Categories
Patika

Katıların Mekaniniğinden Akışkanların Anarşisine

Akışkanlar (sıvılar, gazlar) konusu nötr bir çağrışım yapmasına karşın iktidarla, özellikle de iktidarın modern biçimiyle yakından ilişkili. Akışkanlık hem bedenle hem de toplumla bağlantılı bir metafor olarak disipliner söylemlerin, pratiklerin ilgi alanına girmekle kalmıyor, aynı zamanda özgürlükçü, feminist muhalefetin –bazı çekinceler taşıyarak da olsa– sempatiyle yaklaştığı bir varoluş haline dönüşebiliyor.

Ortaçağ Avrupa’sında insanların suyla arası pek iyi değildi. Yıkanmanın sağlığa zararlı olduğu, özellikle sıcak suyla yıkanmanın gözenekleri açarak vücudu tehlikeye soktuğu yolundaki görüşler yaygındı. Kentlerde lağım sistemi olmadığı ya da yetersiz olduğu için her evin kendi lağım çukuru vardı. Sokaklar dışkı, idrar ve pislik içindeydi. Kırsal kesimde dışkı bir yandan gübre olarak işe yararken öte yandan bedene –özellikle çocukların bedenine– bulaşmış bok ve sidiğin vücudu koruyucu bir tabaka oluşturduğu düşünülüyordu. Halkın alenen, çekinmeden osurduğu, sümkürdüğü, işediği, sıçtığı, geğirdiği, kustuğu, tükürdüğü, mastürbasyon yaptığı ortaçağ karnavallarında bedenin akışkanlarıyla, dışkılarıyla olan “barışıklığı,” iyice açığa çıkıyordu. Kilisenin bu konudaki rahatsızlığına ve denetleme çabalarına karşın halkın gündelik hayatında akışkanların “kendi haline bırakıldığını” söylemek mümkün.

XVIII. yüzyılda Adam Smith emeğin ve malların serbest piyasadaki dolaşımını beden içinde serbestçe dolaşan kanın hareketine benzetir. Bu yüzyılda “ekonomik sağlık,” bedensel sağlıkla ilişkilendirilir, “malların solunumu”, “sermayenin egzersizi” gibi tabirler kullanılır.

Ortaçağ “dolaşmayan,” düzenli sirkülasyona tabi kılınmayan akışkanların dönemidir. Sadece akışkanlar değil mallar, para, bilgi ve insanlar da fazla dolaşmazdı. Ancak Sennett’in de belirttiği gibi XVII. yüzyıldan itibaren tıp, beden akışkanlarının düzenliliğini, sürekliliğini ortaya çıkarmak için çalışmalara başlamıştır. Bedeni yaşam pompalayan bir makine olarak ele alan Harvey, kalbin atardamarlar vasıtasıyla vücuda kan pompaladığını, toplardamarlar vasıtasıyla da kanı geri aldığını söylemişti. Willis, bedenin sinir sisteminin mekanik bir sirkülasyon temelinde işlediğini, sinirsel enerjinin hareketinin sinir lifleri aracılığıyla gerçekleştiğini ileri sürmüştü. XVIII. yüzyıl tıbbı, bedenin sağlığını kanın, sinirsel enerjinin ve havanın serbest dolaşımı ile ilişkilendirmişti. Derinin nefes alması gerektiği, kirli, gözenekleri kapalı derinin zararlı maddelerin vücut içinde kalıp dışarı atılmamasına, fermantasyonuna, kokmasına, çürümesine neden olduğu yine o yüzyılda söylenmişti. Artık kentli orta sınıflar dışkıları vücuttan iyice temizlemeye, sık banyo yapmaya, bedenin rahat nefes alabileceği hafif elbiseler giymeye başlamışlarlardır. Yukarıda bahsedilen olgular kapitalizmin gelişmesiyle de bağlantılıdır. XVIII. yüzyılda Adam Smith emeğin ve malların serbest piyasadaki dolaşımını beden içinde serbestçe dolaşan kanın hareketine benzetir. Bu yüzyılda “ekonomik sağlık,” bedensel sağlıkla ilişkilendirilir, “malların solunumu”, “sermayenin egzersizi” gibi tabirler kullanılır. Nasıl kan dolaşımı vücudun tüm dokularını besliyorsa ekonomik dolaşımın da toplumun tüm üyelerini besleyeceği varsayılır. XVIII. yüzyılın “aydınlanmış” kent planlamacıları, kenti “akışkan kapitalizmin” gereksinimlerine göre biçimlendirmeye başlarlar. Kent içindeki insan ve mal dolaşımının kesintisiz, düzenli bir biçimde gerçekleşmesi için anayollar, arterler (atardamarlar) yapılır. Sennett’in de dikkat çektiği gibi kent içi trafiğin tıkanması, kesintiye uğraması damar tıkanmasına benzetilir. Kentin akciğerlerini temsil eden parklar, içlerinden kan misali geçen bireylere oksijen sağlayarak onları temizler. Sürekli hareket halinde olanlar sadece insanlar, mallar, para ve sermaye değil aynı zamanda sular ve dışkılardır da. Her eve bağlanan su boruları sayesinde ortaçağın düzensiz suyu, süreklilik kazanır. Tuvaletler kentin ıslah edilmiş, yeni yapılmış kanalizasyon sistemine bağlanır, böylece dışkı ve atıklar düzenli bir biçimde dolaşmaya başlar. Ortaçağdan kalma, yuvarlak oldukları için aralarında insan ve hayvan dışkısı, sidiği biriken yol taşları sökülerek yerine köşeli, birbirine iyice bitiştirilmiş düz yüzeyli yol taşları döşenir, kentin “derisini” temsil eden yollar temizlenir, yıkanır, yolun pisliği yeraltındaki kanalizasyona dökülür, içinde pis su, balçık biriken çukurlar kapatılır, tıkanan su hendekleri, kanalları açılır. Kent akışkanlığa engel teşkil edebilecek çukurlarından, pürüzlerinden arındırılmış temiz bir alan olarak yeniden biçimlendirilir.

Kenti serbest piyasa aktörlerinin engellere takılmadan dolaşabilmesine göre düzenlemek isteyen XVIII. yüzyıl kent planlamacıları “küçük” bir şeyi unutuyordu: Yoksul, aç kalabalıkların meta-mal-para-sermaye dolaşımını tehdit eden isyankâr akışkanlığı. 1789 devrimi bu konudaki ilk uyarıydı. 1830 ve 1848 devrimleri ise burjuvaziyi yoksulların “kolektif negatif akışkanlığını” engelleyecek bir kent planlamasına yönelmesi konusunda bütünüyle ikna etmişti. Yeni yollar bireylerin hareketini kolaylaştıracak ama toplulukların oluşmasını engelleyecek biçimde yapılmaya başlandı. Yoksul kent bölgelerini, kalabalıkları bir pislik ve hastalık kaynağı olarak gören, onları tek tek bireylere parçalamayı hedefleyen yeni yaklaşım, bireyleri halk hareketlerinden korumaya, izole etmeye çalışıyor, bireysel, lineer bir yaya akışkanlığını öne çıkarıyordu. Yoksul yerleşim bölgeleri gerektiğinde halkın üzerine ateş açmak üzere askeri araçların girebileceği genişlikte caddelerce yarılmıştı. Caddeler ve trafik, yoksulların kent merkezine girmesini zorlaştıracak biçimde düzenlendi.

Farklı sınıflardan insanların birbirleriyle çok fazla temas etmeden alışveriş edecekleri, çalışacakları bir kent düzeni örgütlendi. XIX. yüzyıl, piyasa bireyinin akışkanlığını sınıf ayrımcılığı temelinde güçlendirdi. Kitlelerin akışkanlığı ulus-devletin denetimindeki mobilizasyon biçimleri içine sıkıştırılmaya çalışıldı. Bireysel bedenin akışkanlığı meselesine gelirsek, kendini diğer bedenlere açan, geçirgen bir beden değil bu; aksine piyasanın diğer aktörleri karşısında kendi sınırlarını, katılığını, sabitliğini koruyan, rekabetçi, savaşkan bir beden. Üstelik kendi sınırlarını kurmak ve korumak için ötekinin bedenini (kadınları, siyahları, yoksulları) “sınır dışı eden,” tekinsizleştiren bir beden bu; eril, piyasa bedeni, piyasa içinde akışkan ama kendi başına/içinde bütünlüklü, sınırlarını belirli kılmaya çalışan bir beden; piyasa dolaşımının hızı içinde başkalarına karşı kayıtsızlaşan bir beden. Lupton’ın da belirttiği gibi modern Batılı eril beden sert, kapalı, katı, kuru, diğer insanların bedenlerine mesafeli, kendi sınırlarını denetleyen bir bedendir. XIX. yüzyılın uygarlaşmış eril bedeni ortaçağın grotesk bedeninden farklı olarak kendi sıvılarını denetler. Gözyaşları tutulur, Foucault’nun da bahsettiği gibi çocukların mastürbasyonu denetim altına alınır; erkek bedeni dışarı “sızıntı yapmayan”, “beline hâkim” bir beden olarak düşünülür. Irigaray’ın da belirttiği gibi bedenin uzamsal sınırlaması ve muhafazasına, değişmeyen özlere ve atomlara dayalı kimlikler eril imgesel düzene aittir ve bu yaklaşım kadın bedenini nesneleştiren eril bakışı, optiği, düz, çizgisel ilerlemeyi, içine kapalı bir birlik ve üniterliği, katıları ayrıcalıklı kılar. Bu çerçeve içinde erkeğin spermi, kadın rahmi içinde katı bir varlığa (cenin) vücut verir.  Irigaray’ın “Akışkanların Mekaniği” adlı yazısında da belirttiği gibi (Ce sexe qui n’en est pas un’ün içinde) eril rasyonalite ile katıların mekaniği arasında bir suç ortaklığı var. Akışkanlar ise kendini sınırlarla çevirmiş katı statik kimlikleri zorlar, biri ile öteki arasındaki sınırların sorgulanmasını beraberinde getirir. Eril söylem kadın bedenini denetlenemeyen, kabına sığmayan, güzergâhı önceden kestirilemeyen tehlikeli bir akışkanlar alanı olarak tanımlar ve bu “türbülansı”, “taşkınlığı” katılara ait prensiplerle sınırlandırmaya çalışır. Bu söylem içinde kadın bedeni yumuşak, geçirgen, sızıntı ve akıntı yapan, dış dünya ile arasına net sınırlar çizememiş bir beden olarak görülür. Ne zaman başlayacağı kestirilemeyen âdet kanaması, cenini çevreleyen sıvılar, doğum sırasında boşalan sular bir tekinsizlik, bir düşkünlük kaynağı olup çıkar. XIX. yüzyılda regl bir anormallik, hastalık, kanayan bir yara olarak görülüyordu.

Kristeva’nın da belirttiği gibi kadınlık irrasyonel, kontrol edilemeyen, pislik ve kirlilikle özdeşleştirilen sıvılarla birlikte anılıyor, âdet kanı dışkı benzeri –ama içeriden gelen– bir tehlike olarak görülüyordu. Bedenin derinliklerinden dışarı sızan sıvılar, bedenin içi ile dışı arasındaki eril sembolik düzenin koyduğu sınırları aşındırıyordu. Zillet (düşkünlük) kirliliğe, pisliğe, bulaşıcılığa, atığa göndermelerde bulunan bir kavram olarak, eşiğe ilişkin bir kategori olarak temiz, düzgün eril kimliğin sınırlarının dışında bir alana işaret eder. “Şekilsiz, amorf, yapışkan, kirli, bulamacı andıran, irrasyonel, kontrol edilemeyen, doğal” kadın sıvıları erilliğin kültürel, rasyonel, sınırlara dayalı, katı yapısını zorlar.

Tuvalet eğitiminden başlayarak bedenin sıvılarını kontrol etmeyi öğreten sistem âdet kanamasını kadınlar için bir utanç konusu haline getirmeye çalışır.

Yukarıda anlatılanlar konusunda Grosz’un dikkat çektiği önemli bir nokta var. Kadın bedenini tehlikeli akışkanlıkla ilişkilendiren, onu bu şekilde kuran, eril, egemen söylemin ta kendisidir. Kadın bedeninin üzerine “yazılan,” kadınların kendilerini içinde yaşar bulduğu bir durum söz konusudur. Tuvalet eğitiminden başlayarak bedenin sıvılarını kontrol etmeyi öğreten sistem âdet kanamasını kadınlar için bir utanç konusu haline getirmeye çalışır. Öte yandan denetlenemeyen akışkanlıkla ilişkilendirilen kadın duyguları anarşik, histerik, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir tekinsizlik olarak sunulur. Yazının başında da bahsettiğim gibi eril düşünce biçimi akışkanlığa tamamen karşı değil, kapalı bir sistem içinde dengeli bir biçimde dolaşan “temiz” bir sıvı dolaşımından yana. Bu noktada eril akışkanlar mekaniğinin, eril katılar mekaniğinin işleyişini örnek aldığı söylenebilir. Akışkanların hareketi Newton’ın parçacıkların hareketine ilişkin görüşlerinden yola çıkılarak açıklanmaya çalışılıyor. Solomon’un da belirttiği gibi XIX. yüzyıl sonunun psikolojisi de insan duygularını hidrolik modelden yola çıkılarak çözümleme eğilimindeydi. Bu model Freud’un ilk dönem çalışmalarında da gözlenir. Vücudun içinde bir “borular sistemi” (nöronlar) içinde hareket eden enerjilerin yarattığı basınç, boşaltımı gerekli kılar. Duyguları nörolojik süreçlerin sonucu olarak gören Freud, daha sonra bu mekanik yaklaşımdan uzaklaşsa da hidrolik dili kullanmaya devam etmiştir. Akışkanların borular, kanallar içindeki hareketini inceleyen hidroliğin alt dalını oluşturduğu akışkanlar mekaniği modern kapitalizm döneminde eril bir mantıkla düzenli akışlarla, ana akımlarla ilgilenmiş, akışkanları bir model içine oturtmaya, onları inzibat altına almaya çalışmıştı. Bu denetleme saplantısının altında bir korku yatar; kadınsal referanslara sahip “başıbozuk” akışlara karşı duyulan bir korku… Hayles –eril– akışkanlar mekaniğinin kopuşa karşı devamlılığı, dağılmaya karşı muhafazayı, lineer olmayana karşı lineer olanı, türbülansa karşı düzenli akışı savunduğunu söylüyor ve birincilerin kadına daha yakın olduğunu belirtiyor. Sullivan’ın cevabı ise (A House Built on Sand’in içinde) bunların hepsinin genel olarak bilimin, özel olarak akışkanlar mekaniğinin eril olduğunu ilan eden feministlerin relativist iddialarından ibaret olduğu yönündedir.

Artık sıkıştırılmış basınç yüzünden patlayan toplumsal kazan yok! Yüzlerce kulvara dağılmış muhalefetin mikro akışkanlıkları var. Gözden ırak yerlerde suçluluğun gölgesi altında patlamasına izin verilen psikolojiler yok! Bugün herkesin bir terapisti var.

Piyasa güçlerinin akışkanlığını amaçlayan modernlik muhalif, sosyal, kültürel, cinsel akışkanlıkları baskı altına almıştır. Kamusal planda en büyük akışkanlıksa işçi sınıfının hareketidir. Bu hareket sendika ve partiler aracılığıyla burjuva demokrasisinin kulvarına sokulmuştur. Ancak esas korkulan, partiler demokrasisi artık emniyet supabı vazifesini göremediğinde hidrolik sistemi patlatabilecek bir işçi devrimidir. I. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında işçi konseylerinin kurulmasıyla birlikte güçlenen devrim tehlikesine karşı kurulan Freikorps adlı askeri birliklerin jargonlarında devrim sel kavramıyla anılır. Üstelik kadınların “yapışkan” sıvılarıyla ilişkilendirilen, askerleri içine alıp boğan, yutan, “komünist tehlikeyi” temsil eden bir seldir bu. Askerler bedenlerini sıkılaştırarak, kapatarak, onları “kırılgan” kılan duygularının dışa açılmasına izin vermeyerek tehlikeli sıvıların bedenlerine girmesini, bedenlerinin geçirgenliğini engellemeye çalışırlar. Öte yandan modernlikte kadın hareketi kamusal-politik alana pek fazla giremediği için, esas olarak aile-özel hayat çerçevesi içine sıkıştırılarak denetlendiği için kapitalizm için ikincil bir tehlike, “kültürel” bir tehlike teşkil eder. Modernliğin hidrolik sistemi; borusu, kanalı az bir sistem, büyük muhalif siyasi akışkanlara bile düzenli akabilecekleri kulvarlar sağlayamayan bir sistem, bu yüzden devrimlerle, ayaklanmalarla, patlamalarla malul bir sistemdir. Özel hayat alanında oluşan muhalif akışkanlıklara küçük kanallar bile açmak istemeyen, onları bir yandan bastırıp öte yandan sapkınlık, psikolojik rahatsızlık, davranış bozukluğu, histeri vb kavramlardan oluşan bir söylem içine yerleştirerek, yeniden kurarak disiplin altına almak isteyen bir sistemdir.

Piyasa güçlerinin akışkanlığını güvence altına almak isteyen modernliğin çareyi katı bir sosyal-siyasal yapılanmada aradığını söyleyebiliriz. Çünkü modernlik muhalif makro ve mikro akışkanlıkların özgürce temsil edilmesini, özgürce kendi akışlarını oluşturmasını kaldırabilecek, onları asimile edebilecek bir güce sahip değildir.

Postmodern kapitalizm 1970’lerden sonra bu güce ulaşacaktır. Toplumun tüm dokularına yayılan mikro kanallarla, ağlarla yapacaktır bunu; mikro akışkanlıkları ticarileştirerek, onların birikerek patlamasına yol açan eski bürokratik ulus-devletin koyduğu engelleri kaldırıp onları piyasa kanallarına akıtarak yapacaktır bunu. Postmodernlik akışkan hale gelmiş modernliktir; Bauman’ın deyişiyle likit modernitedir. Artık sıkıştırılmış basınç yüzünden patlayan toplumsal kazan yok! Yüzlerce kulvara dağılmış muhalefetin mikro akışkanlıkları var. Gözden ırak yerlerde suçluluğun gölgesi altında patlamasına izin verilen psikolojiler yok! Bugün herkesin bir terapisti var. Modernliğin, katıların mekaniğine tabi kılmaya çalıştığı özel alana ilişkin akışkanlıklar bugün göstergelerin, sembollerin, sanallığın akışkanlığına karışmış durumdalar.

Akışkan postmodern toplum içinde muhalefet de akışkan bir politikaya yöneliyor. Özellikle postyapısalcı politik yaklaşımlarda belirgindir bu. Şimdi modern dönemde hareketi ve göçebeliği öne çıkarmış olan Nietzsche’nin yaklaşımına bir göz atalım. Nietzsche, piyasa bireyinin dışındaki bireyselliğin göçebeliğini, “yürüyerek yapılan felsefeyi” savunuyor. Nietzsche’nin “göçebe düşüncesi” daha sonra postyapısalcı düşünürleri, özellikle Deleuze’ü ve Foucault’yu etkilemiştir. Ama Nietzsche’nin merkeze kafa tutan göçebeliğinde sorunlu bir yan vardır. Irigaray, Nietzsche’nin Deniz Âşığı adlı kitabında filozofun su korkusundan bahseder. Irigaray filozofun sıcak, kurak, ışıklı, sağlam temelli, katı olanı sevdiğini söylüyor. Kendiyle aynılığı ve tekilliği temel alan Nietzsche farklı olanı, ötekini bir karşıtlık ilişkisi içinde ele alıyor; kadını aşağılıyor, dışlıyor. Irigaray’a göre su, özneler arasındaki kesin sınırları bulanıklaştırır, benliklerin sonsuz mübadelesine, öznesiz ve nesnesiz bir arzunun oluşmasına imkân tanır. Akış ve hareketin, içsel-dışsal karşıtlığının ortadan kalkmasının ifadesi olan suyun başı sonu yok… Irigaray sınırları sabit olmayan bedeni yatakları sabit olmayan akıntılara benzetiyor. Ve bunu Nietzsche’ci “güçler fiziğinin” karşısına koyuyor.

Pierre Klossowski de Nietzsche ve Kısır Döngü adlı kitabında Nietzsche’de ben’in karşılıklılık temelinde oluşmadığını, kendinde çoğalan, kendiyle aynı kalan bir ben olduğunu söyleyecektir. Deleuze’ün düşüncesinde bedenin sınırları katı olmadığı gibi içsel olarak bütün de değildir. Hatta Deleuze “organsız bedeni,” bir tür anarşik bedeni savunur. Yoğunlukların gelip geçtiği, “biçimsiz maddeden” oluşan akışkan bir bedendir bu. Merkezsiz, düzensiz, düzgün-işlevsel olmayan, mülkün ve temizliğin gereksinimlerine tabi olmayan bir beden. Akışlardan, yoğunluklardan, enerjilerden oluşan bir beden. Bununla birlikte bazı feministler Deleuze’deki harekete ilişkin kavramları mekanik buluyorlar. Göçebe savaş makinesini olumlayan Deleuze, Nietzsche üzerine yazdığı kitapta Nietzsche’nin göçebe düşüncesinin erilliği üzerinde durmaz. Deleuze’deki hareket düşüncesinin yeterince akışkan olmaması, mekaniklikle malul olması onun Nietzsche’nin göçebeliğinin eril karakterini yeterince değerlendirememesinden kaynaklanır. Postyapısalcılığın “kadın kanadına,” örneğin Irigaray’a ve Cixous’a bakıldığında akışkanlığın mekanik bir iz taşımadığı, “karasal” bir boyut içermediği, likit olduğu görülür.

Bu belki de modernlikten beri akışkanlığın kadınlığın (bedeninin) “doğal” bir parçasını oluşturmasıyla ilgilidir. Nietzsche bedeni ve onun hareketini, göçebeliğini olumlar. Ama bu beden eril bir bedendir; kendi sertliğini, sınırlarını koruyarak hareket eden bir beden… Öte yandan şunu belirtmek gerekiyor: Kadın bedeninin akışkanlığı modernliğin eril söylemi tarafından dışlayıcı bir biçimde kuruluyor ama farklı –kadınsal– bir perspektifle sahiplenildiğinde akışkanlık özgürlükçü bir açılımın olanaklarını içinde barındırır.

Postyapısalcı feministlerin yaklaşımı anladığım kadarıyla bu tür bir eğilimi yansıtıyor. Feodal toplumun “durağanlığına” karşı modernlik, hareketin temsilcisi olarak ortaya çıkmıştı. Ama postmodern toplumun hareketliliğiyle, akışkanlığıyla karşılaştırıldığında, modernliğin akışkanlığı sınırlı kalır. Postmodernlik toplumun tüm alanlarını akışkan kılmıştır. Hız bugün bireyi modernliktekinden çok daha fazla çevresinden koparmaktadır. Bireyleri hızla taşıyan ulaşım araçları farklı uzamları standartlaştırmakta, nötrleştirmektedir. Postmodernlikte hareketin monoton bir biçim aldığını söylemek abartılı değildir. Öte yandan her toplumun egemen hareketlilik biçimi, o toplumun muhalefetinin hareket biçimlerinin koşullarını da etkiler. Modernliğin eril ulus-devletine, büyük sanayiye, yeterince farklılaşmamış tüketici piyasasına dayalı hareketliliğine kendi içinde farklılaşmamış, bütünlüklü, teksesli, homojen bir işçi sınıfı hareketliliği denk geliyordu. Diğer muhalif hareketlilikler yok değildi ama marjinalize edilmişti. Postmodern kapitalizm tüm ekonomik, toplumsal, siyasal yapıyı göreli olarak desantralize etti, esnekleştirdi, mikro akışkanlıklara açılım sağlayıp onları piyasanın akışkanlığı içinde asimile etti. Postmodern toplumda muhalefet farklılığa, çokluğa dayalı bir akışkanlık kazandı. Modernliğin tek, büyük bir kanaldan akan muhalefet biçimi büyük ölçüde son buldu.

Tüm bunlara karşın nasıl modernliğin muhalefetinin akışkanlığı modern piyasanın akışkanlığından farklıysa, postmodern toplumdaki muhalefetin akışkanlığı da postmodern piyasanın akışkanlığından farklıdır. Modernlik, muhalefetin hareketini ulus-devletin denetlediği tek kanala, kulvara akıtmak isterken postmodernlik bu hareketi, piyasanın çok sayıda kulvara akıtmak istemektedir. Bu durumda muhalefete düşen, egemen kanallardan dışarı taşan, her an değişen, sabit kulvarları olmayan, düzensiz, ne yöne gideceği kestirilemeyen anarşik akışkanlıklar yaratmaktır. Yeni muhalefetin kendini denetlenemeyen bir akışkanlıkla tanımlayışı onlarca yıl öncesine dayanır: İkinci dalga feminizme. 1990’larda ise Lash ve Urry, küresel akışlardan bahsedeceklerdir. Küreselleşme sadece paranın, bilginin akışıyla sınırlı kalmamış karşı-küresel bir muhalif akışkanlık oluşmuştur. Mimi Scheller’in de dikkat çektiği gibi artık kendi içine kapalı, bütünlüklü büyük toplulukların dönemi bitmiştir. “Gevşek” bir biçimde organize olmuş, açık, akışkan grupların küresel hareketliliğine dayalı ağsal bir muhalefet söz konusudur bugün. Parlayıp sönen, her an kurulan ve bozulan, tanımlanmaya karşı direnen, yersiz-yurtsuz, parçalı, otonom, kesintili, dengesiz, başı sonu olmayan, buharlaşabilen, lineer olmayan, heterojen, her an farklı biçimlere bürünen, farklı hızlara sahip olan, mevcut kulvarlardan kaçan, plansız, programsız, düzensiz, merkezsiz, katı yapıların içine nüfuz edip onları çözüp dönüştüren, izlerinin sürülmesi zor muhalif akışkanlar.

Deyim yerindeyse bu “akışkanların anarşizmidir.”

Yaşar Çabuklu, Toplumsalın Sınırında Beden, Kanat Kitap, 2004.

DEĞİNİLEN KİTAPLAR

Richard Sennett Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir çev. Tuncay Birkan Metis Yayınları, 2002, 387 s.

Julia Kristeva Pouvoirs de I’horreur: essai sur I’abjection Seuil, 1980, 247 s.

Luce Irigaray Nietzsche’nin Deniz Âşığı çev. İsmail Yerguz Kabalcı Yayınevi, 2000, 255 s.

Luce Irigaray Ce sexe qui n’en est pas un Les Èditions de Minuit, 1977, 217 s.

Robert C. Solomon The Passions: Emotions and the Meaning of Life Hackett Publishing Company, 1993, 324 s.

Elizabeth Grozs Volatile Bodies: Toward a Corporeal Feminism Indiana University Press, 1994, 250 s.

Zygmunt Bauman Liquid Modernity Polity Press, 2000, 228 s.

Deborah Lupton Duygusal Yaşantı: Sosyo-Kültürel Bir İnceleme çev. Mustafa Cemal Ayrıntı Yayınları, 2002, 280 s.

Noretta Koertge (der.) A House Built on Sand: Exposing Postmodernist Myths About Science Oxford University Press, 1998, 322 s.

Simon J. Williams-Gillian Bendelow The Lived Body: Sociological Themes, Embodied Issues Routledge, 1998, 261 s.

Categories
Kültür-Sanat Bahçesi

Bir şeyi sanat eseri yapan nedir?

Bu sorunun yanıtı için sağduyu gerçekten yetersiz. Çünkü hep aynı olana meyleder. Sanat bu aynılığın, alışılagelmişliğin kırılmasını sağlayan bir şey. Evet ben bir beden olarak tepeden tırnağa duyumsayan bir varlığım ama neden söz konusu bir sanat eseri olduğunda onu sadece 3 algım ile duyumsamakla yetineyim? Bedenim çok daha fazlasını yapamaz mı? Ben bu bedenimin duyumsama yetisini arttıramaz mıyım? Bu benim elimde olan bir şey fakat bunun için zaman, dikkat ve estetik deneyim gerekiyor. Bunun için elbette ressam olmaya gerek yok. Ama az çok estetik deneyim alanlarından geçmek gerekiyor. Mesela, sanat galerilerine gitmek gerek. Bu sadece sanat için geçerli değil, Bir şeyi ne kadar yakından takip ederseniz ona dair düşünceleriniz daha açık, hisleriniz daha yoğun olur. Her şey bir anda olmuyor sonuçta. Bir oluş söz konusu. Dolayısıyla bir beden olarak oluş içinde sanat eseriyle aramda daha yakın bir ilişki kurabilmem için tekil olan şeyleri gözden kaçırmamayı başarmış olmam lazım. Bir özne, karşısındaki sanat eseriyle her zaman özel bir ilişki kurar. Kurulan bu ilişkinin sonucunda çıkan yorumun bence epistemik olarak değerlendirilmesi gereksiz. Çünkü bu öznenin nesneyle özel bir ilişkisi olduğu ve özel olarak kaldığı için, yapılan yoruma doğru ya da yanlış demek o eserin, özneyle olan ilişkisine bir müdahaledir. Sonuçta o sanat eserinden neden hoşlandığım, neden haz aldığım sorusunun cevabı, benim öznel ve kişisel alan yorumumdur. Dolayısıyla bireysel yani tekil olduğu sürece sanat eseri hakkında ortak bilgi diye bir şey yoktur; her özne dış dünyayı duyumsayarak öznel bir deneyim sağlar. Sanat eseriyle her öznenin deneyimi de özerktir. Epistemik açıdan dış dünyayla tekil öznenin deneyimine gelirsek… bu deneyim de özerktir. İki insanın aynı kavrayışa ve anlama sahip olması nasıl iddia edilebilir? Böyle bir iddia kaygan zeminde yürümeye benzemiyor mu? Picasso’nun Guernicası, Leonardo’nun Vitrivius Adamı, Raffaello’nun Atina Okulu Freski, Johannes Vermeer’ın İnci Küpeli Kızı, Van Gogh’un tabloları ve daha sayamadığım dünyaca şaheser olan  tablolar. Bu tablolara kimisi uzun uzun bakar, kimisi üstünkörü, kimisi de bakar ama dışa çıkan bir duygusu olmaz, kimisi de duygudan dolar taşar. Ama ben o hayret duygusunu seviyorum. Ve bu tablolara ve mimarilere bakan insanların da hayrete düştüğünü seziyorum. Bazen ifade edemesek de bizde canlanan o duyguyu hissedebiliriz. Bu hayret, değil midir zaten bir sanat eserini öne çıkaran? Sanat eseri bende estetik haz yaratmalı, evet. Bunun da koşulu aslında tikeli verip, tümeli bana düşündürmesi. İnsanın tikel bir örnekten, tümeli hissetmesi sanatı sanat yapan şey bence. Ama bu sanat “işte şudur” diyemediğim bir sanat. Yoksa eser didaktik bir eser olmaktan öteye geçemez. Bu didaktik yönü arttıkça bir sanat eseri de dolayısıyla sanat olmaktan çıkar. Benim için sanat, derin bir felsefi içeriğe sahip anlatı formudur. Bence sanat her şeyi kapsıyor, doğa gibi.  Sanki sanat çok başka bir güzellik ve hayret alanıymış gibi geliyor bana. Sanki hakkında hiçbir şey bilmediğim ama bir o kadar o eserde gizil olanı fark ettiğimde üzerine saatlerce konuşabileceğim bir alan gibi geliyor. “Nietzche’nin çok doğru olarak söylediği gibi, bilim ve felsefe bir şeyi bilgi haline getirdikten, bir problemi çözdükten sonra artık onun üzerinde durmaz; o herkes için aynı olan bir bilgi niteliği kazanmıştır. Oysa sanatta böyle bir durum yoktur. Sanat için bu ilişki, sanatçı ve nesnesi arasındaki bağ, kişiden kişiye değişiklik gösterir; fakat hiçbir zaman bilgi alanında olduğu gibi terk edilmez. Nesne burada her defasında ve her çağda yeni baştan ele alınır; yeni bir ilişkinin temeli olur; o nesneye her zaman geri dönülebilir.”

Sanat eserini sanat eseri yapan şeylerden biri de tin’dir. Fakat bu tin öyle bir tin ki, önerme olarak ortaya konamayan ama pathos olarak kavradığımız bir şeydir. Sanat felsefesinin işte tam da bu yüzden genel bir tanımını yapamıyoruz. Tanım kavramı baştan başa sıkıntılı bir kavram olduğu için, bu sınırlandırıcılığa yol açar. Oysa sanat sınır tanımayan muazzam bir yaratım alanı.  Peki sanatçı ile eseri arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Bence bu soru da önemli çünkü bir eser, onu ortaya çıkaranın hamuruyla karılır. Samimi olması gerekir eserine, kendisine. 17. yy’da sipariş üzerine yapılan eserleri düşündüğümüzde bu belki böyle değil; ısmarlama olunca bir sanat eseri ne kadar sanat eseridir tartışılır. Ama bence bir ürün olmak durumundan çok ayrı bir şey sanat eseri. Onun karakteristiği taklit edilemezliğinde gizli olduğu gibi yine aynı şekilde karakteristiğinin bir parçası olarak tinin de ayrılmaz bir parçası.

Sanat eseri eğer ticari kaygılar güden bir şeyse, artık o eser bir estetik nesne olmaktan çıkmaya başlar. Ve maalesef, günümüzdeki sanat eserlerini değerlendirmek artık o kadar zorlaştı ve her şey o kadar çok tüketim nesnesi haline geldi ki bu çemberin dışına çıkan, özgünlüğünden ödün vermeyen sanatçıların bir kısmının varlığından haberdar olmak bile bir nimet.

Esma Özlen

Categories
Felsefe

Ceza Felsefesi – Nietzsche, Hegel, Ulus Baker

“Bugün bize “özgür irade” fikri konusunda hiçbir af layık görülmüyor; onun ne olduğunu artık çok ama çok iyi biliyoruz: gelmiş geçmiş tanrıbilimsel üçkağıtların en şüphelisi – insanlığı tanrıbilimcilere bağımlı kılmak için… Burada böyle bir “sorumlu” kılma eğiliminin psikolojisinden başka bir şeye değinmeyeceğim. Ne zaman birileri birtakım sorumluluklar dayatmak ister, anlayın ki orada genel olarak cezalandırma ve yargılama içgüdüleri devreye girmiştir. Ne zaman bir iradeye, niyetlere, sorumluluk edimlerine, şöyle ya da böyle olma hallerine bağlanırsa hayatın akışının masumiyeti elinden alınmış demektir: irade doktirini esas olarak ceza amaçlı bir icattır – yani suçlu bulabilmek için… Bütün eski psikoloji -ki bir irade psikolojisidir- sadece ve sadece kendilerine ceza verme hakkı yaratmak, hatta daha da önemlisi bu hakkı Tanrı’ya vermek için, bir mucit tipinin, yani rahiplerin, eski toplumların şeflerinin bir tezgahıdır… İnsanlara “özgür” dediler; onları yargılamak ve cezalandırabilmek için -suçlu olmaları için… Sonuçta her tür eyleme “istenmiş” gözüyle bakılmalıydı ve her eylemin kaynağı bilinçte bulunabilmeliydi…” (Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı)

Bilmiyorum, hallerimizi konuşmaya başlamak için yeterli bir dürtü veriyor mu? – ve hesaba katılması gereken birkaç nokta: Hegel’in bütün “ceza hukuku felsefesi” cezanın “suçlunun onurlandırılması” olduğu gibisinden harika bir fikre dayanıyordu: bir toplum birini cezalandırırsa bu onun özgür ve bilinç sahibi bir varlık olduğunun teyidiydi -ve bu hukuk sistemleri delileri ya da çocukları cezalandırmıyor… -ama delileri ve çocukları yoketmeyi sürdürdüğünü biliyoruz…

-Ve Nietzsche “biz” dediğinde anlayın ki kendisidir, ve onun düşüncelerinde kendimizden de bir şeyler bulabilirsek bizleriz…

Ulus Baker, Yüzeybilim Fragmanlar