Categories
Toplumsal Sorunlar

İktidara Aşık Olmayın!

1. Politik eylemi, birlik ve bütünlük paranoyalarından kurtarıp özgürleştirin;

2. Eylem, düşünce ve arzuları, bir tür dallanıp budaklandırarak ve piramit şeklindeki hiyerarşileştirme yoluyla değil; çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjunction) yoluyla arttırın;

3. Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı olumsuzun eski kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kendinizi kurtarın. Pozitif ve çoğul olanı tercih edin, farklılığı tekbiçimciliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;

4.  Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);

5. Düşünceyi siyasi bir pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;

6. Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde iyileştirilmesini siyasetten talep etmeyin. Birey iktidarın ürünüdür. Aslolan şey çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşileştirilmiş bireyleri birleştiren organik bir bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.

7. İktidara aşık olmayın!

Michel Foucault

Anti-Oedipus’a Önsöz’den

Categories
Patika

Ji avahîsaziya Kurd a nûjen birdariyekî ji bo Jenosîda Dersim’ê, “Dersim 38” Avahîsaz: Dara Kırmızıtoprak / Kurê Dr. Şivan

Di warê ava kirina “Bîrdariya Dersim 38” da du mebest hebû. Mebesta yekem, yên ku di komkujiya Dersim’ê da hatin qetl kirin hîn jî ji goristanekî bêpar in. Mebesta duyem jî pêş xistina hişmendiya netewî ya li ser komkujiyê û danasîna jenosîdê ye. Şaredariya Mêzgir a Dersim’ê bi armanca ava kirina hişmediya netewî ya li ser komkujiyê li rê ket û gihîşt avahîsaz Dara Kırmızıtoprak. Brêz Dara, di aliyê aborî da ji şaredariyê hîç dirav/pere nexwest û kare sêwira bîrdariyê ser xwe ve girt. Ji bilî van tiştan, bîrdarî dişibe bîrdariya Holocaust a Peter Eisenman ya li Bêrlîn’ê. Foto: (Ji Bîrdariya Holocaust) îrdarî, ji kevirên ji mezinahiyên cûda û bênîzamî û şerpeze pêk tê. Avahîsaz Dara Kırmızıtoprak, di derbarê bênîzamîtî û şerpezetiya birdariyê wiha dibêje: Me xwest bila bikarhêner mînanî gerekî di kolanan de di nav bîrdariyê bigerin û ambîansa komkujiyê di dil û rihên xwe de bijîn. îrdarî di qadekî wekî 500 çargoşeyî ava bûye. Bîrdarî ji cûreyên kevirên bilindahiyên wan ji hev cûdatir pêk tê. Brêz Dara dibêje ku; li vir însan, ajal û nebatat bi awayekî bênamûsî hat kuştin. Lewma kevirên kûbîk, prîzmayên balkêş hene. Ev şiklên balkêş û tevlihevî ya wan, kuştina ji her cûreyan candaran û cendekê wan ê li ser hev temsîl dike. Armanç ewe ku, bila van hestên travmatîk bigihêjîne bikarhênaran. Di navenda bîrdariyê da agirekî natemire heye. Ev agir, him sembolîzasyona baweriya Elewîtî ye him jî bîranîna mirinê ye. Di ava kirina bîrdariyê da tene brût beton hatiye bikaranîn. Mebesta bikaranîna brût bêtonê jî ewe ku, bila tenê bûna însan û tazî bûn û sermahiya mirinê bîne bîra însanan.

Ahmet Kıtnur


Dersim 38 in inşaasında iki önemli amaç vardı. Birinci amaç, Dersimde mezarsız yatanlar için bir mezar taşı. İkinci amaç ise katliama karşı ulusal bilincin uyandırılması ve katliamın duyurulması. Dersimin Mazgirt belediyesi bu katliama karşı ulusal bir bilinç çalışması yapmak için yola çıktı ve Mimar Dara Kırmızıtoprak’a ulaştı. Sayın Dara, belediyeden hiçbir maddi yükümlülük talep etmeden bu tasarım işini üstlendi. Bunların dışında eser Peter Esinman’ın Holocaust eserine benzemektedir. Anıt, farklı büyüklüklerde ve farklı şekillerde sıralanmış bloklardan oluşmaktadır. Mimar D.K, bu farklılıklar hakkında şöyle demektedir: Anıtın bir sokak dokusu oluşturmasını ve insanların bu doku içerisinde gezinmelerini istedik. Bu ambiansı yüreklerinde hissetmelerini istedik. Anıt 500 metrekare alana inşaa edildi. Taşların farklı geometrik şekillerde ve büyüklüklerde olması konusunda mimar şöyle söylemektedir: Burada insanlar, hayvanlar ve bitkiler ayırt edilmeksizin ahlaksızca katledildi. Bundan dolayı kübik bloklar, prizmatik taşlar bulunuyor. Bu şekiller ve karışıklıkları her çeşit canlının üstüste yığılmış bedenlerini temsil ediyor. Amaç bu travmatik hisleri kullanıcıya ulaştırabilmek. Anıtın merkezinde sönmeyen bir ateş bulunmakta. Bu ateş bir yandan Aleviliği sembolize ederken hemde ölümü hatırlatmakta. Anıtın inşaasında yalnızca brüt beton kullanıldı. Brüt beton kullanımının amacı, insanın yalnızlığını, çıplaklığını ve ölümün soğukluğunu hatırlatmasıdır.

501-26021244447_237095300149859_733028616_n21268813_237095310149858_1963902988_n21245278_237098676816188_682190077_n21244795_237095323483190_1020429625_n

Eisenman'ın Holocaust Anıtı
Eisenman’ın Holocaust Anıtı

Ahmet Kıtnur

Categories
Felsefe

Spinoza’nın Etika’sının Sunuluşu – Ulus Baker

Spinoza’nın Tanrıya, Zihne, Tutkulara, tutkular karşısındaki insan Köleliğine ve bu kölelikten Özgürleşmeye dair temel kitabı “Ethica Ordine Geometrico Demonstrata” yukarıda andığım noktaların ana başlıkları oluşturdukları beş sistematik bölümden inşa edilmiştir.

Önce Tanrı ile başladığı söylenir -ama Spinoza için Tanrı bir “postüla” olarak konmaz, dolayısıyla Spinoza’nın teologlar gibi Tanrıyı varsayım olarak kullanmadığı bellidir; daha önce sorduğu soru töz mü tözler mi sorusudur bu yüzden. Aklın gözüyle bakılırsa (hayal gücümüz ve havsalamız her yerde çok sayıda “tözler” bulunduğunu haber veriyor olsalar da), her sıfat için tek bir tözün varlığından bahsedebiliriz; ve bu töz zorunlu olarak vardır ve sonsuzdur. Spinoza bu tözün Tanrı’dan başka bir şey olmadığını söyler. Tek ve mutlak olarak sonsuz, ezeli-ebedi tözün özellikleri de olmalıdır: özellikleri varolmak, bölünemez olmak ve tek (biricik) olmaktır.

Ezeli-ebedi bir varoluş olarak Tanrı’nın bir üretimi, yani “sonuçları” vardır. Bunun için Tanrı’nın nasıl eylediğini düşünmek gerekir: üretiminin sonsuz olması, efektif olması (de jure değil) birincil olması, özgür olması, içkin olması, ezeli-ebedi olması zorunludur. Bu bakımlardan bakıldığında Tanrının doğası aktiftir (Natura naturans).

Ama başka bir bakış açısından görüldüğünde Tanrı’nın olma halleri ve tarzları da vardır: önce sonsuz tarzlar (tavırlar) halinde -çünkü sonsuz olan Tanrı yalnızca sonsuz şeyler üretebilir. Ama bu sonlu şeyler bulunmadığı manasına gelmez: Spinoza ilk bakışta bir paradoks gibi görünen bu durumu “sonlu tarzların gerektirilmesi” (involvere) teması aracılığıyla çözer -bu sonlu şeyler de özleri (asılları) Tanrı’ya “bağımlıdırlar”, ama hep başka şeyler tarafından “gerektirilmiş” olarak. Bu Spinozacı yepyeni bir nedensellik türüdür: sonlu A tarzı yine sonlu B tarzı tarafından gerektirilir, o da sonlu C tarzı tarafından -ta ki sonsuza kadar. Böylece Tanrının üretiminin sonsuzluğu yine garantilenmiş olur. Bu şeylerin toplamı ise “doğalanan doğa?”, yani Natura naturata’dır.

Ama başlangıçta dediğim gibi her şey bir bakış açısı meselesidir. Bu yüzden Natura naturans ile Natura naturata tek ve aynı şeydir. Bunun nedeni Tanrı’nın eyleminin kendiliğinden, spontan olmasıdır; başka bir deyişle Tanrı önce düşünüp sonra eyleme geçen biri değildir. İkinci olarak bu üretim “zorunludur” -bu yüzden Tanrıyı üretmekte özgür olduğunu sanan bir zanaatkar ile karşılaştırmamak gerekir. Bu çerçevede Spinoza Tanrı’ya önceden belirlenmiş amaçlar atfetmenin yanlışlığını eleştirir.

İkinci bölüm Zihin ile ilgilidir (Mens). Zihnin kaynağı nedir sorusuna cevap vermek için, düşünenle düşünülenin aslında ne olduklarının tartışılmasını tamamlamak gerekir. Biz varoluşun yalnız iki sıfatını biliriz -düşünce ve mekanda yer tutma (yani bir cisim olma). Böyleyiz, çünkü düşünüyoruz ve hep mekanda yer tutuyoruz (vücut). O halde, Spinoza’ya göre vücudu zihnin kaynağına dair tartışmamızda bir model olarak alabiliriz.

Tanrı sonsuz olduğu için onun düşünme kudretinin de sonsuz olduğunu kabul etmek gerekir. Bu yüzden doğru fikirlerin sıralanışıyla şeylerin düzenlenişinin bir ve aynı olduğunu kabul etmeye varırız. Ve fikirlerin şeylerin düzenine bağlı olarak bizde nasıl uyandıklarını hesaba katarsak, zihnin (yani ruhun) hep bir vücudun ruhu olduğunu anlarız. Böylece, Spinoza’ya göre zihin ya da ruh denen şey vücudun fikrinden başka bir şey değildir.

Peki bir cisim olarak vücut nedir? Öncelikle cisimciklerden (corpora simplicissima) oluşur ve belli bir noktadan itibaren “bireyleşir” bir vücut. Hareket yasaları uyarınca cisimcikler belli hız ve yavaşlık oranlarında göreli olarak sabitlendiklerinde ortaya çıkan şeye “birey” denir. Demek ki bir birey her zaman az veya çok karmaşık bir alt-bireyler kombinasyonudur. İnsan vücudu da öyledir. Ama biz genellikle insan vücudunun neler yapabildiğini bilmeyiz. Ama yine de onun üzerinde irademiz olduğunun hayalini kurarız.

Böyle bir durumda insan zihni ne yapabilir? Özgürlük ve iradenin bir yanılsama olduğu belli olduğuna göre insan zihninin işleyiş yasalarını öğrenmeden hiçbir şey yapamaz. Öncelikle dünyayla temas etme yollarının ne olduğunu öğrenmelidir. İlk ve en yaygın temas türü algılama ve hayal gücüdür. Algılamak demek hayalimizde şeylerin tasavvurlarının uyanması demektir. Bunun ardından şeylerin birbirlerine karışmış bir halde bulunduklarının farkına varırız ki bu durum aslında hayal gücüyle algının birbirine karışmış olmasından başka bir şey değildir. Bu tür tasavvurların hiçbiri nesneleriyle upuygun (idea adaequata) değildir: bu olağan durumunda insanları iki yanılsamaya götürür zorunlu olarak -vücudumun üzerinde bir etki bırakan nesneyi bildiğimi sanırım, oysa vücudumun üzerindeki etkiden başka bir şeyi biliyor değilim. İkinci yanılsama ise böylece zorunluluğun dışında “mümkün” şeyler varmış gibi hayal etmemdir.

Peki hatalarla, yanılsamalarla yaşamaya mahkum gibi göründüğümüz bu dünyada hakikate nasıl varacağız? Her şeyden önce yanlışın ne olduğu konusunda düşünerek. O zaman göreceğiz ki yanlış ne bir günah, ne de bir olumsuzluktur. Hiçbir fikirde onu yanlış kılan herhangi bir pozitif özellik yoktur. Yanlış sadece bilgi eksikliği demektir. Oysa bilginin daha üst ve Spinoza’nın başlangıçta “ikinci türden bilgi” adını verdiği daha yüksek bir biçimi mümkündür: ikinci türden bilmek demek vücutlar arasındaki karşılaşmaların nedenlerinin bilinmesidir ‘yani “notiones commonis” veya “ortak mefhumların”. Bu Spinoza’ya göre akla uygun (rasyonel) bir bilgidir, çünkü nesneler arasındaki etkileşimlerin her iki nesneye ortak olan nedenlerini verir.

Üçüncü tür bir bilgi vardır ki sırrına yalnız Spinoza ermiş gibidir ‘nesnelerin doğrudan olarak özlerini kavrayan üçüncü türden, yani sezgisel bilgi. Bu bilgi tiplerinden son ikisi “upuygundur” (adaequata) ve zihin upuygun fikirler kurduğunda şeyleri tıpkı Tanrı onları nasıl biliyorsa öyle biliyordur; yani kendi içlerinden, ezeli-ebedi ve zorunlu olarak. Bu üç bilgi tipinin doruğunda Spinoza’nın kavrayış gücü ile irade arasında kurduğu özdeşlik bulunuyor.

Üçüncü bölüm duyguların ya da tutkuların doğasıyla ilgilidir. Temel Spinozist mesele duyguları ve hisleri nedenleri bakımından kavramaktır. Spinoza öncelikle duyguların doğrudan ve ilk nedenlerini araştırmaya girişir: bir duygu hem Zihnin hem de Vücudun aktifliği ya da pasifliğidir. Aktif ya da pasif, her şey Spinoza’nın temel prensiplerinden conatus (çaba demek) uyarınca gücü yettiğince (quantum in se est) varlığını sürdürmeye çabalar. Varlığını sürdürme çabası temel bir duygu olarak “arzuyu” belirler; varlığını sürdürme çabasının desteklendiği durumlara sevinç, engellendiği durumlara ise keder denir. Arzu, sevinç ve keder bu yüzden “ilk nedenler” bakımından temel duygulardır ve bütün duygusal, tutkusal hayat bu üç temel duygunun farklı kombinasyonlarının akışından başka bir şey değildir.

Tutkusal hayatın iki temel unsuru, Zihnin ve Vücudun yapısı gereği arzuyu ve hayal gücünü varsayar. Hayal gücü, başka bir deyişle nesnelerin bizde bıraktığı etkilerin imajlarının kalıcılığı arzulanan nesnenin kalmasını ya da çekip gitmesini istememize yol açar. Tattığımız sevincin dış bir nedenini hayal ediyorsak o sevince sevgi deriz, tattığımız kederin dış bir nedeni olduğunu hayal ediyorsak o kedere nefret deriz. Dış nesneleri öncelikle nedenleriyle değil bizde bıraktıkları imajlarla hayal ettiğimizden her zaman herhangi bir nesneyle karşılaşabiliriz ve arzumuz nesneye bu tesadüflere bağlı olarak yönelir; bu durum temel duyguların bir kombinasyonuna yol açacak ve tutkusal hayatı daha da karmaşık bir hale getirecektir: böylece sevgi ile nefret arasında gelgitler, çifte duygular yaşanacaktır. Bu Spinoza’nın “ruh salınmaları” ya da “ruh dalgalanmaları” adını verdiği durumdur (fluctuatio animi). Daha karmaşık bir tutkusal durum ise umut ile korku arasındaki git-gellerdir. Son olarak insan tutkularının en karmaşık olduğu düzlem olan “sevilen varlığı korumak” isteği ön plana çıkar.

Sevilen varlığı koruma isteği zorunlu olarak tutkuların sadece şeylere dair olmamasını, insanlar arasında da olmasını gerektirir. İnsan öncelikle başkalarının arzularını taklit edebilir. Bu arzunun arzulanması, arzulanan şeyin arzulanırlığı, isteklerin ve duyguların transferi, mimetizm, duyguların bulaşması ve katlanarak çoğalmaları, güçlerinin artışıdır. Duygusal ve tutkusal hayatın karmaşıklığı bu kişilerarası ve toplumsal boyutlarında ele alındığında hep “öteki”ni varsayar ve bu ötekinin rolü her zaman hayali olarak kalır.

Spinoza sevmenin ve nefret etmenin böylece çok farklı ve çeşitli tarzlarını tartışabilecektir: mesela sadece ötekinin sevdiğini sevmekle, ötekinin nefret ettiğinden nefret etmekle kalmayız, bunun tam tersi de olabilir. Ya da daha ilginç bir durum olarak, bizim sevdiğimizi herkesin sevmesine çaba gösteririz. Bu bir karşılıklılık arzusudur: sevdiğimiz bir kimsenin sevgimiz karşılığında bizi sevmesini isteriz ‘bizi sevmez başkasını severse kıskanırız, ya da sevgimizin karşılığını verdiğini hayal edemezsek duygusal sürtüşmelere gireriz. Duygular da o ölçüde şiddetlenerek güçlerini kat be kat arttırırlar. Sonuçta bir sevgi pekala saldırganlığa dönüşebilir. İşte duygusal ilişkiler alanı bu kadar kararsız bir hayat alanıdır.

Bileşik tutkuların genel karakteri demek ki sürekli olarak yeğinlik değişikliklerine uğramaları ve insanları hep bir kesinliksizlik, belirsizlik hali içinde tutmalarıdır. Tek çare duyguların ilk nedenlerini tanımaya çalışmaktır; nedenler konusunda upuygun bir fikrimiz olduğunda o zaman sevinçli duyguları kendimizde üretme şansımız ve gücümüz artar ‘ve Spinoza buna aktif duygular, ya da nihai olarak aktif sevinçler adını veriyor. Üzüntüler ise her zaman pasiftirler. Ancak bir kederin bile nesnesinin upuygun bir fikri üretilebilir. O zaman tutku bir keder olmayı bırakacaktır.

Son iki bölüm ise insan varoluşunun kölece hallerine ve buradan kurtulmanın yollarına aittir. Önsözde Spinoza önce duygularımız ve vücudumuz verili olduğunda “iyi” ila “kötü”nün, yetkin olmayış ve yetkinlik arasındaki farkın reel bir fark olmadığına, yani göreli olduğuna dair önermelerini sıralar. Bunları bir düzene koymaz ama düzen, “insanlık hali” diyebileceğimiz bir temayı tartışırken yeniden geometrik düzenine gelip yerleşir: Spinoza der ki biz her şeyden önce tutkularımızın tutsağıyız: ama tutku tutsaklığı demek, insanların dünyasında, insanın sınırlı olan kuvvetinden gelir; biz çoğu varlıktan daha “iyi” durumda olsak bile yine de göreli olarak “güçsüzüz”, çünkü sonlu varlıklarız. Üstelik pasif duygularımız (nefret, korku, öfke, acıma) bizi dünyadan yabancılaştırırlar ‘biz de bu yabancılaşma yüzünden yanlış iyiliklerin ve doğru kötülüklerin peşine düşeriz, ve bunlar bizim için en güçlü tutkular haline gelebilirler’

Böyle bir karmaşada Spinoza tek çarenin “erdem” denen şeyin doğa tarafından zaten sağlanmış olan temelini formüle edebilmek ve ona uygun yaşamak olduğunu söylüyor: iyi kavrayan bir egoizm, kendine gerçekten faydalı olanı aramak’ Bu ise haliyle upuygun bir şekilde mümkün olduğunca fazla sayıda şeyi tanıyıp bilmeyi gerektirir.

Bu başarılabilirse sadece bize faydalı olandan ortak olarak herkese faydalı olana geçiş için bir yol açılacaktır. Toplum halinde yaşamanın faydası, çatışmalara ve çelişmelere rağmen insanların, hiçbir zaman Hobbes’un tasvir ettiği “doğa halinden” çıkamayacaklarının kabulüyle güvenlik ve barış içinde yaşama arayışları’

Ethica toplumu da en az insan kadar karmaşık bir birey olarak tahlil ettiği için, kölelikten özgürlüğe götüren yollar toplumsal bağların perspektifinden formüle edilebilir hale geliyor. Başka bir deyişle bileşik tutkular toplumsaldırlar ‘öznel olarak hep kişiler tarafından yaşanıyor olsalar bile’ Ve bu tutkular arasında da bireyselden kolektife kadar uzanan bir spektrumun tanımı yolunu bulacaktır: bireysel olarak yaşadığımızı sandığımız neşe, melankoli, alçakgönüllülük, boş gurur gibi duygular haliyle toplumsaldırlar, çünkü her zaman ötekileri ilgilendirirler ve ötekilerle ilgilenmemizden doğarlar.

Peki tutkusal hayata akıl nasıl müdahale edebilir? Bu Spinoza’ya göre meselenin esasıdır’ Önce bizi temin eder: tutkularla yaşadığımız her şeyi akıl yoluyla da yaşayabiliriz’ Sadece kişiyi global bir tarzda ele almamız gerekir bunu kavramak için. Spinoza iyi bilir ki özgür demeye layık bulabileceğimiz insanların hayatı “onaylamaya” dayanır ‘mesela cahiller arasına pek karışmaz (kendisi de öyle yapıyordu) ve toplum olmasaydı gerçek bir özgürlüğün mümkün olamayacağını bilerek herkesin ortak iyiliği için uğraşır. Bunun gerçekleşmesi için her aklı başında insanın kolayca keşfedebileceği pratik kurallar bulunabilir.

Beşinci kitap ise tahmin edilebileceği gibi, Spinoza gibi rasyonalist bir filozofu günümüzde incelemeye çalışan felsefeci ve akademisyenleri hep şaşkınlığa düşüren bir eylem ve özgürlük rehberidir. Öncelikle Spinoza sadece istemeyle aklın filan bizi kötü duygulardan ve tutkulardan arındıramayacağının haberini verir. Önce pasif tutkular karşısında önerilmesi gereken bir reçeteye ihtiyaç vardır: vücudunu tanı ve hakim olabildiğin bir hayal etme tarzı sayesinde zihnini, ruhunu tedavi et.

Ama bu asla yeterli değildir ‘ve Spinoza bir duygular kullanımı talimatnamesi hazırlamaya başlayacaktır: Tanrı’ya karşı şu andaki sevgi tarzını bırak; çünkü bu sevgi Tanrıdan cevap görmediğinde bir nefrete dönüşebilecek olan bir sevgidir ‘öyle bir sonsuz ve yok olmaz varlık karşısında duy ki bu sevgiyi, sevgin asla bir nefrete dönüşemesin’

Bu en büyük engel de kalktıktan sonra en yüksek mutluluğa (beatitudo) erişmişsiniz demektir zaten: bu sezgiyle bilmek demektir ‘her şeyi ve kendini ebediyetin bakış açısından kavramak, tanımak. O zaman Tanrıya karşı “zihinsel” bir sevgi doğacaktır (Amor Dei intellectualis) ve bu aslında hem kendini seven Tanrının sevgisidir, hem de kendimizi “Onun” bizi sevdiği gibi sevmektir. Bu şartlar altında zihnimiz ve ruhumuz korkulardan, vücudun kısıtlılıklarından kurtularak kendi özünü gerçekleştirmeye özgür olarak girişecektir. Spinoza’nın kitabını bitirirken yaptığı son uyarı felsefesinin doruğudur: mutlu ve erdemli olabilmek için başlangıçta “yetkin” olmanız gerekmez; çünkü “erdem” mutluluğu verecek bir ödül değil, mutluluğun ta kendisidir…

Ulus Baker

Categories
Patika

Çingeneler ve Biz Yerleşik Modernler

Çingeneler biz kentli modern insanların sahip olduğu mülke, terbiyeye, anlama, tarihe, gelecek umuduna sahip olmasa da bizim sahip olmadığımız tek şeye sahiptirler; neşeye…

Burada birbirinden iki ayrı bağımsız yaşamın anahtarı şudur; parçalanmış bedenlerle dolaylı yaşayanlarla parçalanmamış bedenlerle dolaysız yaşayanlar, başka bir deyişle yerleşik yaşam tarzı ile göçebe yaşam tarzı. 

Çingenelerin tahmini tarihi bin yıl öncesine Hindistan’a dayandığı söylenmektedir. Fakat dünyanın her yerine dağılmışlardır ve muhtemelle birbirlerinden haberleri de yoktur ve sanırım bunu bilmeye çok ihtiyaçları da yoktur. Soy bağları daha çok yerleşikler arasında önemlidir. Yerleşikler, yani bizler, doğaya, kendimize yabancılaştığımızdan soy birliğine, akrabalıklara çok önem veririz. Çingeneler sadece bazı mitlere göre yarı at yarı insan diyebileceğimiz mitolojik bir kahramanın soyundan geldiğine inanmaktadırlar. Yine de geçmişle pek bir ilgileri yoktur, kendilerine ait bir yazılı tarih olmadığından bunları pek bilmezler ve pek de ihtiyaç duymazlar. Dolayısıyla kahramanlık destanları, milli marşları, andları, kanlı bayrakları da yoktur. Ulus devlete vatandaşlık bağıyla bağlananlar için bu son derece alçaltıcı birşey olabilir. Ama neşe saçan, bel kırıp kalça kırıtan göbek attıran anonim müthiş müzikleri vardır. 

Çingene çocukların en güzel oyuncağıdır enstrüman. Neredeyse doğuştan sanatçılardır; biz kentli modernler gibi sanatı belli elit bir kesimin yaptığı ayrıcalıklı bir meşgale olarak görmezler; çalgı çengi çingenelerin yaşam tarzıdır. 

Coğrafyada kontrol altına alınamayan, denetlenemeyen tek halktır belki de. Guattari ile Deleuze’ün bahsettiği kaçış çizgilerinde organsız beden olarak yaşamaktadırlar sanki. Hiçbir kodu bünyelerinde taşımazlar çünkü. Yersiz ve yurtsuz. Çingene adını bile onlara biz vermişizdir. Azınlıklar gibi bir kimlik mücadeleleri yoktur, nesneleşme süreçlerine girmezler. Çingene çocukların kimlerden olduğunu kendileri bilir ama devlet bunu kontrol edemez; sebebi, çocuklar hep belirli ailelerin nüfusuna yazılırlar. Böylelikle takipleri zorlaşır. Yarı-göçebeliklerin bedelini hapisanelerde ödetirler.

Hırsızlıkla, uyuşturucu satmakla suçlanırlar; milyon dolarların tek gecede sömürüldüğü, dinlerle, tüketim nesneleriyle tüm dünya halklarının uyuşturulduğu bir dünyada çingenelerin bu edimleri son derece naiftir. İhtiyaç fazlasını reddederler; ama kentli modern yaşamın mülkçü-malcı anlayışından haklarını almakla yetinirler; en önemlisi işçisinden burjuvasına dek birikim hastalığına bulaşmamışlardır. Gündelik yaşarlar; bugün kazandığını bugün yerler. 

Terbiyesiz ve ahlaksız oldukları doğrudur ve bu anlamda Spinozacı bile sayılabilirler. Kendileri için faydalı olan, kudretini, varoluş çabalarını arttıran şey iyidir, aksisi kötüdür. Kuramlar üzerinden düşünmezler. Ve bir de vahşi sevişirler, beden ve ruh bütünlüğünde arzularıyla özgürdürler. 

Zannatkardırlar, eyleyişi işe, otomatiğe döndüren işlerde uzun süre çalışamazlar; devlet dairelerinde de çalıştırılmazlar ki memuriyetlik de onlara uygun değildir ama seyyar işlerde çalışırlar. Göçebeliklerinden gelen bir alışkanlıkla belki de. Gün içerisinde at arabalarıyla gözlerimizin önünden geçerler; kartonları, antika eşyaları toplarlar. Yerleşikliğin temellerinden olan tarımcılığa girişmezler. Ellerinde sepetler, aşıklara çiçek sunarlar. Çingeneler kentli yerleşik modern insanı çözmüşlerdir. Yalan dünyanın insanlarına yalan satarlar. Abe aç avucunu da falına bakayım be abee, diyerek geleceğe pek meraklı olanları bir güzel aldatır, gönlünü hoş eder, parasını alır. 

Bazen bize çok kaypak gelirler; türksek türküz, müslümansak elhammdülillah müslümanız derler ama gerçekte bu kimliklerle ilgileri yoktur, sadece uyum sağlar görünmek, modernlerle araya bir duvar örmek için alınmış bir önlemdir bu. Çünkü kimlik politikalarına ilgisizdirler. Kimlik mücadelesine girişmezler, gölge etme başka ihsan istemem der gibidirler. Nazi Almanya’sından beri devletlerin görmezden geldiği tek halktır diyebiliriz ama Sulukule’yi Toki ile dümdüz ettikten sonra Roman Açılımı yapacağını söyleyen Akp Çingenelere de el atmaya çalışmış, ama heralde Çingenelerle uğraşılmaz diyerek bu açılımdan da vazgeçmiştir. 

Çingeneler Naziler tarafından toplama kamplarında, gaz odalarında yakılıp öldürülmüşler, kimi kaynaklara göre bu soykırımda 20 bin çingene öldürülmüştür. Fakat geriye kalan çingeneler Yahudiler gibi soykırıma ve kutsal kitaplarına dayanarak devlet kurmaya girişmemişlerdir. Dediğim gibi iktidarlarla, devletlerle ilgileri yoktur. Tarih boyunca da devlet kurma girişimlerinde bulunmamışlardır. Göçebeler neden böyle bir ihtiyaç içerisine girsinler ki? Niye arzularını, bedenlerini bir devlete teslim etsinler? 

Çingeneler bir çok bilim insanının, araştırmacının ilgisini çekmiş, aralarına girip yaşamlarını öğrenmek istemiş ama sordukları sorulara her çingene farklı bir cevap vermiş. Dolayısıyla tutarlı bir yanıt bulamamışlardır. Göçebeler yerleşik modernlerle çok sıkı fıkı olmazlar ve bizlere karşı yalancılıkları kendileri için yine bir önlemdir. 

Eskisi gibi sınırları sürekli ihlal eden göçebelikleri engellense de derme çatma evleri veya çadırları atlarıyla beraber her zaman şehrin dışındadır; sanki ilk fırsatta yine göçeceklermiş gibi. Denetim toplumunun ağır baskısı altında fiziksel göçebelikleri kısmen engellenmiş olsa da zihni göçebelikleri engellenememiştir. Hala kodlanamamaktadırlar. Kimliklerle, anlamlarla, kurumlarla bedenleri parçalanamamıştır. İdeolojilere sığmamaktadırlar. Göçebelerin ideolojisi olmaz. Neşeleri edimlerine, çalgı çengiye, akşam sefalarına, sevişmelerine bağlıdır. Sosyalizm gelsin de mutlu olalım gibi dilekleri de yoktur. Geçmiş veya gelecekte yaşamazlar, an’ı yaşamaktadırlar. 

Kimsenin öncülüğüne, vicdanına da ihtiyaç duymazlar; zaten kimse de onların öncüsü olacağını, vicdanlarını kanattığını iddia etmez. Spinoza’nın dediği gibi despotların yönetmek için kederli ruhlara ihtiyacı vardır. Çingenelerde böyle bir ruh yoktur, dolayısıyla bir despotun kanlı ellerine de, iki yüzlü vicdanına da ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla onlardan ne mazlum bir halk diye bahsedebilirsiniz ne de kahraman bir halk diye bahsedebilirsiniz. 

Yerleşikliği, kodlanmayı reddetmiş bir halk olan bir çingene bilmecesi şöyledir: Bir kız kardeşim var, bacakları yok ama koşar, ağzı yok ama ıslık çalar. Cevap, rüzgârdır. Rüzgârı kendine yoldaş eylemiş bir halk. Rüzgâr içerisinde binbir tahayyülü taşır; bir nesneye bağlanamaz; akışkandır ve bu cevap bizi yabanla olan bağımıza kadar götürür. 

Herkesin ortak ideali olan mutluluk, huzur, neşe biz modernlerin sadece idealidir ve bu ideal için asırlardır arayış ve savaşım içindeyizdir. Ama hemen yanıbaşımızda bizlerden çok farklı yaşayan, bakıp da göremediğimiz, iğrenip aynı zamanda imrendiğimiz çingeneler bu neşeli yaşamı göçebelikleri ve edimleriyle bir yaşam tarzı olarak sürdürmektedir, Spinoza’nın bahsettiği bir erdem olarak hem de. 

Baran Sarkisyan


Bu yazı Ömer Faruk’un banka soymuş bir devrimci ile Melih Cevdet’in romanından fırlamış çingene kadın Raziye’nin karşılaşmalarını konu edinen Yarabıçak kitabından, Tony Gatlif  filmlerinden, Ederlezi şarkısından ve kendi deneyimlerimden, gözlemlerimden yararlanılarak yazılmıştır. 

Categories
Patika

Papalagi’nin Hiç Zamanı Yok

Papalagi, yuvarlak metali ve ağır kâğıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz, sığır gibi korkunç hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama, hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki, bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! Bu yüzden dünyanın patırtısını kopartır, saçma sapan konuşur durur. Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye.

Zaman, Papalagi’yi memnun edemez bir türlü. Büyük Ruh’a yakınır da yakınır, daha fazlasını vermedi diye. Evet, böyle işte; her yeni günü belli bir plana göre bölüp parçalayarak Büyük Ruh’a ve onun hikmetine etmediği hakareti bırakmaz. Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindistan cevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardır. Saniye, dakika, saat. Saniye dakikadan küçüktür, dakika da saatten. Hepsi birden bir saat eder. Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir.

Bu, benim de içinden çıkamadığım karışık bir mesele. Böyle çocukça şeyler üstüne gereğinden fazla kafa patlatmak sinirlendiriyor beni. Ama Papalagi, bunun üstüne koca bir bilim kurmuş. Erkekler, kadınlar, hatta yeni ayaklanmış bebeler kalın bir zincirle boyunlarına asılı ya da deri bir şeritle bileklerine bağlı küçük, yassı, yuvarlak bir makine taşırlar. Bununla zamanı okurlar. Ama bu iş pek o kadar kolay değildir. Çocuklara öğretirken canları sıkılmasın diye kulağına tutup sesini dinletirler.

İki parmakla bile kolayca taşınabilen bu makinenin karnında da, sizin bildiğiniz o büyük gemilerin karnındaki gibi bir makine vardır. Ama büyük ve ağır zaman makineleri de vardır. Bunlar ya kulübelerin içinde dururlar, ya da en yüksek binaların çatılarına asılır. Taa uzaklardan görülebilsin diye. Zamanın bir parçası geçtiğinde makinenin ön yüzündeki küçük parmaklar bunu gösterir; o sırada makine bir de çığlık koparır, içindeki ruh kalbindeki demire vurur. İşte böyle. Avrupa kentlerinde zamanın bir bölümü geçti mi bir uğultu, bir gürültü kaplar ortalığı.

Bu zaman gürültüleri duyulduğunda Papalagi,“Ne kötü, yine bir saat geçti” diye yakınır. Çok kederlenmiş gibi de yüzünü ekşitir. Halbuki taptaze bir saat başlamaktadır o anda.

Bir hastalık olduğunu düşünmeme rağmen yine de bir türlü kavrayamadım bu işi. “Zaman hiç yetmiyor.” “Zaman dört nala kalkmış bir kırat gibi koşuyor!” “Biraz daha zamanım olsa!” Böyle sızlanır durur beyaz adam.

Hep söylüyorum, bunun bir hastalık olması lazım. Çünkü diyelim ki beyaz adamın içinden bir şey yapmak geçiyor. Yürekten istiyor hem de. Belki güneşlenmek, belki de ırmakta kanoyla dolaşmak istiyor. Ya da canı sevdiği kızı çekiyor. Hemen her seferinde aynı düşünceye kapılıp, bastırır bu isteğini: “Keyfe zamanım yok!” Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker. Oysa işi ne zevk ne de eğlence verir ona. Üstelik kendinden başka zorlayan da yoktur. Papalagi, birdenbire zamanı olduğunu, her şeye rağmen zamanı olduğunu ya da birinin ona zaman ayırdığını görse bile -Papalagiler birbirlerine ha bire zaman ayırırlar, hemen hiçbir şey bunu yapmak kadar yüceltilmez- yine de sevinç duymaz. Ya da çalışmaktan yorgun düşmüştür. Ve her seferinde bugünün işini yarına bırakır.

Hiç zamanı olmadığını iddia eden Papalagiler vardır. Aklı başından gitmiş bir halde, ruhunaaitu(şeytan) girmiş gibi koşuştururlar. Zamanlarını yitirdikleri için, nereye gitseler peşlerinden bela ve korku getirirler. İnsanın ruhuna böyle bir şeytanın girmesi çok kötüdür. İnsandan insana bulaşan, felakete sürükleyen ve hiçbir hekimin iyileştiremeyeceği bir hastalıktır.

Papalagi’nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu için, hepsi, hem yalnız erkekler değil, kadınlar ve çocuklar da, büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. Bu o kadar önemlidir ki, belirli ve değişmez aralıklarda çiçekler ve şölenlerle kullanır. Bana “Kaç yaşındasın?” diye sorduklarında, benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. Hissediyordum bunu hep. “Kaç yaşında olduğunu bilmelisin!” diyorlardı. Bense susup“Bilmemek daha iyi” diye düşünüyordum.

Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. Oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir, çünkü böylece insanların genellikle kaç dolunay yaşadığı ortaya çıkar. Kişi buna çok dikkat ederse ve yeterince çok dolunay geçmişse, “Artık yakında öleceğim” demeye başlar. Ondan sonra ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa süre sonra da gerçekten ölür gider.

Avrupa’da zamanı olan çok azdır. Belki de hiç yoktur. Bu yüzden herkes yaşamın içine fırlatılmış birer taş gibi koşuşturur. Hemen hepsi yürürken yere bakar ve daha hızlı ilerleyebilmek için kollarını ileri savurur. Eğer durduracak olursan isteksizce, “Niye beni rahatsız ediyorsun?” derler. “Kaybedecek zamanım yok, sen de kendi zamanını değerlendirmeye bak.”Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyenden daha yürekliymiş gibi davranırlar.

Bir keresinde bir adam görmüştüm; kafası karmakarışık, gözleri yuvalarından uğramış, çenesini ölü bir balığınki gibi sıkı sıkıya kapamış, dövünmekten her tarafı kızarıp morarmıştı. Bütün bunların sebebi ise, hizmetçisinin söz verdiği saatten bir soluma süresi geç gelmiş olmasıydı. Bir solukluk süre, onun için bağışlanamayacak kadar büyük bir kayıptı. Hizmetçi, onun kulübesinden ayrılmak istediğinde, “Yeterince zamanımı çaldın zaten, zamanın kıymetini bilmeyenin kendisi de beş para etmez” deyip def etti onu.

Yalnız bir defa, çok zamanı olan biriyle karşılaştım. Halinden yakınmıyordu, ama yoksul, pasaklı ve darmadağın bir adamdı. İnsanlar onu gördüler mi uzağından geçiyorlar, hiç saygı göstermiyorlardı. Bir türlü aklım basmadı bu işe, hâlbuki sakin sakin yürüyordu. Gözlerinde rahat dostça bir gülümseme vardı. Nedenini sorduğumda yüzü asıldı ve acıyla, “Zamanımı doğru dürüst kullanmayı bir türlü öğrenemedim, bu yüzden yoksul ve hor görülen bir serseriyim” diye dert yandı. Bu insanın zamanı vardı, ama yine de mutlu değildi.

Papalagi, bütün gücünü ve bütün aklını, nasıl ederim de şu zamanı genişletirim diye düşünerek kullanır. Zamanı durdurabilmek için suya, ateşe, fırtınaya, hatta gökyüzündeki şimşeklere bile başvurur. Daha çok zamanı olsun diye ayağının altına demir tekerlekler, sözcüklerine kanat takar. Peki, ne içindir bütün bu çaba? Papalagi, zamanıyla ne yapar? Büyük Ruh tarafındanfono‘ya(büyük şölen, toplantı) davet edilmiş gibi sözler etmesine, elini kolunu sallamasına rağmen anlayabilmiş değilim bunu, doğrusunu isterseniz.

Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zamanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin, iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister. Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden, o kaba gelenekleriyle hor kullanıyor onu.

Ah sevgili kardeşlerim! Biz zaman için hiç dertlenmedik. Onu olduğu gibi sevdik. Siz hiç peşinden koşmadınız zamanın. Ne dertop etmeye ne sonra n parçalamaya çalıştınız. Zaman bize ne az geldi ne de bıkkınlık getirdi. Hepimizin istediğimiz kadar zamanı var, biz de onunla yetiniyoruz. Zaten yettiği kadarından fazlasına hiç gerek duymayız. Hedefimize hep zamanında varacağımızı biliriz. Biz dolunayları saymasak da, Büyük Ruh’un istediği zaman bizi yanına çağıracağını biliriz. Zavallı, şaşkın Papalagi’yi bu çılgınlıktan kurtarmalıyız. Zamanını geri vermeliyiz. O küçük, yuvarlak zaman makinelerini parçalayıp, ona, güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.

Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam, Ayrıntı yayınları

Categories
Patika

Gereksiz İşler Olgusu Üzerine

1930’da John Maynard Keynes, yüzyıl sonunda, teknolojinin Büyük Britanya ve ABD gibi ülkelerde haftada 15 saat çalışmaya olanak sağlayacak şekilde gelişeceğini öngörmüştü. Bugün Keynes’in haklılığına inanmak için birçok nedenimiz var. Teknolojik bakımdan, bu seviyeye rahatlıkla ulaşabiliriz. Fakat nedense bir türlü ulaşamadık. Bunun yerine, teknoloji hepimizi daha fazla çalıştıracak şekilde düzenlendi. Bunun yapılabilmesi için basbayağı “gereksiz” işler icat edilmeliydi. Geniş insan toplulukları, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da, tüm çalışma yaşamlarını, içten içe gereksiz buldukları işlerle meşgul olarak geçirmeye başladılar. Bu durum, oldukça şiddetli bir ahlaki ve düşünsel yıkıma yol açtı. Kolektif ruhumuzda bir yara açıldı. Ama konu hakkında gerçek anlamda konuşan kimse yok.Peki, Keynes’in 1960’lardan beri hevesle beklenen vaat edilmiş ütopyası niçin gerçekleşmedi? Görünen o ki Keynes, tüketimin günümüzde bu boyutlara ulaşabileceğini tahmin edemedi. Daha az çalışma saati ile daha çok oyuncak ve haz arasında seçim şansı sunulduğunda, hemen hepimiz ikincisini tercih ettik. Burada bir ahlak dersi gizli, ama olan biteni şöyle bir düşündüğümüzde bunun gerçekten doğru olabileceğine inanamıyoruz. Evet, 1920’lerden beri sonsuz çeşitlilikte yeni işin ve endüstri kolunun ortaya çıkışına şahit olduk; ancak çok azımız suşinin, iPhone’nun veya havalı ayakkabıların üretimi ve dağıtımına ihtiyaç duyuyoruz.

Öyleyse bu yeni işler tam olarak nedir? Amerika’da 1910 ve 2000 yılları arasındaki istihdamı karşılaştırmalı olarak inceleyen güncel bir rapor bize konuyla ilgili net bir bilgi veriyor. (İngiltere’deki durum da bana göre büyük ölçüde Amerika’daki gibi.) Geçtiğimiz yüzyılda, ev içi hizmet, endüstri ve tarım sektöründe istihdam edilenlerin sayısı önemli ölçüde azaldı. Aynı zamanda, “profesyonellerin, idarecilerin, satış ve hizmet sektörü çalışanlarının” sayısı üçe katlandı, bunların tüm çalışanlar içindeki oranı dörtte birden, dörtte üçe yükseldi. Bir başka deyişle, üretici işler –öngörüldüğü üzere- büyük ölçüde otomatikleşti. (Hindistan ve Çin’deki emekçi kitleler dâhil, yeryüzündeki tüm endüstri işçilerini hesaba katsak bile, bu işçilerin toplam dünya nüfusundaki oranı, geçmişte olduğu gibi öyle aman aman büyük değil.)

Gelgelelim çalışma saatleri; insanları planlarında, zevklerinde, vizyonlarında ve fikirlerinde özgür bırakacak şekilde azaltılmadı. Bunun yerine “hizmet” sektöründen çok idari sektörün şiştiğini gördük: Mali hizmetler veya tele-pazarlama gibi tamamen yeni endüstri kolları ortaya çıktı; şirketler hukuku, akademi ve sağlık yönetimi, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi işkollarında eşi benzeri görülmedik bir büyüme yaşandı. Ve bu rakamlar, bahsi geçen işkollarına idari, teknik ve güvenlik destek vermekle yükümlü kişileri ve insanlar zamanlarının büyük kısmını başka iş kollarında harcadıkları için var olan yan endüstrileri (köpek yıkamacıları, gece çalışan pizza dağıtımcıları) yansıtmıyor.

“Gereksiz işler” olarak adlandırılmasını önerdiğim işler bunlar.

Birileri sırf hepimiz çalışalım diye gereksiz işler üretmekle meşgul sanki. Gizemli olan tam da bu. Kapitalizmde güya böyle gizemlere yer yoktur. Şüphesiz, Sovyetler Birliği gibi çalışmanın hem bir hak hem de kutsal bir görev sayıldığı, eski verimsiz sosyalist devletlerde sistem, çok fazla sayıda iş icat etmek zorundaydı. (Sovyet dükkânlarında bir parça eti üç kişinin satmasının nedeni budur.) Bu, tabii, piyasa rekabetinin halledeceği sanılmış bir sorundur. En azından, iktisat teorisine göre, kâr peşindeki bir firmanın yapacağı son şey aslında istihdam etmeye mecbur olmadığı çalışanlara para bayılmaktır. Ama nedense böyle oluyor.

Şirketler küçülmeye giderek insanları acımasızca işten çıkartabilirken, gerçekte her şeye çeki düzen veren ve işlerin yürümesini sağlayan sınıfın payına mecburi işsizlik ve üretim artışı düşüyor. Evrak işleriyle meşgul insanların sayısındaki artışın gerisindeki tuhaf simyayı henüz kimse çözebilmiş değil ve her gün daha fazla sayıda çalışan, tıpkı Sovyet işçiler gibi, evrak işleriyle haftada kırk-elli saat meşgul olurken, tam da Keynes’in öngördüğü gibi, etkin çalışma süreleri haftada on beş saati geçmiyor! Zamanlarının geri kalanını motivasyon seminerleri düzenlemek veya bu seminerlere katılmakla, facebook profillerini yenilemekle, TV dizilerinin sezonluk paketlerini indirmekle geçiriyorlar.

Şurası kesin ki bütün bunların anlamını iktisadi alanda değil siyaset ve ahlak alanında aramalıyız. Egemen sınıf; mutlu ve üretken bir topluluğun boş vakti olduğunda ölümcül bir tehlike arz ettiğini anlamıştı. (Bunun bir gerçeklik haline gelmeye başladığı 1960’lı yıllarda olanları düşünün.) Öte yandan, çalışmanın kendi başına ahlaki bir değer olduğu hissiyatı ve koca bir gün boyunca yoğun bir çalışma disiplini altına girmek istemeyen kişinin hiçbir şey hak etmediği fikri, muktedirlerin epey işine yarıyor.

Bir defasında, Britanya’daki üniversitelerde gittikçe artan idari sorumluluklar üzerine kafa yorarken, cehennemin bu olabileceğini düşündüm. Cehennem, hayatının büyük kısmını hoşlanmadığı ve özel bir yeteneğinin olmadığı bir işte geçiren insanların meclisidir. Bu insanların usta marangozlar oldukları için istihdam edildiklerini ve zamanlarının büyük kısmını balık kızartarak geçirdiklerini düşünün. Aslında bu yaptıkları işi gerçekten yapmalarını gerektiren herhangi bir şey yoktur –diyelim ki, kızartılması gereken balık sayısı da çok azdır. Ama bir şekilde, çalışma arkadaşlarından bazılarının balık pişirecekleri yerde dolap yapmaya daha fazla zaman ayırdığını düşünüp gücenirler ve çok geçmeden ortalık kötü pişirilip mundar edilmiş bir yığın balıkla dolar; bütün yapılan iş budur.

Bu örneğin, ekonomimizde mevcut olan ahlaki dinamikleri çok isabetli tanımladığını düşünüyorum.

Şimdi, bu tür bir argümana hemen bazı itirazlar gelecektir: “Sen kimsin ki hangi işlerin gerçekten ‘gerekli’ olduğuna karar veriyorsun? Ayrıca gerekli olmak ne demektir ve gerekli olan nedir? Sen antropoloji profesörüsün, böyle ileri geri konuşmana ne “gerek” var?” (Tabii pek çok tabloid gazete okurunun gözünde benim işim de, toplumsal açıdan fuzuli bir masraf.) Aslında bir düzeyde, bu gerçekten doğrudur. Çünkü toplumsal değerin nesnel bir ölçüsü olamaz.

Dünyaya anlamlı bir şekilde katkıda bulunduğuna inanan insanlara, aslında durumun böyle olmadığını anlatacak değilim. Ama yaptıkları işin anlamsız olduğunu bilen insanlara ne demeli? Kısa süre önce, 12 yaşımdan beri görmediğim bir okul arkadaşımla yeniden iletişim kurdum. Bu süre zarfında, onun önce bir şair, ardından bir indie rock grubunun yıldız ismi olduğunu öğrenince afalladım. Seslendirdiği şarkılardan bazılarını, onun seslendirdiğini bilmeden, radyoda dinlemişim. Belli ki yenilikçi ve parlak bir sanatçıydı ve eserleri dünyanın dört bir yanında insanların hayatlarını aydınlatmış ve güzelleştirmişti. Ancak birkaç başarısız albümün ardından sözleşmesini feshetmişler; borçlarından ve yeni doğmuş kızından ötürü müzikten vazgeçmiş. Kendi deyimiyle, “yönünü kaybetmiş pek çok insanın yaptığı tercihi yapmış: hukuk fakültesi. Şimdi, New York’taki ünlü bir firmanın avukatı. İşinin tamamen anlamsız olduğunu, dünyaya hiçbir katkıda bulunmadığını ve aslında böyle bir işin olmadığını benden önce kendisi itiraf etti.

Bu bağlamda pek çok soru sorulabilir. Yetenekli şairler ve müzisyenlere yönelik talep bu kadar az iken şirketler hukuku uzmanlarına yönelik talebin bu kadar fazla olması toplum hakkında ne söyler? (Cevap: Eğer kullanıma hazır servetin çoğunu toplumun yüzde biri denetliyorsa, “piyasa” olarak adlandırdığımız şey bu yüzde birlik kesim neyi faydalı veya önemli buluyorsa onu yansıtır; başka bir şeyi değil.) Dahası bu durum, böyle işlerde çalışan çoğu insanın kend durumlarının farkında olduğunu da gösteriyor. İşinin gereksiz olduğunu düşünmeyen bir şirket avukatıyla henüz tanışmadım. Aynı durum, yukarıda saydığım yeni işkollarının neredeyse tamamı için geçerli. Partilerde rastlaştığınızda ve ilginç bulunan bir iş yaptığınızı (mesela, antropolog) söylediğinizde, kendi işlerinden asla bahsetmek istemeyen koca bir maaşlı profesyoneller sınıfı var. Onlara birkaç içki ısmarlayın, yaptıkları işlerin nasıl amaçsız ve ahmakça olduğunu anlatsınlar size.

Burada derin bir psikolojik şiddet söz konusu. İnsan, içten içe, yaptığı işin aslında gereksiz olduğuna inanırken, nasıl olur da iş ahlakı ve onurundan bahsedebilir? Nasıl olur da derin bir öfke ve kin duygusundan mustarip olmaz? Ne var ki, yaşadığımız toplumun olağanüstü becerisi, balık pişirenler örneğinde olduğu gibi, öfkeyi gerçekten anlamlı işlerde çalışanlara yöneltmesidir. Sözgelimi, yaptıkları işlerle başkalarına faydalı olan insanların daha az para kazanması genel bir kural gibi görünüyor. Burada nesnel bir ölçü belirlemek yine zor olsa da bir fikir edinebilmek için şunu sorabiliriz: Bütün bu işe yarar insanlar sınıfı ortadan kalksa ne olur? Haklarında ne düşünürseniz düşünün, hemşireler, çöp toplayıcıları ve tamirciler ortadan kaybolursa sonumuzun felaket olacağı kesin. Öğretmenlerin veya tersane işçilerinin olmadığı bir dünya da hapı yutardı. Bilimkurgu yazarlarının veya ska müzik gruplarının olmadığı bir dünya şüphesiz bundan daha kısıtlı bir dünya olurdu. CEO’lar, lobiciler, halkla ilişkiler uzmanları, sigorta uzmanları, tele pazarlamacılar, icra memurları veya hukuk müşavirleri sırra kadem bassalar, insanlığın nasıl bir zarar göreceği ise tartışma götürür. (Dünya daha iyi bir yer olabilir) Ama ağızlara sakız olan bir avuç istisna dışında (doktorlar), kural tıkır tıkır işliyor.

Daha da beteri, işlerin böyle yürümesi gerektiğine dair yaygın bir kanı var. Sağ popülizmin gizlice güç aldığı dayanaklardan biri. İş sözleşmeleriyle ilgili anlaşmazlıklardan dolayı Londra’yı felç ettikleri gerekçesiyle metro işçilerine karşı insanları kışkırtan tabloid gazeteler bundan yararlanmakta. Aslında metro işçilerinin Londra’yı felç edebilmesi, yaptıkları işin gerçekten gerekli olduğunu gösteriyor ama insanları rahatsız eden de bu. Cumhuriyetçilerin, insanları, şişkin maaşları ve yararlandıkları kamu faydalarından dolayı öğretmenlere ve otomotiv işçilerine karşı kışkırtmakta başarılı olduğu (sorunların asıl kaynağı olan okul yöneticilerine veya oto sanayii yöneticilerine karşı kışkırtılabilen hiç kimse yok) ABD’de durum daha da belirgin. Şöyle: “Tabii ki çocuklara eğitim vereceksiniz! Tabii ki araba yapacaksınız. Tabii ki gerçek bir işiniz olacak. Üstüne üstlük orta sınıflar gibi emekli maaşı ve sağlık hizmeti mi bekliyorsunuz?”

Şayet birisi finans kapitalin iktidarının sürmesini sağlayacak bir rejim tasarlasaydı, bundan daha iyisini yapamazdı. Gerçek, üretken emekçiler acımasızca eziliyor ve sömürülüyor. Geriye kalanlar ise, tüm dünyanın kin güttüğü, terörize edilmiş bir işsizler tabakası ile egemen sınıfın (yöneticiler, idareciler, vb.) duyarlıkları ve perspektifleriyle –ve özellikle mali simgeleriyle- özdeşleşen bireyler yaratmak için tasarlanmış pozisyonlarda, esasında hiçbir şey yapmadan para kazanan ama aynı zamanda toplumsal kıymeti inkâr edilemez işler yapanlara içten içe kin güden daha bir geniş tabaka arasında ikiye ayrılıyor. Şüphesiz, bu sistem bilinçli olarak tasarlanmamıştı. Hemen hemen bir asırlık bir deneme ve yanılma sürecinin ürünüydü. Ama mevcut teknoloji düzeyine rağmen günde 3-4 saat çalışma olanağından mahrum kalmamızın tek nedeni de o.

David Graeber

Çeviren: Cem Mert Dallı

Birikim dergisinden alınmıştır.

Categories
Kadın

Gündelik Hayatta Eril Tahakküm

       Az önce, hani şu sizin iman ettiğiniz Game of Thrones dizisinde kısa pek kısa bir adamla cinsel ilişkiye girme sahnelerinde yer aldığı için hakkında, “Oha, karıya bak be, ulan adamın götürdüğü karıya bak amk” diye konuşulan, Sibel Kekilli’nin porno geçmişinden dolayı hakaretlere maruz kaldığını gördüm. Bu hakareti yönelten kişiler yine, erkekliğe imanın beş şartından biri olan porno izleme ediminden başını kaldırıp, vakit ayırıp, bu kadını aşağılamaya çalışan bazı kimseler. Şimdi buradaki çelişkiyi görmemek için ciddi bir zeka geriliğinden muzdarip olmak gerekiyor; zira pornoyu ve kadın oyuncularını -hiçbir erkek oyuncu aşağılanmamıştır- aşağılıyorsan, bunun bir meslek olarak diğer meslek gruplarının var olma sebepleri ciddiyeti içerisinde ele alınamayacak kadar onursuz olduğunu düşünüyorsan, neden porno izliyor ve bu çarkların daha da hızlı iş görmesini sağlıyor, onun sosyal, politik, semantik birçok düzeyde etrafa nüfuz etmesine izin veriyorsun? Nüfuz ettiğini anlamak için, bir maç sonrası, yenilen takımın pornografik “nasıl becerdik, nasıl elinize verdik” şeklindeki tasvirinin yaygınlığına bakmak yeterli olabilir. (Zaten maç ve porno arasında yapısal benzerliğin, kadın ve erkeğin etkileşimlerine verilen adlandırılmalarla teması çok nettir.)

       Halkın içine girelim biraz. Sarışın, dekolteli ve çekici bir kadın görenlerin zihninden iki tip şey geçer: Kadın olan, söz konusu sarışın kadının, erkeklerin cinsel uyanışına sebep olması bakımından ahlaksız olduğunu; erkek olan ise, onun hem ahlaksız olduğunu ve eril bir güçle cezalandırılması gerektiğini düşünür. Çünkü erkek, arzu nesnesine hissettiği bu duygulanımın, kirli ve yasak olduğuna inandırılarak yetiştirildi. Arzu nesnesi, artık nefret nesnesi haline gelerek, ortadan kaldırılmasını mümkün kılan tek yol olarak “parçalanmak” veya “yok edilmek” zorunda kalır. İşte tecavüzün insanın kendi arzularından nefret etmesiyle olan bu bağlantısı yüzünden, tecavüz cinsel yönünden çok şiddet içerme yönüyle karakterize olur. (Zaten erkeğin cinselliği zihninde kodlama şekli, kadının acı çekmesine dayalıdır) Tecavüzü onayan şeyin başında, erkeğin, tatmin edemediği arzusunun nesnesi olması bakımından kadına duyduğu nefretin yanı sıra, kadının başta bahsettiğim çekici kadının yaptığı seçimle, başına gelecek olan bastırılmayı ve yok edilmeyi hak ettiğine inandığını belirten örtük ve açık edimlerde bulunmasıdır. “O saatte dışarıda ne işi varmış?” diyen erkek değildir yalnızca, kadındır da; ama bunu söylemek değildir yalnızca doğuran; kadını ahlaksız ve dolayısıyla tecavüzünü haklı kılan düşünceye karşı durmayıştır aynı zamanda ve belki de daha çok. Tecavüze uğrayan kadın, bizim anne ve kız kardeşimiz olmadığı sürece, yani tanışıklık ve akrabalık dairesine ait olmadığı sürece bizim davamız olmayacak bir kadındır, hele hele bu kadın açık giyindiyse.

       Böylesi toplumlarda her fırsatta, kadın, erkeğin bir alıcı olduğunu ancak kendisinin verici, istekli ve arzulu olmadığını (olmadığı izlenimini) ortaya koymak zorunda kalır. Otobüste erkeğin değil, kadının yanına oturmak, bir erkeğin gözünün içine bakmayıp, yere bakmak, erkeğe nazik bir harekette bulunmanın istekli ve arzulu olarak algılanacağı düşüncesiyle, bundan geri kalmak gibi birçok edim yüzünden, birbirlerinin karşıtı olarak var olan bireyler yarattı. (Sorunun sebebi bu kadar yüzeyde değil.) Kadın ve erkeği aynı daireye sokacak anlayışı ortadan kaldıran bu “toplumsal göz” biz evden adımımızı dışarı attığımız anda gözlerini üzerimize diker ve tam bir kontrol manyağıdır. (Bu aslında bazı düşünürlerce iktidar olarak düşünülmüştür) Giydiğimiz kıyafet, kıyafetlerimizin rengi, günün hangi saatinde giydiğimiz, saçımızın rengi ve şekli, ten rengimiz, yürüdüğümüz yol, yürüme hızımız, yürürken nereye baktığımız, neye bakmadığımız, ses tonumuz, taktığımız çanta, arabamızın markası gibi hemen hemen her şey bu toplumsal gözün haznesine aktarılır. Onun hükmedici gücünü artıran şey, bizim ondan korkmamız ve onun mikro dayatmalarını aynı şekilde başkalarına uygulamamızdandır. Yer vermeyen birine yaptığımız her “çık çık”, seksi kadına attığımız her “ şu orospuya bak” lafı, esmer olduğu halde saçını çok açık renge boyatan birinin seçimini küçümsememiz ve onu bayağı bulmamız, yüksek sesle gülen bir kadının (erkek rahatça gülebilir) terbiyesizlikle suçlamamız, dar kot giyen erkeğin ibne gibi göründüğünü belirtmemiz gibi biz olmayan herkesi ve her şeyi yadsıma ve olumsuzlama üzerine kurulu ve sözde toplumsal ahlak olan dayatmalar bütünüdür. Bu toplumsal göz tanrılaştırılmıştır. Bu günahların cezalandırıcıları, her bir birey olarak bizlerizdir.

       Aslında bunların temelinde – sıkı durun inanamayacaksınız ama!- eril tahakküm var. Evet iyi bildin sayın okuyucu, şu feministlerin tek bildiği şey olduğunu iddia ettiğin öbek. Ne ya bu eril tahakküm, düzen? Senin normal/doğal/verili kabul ettiğin her şeyi onayan, şeylerin düzeni ve toplumsal rollerin, kadın ve erkeğin anatomik/cinsel farklılıklarından, daha doğrusu, karşıtlıklarından çıkarılmasıyla inşa olmuş, kadının ve erkeğin bedensel karşıtlıklarının doğal (?) olması yüzünden, bundan çıkarılan rolleri de keyfi ve verili kılan, her yerdeliği yüzünden işaret edilmesi güç bir evrenin yaratıcısıdır. Eril ve dişilin bedensel karşıtlıklar, şeylerin ve faaliyetlerin belirleyicisi olmuştur. Yüksek/alçak, ön/arka, sivri/çıkıntısız(delik), alt/üst, bükülü/dik gibi karşıtlar, bu bedensel karşıtlıklarla ilişkilendirilmiş, kadın ve erkeğin toplumsal rollerini inşa etmiştir. Örneğin, kadının cinsel organı yapı gereği delik, erkeğinkinin ise, doldurucu ve dışarıda olması kadının edilgen, erkeğin ise, aktif olmasını yaratmıştır. İşte bu söz konusu edilgenlik, karşıtlıklar olarak karşımıza çıkan tüm toplumsal rollerin temelinde vardır. Kendisini doğuştan gelen karşıtlıklara dayandırması sayesinde, kendi haklılığını ispat etmeye kalkışmasına gerek kalmaz eril tahakküm. Bizim sürekli onadığımız toplumsal düzen de, “eril tahakkümü tasdik etmek olan devasa sembolik bir makine gibi işler” (1) Maç dilinden tutun da, işgücünün kadın ve erkek ayrımına dayalı olarak cinsiyetçi bölümüne kadar her şeye nüfuz eder. Yukarıda bahsedilenlerin yanı sıra bunun yarattığı şeyler:

1– Kadının namusu, erkeğin onuru vardır. Kadın namusunu bir erkeğe saklamak üzere korumalı; erkek ise, namusunu korumuş bir kadınla olarak, erkeklik onurunu garantilemelidir.

2- Kadın, işbölümünde arkada ve ufak/kirli/erkeğe yakışmayacak ve asıl düzenin işlemesini sağlayacak edimleri yerine getirirken, erkek, iş bitiricidir ve öndedir/meydandadır.

3- “ Erilliğin tezahürleri, yiğitlik ve kahramanlık çizgisinde yer alır ve bunlar şerefi oluşturur.”  (1) Kadının savaşımı yoktur. Erkeğin savaşımı vardır; güç ve onur için büyük davalar uğruna gerekli güç göstergesi olan edimleri yerine getirmelidir. Aksi, zayıflık göstergesidir. Eril tahakküm, eril’e de dayatır.

4- Erkek onurlu savaşım verirken, düzenbazlıklar ve küçük adi hesaplar kadının görevidir. Cadılar, büyücüler hep kadın olarak tasvir edilir. 

5- Kadın doldurulur, erkek doldurandır. O yüzden kadın hep eksiktir, doldurulmayı ve işlenmeyi bekleyendir. Erkeğe muhtaçtır.

6- Kadın, erkeklerin olduğu ortamda eğik ve bükük davranır, gözleri aşağıda ve elleri cinsel organını kapatır. Erkek ise, erkekliğinin simgesi olarak cinsel organını belli ede ede, dik yürür. “Kadın kamusal alanlardan uzak durur, bakışlarının ve sözlerinin (ona münasip görülen tek sözcük “bilmiyorum”dur; kararlı, keskin, aynı zamanda da düşünülmüş ve ölçülmüş eril söz’ün antitezi) kamusal kullanımından bir anlamda kaçınır.” (1)

7- Kadın itaat eder, erkek yapılması gerekli olan edimlerin belirleyicisidir ve itaat edilendir.

8- Erkeğin hazzı, kadına sahip olmaktan veya ona haz verebiliyor olmaktan gücünü alır. Erkek, kadının üzerinde olmalıdır, tam tersi “lanetlenmiştir.” Kadın arzu duyamaz, bastırmalıdır. O ancak arzu yaratandır.

9- Penetrasyona maruz kalan eril, sahip olmanın kudret göstergesi olarak kabul etmesinden dolayı, dişilleştirildiğini ve “pasif” olduğunu hisseder. Tam bir erkek olma statüsünü kaybeder. 

10– Kadın negatif bir varlıktır, yani kusurlarla, sahip olmadığı şeylerle (erkeğin karşısında) tanımlanır ve erdemleri de çifte olumsuzlama ile sağlanır ancak. 

Kısaca kadın, erkeğin olumsuzlamasıdır. Erkek var ise vardır. Kendi kendisine var olamazdır. Bizler, her gün, her saniye, ağzımızdan çıkan her kelimeyle, attığımız her bakışla, bunu meşru hale getiriyor ve ciddi toplumsal sorunlara sebep oluyoruz.

Gözde Erdoğan


(1) Alıntılar Pierre Bourdieu’un Eril Tahakküm adlı kitabındandır, Bağlam Yayıncılık, 3. Basım

Categories
Patika

Uzlaşmaya Direnmek; “Yüzünü Kaybetmeden”

Her şeyin fazlası zarar değildir, aşırılıklar insanı felakete falan götürmez, aydınlanmacı ruhların vaaz ettiği gibi; hatta yaşanan dünyaya bakacak olursak felakete götüren tek şey uzlaşmaya yatkınlığımızdır, sorun aşırı hiçbir şeyin zaten olmamasıdır, aşırılık, tarihsel aşındırmanın içine yazılmıştır; önce sert bir hareket yapılır ardından o devinim artık içeriksizleşene dek sömürülür; geriye kalan, onun, yenilir yutulur posasıdır sadece. 

Bana inanmıyorsanız siyasi tarihe bakın, bütün sivriliklerin törpülenme esaslarına bakın, hatta sivrilik sanılan şeylerin bir kısmına çok daha yakından bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bizim niye hiç aşırı unsurumuz yok, en radikal ağabeylerimiz bile yüce figürlere hütmet methiyesi yazmışlar, bu tarihten ne çıkar diye bağırırken bir şeyi anladım, aşırı ya da marjinal denilen şey, eylemin özüne ait değil, ona bakan resmi bakışın teşhisine aitti ve ortada mevcut tek gerçek, zanolojiydi. 

Buradan ilerlenmez, buradan bir büyücü sıçraması yapmalı ve uzlaşma, ruhun ve dünyanın felaketidir başlıklı yeni bir teze çalışmalı. İlk çıkarım: Devlet seni tehlikeli görüyor diye havaya girme, devlet, beni bile tehlikeli görecek kadar tuhaf bir tehlike tanımına sahip, esas sistem için bir tehdit olabiliyor musun, konuşmaya oradan başla, yoksa burada, oo kırmızı ışıkta geçenler bile anarşist potansiyele sahip.
İkinci çıkarım: Radikal bir gazetenin adıdır.
Marjinal ise İstanbul valisinin ailecek görüşmediği insanlara verdiği addır.
Her şeyin fazlası zarar değildir ama fazla keder insani sınırları aştığında derhal başka bir şeye dönüştürülmelidir, kederin fazlası, geçmişin eylemcilerine yönelik adeta sonsuzlaştırılmış yas havası dağıtılmalı, “elimizden gelen tek şey koro halinde ağlamak” alt metni, silinene kadar kazınmalıdır. 

Sürekli “onlar vurdu biz ağladık” seanslarına harcanacak enerji, artık tepemizden aşacak kadar birikmiş öfkenin dönüşümleri için kullanılmalıdır. Bir dönüşüm her zaman neşeye ihtiyaç duyar, yasa değil, geçmişin ağıtçıları ses geçirmez bir odaya konulmalı, klasiklerin öğretilerini durmadan yazacakları tahtalar verilmeli, arada da ziyaretlerine gidilmelidir, bu önlem uzun vadede herkes için faydalı olacaktır. 

Aşırılık bize ait değil, sisteme ait bir şeydir, aşırı olan sömürüdür, açlıktır, kıyımdır, hisse senetleri, borsa işlemleri, bankacılık, her şey aşırıdır, biz buna negatif aşırılık diyoruz ve bu negatif aşırılığın karşısında pozitif bir aşırılık olmadığı için zaten dünya böyledir. 

Pozitif aşırılık, dirimsel olana aittir, neşeye, dönüşümdeki şiddete aittir ve kesinlikle faydalı bir şeydir. Unutmayın, sadece “yüzüne kaybetmeden” uzlaşıma direnenden hayır gelir, kendinizle bile uzlaşmayın!

Süreyya Karacabey


Gündelik Hayata Direnmek adlı kitabından alınmıştır, epos yayınları, 2017

Categories
Felsefe

Baudrillard – İtki ve Tepkime

İdeal bir sentez ve protez evreni içinde devrelerin homojenleştirilmesi, olumlu, uzlaşımsal, eşzamanlı ve edimsel bir evren; tüm bunlar kabul edilemez bir dünya oluşturmaktadır. Her tür nakil organ ve yapay ikame biçimine yalnızca beden isyan etmez, yalnızca hayvani zihinler başkaldırmaz, zihnin kendisi de kendine dayatılan organlararası işbirliğine sayısız alerji türleriyle başkaldırır. Olumsuzluğun ve eleştirel başkaldırının yerini almış olan bu bilinçdışı enerjiden zamanımızın en benzersiz olayları doğuyor: Virüs patolojileri, terörizm, uyuşturucu, suç, hatta olumlu diye kabul edilen bazı etkinlikler; herhangi bir şey yaratma itkisinden ziyade bir şeyden kurtulma atılımıyla ilişkili olan performans kültü ve toplu üretim histerisi gibi… Bugün gerçek anlamda itkiye değil, daha ziyade dışarı atma ve tepkimeye doğru ilerliyoruz. Doğal felaketler de bir alerjiye, insanın işlemsel nüfuzunun doğa tarafından reddi biçimine benziyor. Nerede olumsuzluk can çekişiyorsa orada doğal felaketler altedilemez bir şiddet göstergesi, değerli ve doğaüstü bir yadsıma göstergesi oluşturuyor. Zehirlilikleri de zaten genellikle bulaşma yoluyla toplumsal düzensizliği de beraberinde getirir.

Olumlu, seçmeli ve çekici büyük itki ya da dürtüler yok oldu. Artık yalnızca belli belirsiz arzuluyoruz, beğenilerimiz giderek daha az belirli. Beğeni ve istek öbekleri de iradeninki gibi dağılmaya uğratıldı; ama hangi gizemli etkiyle, meçhul. Buna karşın, kötü niyet, tepkime ve tiksinmeninkiler güçlendi. Yeni bir enerji, ters bir enerji, isteğimizin yerine geçen bir güç, dünyamızın, bedenimizin ve cinselliğimizin yerine geçen şeye dair yaşamsal ve ani tepki buradan geliyor sanki. Günümüzde yalnızca tiksinti belirli, beğeniler değil. Yalnızca reddedişler şiddetli, tasarılar değil. Eylemlerimizde, girişimlerimizde, hastalıklarımızda giderek daha az “nesnel” güdümler var; bunlar çoğunlukla kendimize duyduğumuz gizli bir tiksintiden, bizi enerjimizden herhangi bir biçimde kurtulmaya iten gizli bir sahipsiz kalma halinden, yani istençli bir eylem biçiminden ziyade bir cinleri kovma biçiminden kaynaklanıyor. Burada kötülük ilkesinin, bilindiği gibi hareket merkezi tam da cin kovmak olan büyüye yakın yeni bir biçimi mi söz konusu yoksa?

Simmel, “Olumsuzlama dünyanın en basit şeyidir. Bu yüzden, kişileri bir hedefte anlaşamayan büyük kitleler burada buluşurlar,” diyordu. Kitleleri olumlu görüş ya da eleştirel niyetleri doğrultusunda kışkırtmak gereksizdir; çünkü kitlelerin böyle görüş ya da niyetleri yoktur. Ayrışmamış bir güçleri vardır yalnızca, bir reddetme güçleri. Yalnızca dışladıklarıyla, yadsıdıklarıyla güçlüdürler ve öncelikle kendilerini aşan her tür tasarıyı, kendilerinden üstün olan her tür sınıf ya da zekâyı dışlayarak güçlü olurlar. Politik düzenden aşırı tiksinme, filanca politik görüşle rahatlıkla bir arada bulunabilir. İktidarın iddialı bir şekilde ortaya çıkmasından ve aşkınlığından, politikanın kaçınılmazlığından ve iğrençliğinden tiksinme. Geçmişte politik tutkular vardı, günümüzde her türlü politikadan tamamen tiksinmeye özgü bir şiddet vardır.

İktidar da büyük ölçüde tiksinti üzerine kuruludur. Tüm reklamlar ve politik söylem, akla ve mantığa açıkça hakarettir, ama bu hakaretten kazançlı çıkan biziz; iğrenç bir sessiz etkileşim girişimidir bu hakaret: Örtbas etme teknikleri sona erdi, günümüzde açık şantajlarla yönetiliyoruz. Bunun prototipi, “beni paranız ilgilendiriyor” diyen vampir suratlı ünlü bankacıdır.

Artık hiçbir şeyin bizi hakikaten tiksindirmediği de doğru. Tüm diğer kültürlerin bozulmasıyla ve iç içe girmesiyle örtüşen eklektik kültürümüzde kabul edilemeyecek hiçbir şey yok, tiksinti bunun için büyüyor; bu izdihamı, en berbat şey karşısındaki bu umursamazlığı, karşıtların bu yapışkanlığını kusma arzusu bu yüzden var. Her şeyi toptan reddetmenin alerjik çekiciliği, yavaşça zehirleme, yavaşça aşırı beslenme, hoşgörü, güçbirliği ve uzlaşma şantajı.
Bağışıklık, antikor, nakil organ ve reddin bu kadar söz konusu olması bir rastlantı değildir. Kıtlık evresinde yutma ve sindirmeyle uğraşılır. Bolluk evresinde sorun, atmak ve kovmaktır. Genelleşmiş iletişim ve enformasyon fazlası insanın tüm savunmalarını tehdit ediyor. Simgesel alanı, zihnin muhakeme alanını koruyan hiçbir şey yok artık. Neyin güzel neyin çirkin olduğuna, neyin orijinal neyinse orijinal olmadığına ben karar veremediğim gibi biyolojik organizma da kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremiyor artık. Bu durumda her şey kötü nesne olur ve yegâne savunma, ani tepki veya reddetmedir.

Gülmek de sıklıkla, bir iç içe girme ya da korkunç izdiham durumunun bizde uyandırdığı tiksintiye yönelik yaşamsal ve ani tepkidir. Farksızlığı kusuyoruz, ama aynı zamanda farksızlık bizi büyülüyor. Her şeyi birbirine katmayı seviyoruz, ama aynı zamanda da bizi iğrendiriyor bu. Organizmanın, yaşamı pahasına da olsa simgesel bütünlüğünü koruduğu yaşamsal tepki (kalp naklinin reddi). Bedenler, organların ve hücrelerin rasgele değiş tokuşuna neden direnmesin? Peki bu organ ve hücreler kanserde kendilerine yüklenen işlevi neden reddediyorlar?

Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı

Categories
Patika

Modern İnsanın Var-Olma Çabaları

Eşitliğe, özgürlüğe dair gelecek tasarıları, ütopyalar toplumsal olduğu sürece bizi arındırabilir, arzumuzu kamçılayabilir fakat tasarılar bireyselleştiğinde bizi an’dan kopardığı gerçekliği bizi daha sonrasında hayal kırıklıklarına uğratabilir. Öyledir de, bugün benim gelecek tasarım bugünümün deneyimleri ve duygulanımları ile yaptığım tasarımdır ama bir gün sonra, bir yıl sonraki ben aynı ben olmayacağım, aynı nehirde iki kez yıkanmayacağım için bu hedefime hiç bir zaman erişemeyeceğim. 

Özgürsem şu anki çabalarımın, direncimin, başkaldırılarımın oluşumunda özgürümdür, on yıl sonraya ertelenen bir özgürlük, özgürlük olamaz. Bugün söylemek istediğimi, bugün yapmak istediğimi yapamıyorum. Mekke yolunda Mekke’ye erişemeyeceğini bilse de o yolda ölürüm diyen karıncanın bilgeliğine erişemiyoruz. Özgürlük varmak değildir, yolda olmaktır. 

İkili ilişkilerde geleceğe yönelik kurulan hayaller, vaatler için de geçerlidir bu. Keder kuyusunu kazan küreklerdir bu vaatler çoğu zaman. Sanırım modern insanın yazgısıdır: an’da yaşayamıyoruz; sevgiyi, neşeyi üretemiyoruz, kadermişçesine eğildikçe eğiliyoruz; ya geçmişteki anılarda ya da gelecekteki hayallerdeyiz. An’ın bize bu tüketim çağında haz vermemesi bunun en geçerli sebeplerinden biri olabilir. Bugün tüketim nesneleri dışında ne ürettin sorusuna verecek cevabımız olmaz ama ne tükettin sorusuna verecek cevabımız vardır her zaman. Sevgiyi üretemiyoruz, sevinci üretemiyoruz, doğrusu nasıl üreteceğimizi de bilmiyoruz. Bilemediğimiz için tesadüfi veya iradi karşılaşmalarımızda yaşadığımız duygulanımların nedenlerini anlayamadığımız için duygularımızın esareti altına giriyoruz. Kontrol altına alamadığımız, besleyemediğimiz arzuları iktidar odakları kendisi için bir otomatik portakala çeviriyor. Ki bu en büyük tutsaklıktır. 

Geçmişe veya geleceğe dönmek bize geçici bir haz sağlayabilir ama bu zihnimizi bedenimizden ayırmaya yönelik bir girişimdir ki an’ı parçalar, daha doğrusu şu an için yapabileceklerimizden, kudretimizden men eder. Bu çok daha kederli bir haldir. Çünkü hayat bizim edimlerimizdir; geçmişimizi ve geleceğimizi de edimlerimiz belirler. Yaşadığımız toplumsal koşullar ancak bizim varolma çabamızın derecesinin kat sayısını arttırır. Tecrit hücresinde kitabıyla, kalemiyle, türküsüyle, sloganıyla direnen bir tutsağın varoluş çabasının verdiği sevinç dışarıda arzularını tüketmeye teslim etmiş, pinekleyen birinin varoluş çabasının verdiği sevinçten çok daha yüksektir. Çünkü yaşama sevincini veren şey bizim koşullarımız değil, bu koşullarda ne yaptığımızdır. Aksi takdirde koşullara teslim olmuşuz demektir. 

Günlük iletişim dilinde Nasılsın sorusuna ya alışkanlıkla ya da bulunduğumuz koşullara göre cevap veriyorsak her iki cevap da teslimiyet cevaplarıdır. İyiliğimi de, kötülüğümü de belirleyen edimlerimdir ve bu karşılaştığım olaylara, durumlara kayıtsızlığımı değil, aksine kayıtlılığımı kanıtlar; kederli olmak çaresizlik hissidir çünkü. 

Kederi yaşam tarzı haline getirenler vardır. Bu yaşam tarzı kederlere karşı bir mıknatıs görevi gördüğünden tüm olumsuzlukları, aksaklıkları, şanssızlıkları kendinde toplamaya başlar ve çevresine de kederi paylayamaya çalışır. Çünkü teslim olunmuş bir yaşam tarzıdır bu, eyleyişim için var-olma çabamdan vazgeçmiş, güçten düşmüşümdür. Buradan umut doğabilir, umutsuzluk da. Her ikisi de işe yaramaz kendini aldatmak uğruna bir nefes daha alabilmek dışında. Bir de bu boşlukta doğayı tanımadığından doğa yasaları yerine kendine tutamaçlar aranabilir, bunlar genelde ideolojilerdir; ulus ideolojisi, din ideolojisi, çalışma aşkı gibi, holiganlık gibi. Melankolinin nefesi, tıknefes.

Sevinci yaşam tarzı haline getirmek nasıl olabilir? Doğayı ve kendimi tanımak, sevmek ve upuygun fikirler geliştirmek. Modern insan fast food gibi hazırcılığa ve tüketime alıştığı için bunun için de hazır bir reçete isteyebilir. Ama reçetesi yok.

Baran Sarkisyan