Categories
Patika

Parti Ebed Müddet: Bir Siyaset Teknolojisi Olarak Yeni Osmanlıcı TRT Dizileri

Televizyon izlemeyi seviyoruz. Yapılan bir araştırmaya göre Türkiyeli izleyiciler günde ortalama dört saat televizyon seyrediyor. Bu sürenin yaklaşık %60-65’ini ise, tekrarları ve özetleriyle birlikte 150-180 dakika süren diziler oluşturuyor1. Kimi diziler, rekor bölüm sayılarına erişirken; kimisi sezon sonunu göremeden sessiz sedasız ortalıktan kayboluyor. Bu dizi enflasyonu içinde, özellikle TRT’de yeni bir eğilim özellikle dikkat çekiyor: Yeni Osmanlıcı diziler. Osmanlı/Selçuklu dönemindeki olaylardan “esinlenilerek” hazırlanılan bu dizilerin başında Filinta, Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamid geliyor.

“Okuduğun Mektebi Kim Açtı Evladım?”

“Sultan susacak, hürriyet gelecek!” Bu nidalarla üniversiteli gençler cami avlusunu inletirken birden Abdülhamid çıkagelir. Tıbbiyede, Mühendishane-i Hümayun’da eğitim gören protestocu öğrencilere sorar: “Okuduğun mektebi kim açtı evladım?” “İstanbul’dan Berlin’e trenle kaç günde gidilirdi?” diye ekler Abdülhamid, “Şimdi üç günde gidilir. Hürriyet istersiniz, hür değil misiniz?”2

Esas mesele, gerçekten Abdülhamid döneminde neler yaşandığı değil. O döneme dair televizyon dizileri üzerinden kurgulanan anlatının, günümüz siyasetini nasıl yansıttığı ve şekillendirdiği, zira hiçbir sunum/anlatı masum değildir. Anlatılar, gerçeği birebir yansıtmaz; bilakis yeniden oluşturur. Yeni Osmanlıcı televizyon dizileri de, hiç kuşkusuz, bu minvalde bir siyaset teknolojisi. Geçmişteki olayları yeniden kurgulayarak baskın milliyetçi-muhafazakâr-otoriter siyaset için toplumsal destek imal etmeye çalışıyor.

Öncelikle, Payitaht Abdülhamid örneğinde olduğu gibi, özgürlüğü hizmete endeksleyen bir bakış açısı işlenmeye çalışılıyor bu sunum/anlatıda. Yol, köprü, okul yapmayı; ulusal bir meclise sahip olmaya eşitleyen bu anlatının hiç kuşkusuz günümüz Türkiye siyasetinde çok ciddi bir karşılığı var. Bu yaklaşım; özgürlük taleplerini bir çırpıda gençlerin cehaletine ve yabancı güçler tarafından manipüle edilebilirliklerine indirgiyor. Gezi protestolarının “faiz lobisine” ilintilendirilmesi gibi…

En önemlisi ise, bu örüntülerde tarihî bir süreklilik iddiası var. Diğer bir ifadeyle, “oyunun hep aynı olduğu” vurgulanıyor. Osmanlı’nın kuruluşu öncesinden beri, düşmanların adı değişse de vasıfları aynı, bu dizilere göre. İstifa kurumunun hiçe sayıldığı, sorumluluğun o günkü konjonktüre göre icat edilen türlü türlü yeni dış mihraklara atfedildiği günümüz Türkiye’si, bir anda 13. yüzyıldan bugüne akan tarihî bir sürekliliğin sonuna yerleştiriliveriyor. Bu tarih anlatısının en pratik tarafıysa, muhafazakâr-milliyetçi-otoriter siyaseti bir reçete olarak sunması. AKP’yi Ertuğrul Gazi’nin, Abdülhamid’in, Menderes’in, Özal’ın mirasçısı olarak konumlandıran siyasi söylem, böyle bir tarih anlatısından besleniyor. Belki de bu yüzden, Diriliş Ertuğrul’da da, Payitaht Abdülhamid’de de protagonist karakterlerimiz sürekli, “Biz başaramazsak, bizden sonrakiler muhakkak başaracak!” diyor.

Bu dizilerdeki ana karakterlerimiz, “Haçlı zihniyetinin” vücut bulmuş hali olan düşmanlarla mücadele ediyorlar. Bu düşmanların amacı, elbette, ülkeyi/topluluğu bölüp parçalamak. Avrupa Birliği ülkeleriyle son günlerde yaşanan diplomatik krizlere dönük bir nevi tarihî bir çerçeve/kılıf resmediliyor. “Geçmişte de böyleydi, bugün de böyle” fikri etrafında dönen bu komplocu söylem, dış politikadaki büyük yol kazalarını ve eksen kaymalarını; böyle televizyon dizileri aracılığıyla gerçekleştirilen rıza üretimiyle meşrulaştırıyor. Ayrıca, bu dizilerdeki düşmanlıklar, sadece dışarıdan gelmiyor. İhanet, çokça işlenen bir tema Yeni Osmanlıcı dizilerde. Bu ihanetlerin çoğu da, öyle veya böyle, “topluluğun dışından” olanlarla irtibatta olan kişilerden geliyor: Diriliş Ertuğrul’da Kurdoğlu karakterinin, Payitaht Abdülhamid’de Mahmut Paşa’nın simgelediği gibi. Böylelikle, Türkiye’de ulusötesi bağlantıları olan kentli kozmopolit orta/üst sınıfları “hain” olarak kodlayan “millici, kültürel olarak dışlayıcı ve içe kapanmacı” günümüz siyasi rejimine tarihî bir meşruiyet zemini sağlanıyor3.

Zirvedeki Yalnızlık

Bu dizilerin siyaseten tahrip etkisi yüksek, en tehlikeli kavramsallaştırmasıysa, siyasi liderlikle alakalı. Söz konusu dizilerde işlenen liderlerimiz, hatadan münezzeh. En başta izleyiciye büyük bir hata gibi görünen kararların; sonradan çok doğru tespit, öngörü ve eylemler olduğu ortaya çıkıyor. Bu anlatılara göre kusurlu olanlar liderler değil, onların etrafındakiler. Onlar da çoğunlukla “iyi niyetlerinden” hata yapıyorlar. Bu siyasi anlatının iki önemli yansıması var. Birincisi, “iyi niyetle” dahi olsa liderin sözünden çıkılmaması gerektiğinin altı çizilerek lidere mutlak sadakat devşiriliyor. Diriliş Ertuğrul dizisinin üçüncü sezonunda aktarıldığı gibi; ekonomik zorluklar ve bitmek bilmeyen savaşlara rağmen liderin etrafında kenetlenilmesi gerektiği telkin ediliyor. Türkiye’de işsizlik oranının iki haneli rakamlara ulaştığı, Suriye’deki askerî operasyonun sürdüğü böyle bir dönemde; bunun gibi kurgu/anlatılar üzerinden rıza ve lidere güven üretiliyor. İkincisi, liderler hatadan azade oldukları için aslında liderden kaynaklı sorunlarda dahi çözüm liderden bekleniyor bu siyasi söylemde. Etraflarındaki kusurlu aktörlerin değiştirilmesini, en başta onları oraya atayan ve arkalarında duran liderden umuyor bu söylem. Kısaca, “Çok bunaldık be reis,” diyor4.

Liderlerin “zirvedeki yalnızlığı” da, bu söylemin tasavvurundaki siyasetin acı bir hakikati. Çoğu sırrı etrafındakilerle bile paylaşamaz lider. İyi niyetleriyle hata yapmalarından yahut bir vesile ile ihanet etmelerinden korkar. Bu yüzden, paranoya seviyesindeki şüphe ve yalnızlıkları meşrudur. Payitaht Abdülhamid’in ilk dört bölümü; Abdülhamid’in, ihanetinden şüphe duyduğu paşayı bulma çabası içinde geçti örneğin. Bu süreçte, “savaş kahramanı” Gazi Osman Paşa’dan dahi şüphe etti sultan, bu anlatı/kurgu içerisinde. Bir siyasi lidere; danışmanlarının bile nüfuz edememesi, en yakın çalışma arkadaşlarının dahi fikirlerini değiştirememesi, o liderin herkesten ve her şeyden şüphe duyması, günümüz Türkiye gerçekliğinin bir parçası. Haliyle bu durum, bu gerçekliğe meşruiyet zemini yaratmaya çalışan kurguların da önemli bir kısmını oluşturuyor.

Bu zirvedeki yalnızlığın kayda değer bir istisnası var: dinî otoriteler/tarikat liderleri. Diriliş Ertuğrul’da İbn-i Arabi, Filinta’da Köpekçi Hasan Baba, söz konusu liderlere sürekli nasihatte bulunan, onları dengede tutan, zor durumlarda mucizevi biçimde onlara yardım eden kişiler olarak lanse ediliyor. TRT dizilerinde artık sıklıkla boy gösteren Halveti/Cerrahi ayinleri de bu dekorun önemli bir boyutu. Bir yandan bu kurgu, siyaseti uhrevileştiriyor. Lideri anayasal/kurumlar mekanizmalar değil, ahiret korkusu ve vicdani muhasebesi dengede tutuyor. Diğer taraftan bu anlatı, siyasette cemaatlerin rolünü pekiştiriyor. Atlattığımız darbe girişimi garabetine rağmen böyle bir anlatının hâlâ ve hâlâ sürdürülebiliyor olması ise milliyetçi-muhafazakâr-otoriter siyasetin yumuşak karnı ve açmazı.

Bu dizilerdeki en ilginç anlatılardan bir diğeri, sıradan insanların hikâyeleri. Örneğin Payitaht Abdülhamid’de, sultanın en yakınındaki kişilerden biri, halktan bir arabacı. Bu kişiler, siyasî/askerî konumları gereği, yani meslekleri icabı, “memleketi kurtarma” işine girmiş değiller. Tesadüfler sonucu kendilerini bu yolda buluyor ve lidere bu “davada” yardım etmeye adıyorlar. Günümüz Türkiye siyasetini şekillendiren en mühim gerilim hatlarından birinin elitler-halk karşılaşması olduğunu göz önünde bulundurursanız, bu “sıradan insanların” hiç de “sıradan” olmadıkları berraklaşıyor. Diğer bir deyişle, dikey mobilizasyonun alameti farikası, lidere ve davaya sadakat oluveriyor.

Siyaset Teknolojisi

Türkiye’deki tarih anlatısının siyasi iktidarlara göre şekillenmesi, yeni bir vakıa değil. Türkiye’ye özgü de değil. Kuşkusuz her iktidar kendi siyasi tarih anlatısını yaratır, ulusal kahramanlarını kendi ideolojisi ekseninde seçerek sunar. Bu bağlamda TRT’deki Yeni Osmanlıcı diziler, tarihî olaylardan esinlenmekle kalmıyor; onları spesifik bir şekilde, özellikle günümüz siyasetiyle paralel biçimde kurgulayarak muktedir milliyetçi-muhafazakâr-otoriter siyasete rıza üretiyor. Örneğin Payitaht Abdülhamid’i izleyen bir vatandaşta, “İşte aynı kumpasları şimdiki hükümete de kuruyorlar!” fikrini ve hissiyatını uyandırmayı amaçlıyor.

Bu diziler bir yandan demokrasiyi hizmete indirgeyerek özgürlük taleplerini “Daha ne istiyorsunuz?” zihniyetiyle ötelerken; diğer taraftan iktidar karşıtı her tür sosyal hareketliliği de dış güçlerin türevi olarak okuyor. 13. yüzyıldan beri süregeldiği iddia edilen “Haçlı zihniyetinin” mahsulü muhtelif komplolara karşı çare olarak da milliyetçi-muhafazakâr-otoriter siyaseti, tarihî bir zaruret olarak sunuyor. Daha önemlisi, bu zarurete referansla şiddeti makul bir yöntem olarak takdim ediyor. Örneğin Filinta dizisinde; Abdülaziz’i öldüren ekibi, insanların gözü önünde “ibret-i âlem” için öldüren istihbaratçıların seri infazlarına, hamasi şarkılar arka planda eşlik ediyor. Bu dizilere sinmiş siyasi söylem, toplumsal bir pratik olarak Türkiye’de varlığı giderek daha fazla hissedilen linç kültürünü besliyor. Bu toplumsal hıncın/linçin odak noktasına da ulusötesi bağlantıları olan kentli kozmopolit orta/üst sınıfları konumlandırıyor.

Bu diziler aynı zamanda zehirli bir liderlik algısı yaratarak kültürel olarak dışlayıcı ve içe kapanık siyaseti meşrulaştırıyor. Liderin kusursuzluğu fikrini nakşederken, onun paranoyası ve yalnızlığını da siyasi ve sosyal şartların doğal bir ürünü olarak lanse ediyor. Demokratik/toplumsal/kapsayıcı bir liderlik telakkisinin yerine otoriter/bireysel/dışlayıcı bir liderlik formunu, bu coğrafyaya tarihsel olarak uygun bir metot olarak paketliyor.

Kısaca TRT‘de yayınlanan bu Yeni Osmanlıcı diziler; masum dönem dizileri olmaktan çok fazlası. Birer siyaset teknolojisi. Üstelik bizim ödediğimiz vergilerle finanse ediliyor.

Semuhi Sinanoğlu

Dipnotlar:
1. Deloitte. 2014. Dünyanın en renkli ekranı: Türkiye’de dizi sektörü.İstanbul: Deloitte.
2. https://www.youtube.com/watch?v=H03CqgyahMY
3. Balta, Evren. 2016. “Ülkeyi Terk mi Etmeli?” Birikim, 5 Haziran.
4. Kılıçarslan, İsmail. 2017. “Çok bunaldık be reis”. Yeni Şafak, 21 Ocak.

Categories
Kadın

Ütopyalar ve Toplumsal Cinsiyet

İnsanlığın gelişme süreci çeşitli ütopyalardan evrilerek günümüze kadar gelmiştir. Bir kısım ütopik toplum arayışları, bugünden daha radikal önermelere sahiptir. Platon, kadın-erkek ilişkisinin eşit olması gerektiğini, Zeno, enternasyonalizmi savunmuştur. 17. yüzyılın başında, Campanella, dört saat iş gününü gündeme getirmiştir.

Öyle ki, bugün sözünü ettiğimiz cinsel devrim deneyimlerini de görmek mümkün geçmiş deneyimlerde. İngiltere’de Endüstri Devrimi sırasında da makineyi değil, insanı merkez alan yaşam deneyimleri vardır. Bugünki gibi cinsiyet ayrımcılığ da bilinmemektedir. Kadınların soyunması, çıplaklığı ve cinselliğine daha hoş görüyle yaklaşılır. Madenlerde çalışan yığınla işçi kadın, memelerini açarak serinleyebilir erkek işçilerle birlikte. Pezevenklik kurumu, organize seks ticaretini eline almamıştır henüz. Parasız kadının, kendi iradesiyle, bir erkekle sevişmesi, karşılığında ekmek, peynir alması “orospuluk’ olarak algılanmaz. Günümüzün burjuva ahlâk anlayışı, kadınların bedenleri üzerindeki “edilgenliği”, sömürüyü teşvik ederken, bunu örtbas etmek için çift standartlı ahlak anlayışını, yeniden yeniden üretirken, aynı zamanda ekonomik baskısını da pekiştirir.

Ayrıntılara girmeden, ben daha çok gender power-cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkisi, toplumsal cinsiyet, cinsel özgürlük gibi konulara değinirken, ageism-yaş ayrımcılığına bağlı olarak, yaşanan pratiklerden örnekler vermeye çalışacağım. Geleneksel kültürün, LGBTT-lezbiyen, gay, biseksüel, taravesti ve transseksüelleri de kapsayan ayrımcılığına değineceğim.

Ütopik toplum örneğini İngiltere’de pratiğe geçiren bir grup da Diggers- Kazıcılardır. Kazıcılar Hareketi, düşünce ve pratikleriyle İngiliz Devriminin ruhu oldukları gibi, bugün de örnek alınması gereken bir miras bırakmışlardır.

İngiliz İç Savaşı ile birlikte, iktidar, 1649’da, Kraldan Cumhuriyetçilere geçer. Oliver Cronwell başkanlığında kurulan yeni hükümet, Kral, I. Charles’ı ölüme mahkûm eder. Politik iktidarla birlikte, ekonomik iktidar da yeni sınıfın eline geçer, tabii ki, yığınların durumunda bir değişiklik yapılmaksızın. Fakat, uzun süren savaşlarda yorgun düşmüş eski asker ve subayların da içinde bulunduğu, Winstanley’in teorisyeni olduğu Diggers kolonisi, doğrudan eylem yoluyla, Surrey, St. George Hill’deki kamuya ait toprakları ekip biçmeye başlar.

Toprağı işler, ormandan yararlanırlar, karşılıklı dayanışmayı ve eşit paylaşımı esas alan koloni halkı barışçıdır. Yeni hükümetin birkaç kez silahlı saldırısına uğradıkları halde savaştan kaçınırlar. Giderek başka yerlere de yayılır bu hareket. Politik ekonominin kanunlarına ters düşmüştür Diggers Hareketi, zor yoluyla bastırılır.

Gerrard Winstanley (1609-76) Law of Freedom adlı siyasi manifestosunda, toplumsal devrim projesiyle ilgili politik düşüncelerini, Karl Marx’tan önce koymuştur. Ne yazık ki, bu eser 1973 yılında kadar ortaya çıkamamıştır. Winstanley, akılcılığın mantığını reddettiği gibi, buna dayandırılan, insanlar üzerindeki kurumsal iktidar baskısını da reddeder.. Bireylerin özgür iradesini esas alan, rekabetçi değil, dayanışmacı bir toplumsal yaşam ütopyasını pratiğe geçirmeye çabalar.

Fakat, 19.yüzyılla birlikte, progressive döneme adım atılmış ve ütopyalar da dejenerasyona uğramıştır. Genel olarak yaşama geçirilmiş laik ya da dinsel ütopyaların statik olduğunu görüyoruz. Örneğin, eski SSCB, bırakın vatandaşlarının refahını sağlamayı, daha güzel bir yaşam hayal etmelerine dahi izin vermemiştir.

Modern toplumlara geçişlerde, kapitalist sistemin ekonomik inşasıyla birlikte yeni ahlâk anlayışı da kurumsallaşmıştır. Özellikle, 11 yüzyılda, Avrupa’da ortaya çıkan romantik aşkla birlikte, tek eşlilik ve cinsel yaşam evlilik kurumunun merkezine oturtulmuştur. Oysa başka kültürlerde, örneğin Afrika’da, iyi bir koca, karısına hatırı sayılır bir toprak vermekle yükümlüdür. Kadın da onu ekip biçer. Eşlerin arasında, birbirlerinin duygu ve düşüncelerini sahiplenmeyi de içine alan bir aşk anlayışı yoktur. Kadın-erkek her ikisi de istediği zaman bir başka insanla sevişebilir.

Hindistan örneğinde, aile sistemi, anne-oğul ilişkisine dayanır. Hopi (kuzey Amarikan yerlileri) kültüründeyse, anne- kız sistemi geçerlidir. Karı koca arasındaki ilişki çözülünce, aile de çözülmemektedir. Bireyler daha özerktir. Kadınlar üzerinde, cinsiyetçi, aterkil kültür egemenliği yerleşik değildir.

Modern ütopyalardan birine örnek teşkil edebilir mi acaba aşağıda anlatacağım seks turizmi, göreceğiz. Bu örneğe geçmeden önce, ageism, yaş ayrımcılığı, cinsel özgürlük hareketinde, tıpkı LGBTT’nin, T’yi ihmal ettiği gibi bir yer tutar. “Engelli” katagorisine sokulan insanlara karşı da ayrımcılığın altını çizeceğim burada, tıpkı çocuklara ve gençlere olduğu gibi ve bir başka yazının konusu olarak bırakacağım.

Günümüz toplum yaşamı iktidar ilişkilerine dayanır: erkeğin kadın üzerindeki iktıdarı, her ikisinin çocuklar üzerindeki iktidarı, gençlerin yaşlılar üzerindeki iktidarı, heteroseksüellerin, gay, lezbiyen, tarnsgenderlar üzerindeki iktidarı gibi…

Genel olarak yaş ayrımcılığı, her iki cinse de uygulanır. Emekli olmak yaşamdan el etek çekme olarak algılanır. Sınıfsal, ırksal, cinsel ayrımcılık kadar önemsenmez. Bu tür sosyal politikaların kökeni, eugenics-Nazi dönemi sterilize toplum yaratma mantığıyla eş değerdir.[1]

İki yıl önce, Tanika Gupta’nın kitabından uyarlanan, Sugar Mummies, adlı oyun, Royal Court’ta sahnelendi. Oyunun ana teması, seks turizmi ve orta yaşlı kadın müşteriler.

Amerika ve Avrupa’dan, Karayip adalarına “beach boys” bulmak için gelen kadın gruplarının içinde her yaştan ve meslekten kadın yer almaktadır. Kitabın yazarı, Gupta, Karayipler’de iki hafta gözlem yaptıktan sonra yazmıştır kitabını.

Tahminlere göre, sadece Britanya’dan, her yaş ve meslek grubundan, gencinden büyükannesine, 80.000 kadın Karayipler’e akmaktadır.

Seks turizmi yeni bir olgu değil. Ne var ki, müşterisi kadınlar, özellikle orta yaşlı kadınlar olunca geleneksel medyanın ilgisini daha bir çekiyor.

Avrupa’nın soğuk iklimi değil elbette bu kadınları ta oralara sürükleyen. Yaşadıkları toplumda, kadın olarak invisible-görünmez olmaları. Ve sevgi, cinsellik gibi temel insani gereksinimlerini çeşitli nedenlerden dolayı karşılayamamaları. İnsanların doğal gereksinmelerine toplumsal cinsiyet rolleri dayatılırsa, cinsellik, ticari bir endüstriye dönüştürüldüğünde, bu tür ütopik yaşamlar da olacaktır. Tek fark şu: şimdiye kadar, bu “cennetin” müdavimleri erkeklerdi. Artık “huriler” erkek cennetinin hizmetlisi değil, sahibi rolündeler gibi.

Karayip adalarındaki seks turizminde hizmet veren, yaşları yirmiyi geçmeyen bu doğuştan talihsiz delikanlılar, başka bir yönden “talihsiz”kadınlarla buluşur. Bu ‘iş” ilişkisinde, her iki tarafın da beklentisi bellidir. Kimse kimseyi sömürüyor diyemeyiz. Erkekler mağdur olmadığı gibi, kadınlar da zalim değildir. Hatta, mutsuz beraberliklerde, yılda bir sevgililer gününde, kocasından, partnerinden ilgi, sevgi dilenen kadınlarla karşılaştırıldığında çok daha onurlu bir girişimdir bu. Dünyanın başka yerlerinde, aynı yaşlardaki hemcinslerine göre yine de şanslıdırlar. Hemcinslerinin çoğu gibi, bedenen genç ve çekici kalamadıklarından dolayı ömür boyu cinselliklerini unutmaya mahkûm değillerdir hiç değilse.

Görülüyor ki, seks turizminin müşterileri sadece elli yaşın üstü kadınlar değil, genç kadınlar da çoğunlukta. Bu da gösteriyor ki, yaşa bakmaksızın kadınların cinsel arzu ve isteklerini, erkek egemen, cinsiyetçi kültür bastırıyor ve erkeğe aktif bir rol atfederek kadın cinselliğini pasifleştiriyor. Ya da metalastırıp pazarlıyor. Ataerkil kültürle, capitalist ekonominin bir işbirliğinden söz edilebilir burada.

Bu makalenin yazarı, her türlü işe ve sömürüye karşıdır. İşin iş olmaktan çıkmasını savunmaktadır. Seks endüstrisi de, diğerleri gibi endüstri alanlarından biridir. Sömürüyse sömürü, emekse emek, hepsinde aynı şey yaşanmaktadır. Diğer endüstri alanlarından farkı yoktur. Ve bu alanda çalışan insanları da mağdur görmez, emek pazarında, emeğini satan işçi olarak görür. Bu konudaki, çift standartlı, üst sınıf, ahlâkçı bakış açısını reddeder.

Karayip Adalarına giden genç kadınların çoğu iyi para kazanan, kariyer sahibi kadınlardır. Ama, başarılı, bağımsız kadın olmak, erkeklerin tersine, iyi bir eş ya da sevgili bulmak için yetmemekte, hatta kusur görülmektedir. Geleneksel anlayış, evlilikte erkeğe ekonomik güvenlik rolünü biçer çünkü. Ve bu gerçeklikten dolayı, çoğu kadın, kendi yaşından büyük, ona ekonomik ve duygusal destek verecek, “masterly” otoriteye sahip erkekleri tercih etmektedir. Sosyal statü olarak da bakılabilir duruma. Bu noktada, bireyleri ahlâki olarak yargılamak yerine, toplumsal cinsiyet kalıplarını ve ekonomik eşitsizliği eleştirmeyi gerekli buluyorum.

Toplumsal cinsiyet kalıplarının her iki cinsi de belli beklentilere hapsettiği bir cinsel politika, buna bağlı olarak cinsiyetçilik her alanda görülmektedir. Erkekler de ayrımcılığa maruz kalır. Erkekler başarıyla sembolize edilirken, kadınların, seksi, cazibeli olmaları öne çıkarılır. Bu yaygın kültürden etkilenen çoğu erkek, genç, seksi kadınlara yönelir. Böyle bir kadına “sahip” olmak bir statüdür onlar için. Ayrıca, erkek egosu da girer işin içine.

Bu tür ayrımlar bölünmelere yol açmaktadır elbette. Arkadaşlık ilişkisi ile seks ilişkisinin katogorize edilmesi, her tür beraberlikte kopuşlar getirmektedir. [2] Tam kendin olabileceğin yoğun paylaşmanın önünü tıkamaktadır. Oysa, hem sevgililik, hem arkadaşlık paylaşılabilir görünmektedir. Burada bizzat gözlemlediğim gay-lezbiyen ilişkilerinde heterolar kadar cinsel ayrımcılığın yaşanmamasını, arkadaşlıkla sevgili ilişkisini birleştirmelerine bağlıyorum. Monogaminin tek doğru ilişkiymişcesine dayatılması da ilişkinin taraflarını başka türlü davranmaya zorlar. Evlilikte, taraflardan birinin bir başkası ile seks yapması, boşanma nedenidir birçok yerde. Halbuki, daha otonom bireylerin yaşadığı ilişkiler ve cinselliğin kuşatılmadığı başka çoğulcu modellerde ilişkilerin daha sağlıklı yaşandığı örnekler de vardır. Tek doğru ilişki türü evlilik ya da tek eşlilik olmayacağı gibi, çok eşli ilişkinin öncekinin yerine önerilmesi de yanlış olur. Önemli nokta, cinselliğin “sahipliği” anlayış ve kurumunu ortadan kaldırmaktır. Heteroseksüel ilişkilerin dışında sayısız ilişki örneği vardır. Burada önemli olan bireyin ne istediğidir. Ve bu istek ve ihtiyaçlarını özgürce ifade edebilmesidir. Bu tür yaşam alanları elbette suni olarak yaratılamaz. Marjinalize olunmamalı, toplumda fiziksel görünürlüğü sağlama pratiklerinden vazgeçilmemelidir yine de.

Cinsel politika konusunda derinlemesine çalışma yapmış kadınların konuya feminist perspektiften yaklaşımlarıysa kısaca şöyledir:

Lynn Segal’a göre, bedenle beyin ayrılmaz bir bütündür. Cinsel, duygusal istek ve arzuları yok sayarak, kadın, salt fiziksel görünüşe –bedene indirgenemez. Kadınların cinselliğinin, arzu ve ihtiraslarının, diğer duyguları yok sayılarak, sırf sekse ve doğurganlığa indirgenmesi de önemli başka bir hatadır. Ne yazık ki, kadın hareketinin cinsel özgürlük konusunda yıllardır verdiği mücadeleye rağmen, kadınların yaşlılık deneyimlerinde fazla bir ilerleme kaydedilememiştir.

Tam tersi örnekler vardır oysa geçmişte. 18. yüzyıl Fransa’sında, yaşlı kadınla genç erkek aşkı, toplumda kabul gören, teşvik edilen bir olgudur. Bu tür, yıllarca süren ilişkilerle doludur tarih. Şair Mary Shelley, kocasından epey yaşlıdır. Daha antik dönemlerde, Avrupa dışında da vardır böyle örnekler. Karısı Hatice, Muhammed’den yaşça bir misli büyüktür. Statü, para gibi faktörleri unutuyor değilim elbet, bu tür örnekleri verirken. Buna rağmen, kadınlara karşı yaş ayrımcılığı, günümüz toplumuna göre daha zayıftır.

Emma Goldman’ın tecrübesi günümüz toplumuna daha uygundur. 1937’de, Avrupa’da sürgündeyken 66 yaşındadır. Ve Torontolu genç bir erkeğe aşık olur. Bir gün birlikte parkta yürürlerken, insanların bakışlarından, aşağılanmış gibi hisseder kendini. Yakın arkadaşı Alexander Berkman’la paylaşır bu üzüntüsünü. Goldman’a göre, kadın ve erkek arasındaki cinsel eşitsizlik giderilmedikçe toplumsal bir devrimden söz edilemez.

Lynn Segal ise, seksüel kültürün kadın ve erkek cinselliğini ele alışına atıfta bulunurken, onun biyolojik gerçeklikten uzak olduğunu vurgular.

Biyolojik olarak ele alınırsa, erkeklerin dölleme zayıflığının 40’lı yaşlarda başladığını, buna paralel olarak penis sertleşmesinde de düşme olduğunu, erkekler arasındaki cinsel iktidarsızlığın bilinenden daha yaygın olduğunu belirtir. Viagranın gündeme gelmesi boşuna değildir.

Yıllardır İngiltere’de yaşayan, Avustralya doğumlu, tanınmış feminist Germaine Greer, ne pahasına olursa olsun, genç kalacağım diye çırpınan kadınlar için üzüldüğünü söyler. Estetik ameliyatlar, gençlik aşıları vb… Bitmez tükenmez bir enerjidir boş yere harcanan. Menopoz döneminin de abartıldığını vurgular ve yaşlanmanın korkulacak bir kâbus olmadığını, kendisini bir sürü sıkıntıdan kurtardığını dile getirir:

“İstenmemek özgürlük demektir. Hayatımda hiç bu kadar mutlu ve neşeli olmadım. Beni seven erkeğin kollarındayken hissettiğimden daha mutlu hissediyorum şimdi kendimi.”

Yaşlanmasına rağmen kendini seksi hisseden kadınlardan biri de Susan Sontag’dır. Sontag, kadın ve erkek cinselliğine karşı çifte standartlı bakış açısını eleştirir. Yığınla kadının bu saçmalıklardan etkilenip daha menopoza yaklaşırken cinsel yaşamdan çekildiğini vurgular. Bilim kadınlarının yazdığı menopoz ve kadın cinselliği ile ilgili çalışmalar, geçmiş önyargıları yıkmaktadır. Kısacası, kadınların yaşlanması değildir cinsel arzularını körelten, önyargılı ve çift standartlı erkek egemen kültürdür.

Lezbiyen kimliğini öne çıkarma gereği duymamıştır Sontag. Ama ömrünün son günlerine kadar, hem başka kadınlarla birlikte olmuş, hem de kendisi gibi cesur, fotograf sanatçısı Annie Leibovitz’la uzun yıllar ilişkisini sürdürmüştür. Ve kendisini şöyle ifade eder:

“Cazibemin erkekleri daha az etkilediğini görmemle kadınlara yöneldim. Ve kadınlar harika! Kadınlar 40 yaşları civarında yenilenirken, erkeklerin içi boşalıyor. Kadınlar, kendilerini sürekli geliştirme çabasında.”

Görüldüğü gibi, yaşlanmak, elini eteğini yaşamdan çekmek değil. Hem yalnız, hem erotik yaşamayı öğrenmiş kadın örnekleri de oldukça çok. Bence hüzünlü olan, hem birisiyle yaşayıp, hem yalnızlık çekilmesidir.

Amerika ve Avrupa’da, yalnız yaşayan kadınların sayısı erkeklere oranla çok daha fazladır. Britanya toplumunda, 40 yaşında boşanan kadınlar yeni partner bulmakta erkekler kadar şanslıdır. Ama, kırkı geçtiğinde, bu şansın azaldığı gözlenmektedir.

Yaşlanmak, kadınlar için bir kâbusken, erkekler için ikinci bir yaşam olmaktadır. Dünün yaşlısı, yarının baba adayıdır. Jack Nicholson, Michael Douglas örneğinde olduğu gibi. Fimlerde, yaşlı kadın oyuncuların soyunduğunu nerdeyse hiç göremeyiz. Amerikan sineması özellikle tutucudur bu konuda. Fransız ve Britanya sineması, kısmen de olsa bazı tabuları kırmaktadır. Örneğin Calendar Girls filmi.

Bir başka film de, Hanif Kureishi’nin, bilinen tarzıyla yine tabuları tersine çevirdiği bir yapıttır: The Mother. Filmde, yetmişine yaklaşmış bir kadının, kendini, yarı yaşındaki inşaat işçisiyle cinselliğin hazzına bıraktığı bir sahne çok ilginçtir.

Hollywood’la sınırlı da değildir örnekler. Her alanda bu tür ayrımcılıklar yaşanmaktadır. Kariyer ve paraya sahip olsalar da, erkekler kadar şansı yoktur belli yaşa gelmiş kadınların. Erkeklerin koca göbeklerinin sarkmış olması kusur olarak görülmez. Hatta, sarkmış yanaklarını örten ağarmış sakalları bilgelik göstergesi olarak sunulurken, kadınların göbeğinin “çirkinliğine”, göğüslerinin sarkıklığına vurgu yapılır.

Hem kadın, hem yaşlı olmanın dayanılmaz ağırlığı altında anti-depresan haplarına sarılan kadınların sayısı her geçen gün artmaktadır. Kuşkusuz, yaşlanmanın bir dışlanma olarak algılanması ve bunun beslendiği kaynak, cinsiyetçilikten ayrı düşünülemez.

Amerikalı feminist yazar, eleştirmen Vivian Gornick, 1980’lerle birlikte kadın hareketinin toplumsal alandan çekilmesiyle ve grupların dağılmasıyla bağlantılı olarak ömür boyu sürecek bir yalnızlığı yaşamaktan korktuğunu şu sözlerle ifade eder. “… varoluşsal yalnızlık yüreğimi deliyor…”[3]

Simone de Beauvoir’nın yıllar önce ifade ettiği gibi, “kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Bu örnek de erkek deneyiminden:

Amerikalı romancı Phillip Roth, günümüz Amerikasındaki, aynı yaştan kadın ve erkeklerin durumunu karşılaştırırken oldukça iyimserdir. Kendisi gibi başarılı erkeklerin genç kadınlara sunacağı iktidarı, genç kadınlar kendi yaşlarındaki erkeklerde bulamamaktadır. Hükmetmenin sanatıyla, genç kadınları teslim almanın mutluluğuna diyecek yoktur. Bir erkek bundan başka ne ister.

Bu örnekten genel bir sonuç çıkarmak yanlış olur ama Philip Roth yalnız değildir bu noktada. Kendisi gibi çok sayıda hemcinsi vardır. Başarılı, zengin kadın olmak da bir ayrıcalıktır ama bu ayrıcalıklı kadınlar, erkekler kadar şanslı değildir genç sevgili bulmakta. Erkekler yaşlı da olsalar, genç sevgili bulmakta avantajlıdır. Ve bu yaşlı erkekler, genç sevgiliye koşarken, geride bıraktığı partnerini, sanki kusurmuş gibi, yaşıyla, fiziğiyle yüzleşmeye davet eder. [4] Genç kadınlar da, “tecrübeli”, başarılı, bu “sugar daddy”leri, genç erkeklere göre daha güvenlikli bulmaktadır.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, kadınlarla erkekler arasında bu alanda yaşanan eşitsizliği, cinsiyetçi kültür, toplumsal cinsiyet, bilimsel alanda yapılan çalışmaların taraflılığı gibi temel nedenlere bağlayabiliriz.

Bu alanlarda mücadele etmeyi, radikal bir değişimi önerebiliriz. Yeterli midir? Bu yazının amacı, bu soruyu cevaplamak değil, soru ve fikirleri tartışmaya açmaktır.

Ütopya anlayışımı koymaya çalıştım. Ütopyamda olmasını istediğim şeylerle noktalamak istiyorum.

Büyük metropollerin genel sorunudur insan ilişkilerinin kopukluğu. Bu kopukluğun giderilmesi için, yaşama alanlarının, dayanışma topluluklarının çoğalması, karşılıklı dayanışmayı esas alan insan ilişkilerinin geliştirilmesi can alıcıdır. Mimariden sanata yaşadığımız her alanda, birey olarak söz hakkına sahip olmamız gereken bir dünya hayal ediyorum. Yaşamımın bir parçası olarak algılıyorum ütopik olmayan hayallerimi.

Bugünkü anarşist oluşumların cinsiyet politikaları ve uygulamaları olmak zorundadır. Anarşizm evde başlar, yatak odalarımızı da içermelidir bu. Anarşist hareketin içindeki birçok kadın, insanların hayvanlar üzerindeki iktidarından çok, erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını sorgulmaya önem vermektedir. Bunları önemsemedikleri anlamına gelmemelidir bu öncelik. Hareketteki, özel olanla politik olanı birleştirememe beceriksizliğinin sonucudur kadınları böyle bir noktaya iten. “Yeni erkek”, “feminist erkek” kavramı palavradır, pratiğe konmadığı sürece. Erkeklerin çoğu, entelektüel düzeyde anti-seksist tavır alırken, duygusal yönü göz ardı etmektedir.

Homofobi ile mücadele ciddi olarak ele alınmalıdır. Bu mücadele herkesin sorunu olmalıdır. Homofobi ile mücadele, cinsiyetçilik, hayvan özgürlüğü, militarizm, kadın ve lgbtt’lilere karşı şiddeti hedef alan kampanyalar, atölye çalışmaları vb. örgütlenmelidir.Türkiye’de, nerdeyse her haftada bir işlenen nefret cinayetlerine karşı, toplumun genelini dönüştürmeye yönelik doğrudan eylem pratikleri ortaya konmalıdır artık. Bu, şiddetin unutulmasını ve kanıksanmasını önleyeceği gibi, hepimizi özgürleştirecek bir toplumun da önünü açacaktır.

Kadınlar arasındaki dayanışmanın gelişmesine önem verilmesi de bir başka önemli nokta. Daha da önemlisi, kuşaklar arası bilgi ve deneyim paylaşımı zorunludur, bu tür ilişkilerin geliştirilmesi, kadınlar arasındaki genç-yaşlı bölünmesini değil, dayanışmayı getirecektir.

Sonuç olarak, yaş, ırk, cinsiyet ayrımcılığının kalkması için yasalardaki eşitliğin yeterli olmadığı açıktır. Toplumsal dönüşüm sürecinde, kendilerini radikal, devrimci olarak tanımlayan grup ve bireylerin öncelikle kendi içlerinde bir dönüşüm yapmaları zorunludur. Cinsiyetciliği, ayrımcılığı yıkamayan, sistemi hiç yıkamaz. “Engelli” –özürlü olan bireyler değil, hepimizi kapsayan, ırkçı, cinsiyetçi, görünür görünmez yasa ve anlayışlardır.

 Emine  Ozkaya

15 Mayıs 2009-Londra

Kaynakca:

The Observer, Pazar 23 Temmuz 2006

Lynn Segal, Making Trouble, London, Serpent’s Tail,2007.

Bonnie Haaland, Emma Goldman: Sexuality and the Impurity of the State, London, Black Rose Books, 1993.

Alice Wexler, Emma Goldman: The Intimate Life, London, Virago, 1984.

Gerrard Winstanley, Selekted Writing , London, Aporia Press 1989.

Colin Ward, Talking to Anarchists, London, Freedom Press 1996.

Germaine Greer, the Whole Woman, London, Anchor 2000.

Beyond Sexuality, London, Phoenix Press,1992

Categories
Patika

Vatansızlığa Övgü

Vatansızlık, vazgeçmektir. Mülkiyet haklarından, sahiplenmekten vazgeçmektir. Burası, buralar, orası, oralar, hepsi benim, tek bir çakıl taşını bile vermem demekten hicap duymaktır. Vatansız bu yüzden paylaşımcıdır, insancıldır, dağa taşa ‘önce vatan’ diye yazmak yerine, ‘önce insan’ diyebilmektir.

Vatansızlık kimsenin ev sahibi, kimsenin misafir olmama, dolayısıyla kimsenin kimseyi kovmaya hakkı olmama durumudur. Vatansızlık, bir büyük sofra özlemidir. Herkesin oturacak yeri olacağı, ekmeği bölüşeceği, yemişleri birbirine ikram ederek yiyeceği. Vatansızlık bu yüzden sınırsızlık demektir. Sınırların olmamasıdır. Kesintisiz bir geçişlilik, akışkanlık halidir. Vatansızlık ayrılıklar değil, buluşmalardır. Düşmansızlıktır, kahramansızlıktır, hainsizliktir, saldırgansızlıktır, kitle olmamak, kitleler halinde kabarmamak, tekil ama bir arada, birlikte olmaktır.

Vatansızlık, uğruna canını vereceğin ve can alacağın bir toprak parçasının olmamasıdır. En büyük kötülükleri yapmayı mubah kılacak, suçluyu kahraman yapacak bir gerekçenin olmamasıdır. Bu yüzden vatansızlık hesap verebilirliktir. ‘Her şeyi vatan için yaptım’ diyememektir. Ne yaptığını, neden, niçin yaptığını, dosdoğru söylemek zorunda kalmaktır. Ve bu yüzden, yani arkasına sığınacak mazeret olmadığı için, kendi vicdanınla baş başa kalmaktır.

Vatansızlık aynı zamanda başına buyrukluktur ve efendisizliktir. Ahlak anlayışına, kendi doğrularına uymayan bir şeyi sana yaptırmak için yüce bir gerekçe bulma şansını kimseye tanımamaktır. Bu yüzden de başı dikliktir.

Vatansızlık, silahsızlanmaktır. Savaşı anlamsızlaştırmaktır. Çocuklarını şehit olmak için yetiştirmemek, iki oğlum var onlar da feda olsun dememek, kendini demek zorunda hissetmemek, yani çocuğunu ve bütün çocukları özgürce sevebilmek, hiçbir şeyi onların iyiliğinin önüne geçirmemektir.

Vatansızlık evini, sokağını, çocukluğunu geçirdiğin okul bahçesini, çeşmeyi, dut ağacının gölgesini sevmek, özlemek, hasretini çekmek, ya da kovulduğun toprakların, büyükannelerinin, büyükbabalarının yurdunun seni çağırması, oraya dönmek istemek, orada kendini ait olduğun yerde hissetmek, orayı güzelleştirmek, yaşanır kılmak istemek, ama bayrağını, herhangi bir bayrağı, herhangi bir yere dikmek, devletini, ordusunu, polis teşkilatını kurmak gibi bir derdi olmamak demektir. Ama aynı zamanda ait olduğu, anasının atasının yattığı yerde insanca yaşamak isteyeni de vatan parçasında gözü olmakla suçlamamak, şüpheli şahıs yapmamak demektir. Vatansızlık toprağın insana değil, insanın toprağa, havaya, suya, gökyüzüne ait olmasıdır.

Bu yüzden de vatansızlık, iktidarsızlık demektir aynı zamanda. Gücün belirleyiciliğini, çözücülüğünü bile bile, son sözü gücün söylediğini, güçlü olanın haklı sayıldığını, güçlü olanın saygı ve sevgi gördüğünü, güçlüye tapıldığını, menzile ancak güçle ulaşılan bir dünyada yaşandığını bile bile, güçten, güce sahip olmaktan, ya da zaten sahip olduğu gücü kullanmaktan vazgeçmek demektir. Vatansızlık bütün silahları indirmek demektir.

Ayşe Günaysu

Categories
Çocuk

Çocuklar Eşit Değildir

Çocuklar, yeryüzünün en fazla istismar edildiği, aldatılıp aldanıldığı çocuklar. Güya insanlığın ortak sevgisinin vücut bulduğu çocuklar.

Saflığın ve temizliğin nakit etmediği, ilişkilerin hiyerarşiye tabi olduğu bir düzende saflığı ve temizliği temsil eden çocukların doğaları en alt tabakada bulunmalarından olsa gerek, çeşitli yollarla sürekli küçüklü büyüklü darbelerle talan edilir. Gerek aile, akrabalar aracılığıyla, gerekse de okullar, kreşler aracılığıyla eğilip bükülürler. Daha dün bir babanın 3 yaşındakine oğluna ”En Büyük Fener” dedirtmeye çalıştığını gördüm. Öyle ya, en büyük Fener, en küçük çocuk. ”Ağaç yaşken eğilir” gibi bir atasözümüz vardır. Egomuza, saçma sapan tutkularımıza, sömürüye dayalı düzene yaraması için bük bükebildiğin kadar. Yoksa, ne derlerdi atalarımız daha: ”Kızını dövmeyen dizini döver.” Sanıyorum ki, ailesinden hiç dayak yememiş yahut psikolojik baskıya maruz kalmamış hiç çocuk yoktur.

Çocukları bilmem hangi ulusal bilince, bilmem hangi dinin öğretilerine, bilmem hangi ataerkil cinsiyet kalıplarına göre yetiştirmeye kim, hangi hakla sahiptir? Çocuklar doğar doğmaz ailelerin, okulların, askeriyenin, bir bütün olarak devletin tutsağı olmuştur maalesef.

Çocukları özgürlüğe doğru büyütemiyoruz, pedagojiden anlamıyoruz. Genellikle can sıkıntısını atlatmak, monotonlaşan ilişkiye renk katmak, çevrenin baskısına dayanamamak gerekçeleriyle geleneksel olarak çocuk yapıyor, sonra o çocuğa ne kadar hükmedebiliyorsak o kadar renkleniyoruz. Fakat çocuklar direngen ve uyumsuzdur ama aşırı baskılar sonucunda çare yok ki onu kendimize benzetebiliyoruz. Her çocuk gelecekte anne babasının bugünündeki alışkanlıklarını yaşamaya yazgılı oluyor.

Kız ve erkek çocukları; biyolojik farklılıklar dışında aralarında her ne kadar bir fark olmasa da toplumsal cinsiyet kalıplarından dolayı çocuklar yine bu hiyerarşiye göre farklı yöntemlerle yetiştiriliyor. Örneğin anne, kız çocuğuna ev temizliği veya yemek yapmayı öğretmeye çalışırken erkek çocuğu bu tür ev işlerinden uzak tutar. Erkek çocuğa mavi tişört verilirken kız çocuğa pembe verilir. Kız çocuk oyuncak bebekle oynatılırken, erkek çocuk oyuncak arabalarla oynar vb. Çünkü erkek çocuk, erkektir; kız çocuğu, kızdır. Onları eşitleştiren çocuklukları gözardı ederek asırlardır küflenmiş cinsiyet ayrımına tabi tutularak eğitilip bükülürler. Bu çocuklar ileride eğer bu gibi ataerkil kalıpları yıkmak için bir sorgulamaya girmezse ezen-ezilen ilişkisini düzende tekrar ve tekrar üretmeye devam eder.

Çocukların yetişkinsiz kendi aralarında eşit olduklarını gözlemleyebiliriz ama çocukları ulusal, sınıfsal, cinsiyet, hatta mezhepsel gibi ayrımların baskın olduğu düzenlerde, çocuklar eşittir demek, en fazla kendimizi kandırmak olur. Sözgelimi, evde kendi anadili Kürdçe olan bir dili öğrenip 7 yaşında okula başladığında karşılaştığı Türkçe dersler karşısında doğal ki afallayacak, derslerdeki öğrenimi daha zor olacaktır. Alevi geleneklere göre yetişen bir çocuk sünnilerin yoğun olduğu bir okula gönderildiğinde ailesi çocuğuna aleviliğini gizlemesi yönünde temkinlerde bulunacaktır. Yoksullukla büyüyen bir çocuk zenginlikle büyüen bir çocukla karşılştığında kendisinde bir eziklik hissetmesi mümkündür. Arkadaşları okulda iken kendisi hapisanede olan bir çocuğun gireceği psikolojik bunalımın vebali kimin üstüne olacaktır?

Türkiye’de eğer çok soğuk olan rakamlarla konuşmak gerekirse, her ay 650 çocuk cinsel istismara uğruyor. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bugüne kadar çocuk pornolarında tespit ettiği Türkiyeli çocuk sayısı, 36 binin üzerinde. Türkiye’de 50 bin çocuk seks kölesinin bulunduğu tahmin ediliyor. Evliliklerin beşte birinde 18 yaş altındaki çocuklar evlendirilmeye devam ediliyor. Sürekli değişen çocuk tutsak sayısı 2016 verilerine göre 2583. Çocuk işçi sayısı ise 708 bin. 90’lardan itibaren devlet dersinde öldürülen çocuk sayısı ise 700’ü aşkın.

Daha fazla örnekleyebileceğimiz bu adaletsizlikleri elbette 23 Nisan gibi kandırmacaya dayalı uyduruk bayramları garip bir propaganda havasıyla kutlayarak gizleyemeyeceğimiz aşikardır. Her ne hikmetse çocuk bayramı denilen 23 Nisan günlerinde çocuklara okutulan militarist, milliyetçi marşlar, şiirler dışında kimse çocuk haklarından, çocukların maruz kaldığı istismarlardan ve bu olumsuzlukları yok etmek için gerekli programlardan bahsetmez. Varsa yoksa Mustafa Kemal Paşa Çok Yaşa!

Her çocuk ulussuz, dinsiz, cinsiyetsiz, dolayısıyla mülksüzdür. Bunları biz yetişkinler olarak devletçi aklımızla edindiririz.

Çocuklar için en iyi öğütü belki de Halil Cibran vermiştir.

”Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”

 

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Devlet ve Otonomi – Félix Guattari

Devlet kapitalistik öznelliğin üretiminde temel bir role sahiptir. Devlet her şeyin çocuksulaştırılan öznelliğin üretilmesiyle bağımlılık ilişkisi içinde geçmesi zorunluluğuna dayanan bir “arabulucu devlet”, “ihtiyat devleti”dir. Devletin bu genişletilmiş işlevi, ki onun yönetimsel, finansal, militer ya da polis güçlerinden çok daha geniş kapsamlıdır, örneğin ABD’de refah devleti denilen bir destek [sübvansiyon da denilebilirdi. -çn] sistemi tarafından yürütülür. Bu bir “vadeli maaş” sistemidir; bir grubun kendini düzenlemesine, kendini biçimlendirmesine, kendini disipline etmesine sebep olan bir destek sistemi ve bir enformasyon, inceleme, denetim, hiyerarşi, teşvik vb. sistemidir. Devlet bu dallanıp budaklanma dizisi, “kolektif donanımlar” dediğimiz kurumların bu tür bir köksapıdır. Devletin merkezsizleştirmeden bahsedildiğinde korkmamasının nedeni budur. Aynı zamanda partilerin kendi programlarında öz-yönetim önerilerini içermekten korkmamasının nedeni de… Örneğin Fransa’da, siyasi partiler ve sendikalar resmi olarak kurulmuş ilişkiler sayesinde devlet tarafından tamamen desteklenmektedir.

Kapitalistlerin ve ayrıca (klasik ve/veya Marksist) sosyalist partilerin bütün tutumları, belli bir kavrayış doğrultusunda “ilerlemenin” teşvik edilerek kapitalist akışlara giriş sürecini hızlandırmaktır. Onlar için, asıl önemli olan şey devletin bu işlevinin gelişmiş olması, diğer bir deyişle, Avrupa’da varolanlar gibi klasik kolektif donanımlarda bir artışın olmasıdır. Gündelik yaşamda, arzu ekonomisinde değişiklikler yapmaya dair sorunlara gelince, bu sonraya kalabilir. Ama tarih bize bu ayrımın hiç de uygun olmadığını göstermektedir: bir toplumsal mücadelenin çeşitli aşamalar halinde kavranışı, toplumun dokusunun onarılmasına, özyönetime ve toplumsal değerli kılmaya dair sorunsalların daima ertelenmesine, sönümlenmesine götürmektedir. Burada meydana gelen şey, kapitalistik öznelliğin ve bütün toplumsal sahada kurulmuş devlet kurumlarının bu işlevinin, iktidarlarını elden bırakmaya en küçük bir niyeti olmayan yeni bürokratik kastlar ve yeni elitler lehine işlemesidir.

Şu gerçeği vurgulamalıyım ki, bu yalnızca üretim işlevleriyle ilişkili olarak yer almaz. Bizler aynı zamanda, cinsiyetimiz olmak zorunda olsun ya da olmasın kiminle ya da nasıl olacağımız konusunda, emzirmek zorunda olalım ya da olmayalım nasıl emzireceğimiz konusunda da karar vermek için refah devletine başvururuz. Devlet iktidarının bu çocuksulaştıran işlevi, davranışların ve toplumsal etkinliğin denetim şebekeleriyle sınırlanmayan son derece küçültülmüş bir düzeyde yer alır. Bu modelleme de bilinçsiz temsilleri etkiler. Belki de bu, Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” kavrayışı ile bu kavrayış arasındaki farkın uzandığı yerdir. Bu yalnızca toplumda somutlaşmış bu görünür donanımlara dair bir sorun değildir. Devlet ayrıca uyumlulaştırmanın görünür olmayan bir düzeyinde de işler.

Yardımsever [assistentialist] devlet, nüfusun önemli bir bölümünü ekonomik devrelerin dışına süren bir tecritin örgütlenmesi ile başlar. İkinci aşamada devlet bu insanlara yardım sunarak kurtarmaya gelir, fakat onların başından sonuna dek denetim sisteminden geçmesi koşuluyla… Tek gerçek otonomi ve yaşamın hakiki bir yeniden sahiplenilmesi, bireylerin, ailelerin, temel ve birincil toplumsal grupların kendi mahallelerinde istedikleri kurumları kendileri için seçebilmeleri ölçüsünde olabilir. Yani sorun, bu sorunsalların yönetiminin, sürekli destek, bir tür psikolog ya da psikiyatrist için hizmet noktası kurulumu, devletin gelip herhangi bir yere kurduğu standartlaştırılmış kurumlar talep etmeksizin devralınması sorunudur.

Hadi Brezilya’da sol oluşumların iktidarı almada başarılı oldukları bir bilimkurgu senaryosu hayal edelim. Böyle bir durumda, hemen onlara şu soruyu sormak gerekecektir: “Niyetiniz Avrupa çizgisinde bir modernist rotayı takip etmek midir?” Bu, insanların mükemmel maaşlar ve statüler ile çok iyi inşa edilmiş kurumlara sahip olacakları anlamına gelecektir. Fakat bu aynı zamanda, tümüyle ezilmiş özneleşme tarzları üretmek için hepsinin makinedeki işçilere dönüşeceği anlamına da gelecektir.

Eğer otonomi sürecinin olumlanması ile mücadele için devasa makinelerin varoluşun gibi iki tip hedefin bir arada varoluşu engellenmeye devam ederse, izlenimim şu ki, ne yazık ki büyük sorunların yönetimine bakacak ve tüm azınlıklarla ilgilenecek olan, ister sağdan ister soldan olsunlar, aynı tür siyasi oluşumlar olacaktır. Duruma bağlı olarak, bu oluşumlar “Rahat olun, azınlıkların sorunlarını çözümleyeceğiz” diyecek ve çeşitli bakanlıklar bir gecede ortaya çıkacaktır: siyahlar, kadınlar, deliler vb. için bakanlıklar. Bunu söylüyorum zira şu anda Avrupa’da şeylerin az veya çok meydana gelme tarzı budur. Bizler bakanlıklarda “Bay Müptelalar”, “Kadınların Durumu Hanım”, “Bay Ekoloji” vb. kişiliklere sahibiz. Marjinallikler dahi statüye sahiptir. Fakat bu tam da, onların kolektif donanımlara ve eşdeğerlerine girişinin ve belirli bağlamlarda onların kapitalistik öznelliğin üretiminin failleri yapılmasının tasdikidir. Ve bu sıklıkla şaşırtıcı belirsizlik koşullarında gerçekleşir. Kuşkusuz bizler bu iki mücadele türünü aynı anda geliştirebilen bir politik yapı icat etmekte başarısız olduk ve sanırım bunun nedeni özünde hareketlerin tükenmiş hale gelmeleriydi.

Bunu vurgulamamın nedeni, eğer her türden azınlıklar, marjinal insanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar, hâkim yaşam ve disiplin tarzlarını reddedenler, ister kapitalist ister sosyalist olsun devlet iktidarından onlara çözümler vermesini nazikçe beklemek durumundaysa, uzun süre beklemeyi göze alacağız. Yani, bir kez daha toplumun bütün bu yaşamsal kısmının çöküş fenomeniyle karşılaşma riskini göze alacağız. Ve belki de kendimizi çok daha büyük bir riske atıyoruz: durum, sağ kanıtın, iktidarı alabilecek tanıdığımız birinden çok daha aşırı olacağı bir yön alacak. Ve sağ kanat iktidarı nasıl elinde tutacağını çok iyi bilmektedir.

Neredeyse iletilemez olanın teğetinde olan tekilleşme süreçlerinin seçim kampanyaları süresince sürdürüleceğinden nasıl emin olunabilir? Tekilliğimizin sandığa yerleştirilmesiyle mi? Oylamada mı? Tekillik parmaklarımızdan kayıp gidecektir. Böyle olunca da besbelli ki, ekonomiyi ve politikayı yöneten yasaların bilgisine göre bir toplumu, toplumsal düzeni yönetebileceğini düşünen bu tarz bir aptal, gerici rejimi devirmek istiyorsak, bu tarz bir engele karşı koymak istiyorsak, bunu kendi küçük yaylamıza şiir düzerek ya da kendimizi muhteşem hissettiğimiz küçük homoseksüel uzamlar kurarak ya da çocukların eğitimi için alternatif formüller icat ederek vb. yapmayacağız. Tüm bu şeyleri bir araya getirebiliriz, fakat bütün bunlara rağmen, Şili’de ya da diğer yerlerde iktidarları deviremeyiz. Bu durumda, dünyada oldukları yalın olgusu ile ilgilenen insanların kesin, radikal izolasyonu riskine maruz kalırız. Devlete hesap vermeksizin, nasıl düşüneceğini, nasıl konuşacağını ve nasıl sevişeceğini bilmek için devlete bağımlı olmaksızın yeryüzünde olmak, yaşamak zorunda olmak, ölmek zorunda olmak, yeniden üretmek zorunda olmak, kendi yolunu bulmak zorunda olmak son derece tekildir. Varoluşsal tekilleşme süreçleri ile toplumsal sahayı örgütleyen tüm bu muazzam, ağır, militarize, silahlı yapılar arasında total bir ayrışma riskine maruz kalacağız. Ve sonra hiç şüphesiz, toplumlarımızda işleyen barbarlık ve aptallık tarzının altını oyabilen, değişimin gerçek enerjilerine ve aygıtlar yaratmak için süreçsel dönüşümlere izin veren, yeni bir mantık, yeni bir pragmatik icat etmeye mecburuz. Benim görüşümce, şu an bunlar bizim en büyük problemlerimizdir.
Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext(e), trans. Karel Clapsow & Brian Holmes, sf: 208-212’den çevrilmiştir.

Çeviren: Oğuz Karayemiş

Kaynak: kavramveduyum.blogspot.com.tr

Categories
Patika

Bir Baskı Aracı Olarak: Psikiyatri

“Hiç şüphesiz kader, seni hastalığından kurtarmayı benden daha kolay yapacaktır. Ama, senin histerik acılarını ikimizin ortak bir umutsuzluğuna dönüştürebilirsem, bu işten kazançlı çıktığına sen de kendini inandırabileceksin.” 
Sigmund Freud

I
Yirminci yüzyılda, çılgınlığın bile standartlaştırıldığına tanık olduk. Tanımı gereği norm dışı diye ele aldığımız delileri bile kendimize benzettik. Deli dediğimiz insanların da herkes gibi tedavi olanaklarına ulaşmak için bin türlü bürokratik işleme uyması ve profesyonel şifacıların ücretini karşılaması bekleniyor. Delilik, günümüzün gelişen totaliter devletinin bir parçası. Neyin delilik sayılacağını, devlet tarafından tedavi ruhsatı verilen resmi şifacılar, psikiyatristler belirliyor. Deliler, deliliklerinin özgürlüğünü yitiriyor.

II
Gerçeğe benzersiz bir bakış açısından bakmak, deliliğin doruk noktasını oluşturur. Olgular arasındaki ilişkilere kökten farklı bir bakış açısıdır bu. Gerçi, Shakespeare’in dediği gibi, delirmenin bir yöntemi olabilir belki, ama her delinin yöntemi bambaşkadır. Anarşistler bile ortaklaşa kabul ettikleri kara bir bayrağın çevresinde toplanırlar. Ortak amaçları, kuralları ve simgeleri vardır. Oysa deliler için öyle midir? Her biri kendi havasından çalar; istediği zaman değiştirir bu havayı ve yine de kendine özgü yolunu izlemeye devam eder. Psikiyatri işte bunu, özgürlüklerin bu doruk noktasını, elimizden almıştır. Oysa ortaçağda, delilerin, toplumdaki en üstün gücün -Tanrı’nın- bile artık etkileyemediği başka güçlerin etkisi altında olduğuna inanılırdı. Açıkça söylenemiyordu ama, delilik, kurulu düzen hiyerarşisi içinde en büyük güce eşit bir güç sayılıyordu. Ne var ki aydınlanma çağından, sanayi devrimi ve pozitivizmden sonra delilik, soğuk algınlığıyla, apandisit iltihaplanmasıyla, kızamıkla aynı kategoriye yerleştirildi – herhangi bir uzman tarafından tedavi edilebilecek bir hastalığa dönüştü. Delilerin Ortaçağ Avrupası’ndaki azametinden ne büyük bir uzaklaşma! O zamanlar, deliliğin üstesinden gelmek için kilisenin en yüksek otoritesine, engizisyonda en dindar ve en saygın üyelerinin yardımına gereksinme duyuluyordu. Deliliğin üstesinden gelememek, Tanrı’nın zayıflığını kabul etmek demekti. Ortaçağda, en yüksek otoritenin yetkisi, delilerden nedamet getirmelerini istemeye ya da cennetten kovulan bir melek olan Şeytan’ın etkisi altına girmiş olduklarını itiraf ettirmeye kadar varabiliyordu ancak. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda deliler tımarhanelerde tutuluyorlardı. Yirminci yüzyılda deliler dize getirildi. İyice ilaçlandırılıp toplumun kıyısına itilmiş, istenmeyen varlıklardan başka bir şey değiller artık.

III
Delilik, artık devlete karşı bir tehdit oluşturmayan sıradan bir hastalık mertebesine indirgenmiştir. Deliliğin bireyselliğini ve hayal gücünü yitirmesiyle birlikte devlet daha da totaliter olmuştur. Delilik, devlet otoritesi altına girdiği oranda özgürlüğünü yitirmiştir. Devlet, deliliği bir hastalık olarak tanımlamak ve akıl sağlığı eğitimi yoluyla engellemek suretiyle onu iğdiş etmiş; deliliği tanımlama ve sınıflandırma yoluyla onu standartlaştırmıştır. Deliliğin resmi tanımlayıcısı olan Amerikan Psikiyatri Derneği (APA), görüşleri hemen hemen tüm ülkeleri etkilediği için, Delilik Krallığı’nı yönetimi altına almıştır. Bu dernek, “İyi bir general, verdiği komutlara uyulacağını önceden bilen generaldir” özdeyişini uygulamaktadır bir anlamda. Böylece, Amerikan Psikiyatri Derneği, tüm potansiyel muhalefet kaynaklarının önünde gitmiş oluyor. Örneğin, bundan elli yıl önce olduğu gibi, kadınların zekâ düzeyinin erkeklerinkinden düşük olduğuna inancını taşımıyorlar artık. Ona gücünü kazandıran bilim ya da bilgi değil, budur işte. Bu değişim kaçınılmazdı, çünkü kadınlar oy kullanma hakkını kazanmışlardı. Akıl sağlığı camiası, olası muhalefet güçlerini her zaman ustaca sezip iktidarını sürdürmesini sağlayacak değişikliği yapmıştır.

Aynı şekilde, eşcinselliği bir akıl hastalığı olmaktan çıkarma kararı da 1970’lerde, APA tarafından verilmiştir. Psikoloji ders kitaplarında ve psikologların eğitim programlarında yıllardır anormal olarak tanımlanan bir davranış ve kişilik biçimi, bir çırpıda anormal sayılmaktan çıkmıştı. Neden? Bu değişimi mazur gösterecek “bilimsel” bir tartışma olmamıştı. Aslına bakılırsa, eşcinsellik önceleri bir akıl hastalığı, davranış bozukluğu olarak sınıflandırıldığı zaman da bir bilimsel tartışma olmamıştı. Kararın değişmesini sağlayan, eşcinsel hareketinin gelişmesi, siyasi gücünün giderek artması olmuştu. Muhalefetin potansiyel bir politik güce sahip olduğu tüm vakalarda, kurulu düzen, akıl sağlığı konusundaki ölçütlerini değiştirmiştir. Bu tür bir esneklik ona daha da büyük bir siyasal güç sağlamıştır. Onlar, deliliğin mührünü tekellerinde tutmakla kalmıyorlar, aynı zamanda, kadınlar ve eşcinseller konularında olduğu gibi, her asimilasyon vakasıyla, taraftarlarının ve destekçilerinin sayısını artırıyorlar. Böylece, her zaferden sonra, önceleri marjinal olanlar (örneğin kadınlar ve eşcinseller) konusunda bu kuruluşun inandırıcılığı artıyor ve diğer marjinalleri (şizofrenleri, yoksulları, etnik azınlıkları, sanatçıları, barış yanlılarını) ezme gücü de artmış oluyor. Bu marjinaller ve militanlar da kendi paylarına, kuruluşun deliliği belirleme sultasını sorgulamak yerine, kendilerinden öncekilerin yolunu izliyor ve bundan böyle deli kabul edilmemeleri için onlara başvuruyorlar. Bu eylemleri ise kuruma güç ve hatta inandırıcılık kazandırıyor.

IV
Ezilenler arasında en az delilerle ilgileniriz. 1960’larda Vietnam, 1930’larda kadınlara oy hakkı hareketi, ABD’de ve Güney Afrika’da zenci hareketleri, eşcinsel hareketler, anti-nükleer akımlar ve benzeri tüm hareketler, doğrudan ilişkisi olmayanlar tarafından bile, dünyanın dört bir yanında coşkulu bir destek görmüştür. Üstelik bunların hepsi, aydınlar arasında da revaçtaydı. Ne var ki, deliler genellikle “sahipsiz” kalmışlardır. Neden? Çok basit. Hepimiz delilerden korkarız da ondan. Oysa onların herhangi bir insandan daha zararlı, daha tehlikeli olabileceğini kanıtlayan ne tek bir araştırma vardır, ne de bu doğrultuda istatistiksel veriler. Deliler bizi tedirgin ederler. Ayrıca nasıl bir çağrıda bulunacağımızı bilemeyiz. “Amerika, Vietnam’dan defol!”, “Irk ayrımına hayır”. Gayet iyi. Peki ama, deli dediklerimiz için talebimiz ne? En temel çağrı, “delileri” en fazla ezilen grup haline getiren yasal kısıtlamaları ortadan kaldırmak. Halbuki onların temel insan haklarından yararlanmasına ya da yararlanmamasına karar verenler, adalet mekanizmaları bile değil, bizzat onları baskı altında tutan psikiyatristlerdir. Sözümona hastanın yararına diye, psikiyatrist onun konuşma özgürlüğünü, seyahat özgürlüğünü ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlama yetkisine sahiptir. Akıl hastanesindeki hastalar, çoğu zaman, psikiyatristin açık izni olmadan bir telefon bile edemezler. Halk yığınlarının bulunduğu akıl hastanelerinde, hastaların çoğu psikiyatristin bir yığın domates fidesini inceler gibi çıktığı ekspres vizitlerinin dışında, onu tanımaz bile. Hastaların bazıları yıllarca koğuşlarından dışarı çıkarılmaz; çoğu güneşin yüzünü bile göremez. Mektup yazmaya ve almaya izinleri var mıdır? Ziyaretçiler ne zaman gelebilir? Hatta gelebilir mi? Bütün bunlar psikiyatrist tarafından belirlenir. Bu tür kararlar, hastanelerin personel kıtlığı çekmesi yüzünden genellikle toptan verilen kararlardır. Hastaların durumunu tek tek, bireysel ölçekte ele almak şöyle dursun (halbuki psikiyatrinin temeli, varlık gerekçesi ve tedavi modeli budur), psikiyatrist, sorumluluğu altındaki hasta sayısından bile haberdar olmayabilir.

Psikiyatri, bir baskı aracıdır. Szass, Laing ve Foucault gibi bilim adamları bu konuyu ele almışlardır. Yalnız çok basit iki örnekle yetineceğim burada; biri ABD’den, öbürü de Sovyetler Birliği’nden. ABD: On iki yaşlarında bir erkek çocuk bölge polisi tarafından bir psikoloji kliniğine havale edilir. Nedeni: Yoksul ailesiyle birlikte ormanda bir evde oturmakta olan çocuk, bisiklet ruhsatı olmadığından polis tarafından uyarılmıştır. Bu olayın geçtiği New Hampshire yasalarına göre, tüm bisikletlerin poliste kayıtlı olması, ayrıca bisikletler için ücret karşılığında bir plaka alınması gerekmektedir. Çocuğun ailesi yoksuldur, kendisi de bisiklete sadece evinin yakınında binmektedir. Aile bu parayı ödeyemediği için, polis, iki uyarıdan sonra, çocuğu psikoloji kliniğine havale eder. Psikoloji kliniği ile bisikletler için geçerli ruhsat yasalarına uymak arasında ne ilişki var? Devlet, itaat etmeyenleri uygun gördüğü biçimde dıştalama yoluyla, yönetim yetkisini yeniden kanıtlamaktadır.

Sovyetler Birliği: 1968’deki Prag baharından bir süre sonra, Moskova’daki Kızıl Meydan’da, ellerinde mendil kadar Çekoslovak bayraklarıyla toplanan birkaç Sovyet vatandaşı, polis tarafından yakalanır ve bir akıl hastanesine gönderilir. Neden? Sovyet devletinin gücünü Moskova’nın ortasında, uluorta eleştiren hiç kimsenin aklı başında olamaz.

Akıl hastanelerindeki delilerin özgürlüğü ve kamusal haklan uğruna pek kimse eyleme geçmez. Oysa, tüm ezilenlerin içinde, kendi davalarını kamuoyuna yansıtamayan, yansıtmalarına izin verilmeyen, bu özgürlüğe sahip olmayan bir tek onlar var. Onların yakınmaları olsa olsa bir başka psikiyatrist tarafından ele alınır ve karara bağlanır. Basın toplantıları, protesto gösterileri düzenleyemezler; oy hakları bulunmadığı gibi, özel mülkiyetlerini bile diledikleri gibi kullanamazlar. Nietzsche’nin bir kitabını, Van Gogh’un bir tablosunu ya da Dostoyevski’nin sara nöbetlerinin inceliklerini saatlerce tartışabildiğimiz halde, bir deliyle çok kısa bir süre birlikte kaldığımızda dahi son derece tedirgin oluruz. Bir an bile yeter. Beklenmedik şeylerden korkarız. Delilerin, beklenmedik şeyler yapmaları beklenir. Bizler ise, beklenmedik şeyler karşısında ne yapacağımızı bilemeyiz. Tüm mesleki, toplumsal ve cinsel ilişkilerimizde, her şeyi önceden bilmek ve denetlemekten hoşlanırız. Gerçekten denetleyemediğimiz tek şey olan düşlerimizi de ya unutur ya da bastırırız. Delilerle ya da delirmiş gibi davranan herhangi bir insanla birlikte olduğumuzda da, bize fiziki bir zarar gelmesinden değil de, beklenmeyenden korkarız daha çok. Karşımızdaki kişi üstünü başını parçalayabilir, bir çocuk şarkısı söylemeye koyulabilir, bilmece gibi konuşmaya başlayabilir, öylece suspus oturabilir, kardeşçe bir sevecenlik gösterebilir ya da cinsel imâlarda bulunabilir. Bunlardan herhangi birini yapabileceği gibi, hiçbirini de yapmayabilir. Ama daima tetikte olan bizler, ondan korkarız. Onun yapılandırılmamış, özgür, belirsiz davranışları, bizler için, nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz bir durum yaratır. Bu, denetleyebileceğimiz bir durum değildir. Denetleme gereksinimi hepimizin içindeki totalitarizmin bir belirtisidir tabiî. Tümüyle özgür, yapılandırılmamış durumlar bizi rahatsız eder. Tıpkı sessizlik gibi. Delilerle birlikte olmak da böyledir. Önceden üzerinde anlaşmaya varılmış kurallar yoktur. Kendiliğinden ortaya çıkan davranışlar olabilir yalnızca.

V
Psikiyatri, yirminci yüzyılda, başarısı hiçbir kriterle ölçülmeden kendi başına ayakta kalabilen mesleklerden biri, hatta belki tek meslektir. Bir operatör, ameliyatlarında sürekli başarısızlık gösterir ve hastalarının ölümüne neden olursa, elbette işinden olur. Otobüsü doğru dürüst kullanamayan bir otobüs sürücüsü, ateş etmesini beceremeyen bir asker, hiç seçim kazanamayan bir politikacı, yayınları onaylanmayan bir akademisyen, yemekleri ağza konamayan bir aşçı, frijit bir fahişe; bunların hepsi başarısız kabul edilir. Oysa psikiyatride, tedavinin (hiç tedavi yapılmamasına göre) etkili olduğunu ya da belli bir tedavi yönteminin bir diğerinden daha etkili olduğunu kanıtlayan hiçbir bilimsel kanıt yoktur.

Yıllardan beri psikiyatristler ve psikologlar, psikiyatrinin geçerli bir bilim dalı olduğunu, psikiyatriste gidenlerin “iyileşme” şansının gitmeyenlerden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için türlü araştırmalara girişmişlerse de, bunda başarılı olamamışlardır. Özetle, kendi hedefleri doğrultusunda ele alınacak olursa, psikiyatrinin işe yaramadığı ortada. Oysa meslek olarak psikiyatrinin ve onu uygulayan psikiyatristlerin, toplumda son derece prestijli bir konumu var. Kapitalist ülkelerde psikiyatristler, en fazla para kazanan meslek gruplarındandır. Hemen herkesten en yüce saygıyı görürler. İnsanlar onların önünde tedirginlik ve endişe duyarlar. ABD başkanlarından Nixon, seçim kampanyası sırasında, psikiyatristlerle karşılaşmamaya büyük özen göstermişti. Savaş açmaktan ve başka ülkeleri bombalamaktan korkmayanlar, psikiyatristlerden korkarlar.

Ne zaman birisine psikolog olduğumu söylesem, aldığım ilk tepkilerden biri daima şu olurdu: “Ooo, seninle konuşurken ağzımdan çıkana çok dikkat etmeliyim.” Psikiyatrist, bugünün totaliter toplumunda, en yüce kolluk kuvvetidir. Birinin toplum normlarına uymadığını, onun deli olduğunu belirtti mi, kararı ancak başka bir psikiyatrist bozabilir. Psikiyatrist, gücünü yalnızca kurulu düzenin kendisine verdiği yetki ve otoriteden almaz. Bizler de birer birey olarak, onun bu gücünü doğrularız. Ne kadar özgür olduğumuzu söylersek söyleyelim, canımızın istediğini yapabileceğimizi ne kadar iddia edersek edelim, yine de normların dışına çıkmaktan korkarız. Psikiyatristin bir bakışı ya da sözüyle normal olmadığımızın ilân edilmesinden ödümüz kopar. Biz, özgür olmaktan korkuyoruz aslında. Yerleşik düzenin dikte ettiği, herkesin de karşılıklı olarak kabullendiği tutum ve davranış sınırlarının içinde kalmak istiyoruz. Bizi nihai bağımsızlığa götürecek adımı atmaya cesaret edemiyor, kendi içimizdeki sese kulak vermekten çekmiyoruz. Öyle yaptığımız zaman, bize genellikle deli deniyor çünkü. Bize deli denmesini istemiyoruz. Bize deli denmesinin ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz yok.

Bu yüzden, delilikten anladığımız şeyi iğdiş ediyor, bir yandan onu küçük ve önemsiz eylemlere indirgerken bir yandan da kendi davranışlarımızın anlamını abartıyoruz. Örneğin bir memur, sırf hava güzel olduğu ve canı o gün uçurtma, uçurmak istediği için işe gitmiyor – uçurtma uçurmak çocukluğundan kalma tatlı anıları çağrıştırıyor ona. Ama bir yandan da, “Acaba bana deli derler mi?” diye tasalanıyor. Ya da sonradan, “Öyle çılgınca bir şey yaptım ki…” diye anlatıyor olayı. Deliliği, çılgınlığı öylesine basit eylemlere indirgedik ki, artık rahatça, güven içinde deli olabiliriz. Ne yârdan geçiyoruz, ne de serden. “Bütün gece uyumadık ve geceyi dinledik, ne çılgınlık, değil mi?”, “Kocam bütün ışıkları yaktı, bütün pencereleri açtı ve benimle salondaki halının üzerinde sevişti. Amma da deliymişiz. Benim böyle bir çılgınlığa boyun eğeceğim aklına gelir miydi?”

Deli olmaya cesaret edemediğimiz, ama yine de özgürlüğün özlemini çektiğimiz için, deliliği bu son derece basit davranış biçimlerine indirgedik, ama bu eylemlerin böyle adlandırılması, deliliğin sonsuz ifade biçimlerine haksızlık etmektir.

(…)

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü

Categories
Patika

‘Terörle Mücadele’ dizileri: mutlak bir Kürt karşıtlığı, yeniden ‘fetih’ ve mitos inşası

Yakın tarihte görülen birçok vaka ortaya koymuştur ki; post-kolonyal siyaset tarzı edinmiş olan ülkeler, kolonyalist politikaların meşruluğunu inşa etmek noktasında sinema ve televizyon kanallarını önemli bir yere koymuştur. Tarihte bunun birçok örneği vardır.

Örneğin, ABD’de; Vietnam, Afganistan vb. işgallerinin ardından meydana gelen insan hakları ihlallerini ötelemek ve yahut tartışma konusu olmaktan uzak tutmak için Rambo türü filmler bir bir piyasaya sürülmüştü.

Bu tür amaçlarla yapılan filmler/diziler/belgeseller yalnızca egemenlerin hasım olarak belirlediği kesimlere karşı yapılan bir psikolojik ve tarihsel anlatım üstünlüğü kurma girişimi değil, aynı zamanda sermaye girdisinin de olduğu bir endüstri hareketi olagelmiştir. Rambo vb. filmlerden örnek verecek olursak, bu filmlerin ABD’ye kazandırdığı egemen tarih anlatıcılığının yanı sıra, yapımcılara kazandırdığı milyon dolarları da gözden kaçırmamak lazım. Buradaki iktidar ve sermaye ortaklığı “kurban” olarak seçilmiş olan Vietnam, Afganistan ya da Irak halkına karşı nasıl aynı düzlem üzerinde durabildiğini ortaya koymuştur.

Bunun bir benzerini -ama farklı bir versiyonunu- son günlerde Türkiye’de de görüyoruz. Birçok muhtelif kanalda geçen yıl içinde Kürt illerinde büyük bir yıkımla sonuçlanmış ve BM’nin de raporladığı kent savaşlarının ardından TSK’nın “kahramanlığını” işleyen diziler art arda yayımlanmaya başlandı. Bu diziler; Fox Tv’de “Savaşçı”, Star TV’de “Söz”, Kanal D’de ise “İsimsiz” adlarıyla dolaşıma sokulmuştur.

Adı geçen dizilerin, kapitalist piyasa düzeni içinde sadece daha fazla kar ve reyting hırsıyla mı yapıldığı, yoksa bunun yanı sıra bölgede devletin bütün ideolojik aygıtları vasıtasıyla meydana getirilmiş olan “çöktürme siyaseti”nin meşrulaştırılmasına dönük tarihsel anlatımın inşasını da mı amaçladığı tartışılmalıdır.

Son günlerde ana akım medyada ortaya çıkan bu dizilerin nihai amacı Kürt illerinde meydana gelen savaşların hikayesini Türk ulus-devlet geleneğinin militarist mitosları etrafında oluşmasına yardımcı olmaktır. Ve tabi ki bunun yanı sıra medyadaki sermaye sahiplerinin de izlenme hasılatını yükseltmektir.

Son iki yıl içinde devlet eliyle korkunç insan hakları ihlallerine sahne olan Kürt şehirlerinde olup bitenlerin devletin arzu ettiği şekilde tarih sahnesinde yer alması çabası açısından bu tür dizlerin müesses devlet nizamınca desteklendiği apaçık ortadır. Böylece pratikte ceberut olan devlet, kendini “kurban devlet” olarak gösterebilme şansına kavuşmuş oluyor. Bununla birlikte, bu “sahte kurbanlık” statüsü devlet politikalarına eklemlenmiş olan medya burjuvasına hatırı sayılır bir servet birikimi sağlıyor. Ama bu hikayenin içinde asıl ahlak dışı olan şu ki; bu servet birikimi uğraşı içinde Kürt şehirlerinde benzeri az görülen bir yıkımı meydana getirmiş olan siyasi akla bir tür “dokunulmazlık” zırhı kazandırma arayışının olmasıdır. Ve tam da buradan itibaren birçoğu kimsesizler mezarlığında “kimliksiz” olarak yatan “hakiki kurbanlar” görünmez kılınmak istenmektedir.

Samanyolu TV dizileri: Türk-İslam sentezi

Televizyon dizileri üzerinden Kürt coğrafyasında işlenmek istenen tarih yazıcılığı Cemaat-AKP ortaklığının en rayında olduğu yıllarda da kendisini gösteriyordu. Geçmiş dönem içinde, Cemaat’in kanalı olan Samanyolu TV’de “Tek Türkiye”, “Şefkat Tepe” gibi dizler yayınlanıyordu. Bu dizlerinin temel trabzanı kaba bir dini-militarist dayanaktı. Bu dizilerde kaba anlamda; Kürt ulusal değerleri, Türk-İslam bakış açısıyla “haram” ve “gayri millilik” olarak aksettirilirdi. Son günlerde yayınlanan dizilerde ise Türk-İslam sentezinin son derece ince bir şekilde işlendiği görülmektedir.

Bu dizilerin reklamlarının hemen her yerde yapıldığı görülebiliyor. Bunun yanın sıra adı geçen dizilerin izlenme yönünden en ciddi kanallarda yayınlanması da önemli olan diğer bir husustur.

Bu dizilerin konusunu ve muhtevasını göz önünde bulundurduğumuz andan itibaren hükümetin muzaffer çıktığını iddia ettiği şehir savaşlarının hikayesini neden dolaşıma yeniden soktuğu sorusu önem kazanmaya başlar. Başka bir deyişle; bahsi geçen savaş hikayesinde bölgeyi “temizlediğini” iddia eden egemen devlet, bu hikayeyi neden yeniden inşa etme ihtiyacı duymuştur?

Bu durum yeni bir vaka değildir. Zira Kürt coğrafyası devlet aklı için sürekli bir fetih alanı olagelmiştir. Bu yüzden de ülke genelinde otoriteye sahip olan her iktidarın kendi egemenlik alanı olan Kürt coğrafyasını yeniden fethedilecek bir mekan olarak görmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlayan bu süreç, 30’larda, 80’lerde ve 90’larda kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Sokağa çıkma yasakları esnasında şehirlerin ablukalara alınması ve sanki bu şehirlerin yeniden fethedilmiş gibi yıkılan evlerin ve binaların üzerine Türk bayraklarının asılması Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar devam eden sürekli bir fetih politikasının devamıdır.

Tekrar etmekte fayda olacak; devlet, neden egemenliği altında bulunan Kürt şehirlerinde ve zaten süreklileşmiş olan fetih hareketlerinin ardından kahramanlık hikayelerini anlatan dizileri çektirme ihtiyacı hisseder? Ya da bölgede bulunan ve aynı zamanda devletin en kahhar kolluk güçleri olarak anlatılan askeri unsurlara rağmen neden bu diziler vasıtasıyla hikayeyi yeniden inşa etmek arzusunda olur?

İhtiyaç duyulan ‘kahramanlık’ hikayesi

Bu dizilerin en revaçta olduğu dönemde, Suriye’de yürütülen ve kısa bir zaman önce bitirildiği ilan edilen Fırat Kalkanı Operasyonu’nun hemen akabinde Bordo Bereliler Suriye adlı filmin sinemalarda boy gösterecek olması tesadüf müdür? Aynı şekilde, Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmaya başlanan Suriye’deki askeri kahramanlıklara dair yazı dizisi de bunun başka bir örneğidir. Buradan, devlet aklının içerde ve dışarıda bir kahramanlık hikayesine ihtiyaç duyduğu ortaya çıkıyor.

Bu dizilerin içeriğine bakıldığında erkek devlet, militarist devlet algısının iflah olmaz bir şekilde kutsandığı ve yeniden üretildiği görülecektir. Savaş ortamında çekilen bu dizi ve filmler üzerinden devlet ve sermayenin ciddi katkıları ve teşvikleriyle erkeklik ve militarizm algısı inşa ediliyor. Bu inşa süreci, ülkenin ilerleyen günlerine dair bir projeksiyon olması açısından üzerinde dikkatle durulması gereken ayrı bir konudur.

Bu dizi ve filmler ülkenin mevcut siyasi yöneticilerinin haleti ruhiyesi itibarı ile de birer ayna konumundadır. Bu dizilerdeki ana karakterlerin uzlaşma ve diyalogdan uzak tipolojide olması ya da intikam hırsları ile Kürt şehirlerinde operasyonlarda yer almak istemeleri vb. Bu gösterge, devletin Kürt sorunu konusunda içine girdiği mutlak karşıtlık durumuna da işaret ediyor: Bütün uzlaşma kapılarının kapanmış olduğunun işareti.

AKP-MHP ortaklığının medyadaki ürünü: Mutlak bir Kürt karşıtlığı

AKP-MHP ortaklığının olduğu bugünlerde çekilen dizilerde, Cemaat-AKP ortaklığının olduğu dönemlerde çekilen “Şefkat Tepe”, “Tek Türkiye” gibi dizilerden farklı olarak mutlak bir Kürt karşıtlığı söz konusudur. Bir başka deyişle denilebilir ki; bu diziler, MHP-AKP ortaklığında devam eden siyasi atmosferin tam olarak medyadaki bir ürünüdür.

Bu dizilerde Kürt sorunu ve Kürt hakikati konusunda mutlak karşıtlığın yanı sıra, doğal ve meşru kabul edilen bir sertlik ve mutlak bir yok ediş üzerine kurgulanmış hikayeler anlatılıyor. Hâlbuki hatırlanacak olursa, Cemaat kanalında yayınlanan Şefkat Tepe, Tek Türkiye dizilerinin sert ve ölçüsüz olduğuna yönelik AKP’lilerce bile yapılan çok sayıda eleştiriler mevcuttu.

Bir diğer konu ise bu dizilerin referandum öncesinden dolaşıma sokulmuş olmasıdır. Anti-Kürt politikaları üzerinden devam eden siyasi atmosferde bu dizilerin ciddi bir reyting kazanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Yeniden ‘fetih’ ve mitos inşası

Ama esas mesele egemen bir devletin kendi egemenlik sahası içinde yer alan şehirleri her on yılda bir yeniden fethetmesidir. Ve bununla birlikte bu fetihler sonrasında yeni bir mitos inşa etmek arzuna girmesidir. Hatırlanacak olursa, 38 Dersim harekâtında da bu kahramanlık hikayesi Tan vb. gazeteler yoluyla inşa edilmek istenmişti. Ama sonuç yine dönüp dolaşıp aynı bölgelerin yeniden fethedilmesi uğraşı üzerine çakılıp kaldı. Bu yüzden Kürt coğrafyası Türk devleti için sürekli bir fetih alanı haline gelmiştir.

Ez cümle, devlet egemenliğini inşa etmek için Kürt coğrafyasını tam anlamıyla bir laboratuvar olarak kullanagelmiştir. Bu nedenle de Kürt coğrafyası bu yönüyle devlet otoritesi için rüştünü ispatladığı bir alan olmuştur. Son günlerde dolaşıma giren bu dizilerin de nihai amacı rüştünü ispat ettiğini düşünen iktidarın, halka ulaşma isteğinden ileri gelmektedir. Ama bu diziler ve filmler, devletin Kürt şehirlerinde rüştünü ispatı esnasında yıkılan evlerin üzerine yazılmış cinsiyetçi, ırkçı ve dinci yazılamaları, günlerce sokak ortasında bekletilen Taybet Ana’yı, cansız bedeni kokmasın diye buzdolabında bekletilen Cemile Çağırga’yı, annesinin koynunda vurulan Miray Bebek’i hiçbir zaman sevgili seyircilerine seyrettirmeyeceklerdir.

Özcan Kırbıyık
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi

Categories
Patika

Hayat Sizi Benzetmeden Siz Hayatı Benzetin

Hayat, hakikaten tuzaklarla doludur sevgili Peter Panlar , Kırmızı Başlıklı Kızlar ve kurtlar; yalnız bu tuzaklar, annenizin size anlattıklarına hiç benzemez hatta annenizin size telkin ettiği güvenli yaşamın kendisinde gizlidir tuzaklar. Güvene ve korunmaya yönelik bütün telkinler aslında muhteşem bir kayıtsızlar ordusu yaratma projesinin ideolojik semptomlarıdır; riskten uzak, azami güvene odaklı bir hayat kurmanızı ve üzerinize vazife olmayan işlere burnunuzu sokmamanızı bekler sizden bu proje. Dünyayı sen mi kurtaracaksın, aman karışma başkalarının işine, karı koca arasına girme, polisle yurttaş arasına girme, tehlikeye atılma, başını belaya sokma, ay çok yazık, haklılar ama sen ne yapabilirsin ki, uzak dur. Liste uzundur, liste ürkütücüdür, eğer bu listenin hacker’leri olmasa toptan mahvolduğumuzun resmidir. Allahtan anne, baba, komşu, devlet sözü dinlemeyen, beddua almaktan gocunmayan bozguncular vardır da sistem kendine mecburen bir ayar çekmek zorunda kalmaktadır.

Hayat hakikaten tuzaklarla doludur; mutluluk hedefi ev, araba, rahat yaşam gibi -aslında bütün ölümlülerin doğal hakkı olması gereken- ama bir mutluluk inşası için pek zavallıca görünen saçmalıklara indirgendiğinden, hayatı ihtiyaç temininden ibaret gören ve bunun sürekliliğine de tarih adını verenler insan sanılmaktadır. İnsan henüz doğmamıştır, yaratılacaktır; Bloch’un dediği gibi yaratılış başta değil, sondadır ve biz, bir aldanışı hayat sanmayı sürdürdüğümüz sürece bu doğuş hep ertelenecektir. Hayat çetrefil sınavlar koymakta önümüze, bu testteki bütün seçenekler çeldiriciden ibarettir, esaslı seçenek, cevapları, sorulara göre düşünmediğimiz bir noktadan, soruların kendisini problematik olarak gördüğümüz bir düzlemden, sisteme içkin değil aşkın olan bir kaynaktan gelecektir. Bizi özne kılacak süreç, önümüze paket olarak sunulan hayata itiraz edebildiğimiz noktalarda başlayacak, korkunun ruhları kemirdiğini anladığımız yerde gelişecek ve üzerimize vazife olmayan işlere burnumuzu sokmayı başardığımız her bir adımda da bir imkan olarak belirmeyi sürdürecektir. Her yeri ama her yeri sistem yapıştırıcılarının ortalama insan öğretileri kaplamış durumda, onların evrensellik iddialarıyla önümüze sundukları erdemler, tarih duvarını aşındıracaklar tarafından benzetilmeyi beklemekte. İçimize sızmış zehirli suları, ruhumuzdaki çatlaklardan derinlere dalmış ve bizi, bir yanlışın doğru olduğu konusunda çok uzun zamandır aldatmış.

Hayat hakikaten tuzaklarla doludur; evler, yemek masaları, aileler, porselenler, bizi erkenden büyüten gelecek endişeleri, hayat uzatma reçeteleri, her türlü aşırılığı yasaklayan sınıf refleksleri, nezaketi kayıtsızlığa çeviren incelmişlikler, sokakta biri düştüğünde kaldırımı değiştirmemize yol açan sakınımlar, biri öldürülürken bağırmamızı engellemek için ağzımıza uzanan o el, insana ailesinden başka dost yoktur diyen o ses, hepsi. Hepsi kendine benzetir bizi, sormamız gereken soruları unutturur, öfkemizi elimizden alıp yerine niye çarptığını unutmuş bir yürek koyar, haksızlıklara karşı savaşan insanları film karakterleri olarak kurmacanın içinde izletir bize ve biz de yalın bir biçimde insan olmanın gereği kabul edilebilecek şeyleri, sahiden kahramanların edimi sanırız. O kadar uzaklaştırılmıştır ki bizden reddediş, mücadele ruhu ve kendimizi içinde kurabileceğimiz insani bir hayat ümidi, giderek onlara benzeriz; hayat kendine benzetir bizi. Büyük anlarda sınanmamıza gerek bile kalmaz, küçük bir çalımla kendi çıkarımız için bir arkadaşımızı sattığımızda, rekabet kurallarına sorgusuz uyduğumuzda, herkesle uzlaşmayı diplomasi sandığımızda, küçük bir yanlışa bile sustuğumuzda onlara benzemişizdir, hayatı benzetme gücümüz buralarda ufalanır, kişiliğimiz gündeliğin boğuntusu içinde parçalanır ve aniden büyük bir düşün öteki tarafında buluruz kendimizi. Bir düşü aslında havale edemeyeceğimiz bir pespayeliğe teslim ettiğimizi düşündükçe sıkılır canımız, gizli gizli bilmeyi sürdürürüz bize verilenlerin, gerçekte bir düşü satmaya hiç değmeyeceğinin. Herkes gibi usul usul yakalanmışızdır tuzaklara ve dönüş yolunu kaybettiğimizi anladığımızda da ormana gece çökmüş, kuşlar dönüş işaretlerini çoktan yemiştir. Hansel ve Gretel birbirlerine sarılır ve hepimiz için ağlarlar.

Süreyya Karacabey