Categories
Kadın

Kadın-Oluş

Kadın-Oluş

Deleuze ve Guattari cinsiyet farklılığının gerçekliğini inkar etmez. Bunun basitçe öznelliğin kuruluşunda yatmadığını savlarlar. Onlara göre Erkek / Kadın ikili çifti, kişiyi tanımlayan kategorik şebeke üzerindeki kenetlenmiş koordinat kümelerinden bir tanesidir. Bunlar hiç kimseye (Personne) tekabül ederler. Bunlar boş kategorilerdir. “Kadın” basitçe, eksikliğinde “Erkek[in]” hiçbir anlamının olamayacağı karşıt terimdir. Basitçe, “Erkek” olarak belirtilen şeyin üstün farz edilmesine tekabül eder. Bu ataerkil bir inşadır. “Erkek” standarttır: karşısında bireylerin yargılanacağı ve hiyerarşi içinde değerlendirileceği, toplumsal olarak inşa edilmiş insanlık ölçütüdür. “Kadın” alt-standarttır: “Erkek[e]” bir “Öteki” karşısında üstünlük sağlayacak bir şey veren yardımcı öğedir, öyle ki onun karşısında her daim Aynı kalabilsin. Eklenti bir “Erkek” olarak “Kadın” İngiliz dilinde etimolojik olarak da saklıdır. Eski İngilizce’de bu sözcük karı-Erkek (wife- Man) anlamına gelirdi. “Erkek” (Man) ve “Kadın” (wo-Man) kategorik değerlendirmenin aynı düzeyine ve sistemine aittir. Aynı dışlayıcı ayırıcı sentezin iki kutbunu belirtirler.

Herhangi bir kategoriye bütünüyle tesadüf eden hiçbir beden yoktur. Bir beden ona tahsis edilen kategoriye sadece bir sınır olarak yaklaşır: cinsiyet şebekesinde onunla tesadüf etmesi amacıyla seçilmiş koordinata göre toplumun onun için inşa ettiği bağlantlara ve yörüngelere itaat etme derecesine dayanarak az çok “kadınsı” veya az çok “erkeksi” bir hale gelir. “Erkek” ve “Kadın”ın böyleyken, mantıksal soyutlama olmaktan başka bir gerçekliği yoktur. Neyin soyutlamaları olduklarına bakacak olursak, bunlar tatbik edildikleri insan bedenleri değil, ama toplumun, altındaki bedenlerin birer bağımlısı olmasını beklediği alışkanlık-biçimlendirici bütün-çekicilerdir (aşk, okul, aile, kilise, kariyer: her bir cinsiyet kategorisinin alt tipleri etrafında dönen yapay kapalı enerjetik sistemler). “Erkek”, “Kadın” ve onların birçok alt-kategorisi, toplum tarafından teşvik edilen nesne seçimlerinin ve yaşam tarzlarının (istikrarlı dengeler) kalıplaşmış kümelerini belirtir. Bedenlerin mümkün olduğunca somutlaştırmaya zorlandığı klişelerdir bunlar. Hiçbir beden “erkeksi” ya da “kadınsı” değildir. Birisi sadece ona tahsis edilen klişeye yaklaşır; yaratıcılıktan ayrılan bitimsiz bir sapma içinde, mıknatısla daha yakından çekildikçe daha fazla mesafe alan metal gibi. Tek sonuç ölümdür. Cinsiyet, sapma-halindeki-arzudan (herkesin gizli potansiyeli ve doğum hakkı) ayrılan ölümcül bir ıraksamadır. Mineralsi bir özdeşleşmeye benzer; tepkisel bir örtü, molar bir üst-kodlamadır (yeniden-üretim). Bir beden herhangi bir cinsiyete sahip değildir: cinsiyetleştirilmiştir. Cinsiyet ona socius tarafından tahsis edilir. Ortaya çıkan adalet sarayının değil ama başka bir suç fabrikasının duvarlarını örmekte kullanılan tuğladır: aile kalesi. Cinsiyet mahkumiyetin bir biçimidir, bedenin bağlayıcı ve dönüşümsel kapasitesinin toplumsal olarak işlevsel bir kısıtlanışıdır. Her ne kadar bütünüyle toplumsalsa da, cinsiyet tabii ki de bedenlere rastgele kategoriler tahsis ediyormuş gibi keyfi değildir. Cinsiyetleştirme, bedenin biyolojk olarak belirlenebilmesi amacıyla toplumsal olarak belirlendiği süreçtir: anatomik farklılığa tutturulmakla, kader olarak kalıba dökülen toplumsal yönlendirme.

Kalıplaşmış kadın cinsiyeti, daha büyük bir belirsizlik (“yanardöner”) ve devinim (“hafifmeşrep”) ihtiva eder ve paradoksların orantısız yüküyle birlikte ataerkil gelenekle doludur (bakire / fahişe, anne / sevgili). Üst moleküler hal, “normalde” karşılıklı olarak dışlayıcı olan durumları çakıştırma kapasitesini içerdiği için, Deleuze ve Guattari, kişileştirilmiş-bireyin yeniden üst-molekül oluşu için kadınsı klişenin erkeksi olana göre daha iyi bir çıkış noktası takdim ettiğinde ısrar eder. İşte bu yüzden “kadın-oluş” dedikleri şeyi her iki cinsiyet için önerirler. Kadın-oluş, belirlenimsizliği, devinimi, ve kalıplaşmış kadın geçmişinin paradoksunu, şimdide işlediğince socius tarafından desteklenebilir olduğu bir noktaya doğru taşımayı kapsar–ötesine geçildiğinde, tanımdaki eksikliğin bir yörünge seçmekteki olumlu bir güç olduğu sınırın üzerinde bunu yapar (olasılık dünyasından gücüle doğru giden bir sıçrama-atılım). Kaçınılmaz olarak bu, geleneksel olarak hedefledikleri için ve onlar vasıtasıyla, kategorinin yeniden tanımlanmasını içerir: “yanardönerlik,” evin ya da işe ait başka sıkıcı arenaların sınırları içinde kalmalarına karşı kadınların tarafındaki politik bir (geleneksel evliliğin bariyerlerini yıkmaya, karşılanmamış ev emeğine, ve genel olarak kadınların çalışmasına dair feminist proje): “hafifmeşreplik” sanatsal bir yaratıcılık dahilinde çok yönlülüğe yükselecek şekilde icra edilir (kadın yazarlığının yaratıcılığı). Hafife alınan bir kategoriden kolektif özgürlüğün yüksek derecesine; değer biçmeden yeniden-değerlendirmeye. Yeniden-değerlendirmek dışında, kategori değiştirmenin de bir yeri vardır. Kadınsı klişe stratejik olarak suiistimal edilebilir: örneğin, kendisine toplumsal olarak tahsis edilmiş duygular ve etkiler yörüngesinden kaçmayı dileyen bir erkek tarafindan devralınabilir (birçok tarzda, cinsiyet-değiştirme operasyonuyla, gay ilişkideki pasif partner olarak, “kadın-kimliğine” sahip heteroseksüel olarak yaşamakla). Ya da hedefteki bir beden tarafından böylesi bir aşırılığa taşınabilir, bir kadın tarafından böylesi bir hünerle icra edilebilir, öyle ki, işler tersine dönebilir ve erkekler kendi kimliklerinin tuzağına düşerler (“kadınsı tavır”).

Ailevi bir üst-kodlama varolduğu sürece, molar Erkek tarafından, yani engelleyici uygulama tarafından tasvip edilmeyenleri savunan ve onlara yetki veren bir cinsiyet politikasına ihtiyaç duyulacaktır. Geleneksel arenada, toplumsal üst-kodlama tarafından standart-altı koşullara sürülmüş bireylerin durumunu yükseltmeyi amaçlayan eylem, oluşun kaçınılmaz bir görünümüdür: kadınlar, gayler, ve başka cinsel azınlıklar, eşit olduklarını beyan ederek kendi kolektif potansiyellerini çok daha fazla elde ederler. Ama bir kategorinin yeniden-değerlendirilmesi veya hatta yeni kategoriler icat etmek tek başına yeterli değildir. “Kadın”ların “Erkek”lerle ya da herhangi bir kategorinin bir diğeriyle eşit olduğunu vurgulamak, sadece molar niteliğin ayrıcalıklarına ve sınırlamalarına eşit haklar tanır. İnsanların bedenlerinin, kendi potansiyellerini yeniden talep etmeye bütünüyle muktedir olabilmeleri için, önce molar sistem tasfiye edilmelidir. Varolan düzene dahil olma gereği vardır, ama tek başına bir amaç olamaz. Çünkü temel olarak aynı-oluş[tur]–molarlaşmaktır–bu. Eğer koruyucu bir mekanizma, öteki-oluşlar için politik olarak kullanılmazsa sonuç olarak bir öz-yıkımdır. Dahil olma, atılımı mümkün kılan stratejidir.

Deleuze ve Guattari icin nihai amaç, ne bir kategoriyi yeniden-tanımlamak, suistimal etmek, veya stratejik olarak abartmak, ne de yeni bir kimlik icat etmektir. Onların amacı, özdeşlik aygıtını aynılık eşiğinin ötesine tekilliğe doğru itmek için kategorik şebekeyi bütünüyle parçalamaktır. Takribi olarak kapalı bir sistemdeki mütakabil farkların kısıtlamalarından bedeni alıp (ayrımcı bir ikili mantık dayatan üst-kodlayıcı diferansiyel şebekenin tesis ettiği, dışsal sınırların çeşitlenmesi), onu yitirgenliğin mutlak farkına fırlatmak (öyle farklılaşmış bir bedensel durumdur ki kendinden bile farklılaşır; karar-verilemez olan her bir şimdisinde, geçmişini birçok geleceğiyle birlikte korur; özgürlüğün sonsuz derecesinin keyfini süren her daim açık bir sistemdeki ikili-olmayan maddi diferansiyel olarak bedenin kendisi; girdaptaki yaşam: yoğunluk). Deleuze ve Guattari için cinsel politikasının sonu cinsiyetin (ataerkilliğin altındaki molar cinsiyet organizasyonunun) paramparça edilmesidir–aynen, sınıf politikasının sonu olarak sınıfın (kapitalizmin altındaki molar iş organizasyonunun) paramparça edilmesi gibi. Amaç, herkesin kendisini cinsiyetsizleştirmesi, molarlaştırıcı-olmayan, cinsel yaratıcılığı sınırlamak yerine onu destekleyen tarafsız bir sociusun yaratlımasıdır: üst-moleküler öz-icatların yerel-global bağıntılı yolakları dahilinde, farktan hiper-farklılaşmaya doğru.

Deleuze ve Guattari’nin “kadın-oluş” kavramına dair formulasyonu, işin doğrusu cinsiyetçidir. Değişimin sorumluluğu kadınlara yüklenmiştir, çünkü onları farklı kılan onlara ait klişedir. Erkeksi kalıbı onun desteklendiği bir eşiğin ötesine itebilecek benzer bir devrimci erkek-oluşun (örneğin, “erkeksiliği” yapısökümcü bir aşırılığa taşımak amacıyla onu teatralleştiren gay ve lezbiyen sado-mazoşist topluluklar tarafından kullanılan stratejileri takip edenler) olasılığına inanmazlar. Normal erkeğin bu tarzda bir erkek-oluşu imkansız olacaktır, çünkü bunu yaptığında zaten olduğu şeyden başkası olamaz, ama daha ziyade sadece daha çok zaman aynı kalır. Oluş, heteroseksüel erkek için acil bir seçenek değildir. Onlara ait bedenlerin ve arzuların neredeyse bütünüyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu Standart Erkek-biçimi, oluş-karşıtlığının kişileşmesidir. Molarlık, doğası gereği oluşun-feshidir. “Önden gitmeye,” yani öz yıkıma rıza göstermesi gerekenler, kendi biçimlerini esnetmesi gerekenler, “gerçek” erkeklerdir, molar erkeklerdir. Kendilerini biçimsizleştirmeleri gerekir. Şimdiye kadar onları tanımlamış olan, ve onlar adına ötekiler için tamamlayıcı tanımlar dayatan üst-kodlama aygıtından bedenlerini ve arzularını ayrıştırmaları gerekir. Bu sadece, olmaya bir son verip oluşa muktedir olduklarnda mümkün olacaktır. Varolan toplumsal düzenin onlara uyarladığı ayrıcalıklar ele alındığında, molar erkeklerin bu öz-yıkım görevine ani bir şevkle sarılması ihtimal dahilinde değildir. İntihar etmelerine yardımcı olunmalıdır. Kadınlar ve cinsel azınlıklar önden gitmek “zorunda” değillerdir–ama beklemek zorunda da değillerdir.

Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi (Deleuze ve Guattari’den Sapmalar) kitabından alınmıştır.

Categories
Patika

İnsan Halen Godot

İnsan halen Godot’yu bekliyorsa konuşulması gereken Godot’dur. Peki kimdir Godot?

Godot aslında insanın varolduğu günden bu yana beklediğidir, umuttur, çıkıştır, ışıktır. Ancak bu ışığa insanın ulaştığına şimdiye değin tanık olunmamıştır. Köle isyanları, Spartaküs tam da bu ışığın ele geçirildiğine inancın pekişmeye başladığı an sönmemiş midir? Ya Avrupayı yüz yıl sarsan ünlü Köylü isyanları? Yalnızca iktidarı devrimci gibi gözüken ancak soyluların devlet idaresinde zaaflı olduğu noktaları daha muhkem hale getiren ve böylece devleti eskisinden daha güçlü ve zalim kılan burjuvazinin işine yaramıştır. Köylülerin elindeki umut ışığının bir daha tam ele geçirildiğine inanıldığı zaman gerçek olmadığı bilgisine ancak yıllar sonra varılmıştır. 19. yüzyılı kasıp kavuran çağdaş sosyalist devrimleri düşünelim. Ellerindeki insanlığın geleceğini işaret eden meşaleler önce Avrupa’da, derken emperyalizmin en zayıf halkası olan Rusya’da, sonra bütün Balkan ülkelerinde, Latin Amerika’da ve Çin’de, Kore’de, Vietnam’da bir çok devrimin yapılmasına yol açmış, devrimler çağına yol açmıştı. Ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde aydınlar, öğrenciler, işçiler ve köylüler bu ülkelerdeki devrim ateşini ülkelerinde de yakmışlar, kapitalizme, emperyalizme kısaca sisteme karşı onurlu bir isyan bayrağı açmış ve karşı saldırılara beklenmedik bir direniş savaşı başlatmışlardı. Bu direniş yer yer umutsuz olsa da bugün de sürmektedir. Ama her defasında Godot yine beklenir olandır, yüreğimizdedir. Godot bir anlamda Pandora’nın kutusunda kalan umuttur. Dünyaya bu kutudan dağılan açlık, hastalık, rüşvet, savaş, sömürü gibi kötülükler karşısında içimizde yaşattığımız umuttur. Pandora’nın mitosu gibi bir mitostur Godot. Bir gün gelecek ve bütün kötülükler bitecek. Pandora’nın kutusundan yayılan kötülüklerle nasıl eşitlikçi, sömürüsüz toplumun simgesi Ana Tanrıçanın gücü elinden alınmışsa, Beckett hiç gelmeyecek olan Godot’suyla bu eski mitolojiye gönderme yaparak umutsuz bir bekleyişe mahkum etmiştir bizi. Godot umutsuz bir bekleyişin simgesidir.

Esma Özlen

Categories
Felsefe

Arzu Politikasına Giriş

Ödipalleşmiş temsiliyet, insanlara yüzler vererek işler; kişi, socius’a kaydedilir ve ona verilen ve tanınmasını sağlayan görünüşe göre topluma katılır. Kapitalist kültür büyük ölçüde, yüzlerin üretimi, kaydedilmesi ve tüketimindeki arzu yatırımı ile ilgilenir. Kapitalist özne tanınmak ve beğenilmek için, kendisine ait bir yüz üretmeyi ister; filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler, “medya” olmaktan çok, yüzler üreten ve kaydeden makineler olarak iş görürler, tüketici, ona iliştirilen “ün”ün esrarlı niteliğinden dolayı, ünlü bir yüzün tanınmasından ve tüketilmesinden doğrudan bir haz alır. Deleuze ve Guattari, yüzlerin üretimini, enformasyon kuramından çıkardıkları iki öğeye dayanarak analiz ederler. İlk olarak, birbirlerini dışlayıcı alternatiflerden oluşan bir şablon kurulur: Bir yüz, ya bir erkek ya da bir kadındır, yoksul ya da varsıldır, yetişkin ya da çocuktur, lider ya da tebaadır, heteroseksüel ya da homoseksieldir (1988: 177). Alternatiflerin tek bir ayrıma gönderme yapmaları anlamında, bu ayrım “ikili-tekanlamlı”‘dır (biunivocal). Yargılayan ve tanıyan özne, her zaman bu ayrımın bir tarafına yerleştirilecektir. İkinci olarak, ikili seçim şeklinde, seçici bir yanıt vardır: Bir yüz basit bir “evet” ya da “hayır” ile ya onaylanır ya da reddedilir. Daha uzak bir düzeyde bu iki işlem bir hoşgörü oluşturmak üzere birleşebilir: Bir yüz ne beyaz ne de siyahtır, Asyalı mıdır? Yoksa Arap mı? Bir yüz ne erkek ne de dişidir, travesti midir? İlk ayrımdan geçemeyen yüzler daha sonraki bir seçim düzeyinde, kabul edilebilir ve tanınabilir hale gelebilir. Bu düşünce tarzı, majoriterdir: Her yüze, başlıca Avrupa dillerinden birini konuşan, beyaz, yetişkin, rasyonel, erkek, heteroseksüel, evli bir kent sakini gibi, her zaman olumlu bir değerlendirme sağlayan sabit bir normla ilişkili olarak bir yer tayin edilir. “Majörite” kelimesinin kullanımı, çoğu insanın bu türden olduğunu ifade etmez, aksine onun, yüzselliğinin tanımlandığı ve herkesin ona göre yerleştirildiği egemen bir norm olduğunu ima eder. Bu düşünce biçimi, üretken değildir: Bu tür simülakrumlar, üretken bir makine oluşturmak üzere birbirlerine bağlanamazlar. Onun yerine, ikili-tekanlamlaştırma ve ikileştirme süreçlerinin, kendi çıkarları için onları sömüren aşkın bir makinesel aygıt tarafından benimsenmesi gerekir.

Yüzsellik, iki düşünce doğrultusunu izler. Bir taraftan toplum, daha sonra istatistiki olarak ele alınması gereken enformasyona dayanarak kayıt edilebilir. Çokboyutlu makinesel süreçleriyle birlikte, toplumu oluşturan gerçek üretimin ilişkileri görünmez kalır; toplum, istatistiklere ve eğilimlere, çok geniş molar kümelerin hareketine göre tanımlanır. Kişi, çok sayıdaki öznenin bir yüzden diğerine doğru akışına dayanarak bir toplum “bilgi”si kurar. İkinci olarak, yüz, yüzsel temsiliyeti açısından tanımlanmış bir özne oluşturmak üzere içselleştirilebilir: Yüz, bir perspektife dönüşür, öyle herkesin, kendi görüşlerine ve tercihlerine sahip olması gerekir. Kapitalist demokrasilerde, herkesin her şey hakkında bir bakış açısına, bir görüşe sahip olması istenir; herkes kendi kimliğini, yaptığı tercihlere dayanarak ifade eder. İkinci bir toplumsal kuram, çoktan seçmeli anketlere dayanarak elde edilen görüşlere göre, öznelerin, yani içseselleştirilmiş yüzlerin istatistiki analizidir. “Bilmiyorum” yanıtını verenlere bile bir yüz verilir.

Daha sonraki bir söyleşide Deleuze, ikinci Dünya Savaşı’ndan beri Foucault’nun “disiplin” toplumundan bir “denetim” toplumuna geçiyor olabileceğimizi sürer (Deleuze, 1991b: 240-7), Aile, okul, psikiyatri kliniği, hapishane ve fabrika gibi kapatma kurumları kriz içindedir ve onların yerine, rollerinin dağılması geçirilir. Tahakküm tarzları, öznenin içinde sağlam biçimde içselleştirilir; öyle ki, sonunda parçalı bir Oedipus, arzunun kişiye özel ilişkilere yatırılmasında, eğitimi sürdürmede, normalleşmiş rasyonalitede, yasalarla işbirliğinde ve özel girişimlerde daha çok etkili olur. Denetim tarzı artık kapatma değil, yüzsellik ya da kredi kartlarının üzerlerine basılanlar gibi bir sayı olan, yüzselliğin enformasyonal biçimidir. Egemen temsiliyet tarzı, paroladır: Bir yüz ya da bir sayı, basit bir ikili şablona göre, üretim, enformasyon ve tüketim araçlarına erişimi sağlar. Parolanın kendisi mali ya da kültürel birikimin derecesine, kişinin, ücret ve enformasyon üretimine erişim derecesi tarafından düzenlenebilen itibarına ve güvenilirliğine ait soyut bir nicelemeyi temsil eder. Toplumsal olan, veriler biçiminde kurulabildikten sonra, dış makinesel aygıtlar tarafindan bilimsel olarak kullanılabilir ve denetlenebilir (Guattari ve Negri, 1990:49)

Deleuze ve Guattari’ye göre, bu basit düşünme süreçleri ve öznellik biçemleri, karmaşık gösterge rejimlerinin birleşmesinden oluşturulur. Bu tür makinesel süreçlerin enformasyona dayanarak temsil edilemeyecek olmalarından dolayı, Oedipalleşmiş temsiliyet içinde, gereğinden fazla enformasyon ya da yinelenme olarak ortaya çıkarlar. Yüzün bir bileşeni, gösterenin despotik rejimidir. Bu kavramı uygulayarak, yüzler, yinelenme sıklığına göre kültüirel birikim ya da “ün” kazanırlar (1988: 115); pek çok insaın evinde sıklıkla yinelenen bir yüz, kültürel kodun belirli bir artıkdeğerin kazanır. Fakat yüzler, gösterenler gibi, birbirlerine gönderme yapabilir: Bir yüz, daha ünlü yüzlerin yanında görünüşünün yinelenmesiyle artikdeğer biriktirebilir. Bu yüzden sohbet programlarının sunucuları, kodların en yüksek değerlerine sahiptirler; yüzleri kendi programlarına davet ederek, barbar despotlar gibi bu tür değeri ihsan edebilirler. Tüm bu yüzler, aşkın gösterende, yani boş projeksiyon perdesinin beyaz duvarında, kendisini seyrettirmekten bıkmayan, tersine çevrilmiş Büyük Birader’de kaydedilerek üst-kodlanırlar.

Philip Goodchild’in Arzu Politikasına Giriş (Deleuze&Guattari) kitabından alınmıştır.

Categories
Patika

Okur ve Yazar: Delikleri Büyüt!

Sevdiğim yazar, yazdıkça aklının yitmini hissettiren yazardır, normalliğin ve dilin sınırlarını aşındırması, aşması gerekir. Bu yitiş, ya yeni bir aklın icadıdır ya da verili aklın yıkılışıdır. Hayvanlaşan, tanrılaşan, kadınlaşan, çocuklaşan ya da hiçleşen insan-oluş. Kendini yıkarak oluş-an, bir damla suda okyanusu taşıyabilen, durgun suda boğulan, akan suda coşan, akışlarını diğer akışlara bağlayabilen, üreten arzu. Kelimeleri bir arzu olarak aktıkça okurunun akışlarına ortak olmasının yanında aktığı yerlerden birşeyleri koparıp akışına dahil etmesi gerekir. Yapay bir gölde durdukça çürüyen, balıkları bile öldüren durgun su olarak değil, akarsular gibi coşması gerekir. O ritmin yakalanması ve kaçırılması gerek. Yaşadığımız çağı ve bu çağdan çıkışı aksi takdirde anlatmak mümkün müdür? Her şeyi normalliği ölçüsünde anlatan “piyasacı yazar” bunu bir iş olarak meslekten yapıyordur kağıt ve mürekkep israfı olarak. Daha kötüsü bir ağaç israfı olarak; bir ağacı daha iyi birşeye dönüştüremememiştir çünkü. Deleuze, “yazar olmak değil ama yazmak oluştur” diyordu. Ve başka bir yerde de ekliyordu: “Kendi saltanatlarına hiyanet etmek, kendi sınıfına, kendi cinsiyetine, kendi çoğunluğuna hiyanet etmek – bundan başka hangi sebep yazmak için bir neden olabilir? Ve yazıya hiyanet etmek.” Yeterince akıllı yazarımız var, bize deli yazarlar gerek, hain yazarlar gerek, yeteri kadar yoksa yazmak gerek.

• • •

“Hep yetenekli yazarlardan bahsediyoruz; artık yetenekli okurlardan bahsedelim” diyor Milorad Paviç. Bahsedelim.

Aktif okur pasif okurun aksine metni veya yazarı otorite kabul etmez; klasik yazar (eğitmen), okur (eğitilen) karşıtlığını reddeder. Aktif okur okuduğunu da kendisini de sorgular, yargılar, kendi süzgecinden geçirir, bazen süzgecinin deliklerini genişletir veya daraltır; tüm bunlar metnin okurunu değil okurun kendisini de otorite yapmaksızın okuduğu metni kendisi inşa etmesini ifade eder. Aktif okur tüketen değil üretken okurdur, elindeki çekiçle metni şekillendirebilir, yıkabilir, baştan yaratabilir.

Bu okul-öğretmen, din-imam-peygamber, devlet-yasa-vatandaş gibi otorite kurumları dışında bizim kitaplarla özerk ilişkimiz için geçerli bir durumdur. Fakat bir okulda bir okul kitabını, bir ibadethanede din kitabını, bir devletin anayasa metnini aktif bir okur olarak eleştirel okuma şansımız var mıdır? Elbette vardır; ama bu geçersiz not almayı, günahkar olmayı, vatandaşlıktan çıkarılmayı göze almamızı gerektirir.

“Hep yetenekli yazarlardan bahsediyoruz; artık yetenekli yazarlardan bahsedelim” diyen Milorad Paviç’i tam da bu noktada kendime alet ederim. Bugüne dek hep yetenekli yazarlardan bahsettiğimiz gibi yetenekli yöneticilerden, yetenekli peygamberlerden, yetenekli yasa yapıcılarından bahsettik; yetenekli öğrencilerden, müminlerden, vatandaşlardan bahsetmedik değil tabii ama onları da yetenekli yöneticilere tabi makul vatandaşlar olarak ele aldık. Faşizmi üreten de, otoriteyi üreten de bu makul haldir. Makul dışılık ise pasif okurun aksine aktif okur gibi eleştirel, sorgulayıcı yaklaşımı ve elinde çekiçle baştan yaratmayı gerektirir.

Baran Sarkisyan

Categories
Gündem

Yasanın Gücü Adına: “Ya Sev Ya Terket”

Müslüman çiftin İsviçre’de ‘karşı’ cinsle tokalaşmayı reddetmesinden dolayı vatandaşlık verilmemesi üzerine yapılan tartışmalarda yine klasik olarak “İsviçre’de ne işi var, Arabistan’a gitsinler” denildi. Muhtemelen bu müslüman çift Arabistanlı ise doğdukları ülkede de “madem şöylesin öyleyse şu ülkeye git” denilmiştir ya da buna zorlanmıştır.

Bu konuda açılması gereken birçok ara başlık vardır: İsviçre gerçekten demokrat bir ülke midir ve din, mültecilik, iktidar, sol, mülkiyet gibi başlıkları tek tek incelemek gerekir ama şimdilik burada Tanrı/Yasa üzerinden ilerlemek istiyorum.

Kısaca “beğenmiyorsan git” diyenlerin mantığı ister farkında olsunlar, ister olmasınlar şöyle işlerlik göstermektedir: herkes bulunduğu ülkenin yasalarına saygılı olacak! Bu durumda doğdukları ülkede verili yasalara karşı mücadele edenler ya da memnuniyetsizlik gösterenler egemenler tarafından “defol git buradan” diye kovulurken, doğdukları ülkeden başka ülkelere gidenler de o ülkenin yasalarına uymak istemediklerinde “burada ne işin var, defol git kendi ülkene” denilecek. Burada sizce de bir problem yok mu? Sözgelimi bir anarşistin bu dünyada yatacak yeri yoktur. Kendilerini imha mı etmeleri gerekmektedir? Ya da bir dönem “Komünistler Moskova’ya” denilirdi. Müslüman çift örneğinden yola devam edersek müslüman çiftin aşkın göndereni Tanrı iken kendilerini solcu, laik olarak görenlerin aşkın göndereni de Yasa’dır. Esasında her iki aşkınlık arasında bir fark yoktur. Her iki gönderen de aşkındır ve kendisini hükmeden olarak ilan etmiş, toplumun buna ayak uydurması istenmiş, hükme uymayanın da bükülmesi, tecrit edilmesi emredilmiştir.

(Burada bir solcu en ilerici düşünce bizimkidir, bizim yasamızdır ve birgün herkesi o yasaya uyduracağız diyebilir, mümkündür de bu, yakın tarihe baktığımızda Sovyetler’e, Çin’e, Doğu Blok’a baktığımızda örneklemeleri vardır, gelecekte de olabilir. Buna karşın bir başka solcu da “ideal ülke” olarak kendisine bazı Avrupa ülkeleri seçmiş olabilir, o ülkelerin yasalarıyla belirlenmeyi arzulayabilir. Ama dikkat çekmek istediğim konuyu ıskalamaktadırlar.)

Her iki taraf da kendisine ya Tanrı’nın hükümlerini tartışmayı reddetmiş ya da Yasa’nın. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” diyerek ilanın ilanını yapmasından sonra yerine geçen İnsan/Yasa aşkınlık görevini Tanrı’dan devralmıştır. Tanrının hakimiyetindeki evren ile bugün Yasa’nın hakimiyetindeki evren arasında heralde araçsal olarak kimi teknolojik farklar sözkonusudur sadece.

Tanrı ile Yasa bir terazide tartıldıklarında Yasa’nın daha hoş olabileceği iddia edilebilir, zira Yasa değilse bile hükümleri değiştirilebilir diye düşünülebilir, ama Yasa’nın gücü de tam da buradan gelmektedir zaten, değiştirilebilirdir ve göçebedir. Seni bir göz gibi izlemektedir ya da bir ayna olarak ve sen o aynaya bakıp kendini düzeltmeye zorlamaktadır. Bu Yasa’nın kendi bakiliğini sağlamak içindir. O her zaman hükmeden olarak varlığını sürdürmek istemektedir, tıpkı Tanrı gibi.

İnsan Tanrı hükmünün boşluğunu Yasa hükmüyle doldurmuş olması İnsan’ın çok da birşey beceremediğini göstermektedir. Buna rağmen solcu/laik böbürlenmelerin nedeni de heralde çok birşey beceremediklerinin boşluğunu doldurmak içindir.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Acı ve Beden II: Bedeni Acı İle Fethetmek

“I hurt myself today

To see if i still feel

i focused on the pain

The only thing that’s real”

 

(“Bugün kendimi yaraladım

Görmek istedim, hâlâ hissedebiliyor muyum

Tüm dikkatimi acıya verdim

Ki o, gerçek olan tek şeydi “)

 

Johnny Cash, Hurt adlı Şarkısından

Bir önceki yazıda modern insanın acı ile ilişkisinde çift boyutlu bir tutkunun bulunduğunu belirtmiştim. Bu çift boyutun ilkine, acıyı toplumsal hayattan inkâr etmek damgasını vuruyordu. Modern zamanlarda acıyı toplumsal hayattan kovmak temel bir itkidir, acısız bir hayat saplantı halindedir. Acı artık Ortaçağ çilecilerinin temsil ettiği geri bir fenomendir, aydınlanmanın “mükemmel”ine tümüyle yabancıdır.

Modern insanın acı ile ilişkisinde ikinci boyutu ise, bedenini acı üzerinden yeniden tanımlama çabası oluşturur. Modern zamanlarda bireyin bedeni ve doğa ile iletişim imkânları kısıtlanmıştır, bu iletişim sapkınlık olarak görülür, üretim sürecinden dikkati uzaklaştıran her şey gibi kınanır. Acı ise görünmez bedeni görünür kılmanın yolu, hissetme arayışının kaçınılmaz durağıdır.

Kapıdan kovulan acı bacadan girer, yeraltına sızar. Mazoşizm yaygındır. Bedeni acı sınavından geçirmek diye genel bir tanıma sokulabilecek mazoşizm aslında sadece cinsel bir fantezi değil aynı zamanda bir keşiftir. Aslına bakılırsa bedene acı çektirmek ve acıdan haz alma çabası bir kaçıştır. Acıya ilişkin tüm insani bağları ağrı kesicilerle kesilmiş, “yatıştırılmış” insan, varoluşsal bir deneye sürüklenir, kendi bedenini ya da başka bedenleri acı sınavına sokar. Bedenini hissetmek heyecan verici olduğu kadar sapıkçadır da modern insan için. Metalle sevişmek gibidir, insan bedenlerinin ise soğuk çelikten farklı olmaması beklenir; aynı sağlamlıkta aynı hissizlikte.

Modern toplumda hissizleştirilmiş bedene yönelen ilgi mazoşizmi üretirken, hissizleştirilmiş toplumsallığa yönelen ilgiyse acının tanrılaştırılmasında görülür. Elbette ki toplumların birbirlerine çektirdikleri acıların başlangıcı modern zamanlar olmadı, ancak bir toplumun bir diğerine çektirdiği acıyı tüm ayrıntıları ile televizyonlardan canlı izlemesi ilk kez günümüzde görülüyor. Kitleler halinde acı çekenlerin görüntüsü kitleler halinde izleyenlerce algılanıyor. “İliştirilmiş” medya acının kitle algısına hizmet eder, güçlülerin yapabileceklerinin ibret olsun diye gösterilmesini üstlenir.

Ancak modern insan için bedenine acı çektirmek ve mazoşist varoluş, bedenle barışmanın ve onun doğallığına saygı duymanın aracı değildir aksine bundan uzak bir noktadadır. Bedeni yenmenin bir yolu olan acı ile amaçlanan, tüm insan ilişkilerinin olduğu gibi beden-ben ilişkisinin de mülkleştirilmesidir. Fethedilen beden zevk verir, fethedildiği ölçüde “mülkleştirilir”. Modern insanın en fazla zevk aldığı şey egemen olmak ve  sahip olmak değil mi? Modern zamanlardaki kesintisiz hızın simgesi otomobiller cinsel objelerle pazarlanmıyor mu?

Bedenle iletişim kurma serüveni yerine bedene hakim olma serüveni çıkmaz sokak gibidir. Bu yüzdendir ki, acı karşısında tıbbi anlamda en fazla ilerleme kat edilen yüzyılımız acının en fazla kitleselleştiği zamanları da ifade etmekte. Aslına bakılırsa kendi bedenine tanıma – meydan okuma- deforme etme diyalektiği ile yaklaşan modern insanın sonuçta bedenin imhasına yönelmesi hiç de şaşırtıcı sayılamaz. Bedeni ucubeleştirmek ve “bozmak” acı serüveninin kaçınılmaz ereğidir. Bedeni yeniden şekillendirme serüveni tanrılık iddiasının temel eşiğidir.

Bedeni acı ile fethetmenin siyasal bir yönü de var. İşkencenin kurumsallaşması ve sorgu teknikleri, bedenin düşünce dünyasının fethedilmesinin bir aracıdır. Şüphesiz başka bedenlere eziyet edilmesi ve acının bir silah olarak kullanımı çağlar boyunca vardı ancak bedenin ve zihnin tahrip edilmesinin bu derece sistematikleştiği bir çağ modern öncesi zamanda görülmemişti. İşkence “yeniden icat edilmiştir”. Bedenin tıbbileştirilmesi bu sürece hizmet etmektedir, “hasta beden” tanımı acı ile ilişkiyi sorunlu kılar.

Guantanamo’da işkencenin fiili hukuk yarattığı bir çağdayız. Acı ile ilişkimizin siyasal anlayışımızla derin bağlantıları vardır. Kate Millett insanın tıbbileştirilmesi ile bedene yönelik şiddetin politik baskı aracı olarak kullanılmasının akrabalık bağını şu sözlerle deşifre eder:

“Psikiyatri insan haklarını taciz etmektedir. Elektroşoklar, zorla müdahaleler.(..) Onlar güç kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Biliyorsunuz bir kez akıl hastası ilan edildiniz mi bütün sosyal haklarınız elinizden alınıyor, vatandaş sayılmıyorsunuz. Bu korkunç bir şey. Tımarhanelerde insanlar tamamen yalıtılmıştır. Hiç kimseyle bir iletişimleri olamaz. Politik baskıya yönelik kurumlarla psikiyatrik kurumlar arasında bir ortak yan söz konusudur bu yüzden. Burada insanın bütünsel bir kontrolü var”.

Hasta ve sakat bedenlerin, yani acı çeken beden imajının göz önünden kaldırılmasında temel savlardan birini “yaşam kalitesi” olgusu alır. “Yaşam kalitesini arttırma”nın güncel beden algısına erişmekle at başı gittiği zamanımızda yaşam; “kaliteli”, “pürüzsüz”, kesintisiz hıza tabi olarak, makbul görünmektedir. Gündelik yaşamımızda artık fazlası ile yeri olan bu kavramın anlam çerçevesi sakat ve yaralı bedenlerin yok edilmesini savunan faşist anlayıştan selüloitli bedenlerin “yola getirilmesi”ne kadar, geniş bir çerçevede kavramsal analiz sunmaktadır.

İlk bölümde bahsettiğim Auschwitz imajını hatırlayalım: Hasta, sakat ve yaşlıların krematoryumlara gönderilmesinin nedeni açıktır: Artık bu bedenlerin üretim süreci açısından bir değer ifade etmeyişleri ve dahası toplumun “genel yaşam kalitesini” düşürmeleri. Günümüzde de sakat ya da değil, bedenlerimiz üretim değerinden çok tüketim değeriyle ölçülmüyor mu? Benzer bir şekilde özellikle Avrupa’da yaş ortalamasının gitgide yükselmesi karşısında “yaşam kalitesi” tartışmasının yoğunlaşmasını izliyoruz.

“Bir Metafor Olarak Hastalık”

Acıyla savaşımızın temelinde bedenin tıbbi bir nesne olarak algılanması yatmaktadır. Bedenin tıbbileştirilmesi ile birlikte gelişen “sağlıklı” kavramı gündelik dile acısız olarak tercüme edilir. Acı, bir insanlık halinin yansıması değildir artık, “hasta insan” olgusunun bir türevidir. Modern zamanlar da “hastalık” ve “hasta beden”e yaklaşım başlı başına araştırmalara konu olmuştur. Bunlar içerisinde Susan Sontag’ın kanser olduğunu öğrendikten sonra başladığı ve tümüyle bir içsel yolculuk olan eseri Bir Metafor Olarak Hastalık- AIDS ve Metaforları’nı önemle anmak gerek. Sontag modern zamanlarda bedenin kırılganlığının, incinebilirliğinin ve acının bastırılmasını şu sözleri ile anlatır:

”İleri sanayi toplumlarında ölümle yüzleşmek öylesine zorlaşmıştır ki, ölüm artık doğrudan incitici bir olay sayılmakta, insanların ölmekte olduğu bilgisi kendilerinden esirgenmekte, ölüm üzerine tüm çeşitlemeler, ‘iyi ölüm en kısa ve bilinçsiz ölümdür’ şeklindeki bir yanılsamaya temellenir hale gelmektedir”.

Hasta insanların acı çekmesi kısmen normal kabul edilir. Ancak bu “normal” acı çeken bedenin ve bir insanlık durumu olarak acının toplumsallaştırılması değildir, hasta insan toplum dışındadır, hastanenin ve sağlık kurumlarının mülkiyetindedir. Hastalık toplumsal dışı bir değişkendir, gün ışığında bulunamayacak karanlık bir tecrübedir. Modern tıbbın birçok tıbbi gelişimi Auschwitz ve diğer toplama kamplarında yapılan bilimsel deneylere borçlu olması yüzyılımızın hâlâ taşıdığı ağır bir utançtır. Acı çeken, hasta beden toplumun kıyısındadır. Doğrusu, açıkça söylemek gerekirse hasta beden modern zamanlarda kavramsal anlamda tümüyle bir ucubedir.

Görülen o ki, ölümlü beden gerçeği ile yüzleşmekten korktuğumuz sürece acıyla üvey evlat ilişkimiz de sürecek. Bedenin kırılganlığının inkârı, ölümlülüğün yok sayılması üzerine kuruluyor. İnsan artık yeryüzünün ve kendi bedeninin “tanrı”sıdır. Zeus acı çeker miydi?

Oysa ağrı vücudun doğal savunma mekanizmasıdır, ağrı habercidir, dış dünyaya ve doğaya bağlayan şeydir. Ağrı algımızdır, varoluşumuzdur, kozamızdır. Ağrıyı gündelik hayatımızda yeniden üretme deneyimimiz ancak ağrının bedenin bir parçası olduğunu kabul etme cüretini gösterebildiğimiz sürece bizi özgürleştirebilir.

Ağrıyı yok etme çabası  bedeni hissedememeyi ve beraberinde doğayı hissedememeyi getiriyor. Bu ise, küresel üretim, tüketim ve yeniden üretim sistemimizin ekolojik dengeyi bozmasına kulaklarımızı tıkayışımızda olduğu gibi, yaşam tarzımızın doğaya aykırı oluşu karşısında isyan eden bedenimizin sesinin kısılmasıdır.

Dengesinin bozulmasına kulak tıkadığımız doğa ve ekolojik sistem bize kayıtsız kalamayacağımız tsunami dalgaları şeklinde geri dönüyor. Dünyamızın ve küresel toplumumuzun kendi elleri ile ürettiği bu canavarın açtığı yara ile acı çektiğini görüyoruz, son yüzyılın en büyük doğal felaketleriyle yüz yüzeyiz ve dahası kapımızda. Peki bedenimiz bize hangi tsunami dalgaları ile yaptıklarımızı ve çığlığına olan duyarsızlığımızı ödetiyor, farkında mıyız?

Daha can alıcı bir soru: Biz modern insanın sahiden bir bedeni var mıdır?

Bünyamin Esen

Acı ve Beden I-II

İleri Okumalar İçin Referanslar:

Bryan S. Turner, The Body and Society: Explorations in Social Theory (Theory, Culture and Society, Vol. 46), Second Edition, SAGE Publications, 23 Aralık 1996.

Chuck Palahniuk, Görünmez Canavarlar, Çev: Funda Uncu Irklı, Ayrıntı Yay., 2004.

David B. Morris, Ilness and Culture in Postmodern Age, University of California Press, 1998.

Erol Göka, Ölümden Öte Köy Var mı?, Virgül Dergisi, Nisan 1998, s. 50-53.

Body Modification Ezine, “If you’re into that urban primitive thing you’ll find BME to be a massive resource of images and discussions of all aspects of tattooing, piercing, branding, scarification and generally marking yourself up in painful ways.” (Broken Pencil, The Magazine of Zine Culture and the Independent Arts No. 3), Bedeni Acı ile fethetmek: Bedeni yeniden şekillendirmenin uç örnekleri ile “rebuilding body” alt kültürü.

Immanuel Wallerstein, “Albatros of Racism,” London Review of Books, Mayıs 18, 2000, s. 11-14.

Kate Millett’ın İstanbul Yolculuğu, Millett ile Şöyleşi, Milliyet, 19.11.1994.

Kate Millett, Zulüm Politikaları, Siyasi Tutukluların Tanıklıkları Üzerine Bir Deneme, Çeviri: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 1998.

Susan Sontag, Illness as Metaphor & AIDS and Its Metaphors, Picador; 1st Picado edition, 2001. (Bir Metafor Olarak Hastalık, BFS Yayınları, 1988, çev. İsmail Murat).

Susan Sontag, Regarding the Pain of Others, Oxford University Press, 1987. (Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, Agora Kitaplığı, Çev: Osman Akınhay, İstanbul, 2004)

The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World, The Structure of War: The Juxtaposition of Injured Bodies and Unanchored Issues, s. 60, Oxford University Press, 1985.

United States National Library of Medicine, National Institutes of Heath, The Visible Human Project. İnsan bedeninin tıbbileştirilmesi, “kobay” kültürü ve uç örnekler.

West Coast Debate, The 1998 September-October NFL Topic, Sanctity of Life Versus Quality of Life, Matt Roskoski, Jeff Shaw, Matt Stannard, West Coast Publishing, 1998.

Yaşar Çabuklu, Kovulanın İzi, sade’ı yakmalı mı?, s. 94., Metis Yayınları, 2001.

Yaşar Çabuklu, Toplumsalın Sınırında Beden, Acı: Bedenin Adlandırılamayan Sesi, s. 78-

Categories
Patika

Acı ve Beden I: Bu Acıyı Çeken Bilir

 “Bizler Susuyorduk

Bilmek acı çekmektir. Ve bildik;

Karanlıktan çıkıp gelen her haber

Gereken acıyı verdi bize:

Gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

Karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

Değişime uğradı acılar.

Gerçek bu ölümde yaşam oldu.

Ağırdı sessizliğin çuvalı”

Pablo Neruda

İnsanlık halleri varoluşun ifadesidir. Mutluluk, kaygı, dalgınlık, üzüntü, esrime, dikkat, acı, telaş, aşk, özen, özlem. Acı da hissetmenin bir ürünüdür, yaşamın bir fonksiyonudur. Ölüler acı çekmez!

Tıbbi anlamda acı, bedenin savunma ve ön uyarı mekanizmasının bir elemanıdır. Beden acı sayesinde varoluşuna yönelen tehlikelere karşı duyarlılık geliştirir. Acı beş duyu ile algılanan dış dünyanın değerlendirilmesinde görev alır.

Öte yandan acı çoğu zaman varoluşun da bir ifadesidir. “Varoluşsal sancı” diyordu buna Sartre. Acı hâlâ canlı olunduğunun ve dış dünya ile temasın ya da temas yokluğunun ifadesidir. Acı çeken insan rahatsız olan, değişen ve gelişen insandır. Sonsuzluğa ulaşmanın ateşini eline geçiren Prometheus sonsuz acıya mahkum edilmiştir, bilmek acı çektirir. Acı sadece bedene yönelik tehlike ve yıkımın değil aynı anda bedenin kendini aşma çabasının ve değişimin de ifadesidir. Neruda’nın dediği gibi acı çekmek bilmek ve kavramaktır; bilmek bize gereken acıyı sağlar.

Modern zamanlar, insanın hissizleşmesini kusursuzlaşmanın ve mükemmel insana ulaşmanın bir önkoşulu olarak algılamıştır. Modernizm için “hisler” sosyo-ekonomik anlamda arızi durumlardır; insan bedeninin, robot imgesinde algılandığı gibi, kusursuz işlemesi beklenir. Seri üretimin temel ekonomik faaliyet olduğu dönemler için bedenin acı çekmesi dayanılır bir şey değildi. Bir yandan ilaç endüstrisi acıyı kökten yok etmek için harekete geçerken sakat, obez, yaşlı, özürlü ve acı ile malul olan bedenler üretim sürecinde değer ifade etmeyen, planlı ekonomi verilerine girmeyen “dışsal değişkenler” olarak algılanır hale geldi.

Auschwitz’de sakat ve yaşlıların imhası modernizmin bedene yaklaşımında ipin ucu kaçırılmış bir idealizmi ifade ediyordu. Yüzyılımızın en önemli imgelerinden biri olan Auschwitz sadece acının kurumsallaştırılmasının en üst noktasını ifade etmedi. Evet, şiddet tekelini elinde bulundurması ile devletin, acı konusundaki planlı ve programlı baskı aygıtını kurmasına faşizm denildi. Ama daha ötesinde Wallerstein’ın deyimi ile “albatrosu vurmuştuk” ve cini şişeden çıkartmıştık. Cini yaratan ise modern zamanlardır, boynumuza asılı albatros ise kendi bedenlerimize ve başka bedenlere çarpık yaklaşımımızdır. “Defolu bedenler” algısı modern zamanların dayatmasıdır.

Modern insanın acı ile ilişkisi daha baştan çift yönlü olmuştur. Acı makbul bir şey değildir ve hayattan kovulmuştur. Modernizmin hayattan kovduğu her insanlık durumu gibi, acı da kapıdan kovulmuş, bacadan eve geri girmiştir. Modern zamanlarda bir yandan acıdan kaçış ve yok etme çabası öte yandan ise acıya yönelik şiddetli bir arzu ve öykünme at başı gider. Acı toplumsaldan yok edilmiştir ama bireysel olanda şiddetle arzulanır hale gelmiştir. Doğallığı inkâr edilen acı yeraltına iner.

Öncelikle modern zamanların acıyı yok sayan ve inkâr eden tavrını ele almak daha yerinde olacaktır.

Acıyla Hesaplaşma

Modernizm için acı bedenin kırılganlığını temsil eden bir olgu olarak yok edilmesi gereken bir insanlık halidir, kapatılması gereken bir açıktır. Ortaçağ Hıristiyanlığının çileci ve acıyı kutsayan anlayışından intikam almaya çalışan modernizm “acısız cennet”i dünyaya indirmiştir. Kartezyen felsefe açısından hüküm bellidir: acı ölümdür, ölümlülüktür; dünya cenneti ise ölümlülük üzerine kurulamaz! Acı artık bir arınma ve kurtuluş yolu değildir. Dahası acı artık doğal bir durum da değildir; bir hastalıktır, bastırılması gereken bir sapkınlıktır.

Çağımızın ağrı kesici kültürü modern zamanların başlangıcı ile gelişmiştir. Şüphesiz insanlık tarihi boyunca ağrı kesiciler vardı; öyle ise niye modern devir farklıdır? Şu yüzden: Yasal yollarla elde edilebilen uyuşturucu ve yatıştırıcıların, yani reçeteye yazılabilenlerin, yasal olmayanlara oranla daha meşru oldukları genel kabuldür artık. Ağrı kesiciler bedeni yeniden üretmeyi bir takıntı haline getirmiş olan modern insan için vazgeçilmezdirler. Estetik ameliyatlar “ağrısız sızısız” ve “aynı gün içerisinde taburcu olun” sloganı ile pazarlanır, özel hastaneler “ayakta tedavi” promosyonu yaparlar. Antidepresanlar ruhsal acının panzehiri olarak yerini alır.

Hiç kesilmemesi gereken bir hız bağımlısı olan toplumumuz için ağrı kesiciler ve antidepresanlar çantadan hiçbir zaman eksik edilmemesi gereken kurtarıcılardır. Hızın kesintiye uğramasını ve ilginin üretim sürecinden uzaklaşmasını getirebilecek her şey gibi bedenin sessiz çığlığı da susturulmalıdır.  Acı ise sadece acı çeken kişinin ilgisini değil, tüm toplumun ilgisini bedene ve “acı çeken insan”a yöneltir.

İnsanın kendi bedenine karşı hissizleştirilme operasyonu toplumun acı çekenlerine karşı hissizleştirilmesi süreci ile paraleldir. Acı çeken kendi bedenini, yatıştırıcılarla boğan, zorla susturan modern insan, çevresindeki acı çekenlere karşı da duyarsızlaşır. Wall Street’in köşelerinde üşüyen, acı çeken evsizler ve sigortasızlar ya da haber bültenlerinde savaşlarda parçalanan bedenler artık görünmez, “yok insan”lardır. Modern şehirlerin varoşlarından öyle araba ile geçip gider modern insan. Hız süreklidir ve şehirlerin acı çeken kısımları kesilip atılır basitçe.

Modern zamanların şehir kültürü ve şehircilik anlayışının, basitçe bedenin yeniden şekillendirilmesine benzediğini söylemek abartılı olmaz. Acıyı ifade eden varoşlar güzel bir bedeni kuşatan selülitler gibi görülür, yok edilir, bastırılır ya da en azından yok farz edilir. Modern toplum, toplumsallığın üretildiği şehirleri aynen bir beden gibi algılar ve yeniden şekillendirir, deforme eder. Modern metropollerin merkezleri her yıl birkaç kez değişen kaldırım taşları gibi ufak tefek estetik ameliyatlarla maluldür.

Modern insanın “Kazananlar ve Kaybedenler” (Winners- Losers) düalizmi aynen yaşadığı mekânlara olduğu gibi kendi bedenine de uygulanır. Şişman bir beden, bireyin hapishanesidir artık, formunu yitiren bedenlerin piyasada yeri yoktur, ya yeniden şekillendirilmelidir ya da yok edilmelidir. Acı ancak bu yeniden şekillendirme sürecinde katlanılabilecek bir geçiştir. Bunun dışında modern zamanlarda ağrı patolojik bir durum olarak görülür, bir semptom olarak tanımlanır, toplumsal algıdan tümüyle yok edilmeye çalışır. Peki kovulabildi mi? Modern zamanlar acı karşısındaki zaferini kutlayabildi mi? Bunu da bir sonraki yazıda ele alalım.

“Ancak toprağa girince rahatlar insan” derdi eskiler. Televizyonlardan fışkıran acı ve savaş görüntülerinin, ağrısız bir mükemmel beden kurma idealimize sadık zihinlerimizi şokladığı bugünde belki şu soru anlamlıdır: Yoksa eskiler çok da haksız değil mi?

* Auschwitz’de “imha edilen” özürlülerden arta kalan protezler. (Auschwitz Müzesi)

Bünyamin Esen

Categories
Dinler Sorunu

İnanç Özgürlüğü

İnanç Özgürlüğü, kulağa sempatik bir ifade olarak geliyor. Ama bu iki mefhumu önce ayrı ayrı değerlendirmeye tuttuğumuzda birbirinden çok farklı mefhumlar olduğunu görebiliyoruz. En basitinden, özgürlük, kişinin özünün öz/gür olduğunu varsayarken dini inançlar insanı kul düzeyinde ele alıp özünü de tanrıya bağlar. Dini inançlar bireyin özgürlüğünü ahlak ve kanunlarla yokederken, -tıpkı devletler gibi- özgürlükten bahsedemeyiz. Hatta bu özgürlük ve inanç mefhumlarının tanımları bile daima tartışmalıdır. İnanç özgürlüğünü, “bizim dinimizden olmayanı günü geldiğinde cihat adı altında kellerini koparma özgürlüğü” veya “Çocukları aileleri aracılığıyla laik eğitimden koparma, saçını vs örtme özgürlüğü” olarak ifade ettiğimizde durum değişmiş olur ya da “kutsalım olan ineklerin özgürlüğü” olarak ifade ettiğimde. Tüm tahakküm ilişkileri için de geçerlidir bu: okulda, askeriyede, fabrikalarda bireylerin üzerindeki tahakkümü özgürlük olarak nitelendirebilir miyiz?

Özgürlük dediğimizde ona sabit değişmez tanımlar getirebilir miyiz, bu özgürlüğün doğasına aykırı mıdır? Veya inançlı bir insan tutsak, inançsız olan özgürdür gibi kesin ifadeler kullanabilir miyiz?

Bizler sürekli güncellenen konuları bir hükümet toplantısında yasa oylaması yaparmışçasına tartıştığımız için sözgelimi inanç özgürlüğü için bir taraf olumlu, diğer taraf olumsuz oy kullanarak anında bir ikilik oluşturur ve işin özünü gözden kaçırırız. Meseleyi bir önermenin yasal olup olmaması üzerinden ele aldığımızda konuyu yeterince tartışmamış oluruz ve sonuçta gücü bünyesinde biriktiren ve çoğunluğu elinde bulunduran taraf zafer kazanır. Fakat inanç nedir, ne işimize yarar, hangi inançları esas alacağız ve esası neye göre belirleyeceğiz, özgür kılınan bir inancın sınırları ne olacaktır, ve bugün getirilen sınır ne zamana kadardır, özgürlük nedir, ne işimize yarar gibi soruları bile toplumca tartışmamışızdır henüz.

Özetle söylemek istediğim benim burada doğru sorular üretip üretmediğim değil; herhangi bir konuda taraf olmaktan önce sorulması gereken sorular ve tartışılması gereken yanıtların olduğudur. Doğru sorular ve tartışma kültürü yasalardan çok daha önemlidir diye düşünüyorum. Çünkü bu yapılamadığında toplumsal güç bir devlet aygıtına devredilmekte, kölelik daha da derinleşmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Eline Çekici Al

Eline Nietzsche’nin çekicini alarak Anne ve Baba temsillerini parçalara ayırana dek vurmaya devam et. Bu parçalara mercek ustası Spinoza’nın yonttuğu gözlüklerden Deleuze’ün içe doğru kıvrılan tırnaklarının arasına sıkıştırarak bak: oidipus, nasihat, yasa, mülkiyet, tarih, tanrı, ahlak, köle, iktidar, yeryurt, temsil, arzunun bastırılması. Hiç bir parçasını kaçırma gözünden. Değerlerin değerlendirilmesini başlat; etik bir sürece tabi tut. Göreceksin ellerinde tuttuğun parçalar insanlığın sefaletidir; bu kokuya bir süre dayan, içine çek çürümüşlüğü ki anlayasın bok ve sidik plastikle karıştırılınca nasıl bir medeniyet inşa edildiğini.

Suyunu çıkarana dek sık avuçlarında. Kanalizasyonun çukurunun nerede olduğunu bir polise danış ve bırak ellerindeki suyu çıkmış temsilleri bir kanalizasyon çukuruna.

Temsilleri kanalizasyona bırakma operasyonu tamamlanmış değildir, erek anne babaya dönüş değil. Kafka’nın kan emici cüretini kuşan. Baba temsilini yeniden canlandırmak en büyük korkusuydu Kafka’nın ve korkusunun üzerine yürümek yerine ondan kaçıç çizgileri icat etti, kitapları ve mektupları bunlara tanıktır.

Aile, biyolojik bir kan bağı değildir. Kan bağı ancak meşruluk sağlamak amacıyla öne sürülen bir ayrıntıdır sadece. Aile ancak iktidar, mülkiyet, yasa düzleminde anlaşılır. Baba yasa koyucu, anne ahlak abidesi, çocuk yoğurulan bir hamur, işlenen bir plastik, alüminyum, yap-boz bir oyuncak, emirlere itaatkar bir asker, çok geçmeden piyasaya sürülecek bir işçidir. İşte budur aile!

Yıkılmayan aile üçgeni kendini çoğaltır, düzenin her yeri bu üçgenlerle doludur. Bir yerden başka bir yere kaçmak bu sebeple başka bir temsildeki üçgene girmektir. Değerlerin değerlendirilmesi, etik bir sürece tabi tutulması bu yüzden önemlidir.

Çekici elinden hiç bırakmamalısın, temsiller her yerde yasa koyucu, yasa yorumcusu olarak her zaman karşına çıkacak, yasaya uyman istenecektir.

Aile üçgeninden kaçıp üniversitede müdür, öğretmen ve müfredat-disiplin-gelecek kaygısı-sınav üçgeninde anne baba temsillerini arama. Aile üçgeninden kaçıp iş yerinde patron, makine, meta-disiplin-ücret-serbest piyasa-mesai üçgeninde anne baba temsillerini arama! Aile üçgeninden kaçıp başka ideolojik temsillerde anne babayı arama. Aileden kaçıp anne babayı yeniden canlandıracak temsilleri üretme! Temsillerle boğuş, her temsil yapay bir yasadır, o duvarda oyuklar aç, “aşındırma denemeleri” gerçekleştir, sürtün ve del; Nietzsche’nin çekicini elinden bırakma. Yaşamın zerafeti o oyuklarda, deliklerdedir. İdeal bir yaşam yoktur. Ulaşılacak bir gelecek, hedef yoktur. Her şey yoldur, yolda’dır, Kreouac’ın yolu iyidir, dönüşü çukur, dönüşü boşver. Yolda olmayı önemse, bir çingene-oluş yerleşik olmaktan her zaman iyidir.

Düşü yitime; bir zamanlar çocuktun ve doğal bir ihlalciydin, hatırlayacağın tek şey bu olmalı.

Baran Sarkisyan

Categories
Felsefe

O İyi mi Kötü mü?

“Sen kötüsün, öyleyse ben iyiyim.” Bu formülde konuşan köledir. Burada da bir takım değerlerin yaratıldığını yadsıyamayız. Ama ne garip değerlerdir bunlar! Ötekinin kötü olarak ortaya konmasıyla başlar. Kendine iyi diyene, işte şimdi kötü denmeye başlandı. Bu “kötü” eyleyendir, kendini eylemekten alıkoymayandır, eylemi üçüncü kişiler üzerindeki sonuçları açısından ele almayandır. Ve şimdi “iyi”, kendini eylemekten alıkoyandır: Her eylemi, eylemeyenin bakış açısına, eylemin sonuçlarını yaşayanın bakış açısına, hatta eylemin niyetlerini inceleyen kutsal bir üçüncü kişinin bakış açısına taşır. “Hiç kimseye karşı şiddet uygulamayan, saldırmayan, karşı-saldırıda bulunmayan, intikamı Tanrı’ya bırakan, bizim gibi kendini saklayan, kötü ile karşılaşmaktan kaçınan, ve bundan başka da, biz hastalar, mütevazılar ve adiller gibi yaşamdan pek bir şey beklemeyenlerin hepsi ‘iyi’dir.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne) İşte (ahlaki anlamda) iyi ve kötü böyle doğar: İyinin ve kötünün etik belirlenimleri yerlerini ahlaki yargıya bırakır. Etikteki iyi ahlaktaki kötüye, etikteki kötü de ahlaktaki iyiye dönüşür. Ahlaki anlamda iyi ve kötü, etik olarak iyi ve kötü değildir, tersine belirlenimlerinin değişimi, yer değişimi ve altüst oluşlarıdır. Nietzsche şu nokta üzerinde ısrar eder: Ahlaki olarak “iyinin ve kötünün ötesinde”, etik olarak “iyinin ve kötünün ötesinde” değildir. Tam tersine. Ahlaki anlamda iyi ve kötü yeni değerlerdir, ama bu değer yaratmanın çok tuhaf biçimidir! Etik anlamdaki iyi ve kötünün tersyüz edilmesiyle yaratılırlar. Eyleyerek değil, eylemekten alıkoyarak yaratılırlar. Olumlayarak değil, yadsımakla başlayarak. İşte bu yüzden onlar yaratılmamış, kutsal, aşkın, yaşamdan üstün olarak adlandırılırlar. Yaratılma biçimlerinde neler sakladıklarına bakalım. Olağanüstü bir kin, yaşama ve yaşamda etkin ve olumlu olan her şeye karşı bir kin saklarlar. Sonucu olduğu bu öncüllerinden koparılan hiçbir ahlaki değer bir an bile varolamazdı. Ve daha derin bir biçimde, hiçbir dini değer, sonucu olduğu bu kinden ve intikamdan ayrılamaz. Dinin olumluluğu, görünüşteki bir olumluluktur: Kuvvetliler “kötü” ve “lanetli” oldukları için zayıfların, kölelerin, fakirlerin iyi olduğu sonucuna varılır. “İyi mutsuz”, “iyi zayıf” yaratıldı: Kuvvetlilerle mutlulardan intikam almanın en iyi yolu. Musevilikten gelen hıncın gücü, onu yönlendiren ve hareketlendiren bu güç olmasaydı, Hıristiyanca sevgi ne olurdu? Hıristiyanlığın sevgi kavramı, Musevilikten gelen hıncın karşıtı değil, onun sonucu, uzantısı, taçlandırılmasıdır. Din, uzantısı olduğu ilkeleri iyi kötü saklar (ve kriz dönemlerinde hiç saklayamaz olur): olumsuz öncüllerin ağırlığı, intikam ruhu, hıncın gücü.

Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, sf: 151-52, Norgunk