Categories
Felsefe

Yasa, Mizah ve İroni

Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar. Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.

Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’yı, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.

Bir başka boyut daha ortaya çıkar. Sorun, Kant’ın kendi sistemi içinde keşfine verdiği dengeden (ve İyi’yi kurtarma şeklinden) kaynaklanıyor değildir. Söz konusu olan daha ziyade, ilkini bütünleyen, ilkiyle aralarında bir görelilik bulunan bir başka keşiftir. Yasa artık üstün bir ilke şeklindeki İyi ile temellendirilemedikçe, kendini, adil olanın iyi niyeti şeklindeki En İyi’ye de daha fazla onaylatmaya gerek duymaz hale gelir. Zira şu çok açıktır ki, maddesiz, nesnesiz, herhangi bir spesifikasyonu olmadan, saf biçimine göre tanımlanmış YASA, ne olduğu bilinmeyen ve bilinemeyecek bir durumdadır. Kimse ne olduğunu bilmezken iş görür. Herkesin baştan beri suçlu olduğu, yani yasanın ne olduğu bilinmeksizin sınırların zaten ihlal edildiği bir kesinsizlik alanı tanımlar. Tıpkı Oidipus’un kendini içinde bulduğu durum gibi. Suçluluk ile ceza ise, bize yasanın ne olduğunu göstermezler bile, onu bu kesinsizliğin içinde bırakırlar, bu kesinsizlik ise bahsettiğimiz şekliyle cezanın en uç noktadaki kesinliğine tekabül eder. Kafka bu dünyayı betimlemeyi başarmıştır. Burada söz konusu olan, Kant’ı Kafka’ya bağlamak değil, yalnızca yasayla ilgili modern düşünceyi oluşturan iki kutbu ortaya çıkarmaktır.

Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker. Ahlaki bilincin bu fantastik paradoksunu ortaya çıkaran Freud olmuştur: Yasaya uyma ölçüsünde adil hissetmenin bir hayli uzağında, ”özne ne kadar erdemliyse, yasa da o kadar sert davranır ve o kadar büyük bir kılı kırk yarmacılık sergiler… En iyi ve en uysal varlıktaki ahlak bilincinin bu denli sıradışı sertliği…”

Dahası, paradoksun analitik açıklamasını yapan da Freud olmuştur: Ahlak bilincinden türeyen, dürtülerden vazgeçiş değildir, tersine vazgeçişten doğan ahlak bilincidir. O halde, vazgeçiş ne kadar kuvvetli ve sert ise, dürtülerin mirasçısı ahlak bilinci de o kadar kuvvetli olur ve o kadar sertlikle uygulanır. (”Bu vazgeçişin bilinç üzerine uygulanan eylemi öyledir ki, tatmin etmeyi bıraktığımız bütün saldırganlık bölümü, üstben tarafından yeniden ele alınır ve kendi saldırganlığını ben’e karşı vurgular.”) O zaman öteki paradoks da çözülür. Lacan’ın dediği gibi, yasa, bastırılmış arzuyla aynı şeydir. Çelişkisiz bir biçimde nesnesini belirleyemeyecek ya da dayalı olduğu bastırmayı ortadan kaldırmaksızın bir içerikle tanımlanamayacaktır. Yasanın nesnesiyle arzunun nesnesi birdir ve ikisi de gizlenmiştir. Freud, nesne özdeşliğinin anneye, arzunun ve yasanın özdeşliğinin kendisinin ise babaya gönderme yaptığını gösterdiğinde, yalnızca yasayı belirlenmiş içeriğe nasıl kavuşturduğunu değil, bunun neredeyse tam tersine, yasanın nasıl, Oidipusçu kaynağı gereği, nesneden olduğu kadar özneden de (anne ile baba) çifte bir vazgeçişten doğan saf biçim olarak değer kazanmak için, içeriğini zorunlu olarak gizlemekten başka bir şey yapamayacağını gösterdiğini ileri sürer.

O halde, Platon’un kullandığı, yasalar düşüncesine hükmetmiş olan klasik ironi ve mizah altüst edilmiş olur. Yasanın İyi üzerine temellenmesi ve bilgenin bunu En İyi’yi gözeterek onaylamasıyla temsil edilen çifte genişlik, hiçliğe indirgenmiş olarak bulunur. Bir tarafta yasanın belirsizliği, öbür tarafta cezanın kesinliğinden başka bir şey yoktur. Ama ironi ile mizah buradan, yeni, modern bir figür kazanır. Bir yasa düşüncesi olmayı sürdürürler, ama yasayı, ona tabi olanın suçluluğu içindeyken düşündüğü gibi, içeriğinin belirsizliği içinde düşünürler. Şu açıktır ki, Kafka mizaha ve ironiye, yasanın statüsünün değişmesiyle ilişkili olarak tam anlamıyla modern değerler katar. Max Brod, Kafka’nın Dava’sını okuduğu sırada, dinleyenlerin ve bizzat Kafka’nın gülmekten katıldığını hatırlatır. Bu, Sokrates’in ölümünü karşılayan gülüş kadar gizemli bir gülüştür. Trajiğin sahte-anlamı salaklaştırır; kim bilir ne kadar çok yazarı, onları harekete geçiren düşüncenin saldırgan komik gücünün yerine çocuksu bir trajik his koyarak, olduğundan saptırıyoruz. Yasayı düşünmenin her zaman tek bir tarzı olmuştur, bu da düşüncenin ironi ve mizahtan oluşan bir komikliğidir.

Ama işte, modern düşünceyle birlikte, yeni bir ironinin ve yeni bir mizahın imkanı doğuyordu. İroni ile mizah artık yasanın altüst edilmesine yöneltilmiştir. Yeniden Sade ve Masoch ile karşılaşırız. Sade ile Masoch, yasaya bir karşı çıkışın, yasayı kökten bir altüst edişin iki büyük girişimini temsil ederler. Yasaya ikinci bir iktidar dışında hiçbir şey bahşetmemek amacıyla, yasayı daha yüksek bir ilkeye doğru aşmaya dayanan hareketi hala ironi olarak adlandırıyoruz. Ama üstün ilke, artık yasayı temellendirmeye ve yasanın kendisine devrettiği iktidarın haklılığını göstermeye muktedir bir İyi olmadığında, olamadığında tam olarak ne olur? Sade bize bunu öğretir. Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özneye bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir şeçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifadesi, ya da tersine, zayıfların koruyucu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır. Her halükarda yasa, gizemli kılma yöntemidir, devredilmiş bir iktidar değil, köleler ve efendilerin iğrenç karmaşıklığı içindeki, haksız yere elde tutulan bir iktidardır. Sade’ın, yasa rejimini hem tiranlığa maruz kalanlara hem de tiranlık edenlere ait olması yüzünden ne denli kınadığı fark edilecektir. Gerçekte, yalnızca yasanın tiranlığına maruz kalınmıştır: ”Komşumun tutkuları yasanın adaletsizliğinden çok daha az kaygı verir, zira bu komşunun tutkuları benimkiler tarafından engellenmiştir, oysa yasanın adaletsizliklerini hiçbir şey durduramaz, hiçbir şey engelleyemez.” Ama aynı zamanda ve özellikle, ancak yasa yoluyla tiran olunur: Tiran yasa dışında hiçbir yolla tomurcuk veremez ve Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.” Sade düşüncesinin özü budur. Tirana duyduğu kin ve yasanın tiranı mümkün kıldığını gösterme tarzı. Tiran yasaların dilinden konuşur ve başka bir dili yoktur. “Yasaların gölgesine” ihtiyaç duyar. Sade’ın kahramanları da, artık hiçbir tiran konuşamayacakmış gibi, hiçbir tiran asla konuşmamış gibi konuşarak, bir karşı-dil oluşturarak tuhaf bir anti-tiranlıkla kuşatılmış bulunur.

Künye — Gilles Deleuze (2007), Sacher-Masoch’un Takdimi, Çev. İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Categories
Patika

Bir Devlet Düşmanı ile Röportaj: John Zerzan

Ne zaman anarşizmden bahsedilse, çoğu insanın aklına, kaos, kargaşa ve sağa sola rastgele atılan bombalar gelir. Ancak, yazar ve sosyal eleştirmen John Zerzan’a göre, anarşizmin, sokaklara yayılan dehşetle bir ilgisi yoktur. Zerzan’a göre, anarşizm daha ziyade üzerimizdeki her türlü tahakkümün yıkılması anlamına gelir. Bu tahakküm yalnızca ulus-devlet ve diğer hiyerarşik kurumlardan ibaret değildir; ataerkillik, ırkçılık ve homofobi türünden evrenselleşmiş biçimlere de sahiptir. Zerzan yirmi beş yıldan beridir kültürümüzün dayandığı kökenleri ortaya çıkarmakla uğraşmaktadır, ancak asıl olarak Elements Of Refusal ve Future Primitive adlı kitapları sayesinde onu tanıdık. Bunlara ek olarak, “Yıldızlararası Yolculuklardan Niçin Nefret Ediyorum”dan tutun da “Sembolik Düşüncenin Çöküşü”ne kadar pek çok farklı konuda birçok deneme yazmıştır.Zerzan tüm bu çalışmalarında, felsefenin, dinin, ekonominin ve diğer ideolojik yapıların, tahakkümü, nasıl Darvinci evrimin, Tanrının iradesinin veya ekonomik zorunlulukların doğal bir sonucu olarak rasyonelleştirdiklerine ışık tutmaya çalışmaktadır. Zerzan bizi, yaşamın vazgeçilmez olguları olarak kabul ettiğimiz bu öğelere yeniden bakmaya, tüm bu olguların tahakkümü nasıl daha da kolaylaştırdığını görmeye davet etmektedir. Daha da derinlere inen Zerzan, zaman, sayılar ve hatta dil ile tahakküm arasında bir ilişki bulunduğunu savunur.

Eugene, Oregon’daki evinde Zerzan’la yaptığım görüşme, iki anarşist arasında olması gereken türden serbest bir görüşmeydi. (Her ne kadar kendimi anarşist olarak görüyorsam da, kitaplardakiler dışında daha önce herhangi bir anarşistle tanışmamıştım.) Bu görüşmede beklemediğim şey, Zerzan’ın yumuşak kişiliğiydi. Zerzan’ın yazdıkları öylesine keskin, uzlaşmaz ve inat doluydu ki, görüşmeye giderken, kişi olarak aynen yazdıkları gibi keskin biri olmasından korkmuştum. Ama sevindirici bir şekilde hayal kırıklığına uğradım; zira Zerzan, bugüne kadar tanıdığım en ince ve nazik kişilerden biri. Aslında bu benim için şaşırtıcı olmamalıydı. Çünkü Zerzan’ın da belirttiği gibi, anarşizm yalnızca tahakkümden kurtulma arzusunu değil, aynı zamanda başkalarını tahakküm altına almama arzusunu da içermektedir.

Julie Mayeda da bu röportajdan katkılarını esirgemedi.

Derrick Jensen

Jensen: Tarihte, toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerinde şekillenmediği bir toplum var olmuş mudur?

Zerzan: Evet, insanlar milyonlarca yıl boyunca böyle yaşadı. Bu özgür yaşam, yalnızca on bin yıl önce tarımın ortaya çıkıp ardından da uygarlığı yaratmasıyla yok oldu. Ve o tarihten beri, böyle bir yaşamın hiçbir zaman var olmadığına, baskının ve boyun eğişin, “kötü” insan doğasının panzehiri olduğuna kendimizi inandırmak için elimizden geleni yaptık. Bu yaklaşıma göre, otorite, bizi, uygarlık öncesi yoksunluktan, vahşetten ve cehaletten kurtaran nadide bir kurtarıcıdır. Mağara insanı ve Neandertal denildiğinde oluşan izlenimleri bir hatırlasanıza. Bu izlenimler bir kez zihinlerimize yerleştirildikten sonra, din, hükümet ve angarya olmadığında ne halde olacağımızı bize hatırlatmak için kullanılmaktadır. Gerçekten de bu izlenimler, muhtemelen uygarlığı tümüyle haklı çıkaran en büyük ideolojik gerekçelerdir.

Ancak sorun şu ki, bu izlenimler tamamen gerçek dışıdır. Son otuz yıl içinde antropoloji ve arkeoloji alanlarında adeta bir devrim oldu ve giderek daha fazla kişi, evcilleşme -hem hayvanları hem de kendimizi evcilleştirme- ve tarım öncesi yaşamın, ağırlıkla, doğayla özdeşleşmenin, duygusal bilgeliğin, cinsel eşitliğin ve sağlığın hüküm sürdüğü bir yaşam olduğunu kabul etme noktasına geliyor.

Jensen: Bunu nereden biliyoruz?

Zerzan: Kısmen -henüz tamamen yok etmeyi başaramadığımız- günümüzdeki avcı-toplayıcı toplulukları inceleyerek ve bu topluluklar doğal ortamlarından koptuklarında, veya çoğu zaman doğrudan baskıya, hatta katliamlara maruz kaldıklarında yok olan eşitlikçi yaşamlarını gözlemleyerek. Ayrıca, eski çağlara ait arkeolojik bulguları yorumlayarak. Örneğin, antik toplumların yaşadıkları başlıca yerleşim bölgelerini incelediğimizde, bir bölgenin pek çok araç gerece, başka bir bölgenin daha az araç gerece sahip olduğunu gösteren herhangi bir bulguya rastlamıyoruz. Tersine, her defasında, tüm bölgelerin aşağı yukarı aynı miktarda araç gerece sahip olduğunu görüyoruz; bu da o insanların eşitliği ve paylaşımı esas aldıklarını kanıtlamaktadır.

Üçüncü bir bilgi kaynağı ise, Avrupalı ilk kâşiflerin değerlendirmeleridir. Bu kâşifler, tekrar tekrar, yerkürenin her tarafında karşılaştıkları ilkel halkların cömertliğinden ve erdemliliğinden bahsetmişlerdir.

Jensen: Tüm bunların “vahşiliğin yüceltilmesinden” ibaret olduğunu söyleyen şüpheci kişilere ne diyorsunuz?

Zerzan: Böylesi kişilere kibarca, konu hakkında daha çok şey okumalarını öneririm. Bu anlattıklarımın anarşist teoriyle ilgisi yoktur. Bunlar ortalama bir antropoloji ve arkeoloji bilgisidir. Bazı ayrıntılar üzerinde görüş ayrılıkları vardır, ama genel çerçeve anlattığım gibidir.

Jensen: Peki ya kelle avcıları ve yamyamlara ne demeli?

Zerzan: Bizim kültürümüzün, napalm bombaları ve nükleer silahları icat ettiğini dikkate aldığımızda, diğer kültürlerin daha küçük ölçekteki şiddetini yargılayacak bir konumda olup olmadığımızdan doğrusu emin değilim. Öte yandan, ne kelle avcılığı yapan grupların ne de yamyamların gerçek avcı-toplayıcı olmadıklarını belirtmek gerekiyor. Bu guruplar çok önceden tarım yapmaya başlamışlardı. Tarımın genellikle çalışmayı arttırdığı, paylaşımı azalttığı, şiddeti körüklediği ve insan ömrünü daha da kısalttığı artık genel olarak kabul edilmektedir. Bu, tüm tarım toplumlarının ille de şiddet uyguladıkları anlamına gelmez, daha ziyade, şiddetin gerçek avcı-toplayıcıların belirgin özelliği olmadığı anlamına gelir.

Jensen: Eğer eskiden her şey böylesine mükemmel idiyse, o zaman tarım neden ortaya çıktı?

Zerzan: Bu oldukça zor bir soru ve uzunca bir zamandan beridir antropologların ve arkeologların canını sıkmaktadır. Yüzbinlerce yıl boyunca -yani Aşağı ve Orta Paleolitik çağlar boyunca- yaşamda son derece küçük değişimler oldu. Ardından Üst Paleolitik çağda, birdenbire, nereden çıktığı belli olmayan bir patlamaya rastlıyoruz; aniden sanat ortaya çıkıyor, sanattan hemen sonra tarım, onun ardından da din.

Bazı teorisyenler bu ani değişimi, zekâdaki ilerlemeye dayandırmışlardır, ancak milyonlarca yıl önceki insan zekâsının bugünküne eşit olduğunu artık biliyoruz. Örneğin, kısa bir süre önce Nature dergisinde çıkan bir yazıda, insanların, sekiz yüz bin yıl gibi uzunca bir süre önce, Mikronezya ve pek çok Pasifik adası civarında deniz yolculukları yaptıkları belirtiliyordu. Dolayısıyla uygarlığın daha önce ortaya çıkmamış olmasının, insan zekâsıyla herhangi bir ilgisi yoktur. Kaldı ki zekâ teorisi tamamen avutucu ve ırkçı bir rasyonelleştirmedir: Yeterince zeki olan insanların ille de bizimkisi gibi bir yaşam kuracaklarını varsaydığı için avutucudur. Günümüzde ilkel yaşam biçimini tercih eden o insanların, başka bir yaşamı sürdüremeyecek kadar aptal olduklarını varsaydığı için de ırkçıdır. Bu mantık şunu demeye getiriyor; eğer o insanlar yeterince akıllı olsalardı, onlar da bizler gibi asfalt, ağaç testeresi ve hapishane icat ederlerdi.

Öte yandan, tarımın, nüfüs artışı sonucu ortaya çıkmadığını da biliyoruz. Nüfus meselesi hep bir bilmece olarak kalmıştır: Doğum kontrol teknolojisine sahip olmayan avcı-toplayıcı insanlar nasıl nüfuslarını böylesine düşük tutabilmişlerdir? Uzunca bir süre, bu insanların çocuklarını öldürdükleri ileri sürülmüştür, ancak bu teori günümüzde sorgulanmaya başlanmıştır. Bence, gebeliği çeşitli bitkilerle önlemelerine ek olarak, o insanlar bedenleriyle çok daha uyumlu bir şekilde yaşamışlardır.

Jensen: Peki insanların yaşam biçimi neden bu kadar uzun bir süre boyunca istikrarlı oldu ve niçin böylesine aniden değişti?

Zerzan: Bence iyi gittiği için istikrarlı oldu ve o yaşamın birdenbire değiştiğini de sanmıyorum. Muhtemelen binlerce yıl süren ağır bir değişimle yavaş yavaş işbölümüne doğru ilerledi. İnsanların, neleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını fark edememeleri için, bu değişim son derece ağır -neredeyse hissedilemeyen- bir şekilde gerçekleşmiş olmalıdır. İşbölümü tarafından yaratılan yabancılaşma -birbirimizden, bedenlerimizden ve doğal dünyadan yabancılaşma- böylelikle kritik bir birikim noktasına ulaştı ve aniden uygarlık olarak adlandırdığımız patlamaya dönüştü.

Uygarlığın nasıl tutunduğu konusuna gelince, sanırım Sigmund Freud doğru bir belirlemede bulunmuştur: “Uygarlık, iktidar ve baskı araçlarının mülkiyetini elde etmenin yöntemini kavrayan bir azınlık tarafından, direnen bir çoğunluğa uygulanmış olan bir olgudur.” Bugün olan biten de budur, o nedenle durumun başlangıçta daha farklı olduğunu düşünmemizi gerektiren herhangi bir neden yok.

Jensen: İşbölümünün nesi yanlış?

Zerzan: Eğer yaşamdaki başlıca amacınız kitlesel üretim ise, o zaman herhangi bir yanlışlık yok. Zira mevcut yaşam biçimimizin merkezinde işbölümü bulunmaktadır. Buna göre, her insan, bir makinanın çark dişlisi olarak hareket etmelidir. Ancak başlıca amacınız, bütünlük, eşitlikçilik, özerklik ve bozulmamış bir dünya ise, o zaman işbölümünde sayısız yanlışlık var.

İşbölümü genelde modern yaşamın bir “verisi” olarak görülmektedir ki bu haliyle bile nadiren farkedilmektedir. Etrafımızda gördüğümüz herşey, işbölümü olmaksızın mümkün olamazdı. İşte sorun da burada; işbölümünün eseri olan uygarlık belasından kurtulmak, bizzat işbölümünün ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

Sanırım sorunun kaynağı şurada yatmaktadır; kişinin yaşamı, o kişinin herhangi bir sürecin yanlızca bir boyutunu yaşamasına, bu sürecin yalnızca küçük bir parçası olmasına bağlı olduğu sürece, kişi bütün veya özgür olamaz. Bölünmüş bir yaşam, toplumdaki temel bölünmüşlüğü yansıtır. Hiyerarşi, yabancılaşma – hepsi bu noktada başlar. Profesyonellerin ve uzmanların çağdaş dünya üzerinde etkin bir denetime sahip olduğu veya bu denetimin her zamankinden çok daha hızlı bir ivme kazandığı olgusunu kimsenin inkâr edemeyeceğini sanıyorum.

Jensen: Aynen yiyecek üretiminde olduğu gibi. Her yıl daha az sayıda firma, giderek yiyecek kaynaklarımızın daha büyük bir oranını kontrol etmeye başlıyor. Bunu mümkün kılan tek şey, pek çoğumuzun yiyeceklerimizi nasıl üreteceğimizi bilmememizdir.

Zerzan: Üstelik sadece yiyecek de değil. Çok değil, kısa bir süre önce, kendi radyonuzu kendiniz yapabiliyordunuz. İnsanlar radyolarını hep kendileri yaparlardı. Hakeza, on yıl önce hâlâ kendi arabanız üzerinde çalışabiliyordunuz, ama bu bile giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla, gün geçtikçe belirli alanlarda uzmanlaşan ve belirli teknolojileri denetimleri altında tutan kişilere daha çok esir düşüyoruz. Başkalarına haddinden fazla bel bağladığınız zaman, günlük yaşamınız için gerekli olan şeyleri yapma yeteneğinizi kaybettiğiniz zaman, bir birey olarak siz de öneminizi yitirmeye başlarsınız.

Jensen: Peki birbirimize güvenmemiz gerekmiyor mu?

Zerzan: Elbette gerekiyor. Anarşizmin amacı, insanları, aralarında herhangi bir bağlantı olmayan yalıtılmış adacıklara dönüştürmek değildir -esasen bunun tam da tersidir. Ancak, iyi işleyen bir toplumun sağlıklı karşılıklı bağımlılığı ile, en temel ihtiyaçlarınız için uzmanlaşmış başka kişilere bel bağlamanın getirdiği tek yönlü bağımlılık arasındaki farkı anlamak gerekiyor. Tek yönlü bağımlılık söz konusu olduğunda, uzmanlaşmış yeteneklere sahip olan kişiler üzerinizde iktidar kurmuş oluyor. Bu kişilerin “yardımsever” olup olmamaları hiç önemli değil.

Uzmanlaşmış yeteneklere sahip olan insanlar denetimi ellerinde tutmak için, bu yeteneklerini koruyup yüceltmek zorundadırlar. Bu mantığa göre, uzmanlar olmadığında tamamen yok oluruz; karnımızı doyurmak gibi son derece basit bir işi bile nasıl yapacağımızı bilemez hale geliriz. Oysa ki, insanlar iki milyon yıl gibi uzunca bir süre boyunca karınlarını kendileri doyurdular ve bunu da bizden çok daha başarılı bir şekilde yaptılar. Mevcut global yiyecek sistemi son derece yetersiz, insanlık dışı ve çılgıncadır. Dünyayı böcek zehirleri, gübreler ve yakıt emisyonlarıyla mahvediyoruz, buna rağmen, milyarlarca insanın koca bir yaşamı açlık içinde geçiyor. Halbuki, hiçbir şey kendi yiyeceğinizi üretmek veya toplamak kadar basit değildir.

Jensen: Geçtiğimiz yıl Peru’daki Japon büyük elçiliğini işgal eden Tupac Amaru Devrimci Hareketi’nin birkaç üyesiyle bir röportaj yapmıştım. Görüştüğüm kişiye, bu hareketin ne istediğini sordum. Bana şu cevabı verdi: “Kendi yiyeceğimizi kendimiz üretip kendimiz dağıtmak istiyoruz. Bunu nasıl yapacağımızı gayet iyi biliyoruz; yalnızca bunu yapmamıza izin verilmesini istiyoruz.”

Zerzan: Kesinlikle doğru.

Jensen: Çalışmalarınızda, zaman ile tahakküm arasında bir ilişki bulunduğunu ileri sürüyorsunuz.

Zerzan: Zaman kültür tarafından icat edilmiştir. Zamanın kültür dışında varolduğu herhangi bir alan yoktur. Bir kültürün zamanın tahakkümü altına girme oranı, tam da o kültürün yabancılaşmasının mutlak ölçüsüdür. Kendimize şöyle bir bakalım. Yaşamımızdaki her şey zamanla ölçülmektedir. Zaman, daha önce asla bugünkü kadar somutlaşıp maddeleşmemiştir.

Jensen: Gerçekten de bir saatin trik trakları elle dokunulacak kadar somut hale gelmiştir.

Zerzan: Evet saat zamanı somutlaştırıyor; adeta şeyleştiriyor. Soyut bir kavram maddi bir nesneymiş gibi ele alındığında, şeyleşme dediğimiz olgu ortaya çıkıyor. Zamanın bir saniyesinin hiçbir değeri yoktur, ancak ona bağımsız bir varoluş atfetmek yaşam deneyimimize ters düşmektedir. Antropolog Lucien Levy-Bruhl şöyle yazmıştı: “Zaman anlayışımız, insan aklının doğal bir niteliğiymiş gibi görünüyor, ancak bu bir yanılgıdan ibarettir. İlkel düşünüş tarzının söz konusu olduğu yerlerde, böyle bir anlayışa nadiren rastlarız.”

“İlkel” insanlar şimdiki zamanda yaşarlar, tıpkı bizlerin de eğlenirken şimdiki zamanda yaşamamız gibi. Güney Afrika’daki Mbutiler’in, “mevcut anın doyurucu bir şekilde yaşanmasıyla, geçmişin ve geleceğin, kendi başlarının çaresine bakacağına” inandıkları söylenmiştir. Kuzey Amerika’daki Pawnee’lere göre, yaşamda bir ritim vardır ama ilerleme yoktur. İlkel insanlar, genellikle doğum günlerine ilgi duymaz ve ömürlerini ölçmek gibi şeylerle uğraşmazlar. Gelecek konusunda ise, henüz var olmayanı kontrol altına almaya pek hevesli değillerdir, tıpkı doğayı egemenlik altına alma niyetinde olmadıkları gibi. Mevsim bilincine sahiplerdir, ama bu hiçbir şekilde mevcut anı onlardan çalan yabancılaşmış bir zaman bilincine dönüşmez. Bizim böyle bir yaklaşımı anlamamız oldukça zordur, çünkü, zaman nosyonu benliğimizde öylesine derin bir kök salmıştır ki, zamanın olmadığını düşünmek hemen hemen imkânsızdır.

Jensen: Yani saniyelerin sayılmamasından çok daha öte şeyler söylüyorsunuz.

Zerzan: Ben zamanın var olmamasından söz ediyorum. Sonsuz bir ilerleme içinde iplikleri çözülen bir yumak biçimindeki zaman, tüm olayları, kendisi olaylardan bağımsız kalarak, birbirine bağlayan zaman; böyle bir şey yoktur. Ardışıklık vardır. Ritim vardır. Ama zaman yoktur. Zamanın bu şekilde şeyleşmesi, kitlesel üretim ve işbölümü nosyonuyla bağlantılıdır. Trik, trak, aynen söylediğiniz gibi: Aynılaşan saniyeler. Aynılaşan insanlar. Sonsuz bir şekilde tekrarlanan aynılaşmış gündelik işler. Ancak, iki olayın hiçbir şekilde aynı olmadığını, her anın bir önceki andan farklı olduğunu anlamaya başladığınızda, zaman diye bir şey ortada kalmaz. Eğer olaylar hep bir romandaki gibi cereyan ediyorsa, o zaman sadece rutin imkânsız hale gelmekle kalmaz, zaman nosyonu da anlamsızlaşır.

Jensen: Bunun tersi de doğru olabilir.

Zerzan: Kesinlikle. Zamanı dayatmadan, rutin olanı dayatamazsınız. Freud, tekrar tekrar, uygarlığın tutunabilmesi için, ilkin, zamansız ve verimsiz mutluluğu ortadan kaldırması gerektiğine işaret etmiştir. Ben bunun iki aşamada gerçekleştiğine inanıyorum. Birincisi, tarımın ortaya çıkışı zamanın önemini arttırdı; özellikle de, yoğun emek sarfiyatı gerektiren ekim ve biçim dönemlerini ve takvimleri tutan rahiplere tahsis edilen artı hasadı belirleyen döngüsel zamanın önemini. Babilliler’in ve Mayalar’ın yaptığı buydu. Ardından, uygarlığın yükselişiyle birlikte, -mevsimlerin ritimleriyle olan bağlantısından dolayı, hiç olmazsa henüz doğal dünyadan tamamıyla kopmamış olan- döngüsel zaman yerini çizgisel zamana bıraktı. Çizgisel zamana geçişle birlikte, tarih ortaya çıkıyor, ardından İlerleme ve onun ardından da geleceğe tapma. Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki, ne idüğü belirsiz bir gelecek hayali uğruna, türleri, kültürleri ve muhtemelen tüm dünyayı feda etmeye hazırız. Bir zamanlar, en azından ütopik bir geleceğe sahiptik, ancak günümüz toplumu olarak buna bile artık inanmıyoruz.

Aynı dönüşüm kişisel yaşamımızda da gerçekleşmektedir; belirsiz bir gelecekte mutlu olma umuduyla, mevcut anı yaşamaktan vazgeçiyoruz; herhalde emekli olduktan sonra mutlu olacağız, veya belki de ölüp cennete gittikten sonra. Cennete yapılan vurgunun kendisi, çizgisel zamanda yaşamaktan duyulan mutsuzluktan kaynaklanmaktadır.

Jensen: Bana öyle görünüyor ki, çizgisel zaman sadece doğal ortamın yıkımına yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda bu yıkımdan doğuyor. Ben gençken pek çok kurbağa vardı. Oysa şimdi daha az kurbağa var. Pek çok ötücü kuş vardı. Şimdi daha az var. İşte bu çizgisel zamandır.

Zerzan: Evet, üstelik saatin icadıyla birlikte, çizgisel zaman mekanik zamana dönüştürüldü. Bu çabanın merkezinde Hıristiyan Kilisesi bulunuyordu. İktidarlarının zirvesinde oldukları Ortaçağ’da yaklaşık olarak kırk bin manastırı yöneten Benediktin papazları, insanları “saatinde” çalışmaya zorlamakla, insan yaşamının bir makinanın doğal olmayan ritimlerinin boyunduruğu altına girmesine yardım etmişlerdir. On dördüncü yüz yıl ilk kamusal saatlerin yanı sıra, aynı zamanda, saatlerin dakikalara, dakikaların da saniyelere bölünmesine tanık oldu.

Bununla birlikte, zaman her adımda direnişle karşılaştı. Örneğin Temmuz 1830’daki Fransız Devrimin’de, tüm Paris halkı kendiliğinden meydan saatlerine ateş etmeye başlamıştır. 1960’lı Yıllarda da (ben dahil) pek çok kişi saat takmaya son verdi. Hatta bugün bile, çocukların zamana karşı gösterdiği direnişin kırılması gerekiyor. Çoğunlukla isteksiz olan bir nüfusa, zorunlu bir okul sistemi dayatılmasının başlıca nedeni de budur zaten: okul kişiye, belirli bir zamanda belirli bir yerde olmayı öğretir ve böylece kişiyi mesleki yaşamına hazırlar. Stüasyonist Enternasyonal’in üyelerinden biri olan Roul Vaneigem bu konuda harika bir saptama yapmıştır: “Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle dop doludur. Dışarda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedirler.”

Jensen: Aynı zamanda rakamların da bizi yabancılaştırdığını söylemiştiniz.

Zerzan: Büyük bir ailenin üyeleri sofraya oturduklarında, birinin eksik olup olmadığını, sayım yapmaksızın, anında bilirler. Sayı, ancak şeyler homojenleştirildiğinde gerekli hale gelir. Kaldı ki sayı sistemi öyle tüm halklar tarafından da kullanılmamaktadır. Örneğin Yanomamolar ikinin ötesinde saymazlar. İkinin ötesini saymamalarının nedeni aptal olmaları değildir; esasen dünya ile farklı bir ilişki içindedirler.

Yabanıl varlıkların köleleştirilip hasada dökülmesiyle birlikte ortaya çıkan ilk sayı sistemi, kuşku yok ki, evcilleştirilen hayvanların sayılması için geliştirilmişti. Ardından, yaklaşık olarak beş bin yıl önce Sümerlerin, ticareti kolaylaştırmak amacıyla matematiği kullandığını görüyoruz. Daha sonra Euclid, mülkiyet ve vergilendirme gibi nedenlerle tarlaların ölçülmesi ve köle emeğinin tahsisatı için -kelime anlamı “toprağın ölçülmesi” olan- geometriyi geliştirdi. Aynı zorunluluk bugün bilimi yönlendiriyor; öyle ki, artık koca bir evreni ölçüp biçerek köleleştirmeye çalışıyoruz. Bir kez daha belirteyim; bu anlattıklarımın özgün anarşist teoriyle bir ilgisi yoktur. Pek çok kişi tarafından modern bilimin babası olarak değerlendirilen René Descartes, bilimin amacının “bizi doğanın efendisi ve sahibi yapmak” olduğunu ifade etmiştir. Descartes ayrıca, evreni, tahakkümün bu iki biçimini -yani sayıları ve zamanı- birbirine sıkıca bağlayan devasa bir saat düzeneği olarak tanımlamıştır.

Jensen: Peki teknolojinin ilerlemesi basitçe meraktan kaynaklanıyor olamaz mı?

Zerzan: İnsanlar bunu bir nakarat gibi tekrarlayıp duruyorlar: “Cinleri tekrar şişeye koyamazsınız”; “İnsanlardan bildiklerini unutmalarını istiyorsunuz” deyip duruyorlar. Oysa bu yalnızca, mevcut çılgınlığı, insan doğası deyip rasyonelleştirmenin bir başka yoludur. Ve bu yaklaşım eski ırkçı zekâ teorisinin yeni bir varyasyonudur: Hopiler çapayı icat etmediklerine göre, merak sahibi olmasalar gerek. Elbette insanlar doğal olarak meraklıdır -ama neyi merak ederler? Sen veya ben nötron bombası yapmak ister miydik? Elbette hayır. Demek oluyor ki, benim nötron bombası yapmak istemeyişim, meraklı olmadığım anlamına gelmez. Yani merak değerlerden bağımsız değildir. Belirli merak biçimleri belirli mantıkların ürünüdür ve bizim kültürümüzün sahip olduğu merak, basit bir eğilimi veya öğrenme arzusunu değil, yabancılaşmanın mantığını izler.

Jensen: Yabancılaşma sizin için neyi ifade ediyor?

Zerzan: Karl Marks yabancılaşmayı, üretim araçlarından kopma biçiminde tanımlamıştır; bizim şeyleri kendi kullanımımız için üretmemiz yerine, emeğimizin ürünleri sistem tarafından bize kaşı kullanılmaktadır. Ben bu tanımı bir adım daha ileriye götürerek, yabancılaşmanın, kendi kişisel deneyimlerimizden uzaklaşma, doğal var oluş biçimimizden çıkma anlamına geldiğini söylemek istiyorum. Dünya ne kadar teknolojikleşip yapaylaşıyorsa, doğal ortam ne kadar yok oluyorsa, biz de o kadar yabancılaşıyoruz.

Sanıyorum evcilleşme-öncesi insanlar, kendi özleriyle, aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir ilişki içindeydi -örneğin duyular düzeyinde. Laurens Van der Post, güney Afrika’daki kabile halklarından biri olan Sanların, tek motorlu bir uçağın sesini yetmiş mil öteden duyduklarını ve Jüpiter gezegeninin dört uydusunu çıplak gözle gördüklerini söylemiştir. Post ayrıca, Sanların, bir fil, bir aslan ve bir antilop olmanın ne demek olduğunu biliyor gibi göründüklerini belirtmiştir. Daha da önemlisi, Sanların bu kavrayışına, söz konusu bu hayvanlar tarafından da karşılık verilmiştir. Avrupalı ilk kâşifler, vahşi hayvanların başlangıçta insanlardan korkmadıkları konusunda sayısız örnekler vermişlerdir.

Jensen: Geçtiğimiz yıl bir arşivi karıştırırken, kuzey Kanada’ya ayak basan ilk beyaz adam olan on sekizinci-yüzyıl kâşifi Samuel Hearne tarafından yazılan bir yazıyla karşılaştım. Hearne yazısında, Kızılderili çocuklarının kurt yavrularıyla oynayışlarından söz ediyor. Çocuklar kurt yavrularının yüzlerini toprak boyasıyla kırmızıya boyuyorlar ve onlarla yeterince oynadıktan sonra, yavruları incitmeden mağaralarına geri götürüyorlarmış. Ve bu durum, ne yavruların ne de yaşlı kurtların umurundaymış.

Zerzan: Oysa şimdi uçaklardan ateş ederek kurtları kurşuna diziyoruz. İşte, alın size ilerleme.

Jensen: Daha geniş ölçekte bakmak gerekirse, ilerleme ne anlama geldi?

Zerzan: İlerleme ekolojik bir felaket ve bireyin neredeyse tamamen insanlıktan çıkması anlamına geldi. Sanırım artık daha az insan ilerlemeye inanıyor, ama çoğu kişi ilerlemeyi hâlâ kaçınılmaz olarak görmektedir. Elbette ilerlemenin kaçınılmazlığını kabul edecek şekilde koşullandırılmışız; hatta ilerlemeye tutsak edilmişiz. İlerleme düşüncesinin günümüzdeki amacı ise, insanları giderek teknolojiye bağımlı hale getirmektir. Örneğin, sağlığımızı korumamız için, tıp alanındaki yüksek teknolojiye ihtiyacımız var, ama öte yandan, mevcut sağlık sorunlarımızın esasen teknoloji tarafından yaratıldığı olgusunu unutmuş gibi görünüyoruz. Yalnızca kimyasal maddelerin yol açtığı kanser hastalıkları değil, neredeyse tüm hastalıklar, ya uygarlık ile yabancılaşmanın ya da doğal yaşam alanlarının büyük oranda yok olmasının sonuçlarıdır.

Jensen: Örneğin ben, sanayileşmemiş toplumlarda pek duyulmayan ama sanayileşmiş toplumlarda giderek yaygınlaşan Crohn hastalığı adlı bir sindirim rahatsızlığı yaşamaktayım. Endüstriyel uygarlık adeta benim bağırsaklarımı tüketme pahasına ilerliyor.

Zerzan: Sanıyorum pek çok kişi ilerleme efsanesinin içinin ne kadar boş olduğunu anlamaya başlıyor. Esasen sistemin başındaki yöneticiler bile artık ilerleme sözcüğünü pek fazla kullanmıyorlar. Bu yöneticiler artık ataletten söz ediyorlar, yani şöyle demek istiyorlar: “Her şey ortada. Ya katlanırsınız ya da hapı yutarsınız.” Şimdilerde hiç kimse Amerikan Rüyası’ndan veya “muhteşem yeni yarınlar”dan falan bahsetmiyor. İnsan soyu global ölçekte artık dibe vurmuş durumda. Günümüzde asıl mesele, hangisinin işçileri daha çok sömürüp çevreyi daha çok yok etmesi hususunda çok uluslu şirketler arasında süren rekabettir. Bireysel düzlemdeki rekabet de aynı şekilde işlemektedir. Eğer bilgisayarlardan anlamazsanız, iş bulamazsınız. İşte ilerlemenin bizi getirdiği yer burasıdır.

Tüm -bunlara rağmen, ben yine de iyimserim, çünkü, bir bütün olarak yaşam tarzımızın yapmacıklığı daha önce hiçbir zaman -en azından görmek isteyenler için- bugün kü kadar açığa çıkmamıştır.

Jensen: Yalanlara rağmen gerçeği görmeyi başarsak bile, yapabileceğimiz bir şey kaldı mı geriye?

Zerzan: Yapılması gereken ilk şey, statükoyu sorgulamak ve bu ölüm-kalım meselelerini, inkâr etmek yerine, bu sorunları ele alan yaygın bir söylem oluşturmaktır. Bu inkârcı yaklaşım artık daha fazla sürdürülemez, çünkü, gerçek ile bize anlatılanlar arasında oldukça keskin bir karşıtlık bulunmaktadır; hele de bu ülkede.

Ya da belki yanılıyorum. Belki de sonsuza dek bu karşıtlıkla birlikte yaşayacağız. Unabomber manifestosunda, insanların, doğal dünyanın, özgürlüğün ve tatminin artık ortadan tamamen kalktığını bile farkedemeyecek kadar koşullandırılabileceğini belirtmiştir. Hazımsız ve nevrotik bir şekilde ortalıkta topallayarak, hergün Prozac ilaçlarını alacak ve herşeyin bundan ibaret olduğunu sanıp duracaklardır.

Unabomber olayı, bu toplumdaki verili söylemi neden yeniden tanımlamamız gerektiği bağlamında mükemmel bir örnektir. Unabomber’ın yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki, düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Bu ise toplumsal tartışmalarımıza hakim olan inkar ve baskının boyutunu gayet iyi bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu inkar küçük reformlarla değişmeyeceği gibi, gezegenimiz de artıkların yeniden dönüştürülmesiyle kurtarılamaz. Böylesi ihtimalleri ciddiye almak sadece aptalca değil, aynı zamanda suçtur da. Olup biteni görmek zorundayız. Gerçeklik ile karşı karşıya geldikten sonra, ancak o zaman bu gerçekliği nasıl değiştirebileceğimiz üzerine kafa yorabiliriz.

Ben kişi olarak umudumu, her alandaki aleni yoksullaşmanın insanları sistemi sorgulamaya ve sisteme karşı koyacak iradeyi toplamaya sevk edeceğine bağlıyorum. Herhalde şu sıralar şafak öncesi karanlıktayız. Herbert Marcuse’ün One Dimensional Man (Tek Boyutlu İnsan) adlı kitabının, 1964 yılları civarında yayınlandığı günler hâlâ aklımda. Marcuse kitabında, insanların modern tüketim toplumu tarafından, hiçbir değişim umudu kalmayacak ölçüde maniple edildiğini söylüyordu. Ama çok geçmeden, iki yıl içinde insanlar ayağa kalktılar. Altmışlı yıllar benim kişisel iyimserliğimin oluşumuna yardımcı oldu. Doğru bir zamanda doğru bir yerdeydim; önce Stansford’da kolejde, ardından da, Berkeley’in karşı koyundaki Haight-Ashbury’de yaşadım. Altmışlı yılların, yapılması gerekenin kenarından bile geçmediğini söyleyen insanlara katılıyorum, ancak bu yıllar bize bir olabilirlik duygusu kazandırdı; yani toplumun her zaman farklı bir yol bulma şansı vardır.

Elbette işler umulduğu gibi gitmedi, ama otuz yıl sonra bile ben hâlâ o olabilirlik duygusunu taşıyorum ve berbat ve ruhsuz bir dönemde yaşıyor olmamıza rağmen, o duygu içimi ısıtıyor. Bazen, günümüzdeki gençlerin umutlu olduklarını gördüğümde şaşırıp kalıyorum, çünkü bu gençlerin bir hareketin kısmi başarılarını görüp görmediklerinden bile emin değilim.

Jensen: Bazıları altmışlı yılların toplumsal değişimin son büyük patlaması olduğunu ve o yıllardan itibaren herşeyin baş aşağı gittiğini söylüyor.

Zerzan: Bazen ben de böyle düşünüyorum, sanki büyük bir patlama olmuş ve bu patlamadan sonra herşey soğumuş. 1976’daki punk patlaması çok heyecan vericiydi, ama bu patlamanın yeni bir değişim dalgası başlatacağı pek düşünülmüyordu.

Bence altmışlı yıllardan çok daha büyük bir patlamaya doğru yaklaşıyoruz; bunun nedeni sadece artık ölüm-kalım noktasına gelmiş olmamız değil, aynı zamanda geçmişe oranla artık daha az yanılgıya sahip olmamızdır. O zamanlar, yani altmışlı yıllarda, inanılmaz bir idealizm düzeyine sahiptik, ne var ki bu idealizm önemli ölçüde yanlış konumlanmıştı. Değişimi gerçekleştirmenin çok önemli çabalar gerektirmediğine inanıyorduk. Kurumlara gözü kapalı bir şekilde güvenmiş ve ayrıntılar üzerinde fazlaca kafa yormamıştık. Ayaklarımız yere basmıyordu. İşte eğer o devrimci enerji bugün yeniden geri gelse, o zamankinden çok daha etkili olacaktır.

Jensen: Elements of Refusal (Reddedişin Unsurları) adlı kitabınızda, içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında, ortalıkta ne kadar çok devrimci enerji bulunduğundan söz ediyorsunuz. Birçok bakımdan, diyorsunuz, Birinci Dünya Savaşı bu enerjiyi şiddet aracılığıyla ortadan kaldırmaya yönelen devlet destekli bir girişimdi.

Zerzan: Savaş, hiç şüphe yok ki, her zaman iyi bir bahane gerektirir; hele de devletin gerçek düşmanları kendi vatandaşları olduklarında. Arşidük Ferdinand’ın suikastle öldürülmesi, ölmekte olan Avusturya-Macaristan rejiminin ihtiyaçlarına uyuyordu, ama savaşa yol açan şey hiç de bu değildi.

Savaşın gerçek nedeninin, Avrupa’nın her tarafındaki muazzam huzursuzluk olduğuna inanıyorum. 1913 ve 1914 Yıllarında Rusya baştan başa yoğun grevlerle sarsılıyordu. Avusturya-Macaristan içsavaşın eşiğindeydi. Devrimci hareketler ve radikal sendikalar Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere’de yükselişe geçmişti. İngiltere Kralı V. George bile, savaşın hemen arifesinde, 1914 yazında “En sorumlu ve ağırbaşlı yurttaşlarımın ağzında içsavaş çığlığı dolaşıyor” derken bu gerçeğe işaret ediyordu. Bir patlamanın gerçekleşmesi gerekiyordu, ama bu patlama nasıl gerçekleşecek ve kime yönelecekti? Sözkonusu devrimci enerjinin boşalımını uzun ve anlamsız bir savaş aracılığıyla kontrol etmekten daha iyi bir yöntem olabilir miydi?Üstelik bu işe de yaradı. Çoğu sendika ve sol parti savaşı destekledi, desteklemeyenler ise -ABD’deki Wobbliler gibi- devlet tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. Savaştan sonra, çok az insan devrimi savunma cesareti gösterdi, ancak bu kişiler, aynen Mussolini ve Bolşevikler örneğinde olduğu gibi, gerçek devrimciler değil, savaş sonrasında ortaya çıkan boşluğu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan oportünistlerdi.

Jensen: Sizce günümüzdeki tüm bu yabancılaşma nereye kadar gidecektir? Bir patlamaya dönüşecek midir?

Zerzan: Bilmiyorum. Ancak, sanıldığı gibi mutlu, tasasız tüketiciler olmadığımızdan kesinlikle eminim. Böyle olduğumuzu sanabiliriz ama, vücutlarımız herşeyi daha iyi biliyor. Kısa bir süre önce Elaine Showalter’in Hystories: Hysterical Epidemics and Modern Culture (Histeri Hikâyeleri: Histeri Salgınları ve Modern Kültür) adlı kitabını inceledim. Showalter kitabında doksanlı yılların “histerileri”nden söz ediyor. Kronik Bitkinlik Sendromu, Körfez Savaşı Sendromu, yeniden düzenlenmiş hafıza, şeytana tapma vb. Pek çok kişi bu kitaptan rahatsız oldu, sanki Showalter bu sorunların tüm insanların kafasını meşgul ettiğini söylüyormuş gibi. Ama bana öyle geliyor ki, Showalter çok daha çarpıcı bir olguya işaret ediyor; hepimiz öylesine mutsuzuz ve mutsuzluğumuzu öylesine kökten inkar ediyoruz ki, bu krizler fiziksel nedenlerle veya bu nedenler olmaksızın ortaya çıkıyor. Showalter’ın yaklaşımının, sözgelimi Körfez Savaşı Sendromu örneğinde, hükümeti temyize çıkardığı iddia edilebilir. Oysa aslında Showalter’ın teorisi, hükümetin Amerikalıları zehirlediği teorisinden çok daha radikaldir; Amerikalılar hükümetleri tarafından o kadar çok zehirlenmişlerdir ki bu iş artık bir klişeye dönüşmüştür. Modern yaşamın çığ gibi psikojenik hastalıklar üretecek kadar sakatlayıcı, yabancılaşmış ve tuhaflaşmış olduğunu söylemek, bundan sadece hükümeti değil tüm sistemi sorumlu tutmak anlamına gelir.

Jensen: İyi ama, kendi hükümetimiz tarafından zehirlenmemiz ne anlama geliyor? Bu henüz üzerinde durmadığımız bir sorun: yani günün birinde sürdürülebilir bir yaşam kurmayı öğrensek bile, bu yeni yaşamımızı ortadan kaldırmak üzere ortaya çıkacak olan güçlerle baş etmek zorunda kalabiliriz. Biz sürdürülebilir cemaatler geliştirdiğimizde ve egemen kültür de kaynaklarımızı elimizden almak istediğinde neler olacağını hepimiz biliyoruz; cemaatlerimiz ortadan kaldırılacak ve kaynaklarımız çalınacaktır.

Zerzan: Evet bu bir gerçekliktir. Şiddetin zorunlu karşılık olmadığını düşünmek isteriz, ama doğrusu ben bundan emin değilim. Şüphesiz, çalkantılar yeterince büyük olursa, şiddete pek fazla ihtiyaç olmayacaktır. Mayıs 1968’de on milyon Fransız işçisi -ister fabrika işçisi deyin ister gök bilimci- ani bir greve giderek işyerlerini işgal etmeye başladı. Öğrenci gösterileri kıvılcımı çaktı, ancak olaylar bir kez başlayınca, tüm bu hoşnutsuzluklar peş peşe ortaya döküldü. Polis ve ordu tam anlamıyla çaresizdi, çünkü neredeyse ülkenin tümü olaylara katılmıştı. Hükümet bir ara NATO kuvvetlerine başvurmayı düşündü. Ne yazık ki, kendi daha az radikal olan gündemlerini devrimci enerjiye tercih etmek isteyen solcular ve sendikalar sayesinde, ayaklanma kontrol altına alındı. Ama kısa süreliğine de olsa halk gerçekten ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Ve bu ayaklanma tamamen şiddetsiz bir ayaklanmaydı.

Jensen: Ama ayaklanma hiçbir uzun vadeli değişim yaratamadı.

Zerzan: Hayır, ama devletin baskı güçlerinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Böylesine kitlesel bir ayaklanma karşısında devlet çaresizdir. Aynı şeyi, Sovyetler Birliği ve Doğu blokundaki devlet kapitalizmi yıkıldığında bir kez daha gördük. Bu yıkım esnasında pek de fazla şiddet yoktu. Bu ülkelerdeki devlet kapitalizmi aniden olduğu gibi çöktü. Elbette bu çöküşün herhangi bir radikal değişim yarattığını söylemiyorum, sadece tarihte -hatta günümüzde bile- bir çok kansız ayaklanmanın gerçekleşebildiğine işaret ediyorum.

Jensen: Peki şiddet söz konusu olduğunda bu şiddete mantıklı ve etkin bir şekilde nasıl karşılık verilebilir? Baskıyı ortadan kaldırmak için, baskıcılara baskı yapmak zorunda kalınabileceği olgusunu içine sindirebiliyor musun?

Zerzan: İşte bu çok zor bir nokta. Kristof Kolomb bu kıyılara çıktığında, barışçıl yerli halk kollarını açarak onu karşıladı. Bana sorarsanız, yapılması gereken en zarif şey onun boğazını kesmekti. Buna pek kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum, itiraz edenler varsa bile, bunlar muhtemelen kendilerine, ailelerine ve cemaatlerine yönelmiş bir şiddet deneyimi yaşamamış olanlardır. Ancak burada bir soru ortaya çıkıyor: şiddet kullanma düşüncesi bu barışçıl halka nereden bulaşmış olacaktı? Bu onların yöntemi değildi.

Belki de yenmemiz gerekenlere benzememiz gerekecek. Alman filozofu Theodore Adorno yabancılaşmanın üstesinden yabancılaşma ile gelinmesinden söz ediyor. Bu nasıl olacak? Bilmiyorum, ama bu konu üzerine düşünüyorum. En iyi şekilde nasıl katkı sunabileceğim konusunda çok düşündüm -ve üstelik pek çok kişiye oranla çok daha fazla seçeneğe sahip olmak gibi bir ayrıcalığım olduğunu da fark ettim- ama şimdilik kültürel eleştiriyle yetinmeyi uygun buluyorum. Benim için sözcükler tüfekten çok daha iyi bir silah.

Jensen: Açıkçası ben de aynı şeyi seçtim. Ama yine de her sabah uyandığımda, kendi kendime soruyorum, yazsam mı daha iyi yoksa bir barajı uçursam mı daha iyi; çünkü Kuzeybatı kıyılarındaki som balıkları sözcüklerin yokluğundan dolayı değil, barajın varlığından dolayı öldürülüyor. Eylemle ne kadar öldürüyorsak eylemsizlikle de en az o kadar öldürüyoruz.

Zerzan: Bu bana punk-rock grubu X’in şarkıcısı olan Exene Cervenka’nın bir sözünü anımsattı. Şöyle demişti; “Ben (Unabomber Ted) Kazinski’den çok daha fazla kişi öldürdüm, çünkü son on beş yılda ben bir sürü vergi verdim, o ise hiç vermedi.” Bu söz hepimizin bu suça ortak olduğunu yansıtmaktadır.

Oregon Üniversitesin’de kısa bir süre önce yaptığım bir konuşmada bu konulara epeyce değindim. Konuşmamın sonlarına doğru şöyle demiştim: “Sistemi devirme çağrısının saçma göründüğünü biliyorum, ama aklıma gelen ve üstelik çok daha saçma olan tek şey de sistemin olduğu gibi sürmesine izin vermektir.”

Jensen: Dörtbir yanımızı saran bu yabancılaşmanın çöküşe ve ardından da yenilenmeye doğru gittiğini nereden biliyoruz? Çok daha yoğun bir yabancılaşmaya doğru gidiliyor olamaz mı?

Zerzan: Bu hasarın ne kadar ters tepiyor olması sorunudur. Tarihin bazı anlarında, fiziksel dünya dengemizi bozacak kadar bizi rahatsız ettiğinde, herhangi bir durum bir anda tersine döner. Bana muazzam bir umut veren yaşanmış harika bir öykü var: Pavlov’un laboratuvarındaki köpekler belirli uyarımlara tepki verecek şekilde koşullandırılmıştı. Ayrıca tamamen eğitilip evcilleştirilmişlerdi. Ama köpeklerin yaşadığı bodrumu su bastığında, göz açılıp kapanıncaya kadar öğrendikleri herşeyi unutmuşlardı. Bizler de aynı şeyi en azından onlar kadar iyi yapabilmeliyiz.

Kaynak: John Zerzan, Gelecekteki İlkel, Kaos Yayınları

Categories
Patika

Temsilin Reddi

İnsanlar… kendilerine karşı işleyecek, zamanlarını talep edecek, mekanlarını ve bedenlerini kontrol edecek, nelerin söylenebileceği ve yapabileceği üzerine sınırlamalar koyacak ve varlıklarına karar verecek çeşitli temsil pratiklerine nasıl direneceklerini öğrenmelidirler.
(Ashley ve Walker 1990a: 261)

Politik iktidar ve muhalefet kanadında “Halkımız…” diye başlayan söylevler duyulur. Halkımız aşağı halkımız yukarı. Halkımız çok yaşa. Temsili demokrasilerde halktan başka herkes halk adına konuşur. Halk temsilde her halükarda ikinci konumda olmak durumundadır. Halk politik litaretürde taban olarak da geçer. Tavansız taban olmaz tabii; eğer halk bastırılmış, kodlanmış bir halk ise. Vatan, millet, yol, çanakkale, sakarya, mekke, işçi maaşları, demokrasi, odipus, libido, adalet, zam. Kurgu sürekli halk üzerinden işlenir. ”Halkın istediği şey, halkın istediği şey değil, birinin halkın istediği şey olduğunu düşündüğü, zorladığı şeydir.” Halkın istekleri temsil edenlerin istedikleriyle özdeşleştirilmeye çalışılır.

Temsilciler, yani partiler, başbakanlar belirli bir dünya görüşünü yansıtan ideolojik bir görüşe sahiptirler; dolayısıyla farklı bireylerin, grupların çıkarlarını değil, ideolojileri temsil edebilirler. Zira bireylerin, grupların çıkarları, arzuları hiç bir şekilde belirlenemez, sabit tutulamaz ama iktidarlar da tam da bunun için vardır; kurumların ideolojik tahakkümü, disiplin ve denetim bu yüzden vardır.

Temsilciler sürekli başka birileri adına konuşurlar, kararlar verirler ve çoğunlukla dört beş yılda bir temsil ettikleriyle seçimler dışında tek ilişkileri propaganda ve manipülasyon üzerinden yürür. Temsilciler aktif iken temsil edilenler pasifleştirilir. Bir diyeceğiniz mi var? Biz sizin adına deriz. Bir yapacağınız mı var? Biz sizin adınıza yaparız. Yeter ki hizayı bozmayın!

Temsiller yalnızca bizim masumca temsil edilmemizi ifade etmezler; temsili bir gruba, partiye devretmişsek artık o temsiller bizim tanrımız, kutsallarımızdır! Yüce devlet, yüce yasalar, yüce diktatörler bu temsillerin sonucudur.

Bu metin de bir temsildir, baskıcı ve belirlemeci olsa bile okunduktan sonra yırtılıp atılabilir ama yasa, parti, hükümet gibi temsiller? Bir kez oy attıktan sonra partiyi yıkabilir miyiz? Yasaları bir kez zikrettikten sonra o yasaları ceza yaptırımı olmaksızın çiğneyebilir miyiz?

Ben bugün bu kişi veya şu parti tarafından temsil edilebileceğimi kabul etmişsem bu temsilin yarın için geçerli olacağını nasıl belirleyebilirim? Belirleyemem, belirlenirim!

Temsillerde ya bir temsil kriziyle birlikte sürekli kaçış çizgilerini kovalayan göçebeler vardır ya da ‘asıl temsilci biz olacağız’ diyen hareketlerin direnişi. Kötü olan ise temsile razı gösterilip kitlelerin otomatik portakallara, faşist arzu makinelerine dönüşmesidir. Tıpkı Nazi Almanyasında olduğu gibi… “Kitleler faşizmi arzuladı.” Arzu akışlarının bozulması her zaman bu potansiyeli taşır.

Medya, temsil ve kodlama ile yakın ilişkidedir. Dizilerle, reklamlarla, çeşitli programlarıyla sürekli temsiller yaratarak kodlar. Seyirci olarak seyredilen kurgunun içerisinde kendimizi konumlandırılmamız istenir. Buradan sürekli paranoyaklar ürer. Stuart Hall’ın da dediği gibi “medya yalnızca direnişi kaydetmez, onu hakim anlayış içinde konumlandırır.” İster terörizm, çapulculuk olarak, isterse de haklı bir direniş olarak kodlasın; yapılan şey, onu kendi himayesine kapatarak içinde eritmek, dışlamaktır.

Yalnızca politik direniş eylemlerini değil elbette, bunu daha iyi görebilmek için sokak sanatçılarını örnek verebiliriz: Sokak sanatçıları belirlenemez, medyatik değildir, tüketim nesneleri haline gelmez, nerede ne zaman karşılaşacağımızı genelde bilemeyiz, vergilendirilemez, şarkıları doğaçlama şeklinde olabilir veya bilinen şarkıları kendi özgün biçemlerinde söyleyebilirler; mağazaların, reklam afişlerinin hipnoz ettiği bir sokakta bir anda ortaya çıkıp tamburun sesiyle hipnozu bozarlar. Türkiye’de bir çok sokak sanatçısını aklımıza getirebiliriz. Sokak sanatçılarının başları genelde zabıtayla beladadır. Devlet sokak sanatçılarını zaman zaman kendi devlet kanalına davet ederek onlar için belgeseller düzenleyip albüm yapmaları için teşvik eder. -Kendi içine alarak dışlama- Yersiz yurtsuz sanatçıları vergilendirerek yerli yurtlaştırır. Sanatçıların arzu akışları devletin kanalına bağlanmaya çalışılır.

Halklar da böyledir. Türkiye’de bunun en önemli örneği merkezi ve dikey hiyerarşik yapısı olmayan, köksap gibi her yere yayılan Gezi isyanıdır. “Her yer iktidar, her yer direniş” Lakin temsilsiz başlayan isyan temsile bulaştırılarak bitirilmiştir. Gezi’nin bize gösterdiği en önemli şeyin temsilsiz nasıl olurluğu idi ki bunu gayet iyi gösterdiğini düşünüyorum. Bir araya gelmekten imtina eden bedenler neşeyle, dansla, direnişle, dayanışmayla bir araya gelerek neleri başarabileceklerini göstermiş oldular.

Temsil olmadan olmayacağını söyleyenler öncelikle temsille nasıl varolduklarını açıklamalıdır. Kendilerinin oluş’unu nasıl reddettiklerini, temsilleri tarafından kodlanıp belirlendikçe nasıl bir varoluşu temsil ettiklerini açıklamalıdırlar.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Bedenin Kodlanması ve Görmek

Gösteri toplumunda ‘görünen şeyin iyi olduğu, iyi olan şeyin göründüğü’ kabul edilir. Buradan gösteri toplumuna dair yüzlerce çıkarımda bulunabiliriz ama öncelikle görmek, görünmek kelimelerini deşmek gerekiyor. 

Görmek modernizmde gözle temasa indirgenmiş, iletişim dilin sınırlarına hapsedilmiştir. Görmek seyreden konumundadır. Gördüğüne karışmak, arzu akışlarını tekillikleri, toplumsallıkları içinde çoğaltmak reddedilmiştir. Bedensel görüş ise, öncelikle bedenin kimliklendirilip kodlanmasıyla, arzu akışının önüne setler koyulmasıyla sınırlandırılmış, bulanıklaştırmıştır. Bedensel karşılaşmalar imajlar, gösteriler karşılaşması arenasına dönmüştür. Gözün gördüğü yanılsamadır. 

Çocuklar bu anlamda biz kodlanmış-yetişkinlerden çok daha iyi görür, çünkü görme aracı yalnızca göze indirgenmemiştir; çocuk elleriyle, ayaklarıyla, bütün bir beden olarak görür, kavrar; ilkel bir kavrayışla bize bunu kendi meşrebince ifade etmeye çalışır ama biz anlamayız. Bir çocuk gördüğü siyah veya beyaz bir teni ırkçılıkla ötekileştirmez. Siyah veya beyaz tenliye kimsin diye de sormaz, ne işe yarar diye anlamaya çalışır. Fakat çocuk kim diye sormasa bile, biz ona kim olduğunu kodlarız: bu amca, bu teyze, bu iyi, bu kötü, bu pis. Biraz daha büyüdüğünde sen erkeksin, sen kızsın, sen Türksün, sen müslümansın, sen öğrencisin, sen işçisin, sen memursun, sen fenerlisin. Çocuk ile yetişkin arasındaki mücadele çocuğun direnci ile yetişkinin ona kod akışını sağlaması arasındaki mücadeledir. Çocuk genel geçer kodları kendi bedeninde kavratıldığında yetişkinliğe adım atmış sayılır. Kimlikli beden yetişkin bedendir, paranoyak bedendir, sabitlenmiş, arzuları bastırılmış, akışı kontrol altına alınmış bedendir. 

Yine de arzu bastırılamaz, çünkü aktif arzu ya da üreten arzu göçebedir, sızar, patlar; akışı süreklidir. Ama bu genellikle “sağlıksız” bir patlamadır. Tüketim çılgınlığı, katliamlar, tecavüzler, faşizmi arzulamalar, intiharlar… Çünkü göçebeliğe tezat olan hiyerarşik, yerleşik kodlar, akışı bozmaktadır. Öyleyse bu kod ve kimliklerden (cinsiyet, ulus, sınıf, ahlaki, dini vb) katmanlardan kurtulmamız gerekir.

Arzu, beden ve etik üzerine düşündüğünüzde kimlikler bedenin kelepçeleri, zincirleri gibi durur. Ama insanlık hala türk gücünün, iman gücünün, maddi/parasal gücünün, teknoloji gücünün, erkek gücünün nelere kadir olduğunu düşünmekle, hatta dünyayı kan deryasına çeviren eyleyişle meşgul.

Baran Sarkisyan



Referanslar:

-Guy Debord, Gösteri Toplumu

-Rolando Perez, An(arşi) ve Şizonaliz

-Gilles Deleuze, Kapitalizm ve Şizofreni

-Reyda Ergün & Cemal Bali Akal, Kimlik Bedenin Hapishanesidir