Categories
Felsefe

Yazmak Niçin? / Gilles Deleuze

Kendi saltanatlarına hiyanet etmek, kendi sınıfına, kendi cinsiyetine, kendi çoğunluğuna hiyanet etmek – bundan başka hangi sebep yazmak için bir neden olabilir? Ve yazıya hiyanet etmek. Çok kişi hain olmayı düşler. Hain olmak çok zordur, bu yaratmak demektir. Orada kendi benliğini kaybetmek lazımdır, kendi yüzünü kaybetmek. Kaybolmak gerekir, meçhul oluş gerekir.

Sonuç, yazmanın sonucu? Bir kadın oluşu, bir hayvan, bir zenci oluşunun ötesinde vs. minör oluşunun ötesinde, son olarak algılanmazlık edilemezlik-oluş vardır. Oh hayır, bir yazar «tanınmış», bilinen olmayı arzu edemez. Algınamaz, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur.

Yazmanın başka bir işlevi yoktur: akım olmak ve diğer akımlarla birleşmek – dünyanın bütün minör-oluşları. Akım şiddet dolu bir şeydir, anında oluşur ve yerini bir başkası doldurur; yaratma ve yıkma arasındadır. Yalnızca bir akım yersizyurdsuzlaştığı zaman diğer akımlarla birleşebilir ki onlar da yersizyurdsuzlaşsınlar ve bunun tersi de mümkündür. Bir hayvan-oluşunda, bir insan ve bir hayvan birleşmektedirler, ama hiçbiri diğerine benzememektedir; hiçbiri diğerinin taklidini yapmamaktadır, biri diğerini yersizyurdlaştırır ve çizgiyi daha ileriye doğru iter. Ortadan değişinim (mutasyon) ve nöbetleme sistemi. Kaçış çizgisi bu oluşların yaratıcısıdır. Kaçış çizgilerinin ülküleri yoktur. Yazı birleşimi akımların birbirlerinin yerine geçmelerini sağlar ki yaşam kişilerin duygularından, toplumdan ve saltanatlarından kurtulsun.

Gilles Deleuze & Claire Parnet

-Diyaloglar

Categories
Patika

Bulanık Suda Katı Bir Atık

İnsan kendisine yarar sağlayacak karşılaşmalar yaşamamışsa veya yaşadığı karşılaşmaları kendisine yararlı kılamamışsa -nitelikli kitaplar, insanlar, olaylar, deneyimler gibi- yaşadığı kimlik bunalımdan dolayı, -ki sürekli bir kimlik dayatmasının sonuçlarından biridir bu- kendisini bir uyruk, vatandaş, mümin vd. olarak ifade etmeye çalışır. Böylelikle -geçer akçe olarak- ayağını sağlam zemine bastığını, sırtını sağlam duvara dayadığını düşünür. (Duvarsız yapamaz.) Çünkü bu kimliklerle çevresi tarafından kolayca kabul görebilir. Bu çevreler ise bozuk düzenin bozuk çarklarının dişlilerinden oluşur. Düzen bu çevrelerce yürür, yürütülür. Fakat edinilen kimlik, Ulus Baker’in de dediği gibi, bunalımla eşdeğer olduğundan varoluşunu hiçbir zaman tam anlamıyla kanıtlayamaz, sürekli bir tatminsizlik ve akabinde hınç ideolojisinin devreye girişi vardır, sürekli ötekiler yaratan, suçlayan. Böyle kişilikler hiçbir zaman kendisini birey olarak ifade edemez, bir şekilde uyruk, din, devlet adına konuşur. (Ağız kendisinin ağzı değildir, yüz kendisinin yüzü değildir, duyu alma organları kendisine ait değildir; parçalanmış bedeni standartlar tarafından organize edilir, tipik robotik yaşam, etkin oluşa değil tepkiye ayarlı) Kimliksiz ve yurtsuz kendisini çıplak hisseder ve verili düzende çıplaklık bilindiği gibi utanç kaynağıdır. Arzusu bulanık sularda doğada çözülmesi zor olan zararlı katı bir atık gibi yüzer. Dolayısıyla kendilerini hiçbir zaman gerçekleştiremez, yaratamazlar, kuvvet yoğunlukları arasında göçebe oluşları kavrayamazlar. Kimlikler, imajlar ve arasındaki bunalımda yaşayıp giderler. Ahlakçı kişiliğin kaderidir bu; etik kişilik ise bunun aksine sürekli majöriter toplumsal rolleri aşandır.

Baran Sarkisyan

Categories
Sinema

La vie de bohème

Kaurismäki’nin ‘92 yapımlı siyah beyaz “Bohem Hayatı” filmi bohemliğin ne’liği veya belirsizliği üzerine düşünme fırsatı verebilir. Bohemlik edinilen veya sonradan giyilen bir ceket gibi bir kimlik değildir, imaj hiç değildir. Onun kendiliğinden bir oluşu vardır. Dolayısıyla, -hani çokluk için pek çekici olmasa da- merak edip araştırılarak sempatiyle “ben de bohem olacağım” diye birşey söz konusu değildir. Zira onun sabit bir anlamı yoktur, kendisini daha çok standart ve kural dışı olarak ifade eder. Hatta ne kadar bohem diyebileceğimiz kimse varsa o kadar sayıda farklı bohemlik vardır.

Filmin üç ana karakteri de sanatçıdır. Biri yazar, biri bestekar, biri de ressamdır. Ama üçünün ortak özelliği sanatçı olmaklığı değil, heralde öyle olsaydı klasik bir burjuva filmi seyretmiş olurduk. Onların ortak özelliği kaybeden ve tutunamayan oluşlarıdır. Bir türlü ayarı tutturamamaktadırlar ne sanatlarında, ne ilişkilerinde. Ortak dertleri de parasızlıktan ödenemeyen ev kirası, kış aylarında yakacak odun bulunamayışı ve midelerine musallat olan açlık problemi. Para kazanmıyor değillerdir, hatta düzenli bir yaşam kurma girişiminde bulunmuyor da değillerdir fakat yaşam tarzları buna müsaade etmemektedir. Kaybeden olmaları önemlidir, ama neyin kaybedeni? Şık restaurantlar, cicili bicili evlilikler, düzenli işler, sabah sporları, uygun adım marşlar, disiplinli bir hayat gibi köşe taşları bulunan bir yaşamın kaybedeni olmak çok birşeyi kaybetmek mi demektir? Standart bir yaşam tarzının dışındaki bireylerin toplum dışı ilan edilerek ötekileştirilmiş olması elbette ahlaklı dindar sevgi pıtırcığı yardımseverlerin ve kurumlarının vicdanlarını sızlatması için değildir. Bu, düşünce ve eyleyişin kendi içkin bir oluş tarzıdır. Soğuk ama yaşama sevincini yitirmeyenin, bunu karanlığın orta yerinde mizahıyla ifade edenin tarzıdır. Marx’ın toplumsal sınıflar içinde bir rol biçemeyip kestirip attığı bohemlik düzenin çarkındaki bir çatlaktan sızarak sırıtmaya devam ediyor.

Baran Sarkisyan

Categories
Sinema

Black Swan

Black Swan başarıya ulaşan bir balerinin hikayesi değildir. Black Swan, acı verici bir metamorfozun sarsıcı öyküsüdür.

Nevrotik, pembe-odası-olan-şirin-masum-kız olarak, mükemmel bir bale dansçısı olmayı hayal eden genç bir kadındır Nina. Annesiyle birlikte yaşadığı apartman ile bağlı olduğu dans topluluğu arasında mekik dokuyup durur. Ev ve icra ettiği sanatı dışında hiçbir hayatı olmadığını çok geçmeden anlarız. Mükemmel olmak, başdansçı olmanın pembe hayalleriyle büyümüştür. Swan Lake’de onu bekleyen bir sıkıntı vardır. Hem güzeller güzeli ve masumiyet timsali beyaz kuğuyu hem de kötücül ruhlu ve şehvani yönüyle herkesi kendisine hayran bırakan siyah kuğuyu; iki zıt karakteri de sergilemesi gerekecektir. Ancak Nina, cinsel uyanışını gerçekleştirememiş, şehvet duygusundan utanan, pembe ayıcıkları ve pembe donları; başucunda müzik kutusuyla hiç büyüyemeyen küçük bir kız olarak sadece beyaz kuğuyu canlandırabiliyordur. Mükemmel hareketleri, Swan Lake’in yorumcusu ve yönetmenini etkilemeye yetmez; o Nina’nın kıvrak ve sorunsuz ama mükemmel olmayan bir manevrayla dönüştüğü siyah kuğuyu seyirciye hissettirebilmesi için onu deneyimin kıyısına itmek ister. Arzusunu uyandırmak için elini Nina’nın vajinasına atan yönetmenin dilini ısırır Nina, işte o an aşık da olmuştur.

Cinsel olan ne varsa Nina’ya yabancıdır çünkü evde, kendi balerin olma hayalleri sekteye uğramış, Nina’nın büyümesine engel olan, onda kendi arzularını tatmin eden, nostaljik, hülyalı histerik bir annenin sevgisi ile boğuşmaktadır. Nina evdeki küçük-kız kimliği ile cesur ve baştan çıkaran, seksi siyah kuğu kimliği arasında sıkışık bir halde yıkıma girer. Artık annesinin yarattığı bu pembe dünyadan kopup, ölmek ve siyah kuğu olmak zorundadır. Film boyunca, Nina’nın zihninde cinsel imgeler, cinsel eyleyişler, özgür cinsellik, cinsel haz algısının siyah kuğuda olduğunu düşündüğü karanlık bir kötücüllükle ilişkilendirildiğini, penetrasyon korkusunun, kendi bedeninin başka bedenlere karışmasının önüne geçtiğini görürüz. Vajinasına dokunup kendini tatmin etmeye çalıştığı esnada, annesiyle, onu küçük bir kız olmaya hapseden o yargılayıcı gözle karşılaşması, utancını perçinler. Lakin Nina acele etmek zorundadır aksi halde, tıpkı kendisine benzeyen ancak mükemmel olmayan ve siyah kuğu olmanın hakkını verecek rol arkadaşı rolü kapacaktır. Onunla geçirdiği tüm beklentilerinin ötesindeki bir lezbiyen seksi -bir kısmı kendi zihninde- annesinin karşısındaki küçük kız imgesini paramparça eder. Artık Nina, siyah-kuğu oluş’a girer. Sırtında siyah kuğunun kanatları, ateş saçan gözleri ile siyah-kuğu oluş’an Nina, kendisini kontrol edemez, öz-yıkım için son darbeyi indirir ve karnını deler. Artık eski Nina yoktur, mükemmelliği, hareketleri kusursuzca yapmasından değil, benliğinde yana yakıla duyduğu siyah-kuğu arzusundan gelir. Ve şu cümle ile Nina yaşam ateşini ifade eder:

“Hissettim, mükemmeldi!”

Gözde Erdoğan