Categories
Patika Toplumsal Sorunlar

21. Yüzyılın Günah Keçisi: Mülteciler

Foucault, verdiği bir röportajda 20. yüzyıldaki katliamlarla, soykırımlarla başlayan mültecilik sorunu 21. yüzyılda gerçekleşecek büyük göçün habercisidir, derken doğru bir tespit yapıyordu:

“Soykırımlar ve etnik katliamlar 20. yüzyılda çok sık meydana geldi. Bence yakın gelecekte bu tür olaylar daha farkı biçimlerde kendini tekrar edecektir. Bunun öncelikli sebebi son yıllarda diktatörlük rejimine sahip devletlerin sayısının azalacağı yerde artmış olmasıdır. İnsanların politik olarak kendilerini ifade etmeleri bu ülkelerde imkânsız olduğundan ve direnmek için gerekli olan güce sahip olmadıklarından, diktatörlük baskısı altındaki halklar içinde bulundukları cehennemden kaçmayı tercih edeceklerdir.

İkinci olarak, geçmişlerinde koloni olan devletlerin sınırları değişmemiş ve bunun sonucunda da etnik kimlikler, diller ve dinler karışık halde kalmıştır. Bu durum ciddi gerilimlere yol açmaktadır. Bu ülkelerde, halklar arasındaki düşmanlıkların patlamaya yol açması ve büyük çapta yer değiştirmelere ve devlet aygıtlarının çöküşüne neden olması ihtimali mevcuttur.

Üçüncü olarak ise, üçüncü dünyanın ve gelişmekte olan ülkelerin iş gücüne ihtiyaç duyan gelişmiş ülkeler Portekiz, Cezayir ya da Afrika’dan göçmen ithal ettiler. Fakat teknolojik evrim sebebiyle artık bu tür bir iş gücüne gereksinimi kalmayan bu gelişmiş ülkeler göçmenleri geri yollama derdine düşmüştür. Tüm bu sorunlar yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insanı içeren bir soruna, halk göçüne yol açmaktadır. Ve bu halk göçleri mevcut koşullar yüzünden daha da acı dolu ve trajik hale gelmekte ve kaçınılmaz olarak ölümler ve cinayetler eşliğinde ilerlemektedir. Korkarım ki Vietnam’da olanlar yalnızca geçmişte yaşananların bir sonucu değil, geleceğin de bir habercisi niteliğindedir.” (1)

Mültecilik 21. yüzyılın temel sorunlarından biridir ve bu sorunu kesinlikle mülteci düşmanlığıyla bitiremezsiniz. Bu düşmanlıkla sadece mültecilere zarar verirsiniz ve bu sadist duygularınızı doyurmak dışında size birşey kazandırmaz.

Nedir mülteciliği vareden koşullar? Devletlerin halklara karşı gaddarlığı, savaş politikaları, Ortadoğudaki tekrar toprak paylaşım gayeleri, ekonomik eşitsizlik, ırkçılık, faşizm. Yani mülteciliği vareden nedenleri sürdürerek mülteciliği yok edemezsiniz. Meseleyi böyle ele almıyorsanız zenofobik kaşıntılarla sorunu daha da köreltirsiniz.

21, yüzyılın günah keçileri mülteciler midir? Avrupa’da ve Türkiye’de böyle ilan edilmiş gözüküyor. Mutsuzluktan, yabancılaşmadan, yalnızlıktan geberen, antidepresan ilaçlarıyla ayakta kalmaya çalışan beyaz toplumların bir kısmı saflığımız, yapımız bozulmasın diye mültecilerden ürkerken diğer kısmı sanki yoksulluklarının nedeni mültecilermiş, sanki mülteciler yokken ülkesinde hiç tecavüz, cinayet olayları olmazmış gibi davranıyor. Olayları kavrayamadıkları için de en zayıf halka kimse yaşadığı mutsuzluğun, yoksulluğun, adaletsizliğin nedenini mülteciler olarak tespit edip saldırganlaşıyor. Eğer mültecilerle gerçekten de bir sıkıntınız varsa öncelikle devletinize kafa tutmalısınız. Devletin halka kafa tuttuğu koşullarda katliamlarla birlikte mültecilik artar.

Dünya üzerinde bilinen göçmen sayısı, yani doğduğu ülkeyi terkedip başka bir ülkeye göç eden insan sayısı 258 milyon civarındadır. 2016 yılı sonunda BMMYK mülteci sayısının ise 65 Milyon 600 Bin kişi olduğunu açıklamıştı. Doğduğu ülkeden kaçarken ölen/öldürülen mülteci sayısı belirsiz. 2018 yılında bu sayının kaça yükseldiğini ve resmi olarak tespit edilemeyen mültecilerin sayısını bilmiyorum. Fakat bu rakamlar da gösteriyor ki muazzam bir göç akımı var. Artık o eski sınırlardan yalnızca metalar değil canlı kanlı insanlar da geçmektedir. Avrupa ülkeleri kendi aralarında vizesiz geçişle aralarındaki sınırları bir nebze olsun kaldırmıştır. Fakat Avrupa dışı üçüncü dünya ülkelerinden açlıktan, savaştan, adaletsizlikten gelen mülteciler onları kara kara düşündürmektedir. Neden kendi ülkelerinde kalıp ülkesindeki adaletsizlikle, açlıkla, savaşla mücadele edemeyip buraya geliyorlar tepkileri yersizdir. Beyaz adam bunu hiçbir zaman anlamaz. Ortadoğu’da sömürgeci rolüne bürünüp savaş kışkırtıcılığı yapmanın, silah tüccarlığı yapmanın sonucudur mülteciler. Bu sebeple de mültecilere mecburdur Avrupa. Bugüne dek mültecileri entegrasyon programlarına sokarak kendi yapısını kurtarma çabası artık nafile bir çaba halini almaktadır. Giderek bu yapı değişime zorlanmaktadır. Bu ise yeni koşullar yeni olanaklar demektir. Toplumsal meseleleri mültecileri katmadan düşünemeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Bir dönem nasıl ki proletarya burjuva devletlerin başına bela olmuşsa bu dönem de mülteciler devletlerin başına bela olacaktır.

Baran Sarkisyan

(1) Röportaj, Michel Foucault en 1979 : «Les hommes réprimés par la dictature choisiront d’échapper à l’enfer başlığıya Libération‘de 18 Eylül 2015’de ve Libération.fr‘de 17 Eylül 2015’de yeniden yayınlanmıştır. Japonca’dan Fransızca’ya Ryôji Nakamura tarafından 1994 yılında, Fransızca’dan İngilizce’ye Felix de Montety tarafından 2015 yılında çevrilmiştir.

Kaynak: http://progressivegeographies.com/  Türkçe çeviri: Esen Kara, fraksiyon.org

Categories
Patika

KANONİK TOPLUM

Despotun eline düşmeye görün, elinde oyun hamuruna dönüşürsünüz. Ülkeyi kendi oyun alanı, toplumu ise kendi imgesine göre biçimlendireceği bir kil kitlesi olarak görecek ve bir heykeltıraş edasıyla imgelemindeki toplumsal bedeni yaratmaya koyulacaktır. İmgelemindeki toplumsal beden, Salisburyli John’un 12. yüzyılda tanımladığı organlı bedendir, bir organizma: ‘Devlet bir bedendir.’ Despot bu bedenin başıdır; gözler, kulaklar ve ağız despotun savcıları, yargıçları ve valileri. Kolları ise kolluk kuvvetleridir. Ayaklar halktır, ayak takımı; işçiler, köylüler, üretenler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar ya da günümüzdeki tüm örgütsüz ve güvencesiz çalışanları tanımlayan prekarya.

Biçimi sadece sanatın, edebiyatın ya da mimarlığın konusu, bir estetik mesele olarak düşünmeyin. Biçim politiktir. Akışkan olan bir şeyi biçime sokmaya kalkıştığınızda politikanın, kanunların alanına giriyorsunuz demektir. Kanun sözcüğü Batı dillerinde ‘kanon’a dönüştüğünde, sadece yasaları vurgulamakla kalmadı, edebiyat ve sanattan tutun da hayatın her alanında ilke, kural ve sınırlarla akışkan olan bir şeye bir biçim dayatma meselesi haline gelmiştir. ‘Kanun’ ya da ‘kanon’ sözcüğünün, kamış anlamına gelen İbranice ‘kane’ ya da Yunanca ‘kanna’dan türediği ve ilk önceleri ölçüm sopası olarak kullanıldığı biliniyor. İngilizcedeki ‘ruler’ sözcüğünün hem cetvel hem de hükümdar anlamına gelmesi boşuna değil; hükümdar ölçüm sopasıdır. Gerektiğinde yeryüzünü ölçüp biçen, parsel parsel bölen emperyal bir sopadır, gerektiğinde kolluk kuvvetlerinin elinde kafamıza inen sopa. Ve finans-kapitalin en sömürücü, en ırkçı ve en emperyalist unsurları, yani ölçüm sopaları bir araya gelip diktatörlük kurduklarında bunun adı faşizmdir. Faşizm, kalın sopadır; sağlam olsun diye sıkı sıkı sarılmış çok sayıda çubuktan oluşan sopa anlamına gelen Latince ‘fascis’ten türemiştir. Sopa iktidardır. Heterojen unsurların yatay ilişkilerle kendi aralarında kurdukları toplumsal bedeni biçimsiz ilan edecek ve inşa edeceği kendi kanonik bedenini halka, yani ayaklara taşıtacaktır.
Sanat tarihinde ilk kanonik bedene İÖ 5. yüzyılda rastlıyoruz. Heykeltıraş Polikleitos ‘Mızrak Taşıyıcısı’ adını verdiği erkek heykelini biçimlendirmiş ve yapıtı üzerine ‘Kanon’ adını taşıyan bir de kitap yazmıştır. Günümüze ancak fragmanlar halinde gelen kitabında Polikleitos, güzelliğin sayılardan yavaş yavaş ortaya çıktığını söylüyordu. Kanonik beden sayıların bedenidir; bütün ile parçaları arasında kurulan sayısal bir simetriye dayanıyor. Parçalar tek başlarına güzel değillerdir, ancak bütün içinde yer aldıkları ölçüde güzelliğe katkıda bulunurlar. Platoncu anlayış da parçaların bütün içindeki orantısal ilişkileri sayesinde güzelliğin ortaya çıktığını, bütünün güzel olduğunu vurguluyor.
Tek tek parçaları, tekil bedenleri birleştirerek inşa edilmiş bütünsel kanonik toplum, bedenin, bedenlerin düşmanıdır. Kanonik bir toplumsal beden yaratmak için tekil bedenler zorla kanonun içinde hapsedilmiştir. Despotun baş olduğu ve bedenlerin başın organlarına dönüştüğü bir organlı bedendir bu, bir organizma. Antonin Artaud demişti: “Organizmalar bedenin düşmanları.” Ve eklemişti: “Beden bedendir yalnız başına, organa ihtiyacı yok, beden asla bir organizma değildir.” Artaud’nun keşfettiği organsız bedendir: “Esasında organsız beden organları olmayan bir beden değildir, sadece organizması, yani organların organizasyonu yoktur. O halde organsız beden belirsiz bir organ olarak tanımlanır, oysa organizma belirli organlarla tanımlanmaktadır” (Deleuze, Duyumsamanın Mantığı, Norgunk).

Salisburyli John “devlet bir bedendir” dediğinde yeri ve işlevi tanımlı organlardan oluşan bir organizmadan söz ediyor, despotun baş olduğu bir organizma. Ve bu organizma içinde tekil bedenler yerleri ve işlevleri belirlenmiş organlara dönüşmüştür. Organsız beden yeri ve işlevi belirsiz bir organ olarak tanımladığına göre yerinden çıkmış bir organdır ve çıktığı an çok amaçlı hale gelmiştir. Gezi’de yerimizden çıkmış ve çok işlevli organsız bedenlere dönüşmüştük. Ama devlet, yerinden çıkmış organları yeniden yerine yerleştiren bir çıkıkçıdır. “Çok amaçlı bir organ olabilmek için organik olmayı bırakmak”, çıkmayı gerektiriyor. Kanonun dışına çıkıp açık havada gezmek. Yapabiliriz, despotun baş olduğu organizmadan kurtulmak için başka da çıkışımız yok. Despotun organı mı yoksa organsız beden mi? Başka bir dünya, organsız bedenlerin kendi aralarında kuracakları bağlantılarla yaratılabilir ancak, despotun organlarıyla değil.


Rahmi Öğdül