne olarak ortaya çıkışı ülkenin gündemini belirliyor, sanat da bundan etkileniyor ve mücadeleyi etkiliyordu. Bugün ise ezilenler ezilmeye devam etse de kendilerini bir özne olarak gösteremiyor, yaşadığı katliamlarda birer sayı olmak dışına çıkamıyor. ”Bugün 1 işçi daha işkazası geçirerek yaşamını yitirdi.”, ”Bu ay 22 kadın erkek şiddetiyle öldürüldü.”, ”Yaşanan patlamada 14 sivil yaşamını yitirdi.”, ”Hapisanede 1 çocuğa daha tecavüz edildiği ortaya çıktı.”, ”Sokağa çıkma yasağı ilan edilen Cizre’de 10 sivil yaşamını yitirdi.”… Şimdi bir de, sinema ve edebiyat dünyasına bakalım: Bakmasak daha iyi, bu zira herkesin malumudur… Kırıntılar yine yok değildir; onlar da ya terörizm suçlamasıyla toplum dışına itilmektedir ya da bir şekilde susturulmuştur.

Ülkede ciddi bir korku imparatorluğu kurulduğu, sansür ve oto-sansürün her yere yayıldığı doğrudur. Fakat, sanat bu prangaları kırdığı sürece işlevini yerine getirebilir, aksi takdirde işlevi saray soytarılığından öte değildir.

Peki nerededir halkın sanatçıları, yok mudur?

Robert Musil, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun çöküş sürecini anlattığı Niteliksiz Adam romanında şunu sorar:

”Diyelim ki yeni bir Homeros’umuz olsaydı: Bütün içtenliğimizle soralım kendi kendimize, ona kulak verebilir miydik? Sanırım buna olumsuz yanıt vermek zorundayız. Yeni bir Homeros’umuz yok, çünkü onu gereksinmiyoruz!”

Üzerine düşünmemiz gereken bu konuyu yerelleştirerek soralım: Bugün neden bir Yılmaz Güney’imiz yok, neden bir Nazım Hikmet’imiz yok, neden bir Ahmet Kaya’mız yok? Gereksinmiyoruz da ondan. Arzularımız tüketime dair. Böyle sanatçıları gereksinen bir toplum onu uzaydan düşüremeyeceğine göre kendi bağrından bu sanatçıları doğuracaktır. Bu, klasik ‘kurtarıcı bekleyişi’ değildir. Çünkü soru kendimize yöneliktir. Toplumsal sorunlara duyarlı kesimde bayat bir şikayetçi hal mevcuttur. Verili sanatçıları, siyasetçileri eleştirir de niye kendisini bir sanatçı veya devrimci olarak yetiştirmez? Gereksinmeme konusunu biraz daha irdelememiz gerekiyor. Niçin gereksinmiyoruz? Artık hepimiz modern insanlar olduk; modern insan, teknolojiyle birlikte kafası karışık, uyuşuk, tatminsiz insandır. Yaratılan bu toplumsal tipin gereksinimleri ”hazır” olandır. Bilgi mi istiyorsun? Google’a yaz. Protesto mu etmek istiyorsun? Facebook’a yaz. Buralarda yetişen insanlar yazar da olabilir elbette, bunlar da Ahmet Batman, Pucca gibi… Varlığını sanalda konumlandıran bir toplumun edebiyatı nasıl olur? Romanlar ilk görüşte aşkı instagramda gördüğü fotoğrafa aşık olmaya dönüştürdü bile.

Baran Sarkisyan