Categories
Kadın

“Öyle erilsin ki öz savunma koysunlar yoluna”

Doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. İnsanlarda kendilerini gerek toplum tarafından gerekse kendi türü bakımından korumak zorundadır. Doğada yaşayan bir canlı kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalmazken, insan kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalır. Bu durumda insan kendi türü olan ama kendisinden daha zayıf gördüğü insan üzerinde tahakküm uygulamaya başlar.

Toplum tarafından ‘zayıf halka’ olarak nitelendirilen kadın, ilkel komünal yaşamdan günümüze kadar erkeklerle aynı dünyayı paylaşmasına rağmen, aynı toplumsal koşulları bir türlü elde edememiştir. Çünkü kadının taşıdığı beden, erkeğe göre daha az fiziksel güce sahip olduğu kurgusundadır. Ve onun erkek tarafından korunması gerektiği düşüncesi insanların kafasında geçerlilik kazanmıştır. Oysaki araştırmalar ilkel komünizmin yaşanıldığı dönemde kadın ve erkeğin fiziksel özellikleri ve güçleri arasında bir fark olmadığını ispatlamıştır. İlkel komünal toplumlarda kadın toplumun diğer üyeleri gibi yaşama içgüdüsüyle vahşi hayvanlara karşı kabileyi koruyabiliyordu. Doğada avlanıyor ve besin toplayabiliyordu. Çünkü yaşamlarını sürdürebilmeleri için dayanışma içinde olmaları gerekiyordu. Topluluğu bir arada tutan bu güç düşmana karşı en iyi silahtı. Asyalı kadın hikayeleri kadıncıl toplumların nasıl ayakta dimdik bir şekilde durabildiğini gösterir. İnsanlık yüz binlerce yıl önce bu durumdaydı. Bugün ise komünal yaşamın yerini özel mülkiyet, sınıflar, patriyarka ve kapitalizm aldı. Kadınlar erkek-devlet-hükümet işbirliği içinde her geçen gün toplumda ötekileştiriliyor. Cinayete kurban gidiyor. Uygulanan politikalar, ataerkil zihniyeti ve cinsiyetçi yaklaşımları geliştirmeye ve geçerlilik kazandırmaya çalışıyor. Kadınlar bu ataerkil zihniyete karşı bir araya gelerek, daha fazla ölmemek için örgütlü mücadelelerini sürdürüyorlar. Dünyanın birçok yerinde kendi öz-savunma birliklerini oluşturan kadınlar çarenin “erkek devletin vereceği adalet” olmadığının farkına varmış durumda.

Öncelikle metnin giriş cümlesinde belirttiğim gibi, doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. Burada anlatmak istediğim, canlılar kendileri için tehdit oluşturacak bir saldırıya karşı savunma mekanizmalarını kullanabilirler bu gayet normaldir ve suç teşkil etmez. Çünkü canlının kendini koruma içgüdüsü devreye girer. Böylelikle ortaya bir mağdur ve bir fail çıkar. Mağdur savunma mekanizmasını kullanarak kendini failden korur. Fail kurtulur ya da kurtulmaz ama mağdur hep mağdur olarak kalır. Çünkü ataerkil sistem mağdurun mağdur olarak kalması için elinden gelen her şeyi yapar. Örneğin mahkemelerde failin aldığı iyi hal indirimleri gibi…

“Antalya’da sevgilisinin üzerine benzin dökerek yakan sanık ‘iyi hal indirimi’ aldı.”

“Adana’da kendisini aldattığından şüphelendiği 44 yaşındaki eşini boğarak öldüren 47 yaşındaki sanık, ‘tahrik’ ve ‘iyi hâl indirimleri’ uygulanarak 19 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

“İstanbul Küçükçekmece’de sevgilisini ve sevgilisinin kız arkadaşını öldüren sanık iki kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, sanığın cezasını, ‘iyi hal’ ve ‘pişmanlık’ indirimi yaparak 50 yıla düşürdü”

“Diyarbakır’da kendini subay olarak tanıtıp, 14 yaşındaki 3 kızı evine götürdüğü, esrar içirdiği ve porno film izletip cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 150 yıl hapis istemiyle yargılanan tercüman Ubeydullah Ç. ‘Saygın Tutum’ indirimi uygulanarak 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”

“Erzurum’da boncuk almaya gelen 12 yaşındaki E.A.’ya cinsel istismarda bulunduğu için 12.5 yıl hapis cezasına çarptırılan 49 yaşındaki tuhafiyeci C.U.’nun aldığı ceza kızın tedaviyle ‘psikolojisi düzeldiği’ için 10 yıl azaldı.”

Her gün okuduğumuz bu gazete başlıklarına baktığımızda görüyoruz ki, erkek olmak indirim almaya yetiyor. Hal böyleyken kadınların neden öz savunmada ısrarcı olduğunun da altını çizmiş oluyoruz.

Esma Özlen

Categories
Tarih

Adem ile Havva’nın cennetten kovulması neyi anlatıyor?

İnsan, bilimsel adı ile homo sapiens, 200,000 yıl önce yeryüzüne ayakbastı.

On binlerce yıl varlığını avlayarak ve toplayarak, sabit bir konutu olmadan, avlanacak ve toplanacak yiyecek peşinde gezerek geçirdi.

On iki bin yıl önce çiftçiliğe ve hayvancılığa başlayarak yerleşik hayata yöneldi.

Arkeolojik bulgular, ilk devletlerin milattan 3 bin100 yıl kadar önce Fırat ve Dicle nehirlerinin vadilerinde kurulmaya başladığını gösteriyor.

Demektir ki; insan dünyadaki varlık sürecinin yüzde 95’ini küçük, gezici, dağınık, herkesin sosyal olarak eşit olduğu, avcı ve toplayıcı gruplar halinde yaşayarak geçirdi.

 Bir varsayım; avlayan ve toplayan göçebe insanın vahşi, ilkel, kanunsuz ve kısa bir hayat sürdüğü; tarıma, yerleşik yaşama ve devlet düzenine geçişin uygarlığın başlangıcı olduğudur.*

Bir başka varsayım; yerleşik, devlet tarafından düzenlenen insan hayatının, göçebe ve özgür hayattan daha üstün olduğudur.

Her iki varsayım da yanlıştır.

Tarih, göçebelerin hayatlarından memnun olduğuna, yerleşik hayata ve devlet denetimine geçmemek için muazzam bir direniş gösterdiklerine dair örneklerle doludur.

Amerika’nın yerlileri, neredeyse kanlarının son  damlasına kadar beyaz insan öncesi göçebe hayatlarını terk etmemek için direndiler.

Yörük Türkleri, 17. yüzyıla kadar yerleşik hayata geçmeyerek, yaşamlarına göçebe olarak devam ettiler.

O kadar geriye gitmeye bile gerek yok. Daha elli yıl önce Türkiye’de  konargöçer aşiretler vardı. Hepsi devlet zoruyla yaylaları, sürülerini terk edip yerleşmeye zorlandı.

Bugün bile Kalahari’nin ücra köşelerinde hayatlarını büyük oranda toplayarak ve avlayarak geçiren göçebe gruplar vardır.

Bir hesaba göre, dört yüz yıl öncesine kadar insanların üçte biri avlanarak ve toplayarak, devletin otorite alanlarının dışında yaşıyordu.

İşin gerçeği, toplayarak ve avlayarak yaşayanların hayatlarını sevdiği; yerleşik hayatı, salgın hastalık ve devlet baskısı ile eşit gördükleri, hayat tarzlarını bırakmalarının zorla olduğudur.

Difteri, kabakulak, kızamık gibi salgın hastalıklar insanların evcil hayvanlarla yan yana yaşadığı ilk devletlerin kalabalıklarında belirdi. İnsanda hastalık yapan 1400 organizmanın 800 ila 900’ü hayvan kaynaklıdır.  İnsanlar, evcilleştirdikleri hayvanlarla burun buruna yaşamaya başladıktan sonra bu hastalıklar ortaya çıktı.

Mezopotamya’nın küçük devletlerinin, toprakta çalışacak ve vergi verecek, gerektiğinde silah kuşanacak nüfusa ihtiyaçları vardı. Bu nedenle konargöçerleri zorla şehirlere topladılar. Kölelik bu ihtiyaçtan doğdu ve devletlerle başladı. İlk köleler konargöçerlerdir.

İnsanın ilk yok etmeye giriştiği canlı türü de yerleşik olmayı ret eden konargöçerlerdir.

Romalıların daha sonra “barbar” adını verdiği insanlar aslında konargöçerlerdi. Ve Romalılardan daha fazla barbar değillerdi.

Yerleşik hayatta ve devlet yönetimi altında yaşamanın insanlığın ortak bir ideali olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Tam tersi. Araştırmalar göçebe atalarımızın beslenme, sağlık ve boş zaman bakımından insanlığın en keyifli dönemini yaşadığını gösteriyor.

Arkeolojik bulgular, yerleşik hayata geçen insanların – hayvanları evcilleştirirken farkında olmadan kendileri de evcilleşenlerin – özgür gezenlerden daha kısa yaşadığını, dişlerinin ve kemiklerinin kötü gıda bağlantılı zaaf gösterdiğini, hastalıklara daha çok kurban olduklarını gösteriyor.

O kadar ki; insanın avlamak ve toplamak dururken neden ruh çökertici mesai, mutsuzluk, özgürlüksüzlük olan yerleşik hayata geçtiği, yeryüzündeki insan varlığı ile ilgili en büyük muammadır.

Adem ile Havva’nın cennetten kovulması, insanın  toplama ve avlama döneminin sonlanmasını sembolize ediyor olabilir.

Metin Münir

Categories
Kadın

Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm?

Hani uzak ülkelerde ölmek için gidilen kutsal şehirler vardır ya, inananlar nehrin kıyısındaki harabe tapınaklarda kirli döşeklere uzanıp usulca ölümü beklerler ya, ben de onlar gibi, bu şehre çok uzaklardan ölmek için… kendimi öldürmek için geldim.

Aslında bıraksalar doğduğum yerde de ölebilirdim. Zamanı gelince, kendiliğinden. Ama hayat beni rezil bir değnekle dürttü. Kalk, deliliğin peşine takıl, akılsızlığın peşine, hırsın peşine, inançsızlığın peşine takıl, kalk o şehre git, sokaklarında dolaş, kuytularında seviş, tepelerinde öldür, çukurlarında öl dedi.

Şehre geldiğim ilk günden beri kılıktan kılığa girer, tehlikelerden tehlikeler seçerim. En sakin mahallede, sıradan bir apartmanın sıradan bir dairesinde, sıradan kocamla ve sıradan çocuklarımla, sıradan… gerçekten çok sıradan bir hayat yaşasam bile, kızıl, sarı, siyah, kestane saçlarım pencereden aşağı uzanır, tehlike saçlarımdan yukarı tırmanır.

Bir gün kıskançlık yüzünden ben kalbimden bıçaklanırım, bir başka gün ben kocamı kalbinden bıçaklarım. Mutfağımda hep kara saplı bir bıçak. Yoksulluk mutlak ölüm kokacak.

Çocuklar doğururum peş peşe. Kimini büyütürüm, kimini sokağa bırakırım. Yangınlar çıkar evimde. Bazen çocuklarımı korumak için alevlere atılırım, bazen alevlerin yuttuğu çocuklarım yüzünden çıldırırım. Tüpten sızan kokudan, bacadan tüten dumandan öldüğümüz de olmuştur çocuklarımla, koyun koyuna.

Bazen bir kuaför salonunda çalışan küçücük bir kızım. Asla aynı elbiseleri giyemeyeceğim,asla aynı adamları sevemeyeceğim, asla aynı şeyelere üzülemeyeceğim kadınların ellerini, ayaklarını kucağıma alır, ince titrek dizlerime dayar, kısa pembe tırnaklı parmaklarımın arasında, makas, törpü, pamuk, oje, aseton, sabun, krem, zevk, acı ve nefret, cinnet geçiririm. Cinnetim içime döner, onların biteviye konuşmalarını sessizce dinler. Bir gün içimden çıkacak, ya sizi, ya beni, ya da hepimizi teker teker öldürecek, demek isterim. Susarım.

Suskunluğum koca bir çığlığa dönüştüğünde çok uzaklarda olurum. Bütün akrabalarımdan, tanıdıklarımdan, hayallerimden, tutkularımdan… çok uzakta. Mesela bir otel odasında. Aynanın karşısına geçip solgun yüzüme bakarım. Makyajım akmış, gözbebeklerim küçücük. Boyası gelmiş saçlarımın uçları kırılmış, rengi kaçmış ruhumun kalbi yarılmış. Kendime her gün yeni bir isim koyarım. Hepsi de çiçek isimleri olur. Her erkeğe başka bir isim. Gül benim, Menekşe benim, Nergis, Yasemin, Mine… bazen de Kadife.

Geceler boyu sokaklarda gezdiğim olur. Elimde bir içki şişesi kaldırımlarda uyurum. Bazen duvarlara yaslanır, taşlara çömelir, tanımadığım insanların arabalarına binerim. Kamyonlarda görürsünüz beni, elimde sigara, ağzımda küfür, tepemde hep vahşi bir rüzgar, kaderimi oradan oraya süpürür.

Kamyonun camından dışarı bakarım. Kaldırımda oturmuş küçücük bir kız çocuğu takılır gözüme. Üzerinde kirli mi kirli bir çaput, ayakları çıplak, burnu sümüklü. Bilirim annesi oralarda bir yerdedir. Bir ağaç dibine çöker, gizli gizli onu izler. Çocuk başını kaldırır, yanından gelip geçenlere şaşkın şaşkın bakar. O yok kadar küçük elleriyle göz göze geldiklerinin paçasına yapışır, para der, bana para ver. Arada altına işer. Çişi yol boyunca minicik bir ırmak gibi akar gider. O ırmakta ölen bir sürü çocuk gördüm ben.

Bazen ben bu şehirde on altı yaşında hamile bir kadın olurum. Evdeki çekyata uzanır ya da masanın başına geçer ağlarım. Kocam ya eve dönmezse! Kocam bu gece beni yine döverse! Karnımdaki çocuk ölecek mi? Karnımdaki çocuk ölürken beni de öldürecek mi? Babama gitsem. Kurtar beni desem. Kapılar açılır mı? Silahlar çekilir, taşlar kafama vurulur mu?

Sonra evde tek başıma doğururum çocuğu. Bir kedi gibi dişlerimle koparırım göbeğini. Üç gün hiç durmadan ağlar. O ağladıkça kocam duvarları yumruklar. Sonunda tutar zıbınından, pencereden dışarı atar. Çocuğu öldürülmiş bir anne, bu koca şehirde tek başına ne yapar?

Sokaklarda kadınların çantalarını çalan benim, kirli yataklarda tanımadığım adamların altına yatan da. Şalvarımın içindeki gizli cepler hap dolu. Çok uzaklardan bu şehre geleli yüzyıllar oldu.

Bana ait tek odanın penceresi hep karanlığa bakar. O yüzden geçmişimi de göremem geleceğimi de. Zifiri bir hayatın içinde hem kalabalık, hem yalnızlık.

Sorsanız şehri severim aslında. Kocamandır, renkli ve cazibeli. Vaatlerle doludur sanki. Ama sanki. O yüzden başım döner, gözlerim kararır, aşklarım da, cinnetlerim de hülyalıdır.

Hapishanelerinde yatarım. Üzerimde bombalar, cebimde silah, düşler kurarım. Yenemediğim şehri havaya uçursam. Sevişmediğim erkekleri paramparça etsem. Doğuramadığım çocukları kalplerinden bıçaklasam. Geldiğim dağların türkülerini söyleye söyleye çıksam mahkemelerine. Şehir mi yaman, ben mi yaman.

Karanlık mahallelerine daldığım olur bazen şehrin. Kadınlar siyah, kapkara. İlahi bir yalanın içinde yuvarlana yuvarlana, bütün mezarları teker teker ziyaret ederim. Bildiğim bütün dualar yağmur olur başımdan aşağı akar. Herşeye inanırım o an… en çok da cehenneme, kabir azabına, günahların peşimi ne bu dünyada ne de öbür dünyada bırakmayacağına… baştan aşağı bizzat günah olduğuma.

Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam… şehir tehditten arınır mı?.. binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?

Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar önlerine atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde, kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim.

Mine Söğüt, Deli Kadın Hikayeleri

Categories
Patika

YAŞAMAYA YÜZÜNÜZ VAR MI?

Yüzlerimiz, seyretmeye doyamadığımız manzaralar. Neler gizliyorlar acaba derinliklerinde? Ne yaparsak yapalım gizlenemiyoruz. Yüzümüz ele veriyor bizi. Yüzümüzü olmadık biçimlere soksak da anlam ağlarından kaçamıyoruz; içimizdeki çalkantılar yüzümüze vuruyor ve yakalanıyoruz. Yaşadıkları hayatla sorunları olanların durmadan yüzleriyle oynadıkları zor zamanlardan geçiyoruz. Yüzün parçaları yerli yerine oturtulmalı. Ama olmuyor, hayat bozuyor yüzlerimizi. Hayatlarını anlamlandıramayanlar, yüzlerine biçim vererek anlam yaratacaklarını sanıyorlar. Yüzler maskelerdir. Maskeler yüzeyin altında olup bitenleri saklayabilir mi? Hayat akıyor ve yüzümüz, en akışkan yüzeyimiz, akıntılarla durmadan dalgalanıyor. Ama kaskatı yüzler görüyorum her yerde. Selfie’lerin gülümseyen donukluğunun altında yaralı ruhlar var. Selfie’lerle kimlik üretimi. Kimlik ölü kabuktur. Selfie’ler ölümü hatırlatıyor.

Melih Cevdet Anday’ın dostlarıyla parkta çektirdiği bir fotoğrafa dair yazdığı “Fotoğraf” şiiri geliyor aklıma: “Ama ben hiç böyle mahzun olmadım/Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/Oysa hayattayız hepimiz.” Evet, hepimiz hayatın çalkantılı sularındayız, ama fotoğraf ölü denizdir, ölümü hatırlatması o yüzden. Oysa yüzler, dünyanın tüm rüzgârlarına ve akıntılarına açık, dalgalı denizlerdir. Kimi zaman sakin, uysal, çarşaf gibi; kimi zaman hafif bir esintiyle dalgalanıyor; kimi zaman bir fırtınanın habercisi, patladı patlayacak. Bazen yüzeyinde farklı dip akıntılarının oluşturduğu anaforlar belirir. Fırtınalı suları andırır hiddetlendiğinde; bıraksanız hırçın dalgalar mekana yayılıp her şeyi yıkacak. Bazen neşeli dalgaların üzerinde bir martı gibi kanatlanır yüzün çizgileri. Bazen de korkunç dalgaların üzerinde uçan fırtına kuşlarını andırırlar. Bazen derin suların dipsiz karanlığı yayılır yüzlere. Yüzler durmaksızın dalgalanan yüzeyler. Fotoğrafta zaman donmuş, yüzlere de ölüm katılığı sinmiştir.

Portre, açık denizleri ölü denize çevirme sanatıdır. Portrelerde yüzler zamanın ve mekânın dışına taşınmış ve soyutlanmıştır. Bireyin inşasıyla birlikte ortaya çıktığı söylense de henüz Batılı anlamda bireyin ortaya çıkmadığı zamanlarda da portreler yapıldı. Ve ilk portreler bu dünya için değil, aksine öte dünya, yani ölüm için tasarlanmıştır. Öteki dünyadaki yolculuklarında ölüye eşlik etmeleri için. Mısır’da M.S. 1. ve 3. yüzyıllar arası yapılan ve “Fayyum Portreleri” olarak bilinen portreler, günümüz portrelerini andırsalar da sadece soyutlamalardır, hayattan tecrit edilmişlerdir. Tecrit: soyutlamanın eski dildeki karşılığı. Bu portreler ve portrelerin temsil ettiği yüzler, yaşamdan tecrit edilmiş ve öte dünyaya kapatılmış ölülerin yüzleridir. Fayyum portreleri, mumyaların kefenlerine dikilirdi. Anday haklı; resimde ölümü hatırlatan bir şeyler var.
Bedendeki arzu ve duygu hareketleri yüzün topografyasını akışkanlaştırıyor. Sanatçı Bernini “Azize Terasa’nın Vecdi” heykelinde azizenin yüzündeki bedensel akışları mermere kaydetmiştir. Yine Barok dönemde yaşamış olan Fransız sanatçı Charles le Brun (1619-1690), Descartes’in “Ruhun Tutkuları” yapıtını modellerinin yüzlerine uygulamış, yüzdeki duygu akışlarına dair “Umut ve Korku” başlığını taşıyan bir dizi illüstrasyon üretmiştir. Le Brun’a göre ruhun tutkularını yüz kaslarından okumak mümkündü. Dolayısıyla yüz kaslarındaki değişimler doğru okunduğunda, bir bedendeki ruhun tutkuları ve duygu akışları kodlanabilirdi. Le Brun 14. Louis’nin hükümranlığında Versailles Sarayı’nda sanat programları düzenlemiş bir saray ressamıdır. Aynı zamanda Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi’nin de başkanıydı. Günümüzde de kapitalist iktidar yüzlerin üretilmesi, kaydedilmesi ve arzu akışlarının kodlanmasıyla ilgileniyor.
Filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler enformasyon akışlarını kontrol etmekle kalmayan, aynı zamanda yüz üreten ve kaydeden makinelerdir. Üretilen yüzlerden bir yüz seçip suratımıza geçiriyoruz. Toplum artık üretilen yüzlerle denetleniyor. Yüzümüz, üzerinde sayılar ve kodlar taşıyan kredi kartlarıdır. Denetim toplumu, kapatmaya gerek duymuyor artık, yüzlerin enformasyon akışını kodlayarak iş görüyor. Yüzlerimiz, üzerinde numaramızın yazılı olduğu kimlik kartlarımız. Yüzümüzü biz üretmiyoruz, bize veriliyor. Yüzler, ölümü hatırlatıyor. Yaşamaya yüzünüz var mı?

Rahmi Öğdül

Categories
Patika

Yanıldığımın Bilincindeyim

        “Ambulo ergo sum”

(St. Agustinus)

 

Evrende liberal bir işleyiş yoktur, uzayda rastlantılar ve zorunluluklar vardır. Fizik/doğa yasalarında liberalizme yer olamaz. Varlık, var oluşun doğasına uymadan var olamaz.

O halde; sosyal hayatı, hukuku, ekonomik düzeni, eğitimi, siyaseti, diplomasiyi, felsefeyi, sanatı vb. müphem bir ‘şey’e göre düzenleyemeyiz. Liberalizm, -ekonominin haricinde- hiç bir alanda bir düşünce oluşturamamıştır, iktisat üzerine tezlerine de paradigma denilemez zaten.        Liberal bir ontolojik kuram olamayacağına göre, liberal bir epistemeloji ve aksiyoloji(etik ve estetik değerler) de olamaz.

Muhafazakârlar ve faşistler gibi “düşünce suçu”ndan bahsetmezler, fakat daha kötüsünü başarırlar, onaylamadıkları düşünceleri akademisyenler, teorisyenler ve medya aracılığıyla kamu oyunun gözünden düşürüp alay konusu yapmayı başarırlar. Özgürlük anlayışları herkesi kapsamaz, burjuvaziye hizmet eden fikirlerin yayılmasını finanse eder, diğerlerini boğarlar.

Liberal bir sanat felsefesi, hukuk felsefesi, bilim felsefesi, eğitim felsefesi ve pedagoji kuramıyorlar, çünkü bu mümkün değil. Liberalizmin insan yetiştirme modeli bile yok, “bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler” tarzında yetiştirilen çocuklar da insan değil mutant oldular. Hilkat garibeleri, gulyabaniler oluyorlar görüyorsunuz.

Bu ülkede liberalizmi bir özgürlük yaklaşımı olarak savunanlar, sınıf düşmanlığını şirin bir maske ardına gizlemeyi başarıp, sermayeye ve iktidara büyük hizmetlerde bulundular, ceplerini doldurdular fakat insanlık için hiçbir şey yapmadılar, yapmazlar.

Yeni Dünya Düzeninin finansal gücü, Soros’cu entellektüeller ve Radikal 2 solculuğuyla bunca yıl düşünce ve siyaset dünyamızı kirletti. Fransız baronu Ahmet İnsel ve Baskın Oran, Murat Belge, Ferhat Kentel, Ufuk Uras, Hasan Bülent Kahraman, Nuray Mert, Bejan Matur, Mario Levi ile onların hempaları liberal güçler, bu ülkeye özgürlük ve insan hakları mücadelesinde yeni ufuklar mı açtılar? Akademik düşüncenin içini boşaltıp; sol cenahın, gençliğin ve sendikaların(işçi sınıfının) nabzını düşürüp, dolayısıyla kadim Anadolu halkının isyancı ruhunu, başkaldırı geleneğini beş para ermez akılları ve kaypaklıklarıyla yok edeceklerini zannettiler.

Bugüne dek boşa kürek çektiklerini, boşuna mürekkep tüketip, başımızı ağrıttıklarını anlamış olmaları gerek. Ancak bugünlere gelmemizde AKP hükümeti bu tayfaya çok şey borçlu, bu sebeple bir çoğu akîl adam oldular. Her şeylerini şeytana sattıklarını çekinmeden gösterdiler. Ama tarihte liberal bir işleyiş yoktur ve bunların hesabını soracaktır.

Hüseyin Kaplan

Categories
Kadın

Kuş Kadınlar

Tepeden aşağı bisikletle hızla inen güzel kadının ardından ona âşık olan genç adam bağırmaktadır:

– Iris, yavaşla! Dur! Sana yetişemiyorum!

– Yavaşlayamam. Sen bana yakın durmaya çalış. Bir şey olmaz!

İngiliz yazar Iris Murdoch’un hayatını anlatan “Iris” filminde üç kez aynı sahne tekrarlanıyor. Adam, kadının hızına yetişemiyor ömür boyu, ama ona “yakın durmayı” beceriyor. Peki hakikaten bir şey olmuyor mu? Ne oluyor ya da?

***

Bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar. Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. O kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait kılarsan… Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında düşeceklerini pekiyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini en sevdiklerinden bile korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmaları gerektiğini -her nasılsa bilirler. Onlar, insanı ancak frensiz bir seyahate davet edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o kadınlar değiller. Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler…

Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen kadınlar… Ve adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misiniz? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların kanatlarını biraz kırarlar… Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler…

***

Yıllar geçer. Iris Murdoch bütün o şahane kitapları yazar, bütün o şahane konuşmaları yapar. Zekâsıyla etrafı büyüleyip dururken, tutulamayacak bir kuş gibi oradan oraya uçuşurken birden amansız bir illete tutulur. Alzheimer hastalığı ışıklı sözcüklerini hızla elinden çekip almaktadır. Gökyüzünü ateşe veren alev rengi kanat tüylerini bir bir söker gibi… Ona “yakın durmak için” onca çaba harcayan adam, yatakta, yanında duran, artık tam da en başından beri istediği gibi “yavaşlayıp durmuş” bu düşkün kuşu artık istememektedir. Neden?

– Iris! İlk kez bana aitsin! ilk kez benimsin!

Ve ben seni istemiyorum!

***

Bilir misiniz? Manolyalar, o kocaman beyaz çiçekler, dokunuldukları anda küserler. Birden, kahverengi çürürler. Kuş kadınlar, manolyalar gibidirler. Kimi kadınlar hareketinin önüne geçilmeden, “yakın durarak” izlenmek, sevilmek mecburiyetindedirler. Bu bir seçim değildir, sevilen renklerini korumak için bunu yapmaları gerektiğini her nasılsa bilirler. Kollarından tutulduklarında amansız bir illete yakalanacaklarını bilirler. Uçuşup, renklerini dağıtıp, çırpınıp hayat içinde, sonra sessizce gidecekler. Durmak büyüyü bitirir, bunu bildikleri için onları sevmiş olan adamlar onlara güvenmelidirler. Tepeden aşağı inen bir bisiklet gibi, fren yapmadan gitmeyi tez elden öğrenmelidirler. Fren yaparsa o kadının artık o kadın olmayacağını… Kuş kadınlar, uçamadıklarında kıymetsiz bir av etine dönüşeceklerini pek iyi bilirler….

Ece Temelkuran

Categories
Patika

Trapezci ve İntihar Atlayışçısı

Sirkteki “uçan trapezci” ve binanın çatısındaki intihar atlayışçısı. Her ikisi de yüzlerini seyirciye çevirmişler. Trapezcinin yerçekimine meydan okuma arzusu! Uçan trapezi bırakarak boşluğa doğru fırlıyor. Kısa bir süreliğine de olsa fizik kanunlarının dışına çıkmış izlenimi uyandırıyor. Seyircinin “dünyanın sınırlarını aşma,” uçma arzusuna hitap ediyor trapezci. Ölümle, hiçlikle flört etme arzusu. Seyirci trapezci ile ruhsal bir birliktelik içinde görünüyor, trapezcinin düşmesini istemiyor görüntüsü verirken aynı zamanda kendi düşme korkusuna baskın çıkmaya çalışıyor. Seyirci trapezcinin düşmesi yönündeki arzusunu da bastırıyor; ehlileştirilmiş insanlığın, performansın kuralı bu.

Trapezcinin gösterisi kültürün içinde kurulmuş. Trapezci seyircide heyecan ve endişe yaratan atlayışından kısa bir süre sonra başka bir trapezci tarafından yakalanıyor. Nedenselliğin ve fizik yasalarının dünyasına geri dönüyor. Seyirciler rahatlıyor. Kültürün tekinsiz olanla kurduğu kontrollü temasa dayalı eğlence son buluyor. Seyircinin kendi içindeki tekinsizlikle izin vermeyen bir gösteri bu. Tersine, eğlencenin kuralları çerçevesinde tekinsizlikle kurulan ilişki biçimi gösteri bittiğinde izleyicinin verili kültürün normlarını daha çok içselleştirmesini beraberinde getiriyor.

Binanın çatısında duran intihar atlayışçsının durumu trapezcininkinden farklılıklar içeriyor. İntihar atlayışçısı “serbest düşüşü” gerçekleştiriyor. Atladıktan sonra tutunanileceği -oyunun, eğlencenin sağladığı- bir şey yok. Bu bağlamda intihar atlayışçısının seyirciyi tekinsiz olanla, ötekinin tekinsiz hakikatiyle, acısıyla bire bir ilişki-yüzleşme içine soktuğu söylenebilir mi? İntihar atlayışçısı kendi acısını, dünyaya karşı tepkisini iletmek istiyor seyircilere. Seyirciler bu acıyı paylaşma arzusunda mı? Tüketici kalabalığın ötekine karşı kayıtsızlığını uç boyutlara taşıyan postmodern toplumda böyle bir paylaşma isteğinin varlığından bahsetmek çok güç. İntihar atlayışçısının durumu seyirciyi rahatsız ediyor, çünkü bu seyirci onu vicdani muhasebelere zorlamayan light gösterilerden, performanslardan, eğlencelerden yana.

İntihar atlayışçısının-seyircisinin durumunun performansın kuralları tarafından “belirlenmemiş” olması tekinsiz olanla ilişkinin evcilleştirilmiş çerçevesini zorluyor. İntihar seyircisinin “atla,atla” diye bağırması serbest düşüşe “serbest kötülükle” cevap verilmesinin bir göstergesi aynı zamanda. Tüketim dünyasının “sınır tanımayın” sloganı başkalarının acısına kayıtsızlık, şiddet ve kötülük eğilimleriyle birleşince intihar atlayışı uğursuz bir eğlenceye dönüşüyor.

İntihar atlayışı kültürün dışında bir olgu değil. İntihar mekanları olarak bilinen bina ve köprülere insanların atlamasını önleyecek bariyerlerin yapılıp yapılmaması medyada “etik” bir konu olarak tartışılıyor. Çok sayıda kişi bu mekanların güzelliğini bozduğu ve “intihar etmek istemeyen vatandaşların vergi yükünü arttırdığı” gerekçesiyle bariyerlere karşı çıkmakta. Öte yandan egemen kültür yarattığı koşulların intihara sevk ettiği kişileri atlatmak vazgeçirmek için uzmanları ve polisleri görevlendiriyor. Acı karşısında kayıtsızlık üreten sistemin kollayıcısı olan görevliler aşağıya atlamaya hazırlanan kişiye “içten, dostça” bir görünüm taşıyan klişelerle yaklaşıyorlar. 1971’de bir polis köprüden aşağı atlamak üzere olan adama yaklaşıp sigara uzattığında adam “ben bu numarayı televizyon dizisinde görmüştüm” deyip atlıyor.

Yaşar Çabuklu, Kültürün Karanlığı, Paloma Yayınevi, Nisan 2012

Categories
Patika

Bir Meme Nelere Kadirdir?

Bir meme nelere kadirdir? Belki bu sorudan önce egemen olandan, penisten başlamak gerekir? Bir penis nelere kadirdir? Penisin iktidarındaki çağımızda bunun nelere kadir olduğu savaşlar, katliamlar, tecavüzler nezdinde gayet açıktır sanıyorum.

İranlı kadın Maryam Namazie’nin yırttığı İran bayrağı arasından görünen ucu kırmızı boyaya bandırılmış açık meme protestosu bir anda şeriat ile laiklik ikiliğinin tartışıldığı gündemi değiştirerek kadının ahlaki yapısına, derdinin ne olduğuna, protesto biçimine dönüştü. Gerçekten de laiklik ile açılan bir meme arasında ne alaka olabilirdi? Laiklik ahlaksızlık mı demekti? İran halkı yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı ayaklanmışken bir kadının, üstelik yurtdışında yaşayan bir kadının memesini açarak protestosunu sosyal medyada sergilemesi nasıl bir hadsizlikti? Bir içsavaşın arifesinde tek derdimiz meme mi olmalıydı?

Tarih boyunca beden iktidarların disipline etmekte öncelikli hedeflerinden biri olmuştur. Çünkü bedenin arzuluyor olduğu gerçekliği, arzunun üretici, devrimci niteliği iktidarları her zaman korkutmuştur. Medreselerde, kiliselerde, kışlalarda itaate yatkın bir şekilde disipline edilen beden aynı zamanda koyafetle de disipline edilmiştir. Bir çocuğun, erkek ve kadın yetişkinin, sivillerin, resmilerin nerede nasıl giyineceğinin belirlenmesi de bu disipline etmenin araçlarından biriydi. Geldiğimiz postmodern çağda, yani 1960’lı yıllardan sonra “serbestlik” yasası geçerli olsa da kadın ve erkek bedeninin ayrı ayrı disipline edilmesi devam etmektedir. Örneğin bir erkeğin göğsü açık olması gayet doğal iken bir kadının göğsü açık olması ahlaken yanlıştır. Bir kadının etek giymesi normalken erkeğinki anormaldir. Öte yandan fitness salonları vebenzerleri ile beden gösterişlik, sağlıklılık açısından serbest disiplin araçları olmaya devam etmektedir. Moda da bunlardan biridir. Moda dışı normallik dışı kabul edilmektedir.

Kişinin kendi bedenine yabancılaşması, onu kötü, günahkar ve dolayısıyla bastırılması gereken birşey olarak görmesi çıplaklığa ikiyüzlü bir tahammül edememe durumu gösterir. En mahrem, en kutsal ama aynı zamanda en tahrip edilen bir alan olmasını beraberinde getirmektedir. Çıplak bir beden toplumda hem şok etkisi yaratmakta hem de uygarlaşmış, giydirilip evcilleştirilmiş bedene öze dönme çağrısı yapmaktadır. Uygar insan çıplaklığı değil derin dekolteyi arzulamakta, çıplaklığı kendi fantezilerinde yaşatmak istemektedir. Uygarlaşmış, evcilleşmiş insan kendini hayvani, yabani olandan üstün görmektedir. Çıplaklığa nefretin bir nedeni de budur.

İranlı kadının çıplak protestosuna geri dönersek protestoya yönelik tepkiler hayli düşündürücüdür. Çünkü bu tepkilerde bir takım solcularla sağcılar aynı düzlemin farklı açılarından tepki vermiş; aynı ataerkil ahlaktan beslendiklerini göstermişlerdir. “En ilericisinin” bile verdiği tepkide toplumda bu protestonun tepkiden başka karşılığı olmadığı, feminizmi yanlış tanıtıp zarar verdiği dile getirilmiştir. Gerçekten de eğer bu kadın bu protestoyu İran’da gerçekleştirmiş olsaydı bedeni parçalara bölünürdü. Peki kim tarafından? Öncelikle devletin kolluk güçleri tarafından değil, tam da özgürlük ve adalet isteyen protestocular tarafından. Demek ki bu protestonun özgürlükle doğrudan bir ilgisi vardır. Bir kimsenin, hem de toplumsal bir olay üzerinden yapılan bireysel bir protestonun nasıl olması gerektiği, protestosunu gerçekleştirirken nasıl giyinmesi gerektiği, neresini örtmesi gerektiğinin bildirilmesi derin bir hükmetme ve normallik anormallik ölçütünü belirleme arzusunu göstermektedir. Bir siyasi iktidarının normallik ölçüsü ile muhalif kişi ve kurumlarının normallik ölçüsünün farklı olması temelde aynı iktidar arzusunu göstermektedir.

Günümüz iktidarının artık merkezi yapıda olmadığı, her yerde ve ilişkiler arasında olduğunu Foucault’nun çalışmaları nezdinde biliyoruz. İktidar üreten bu ilişkiler ve söylemler hedefimizi öncelikle kendimize ve ilişkilerimize yöneltmemiz gerektiğini gösterir. İçindeki faşisti öldür uyarısı herkes için geçerlidir. Ne yazık ki bu yapılmadığı için faşizmi de üretmeye devam ediyoruz.

Halka hükmeden yalnızca siyasi iktidar değildir, halk da birbirine hükmetmekte, biribirini disipline edip denetlemektedir. Normallik ve anormallik tanımları ve ölçütleri de iktidar üretmektedir. En solcusunun kendisini normal diğerini anormal ya da şekillendirilmesi gereken bir beden olarak ilan etmesi onun iktidarı ürettiğini gösterir. Zira bu “en solcuların” iktidarın kendisiyle değil iktidarın kendisinde olmamasından dolayı “en solcu” olma tercihi en baştan zaten sıkıntılıdır. İktidar arzusu ile faşizm arzusu atbaşı gitmektedir.

Emma Goldman’ın “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir” sloganı üzerine düşünmek gerekir. Dans neşeyi, düzensizliği, coşkuyu, akışkanlığı ve özgürlüğü çağrıştırır; bir devrimde dahi bu dans gerçekleşemeyecekse, aksine devrimle gelen yeni düzeninin ne farkı olacaktır yeni toplumsal sorunlar dışında?

Evet, bir meme bütün iktidar ilişkilerini deşifre eden bir yapıya sahip olabilmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Zamanın ve insanın çölüne hoşgeldiniz

Zamanın ve insanın çölüne hoş geldiniz

Evrende tek bir zaman, ortak bir ‘şimdi’ yoktur. Her galaksi, her gezegen farklı zamanlar yaşamakta, bu da zamanın sonsuzluğunu ve yaşamın zengin çeşitliğini sağlamakta. Eğer zaman tek bir boyuta sahip olsaydı, her gün dejavu yaşardık ve yaşamak da istemezdik. Bu dünyada her kıtada ve ülkede farklı uygarlık türleri ve farklı zamanlar aynı anda yaşanıyor.

İnsanlar da aynı anda farklı zamanlar ve boyutlar yaşıyor. Dilenci ile kral, işçi ile öğrenci, bir general ile gecenin ayazında nöbetteki bir asker, balıkçı ile sanatçı, soğukta donan mülteciler ile lüks yatlarda eğlenenler, aynı zamanda ve boyutta değiller.

Mutluluk dediğimiz şey, bazı kimselerle ortak bir zamanda buluşabilmek sanıyorum. Benzer şeyleri düşünebilmek, keyif alabilmek, an’ın tadını çıkarabilmek olsa gerek. Bir konser sonrası coşkuyla alkışlayan dinleyiciler ortak bir katharsis yaşamanın hazzıyla mutludurlar. Aksi halde aynı evde yaşayan kimseler farklı zamanları yaşayabiliyor ve mutsuz oluyorlar.

Düşüncede, estetik algıda, mizahta, olayları yorumlama ve tepki vermede ortak bir şimdide buluştuğumuz kişilerle anlaşır, kafadar oluruz ve onları severiz. Yalnızlık denilen his ise, hiç kimseyle ortak bir an’da buluşamamak, aynı zamanı yakalayamamak, yörüngesini yitirmiş bir gezegen gibi tek başına sürüklenmeye benziyor.

Bu acımasız hakikatten ürkenler, anlıyor ve anlaşıyorlar gibi yaparak, avunup gidiyorlar. Bu kaygıları gidermek için sonsuz sayıda bahaneye sığınıyor insanlar; futbol takımının taraftarı olmak, evlenip amip gibi çoğalmak, akrabalarla içli dışlı olup hepsinden nefret etmek, düğüne derneğe baloya koşturup yalancı mizansenlerde boy göstermek, siyasi gruplarda sosyalleşmeye çalışıp hiç bir iş yapmamak, bir Türk dünyaya bedeldir demek, ben feministim var mı bana yan bakan demek, hepsi yalnızlığın ve ortak bir hissiyatın/zamanın yakalanamamasının ıstırabıdır.

Hüseyin Kaplan