Categories
Bilim

İnsanlarda Irkların Olmadığını Kanıtlayan Bulgular

Daha önceki birçok yazımızda çeşitli açılardan ele aldığımız gibi, insanlarda biyolojik ırk denen kavram bulunmamaktadır. İnsan türü, tek bir ırktır. Coğrafi farklılıklardan veya yaşanan ülkelerden yola çıkarak ırk tanımları yapılamaz ve çeşitli ırk iddialarının (Türk, Çerkez, Kürt, Rus, Çinli, Aborijin, vs.) sosyal ayrımlar ve politik çıkarımlar haricinde biyolojik açıdan hiçbir anlamı yoktur. Peki buna yönelik biyolojiden ne tip kanıtlar sunabiliriz? Bu yazımızda birazcık buna değineceğiz. Açıkçası insanlarda ırkların var olmadığına dair o kadar fazla sayıda kanıt vardır ki, bunların hepsini Türkçeye kazandırmak yıllarımızı alırdı. Ancak yine de burada, olabildiğince fazlasına kaynaklarıyla yer vererek, sizleri en azından doğru yöne yönlendirmeye çalışacağız.

Öncelikle şunu söylememiz gerekiyor: İnsanlarda elbette ki coğrafi konumlardan ve bu coğrafyalarda yaşanan tarihten ötürü çeşitli farklılıklar, hatta yerel öbeklenmeler vardır. Ancak bu, “ırk” tanımı yapmak için yeterli değildir. Sorun bu noktada başlamaktadır. Biyolojide, aralarında birazcık fiziksel farklılıklar bulunan her topluma “ırk” denmez! Bunun yerine, “klin” adı verilen bir terim kullanılır. “Irk” sözcüğü, bu söz konusu yerel farklılıkların süreğe/sürekli (“continuous”) olmadığı, kesintili (“discrete”) olduğu iddiasını bünyesinde barındırır. Yani bir Çinli ile bir Afrikalı arasında hiçbir ara geçiş grubunun bulunmadığı iddiasını taşır (bu “ara geçiş”, tür anlamında değil de, fiziksel görünüm bakımından ara geçişe işaret etmektedir). Bu, tamamen hatalıdır. Şu anda insan popülasyonları içerisinde “ırk” tanımı yapmamıza yetecek tek bir farklılık bile bulunmamaktadır! Çünkü eğer ki gerçekten inceleme zahmetine girecek olursanız, her insan grubu arasında geçiş özelliği gösteren başka insan grupları görmeniz mümkün olacaktır. Bunun en güzel örneği, deri renginin kategorizasyonunda karşımıza çıkmaktadır:
61460351_main-qimg-ab8348ab07

Görülebileceği gibi, en uç deri renkleri arasında neredeyse kusursuz bir geçiş bulunmaktadır ve bu görselde verilen her sayıya uygun deri renginden insan ve toplum bulmak mümkündür.

Daha önemlisi, biyolojik olarak ırk tanımı yapabilmemiz için, ayrı “ırk” iddiasında bulunduğumuz iki grup arasındaki genetik çeşitlilik (varyasyon) miktarının, grupların her ikisi içerisindeki çeşitlilik miktarından daha fazla olması gerekmektedir. Ancak insan toplumlarında böyle bir şey bulunmaz! Kendilerinin ayrı bir “ırk” olduğu iddiasında bulunan grupların kendi içerisindeki genetik çeşitlilik farkı, çoğu zaman kendilerinden başka bir ırk olarak gördükleri insan toplumlarıyla aralarındaki genetik çeşitlilik farkından daha yüksektir!

Bu demek değildir ki genlerimizdeki yüzlerce, binlerce, milyonlarca bölgeye bir arada bakarak, bir insanın hangi kıtadaki veya kıta içerisindeki belirli bölgelerden köken aldığı tespit edilemez. Elbette edilebilir ve bunu yapan birçok firma vardır. Kimi zaman sadece 100 gen bölgesine (lokus) bakarak bile oldukça isabetli tahminlerde bulunabilirsiniz. Ancak eğer ki sadece birkaç gene, hatta birkaç on gene bakacak olursanız, böyle bir ayrımı ve coğrafi köken tespiti yapmanız imkansız olacaktır. Ayrı ırk oldukları iddia edilen kimi insan toplumları için yüzlerce genin analizi bile güvenli tespitlerde bulunmanız için yeterli olmayabilir! Halbuki biyolojide, ayrı ırklardan gelen bireylerin genomları kolaylıkla tespit edilebilirdir.
İnsanlarda bunu yapamıyor olmamızın nedeni, insan türü içerisindeki genetik çeşitliliğin diğer türlerdekine nazaran dikkate değer miktarda az olmasıdır. Bu durum, insanlarda ırkların oluşumuna engel olmaktadır. Örneğin yaşayan en yakın kuzenimiz şempanzelerdeki genetik çeşitlilik, insanlarınkinden daha fazladır! Halbuki şempanze deyince birçok kişinin aklına tipik bir hayvan gelir ve “çeşitlilik” kavramı pek göz önünde değildir. Peki ya kurtlar? Kurtlar arasındaki genetik çeşitlilik, insanlar arasındaki genetik çeşitlilikten 4 kata kadar daha fazladır!
61781883_main-qimg-c8920678dc

Bu kadar da değil. Genetik araştırmalarından gelen veriler ışığında, insanları bi-modal (ikili) bir ırksal ayrıma götürmek imkansızdır. Örneğin, sıkça düşünülenin aksine, siyahi insanların bacaklarında ekstradan kaslar bulunmaz! Batı Afrikalılar’ın dünyanın geri kalanına nazaran daha iyi koşucu olmalarını sağlayan bir gene sahip oldukları iddialarının bilimsel hiçbir temeli bulunmamaktadır. Çünkü yapılan araştırmalar, ne Batı Afrikalılar’da daha yaygın olarak bulunduğu iddia edilen ATCN3 geninin siyahilerde daha yaygın olduğuna dair veriler sunmaktadır, ne de bu genin hızlı koşma ile bir alakası olduğu ispatlanabilmiştir. Elbette ki bazı toplumların belirli alanlarda diğerlerine göre birazcık daha başarılı olması olasıdır. Ancak bunların arkasında yatan nedenler, genlerden ziyade çevre ve yaşam alanlarının etkisi ile çok daha iyi açıklanabilmektedir. Irklardan söz edebilmemiz için genetik farklılıklar tespit etmemiz zorunludur ve bunu yapamamaktayız.

Irkçılarla ilgili en büyük sorunlardan birisi ise, “ırk” kavramıyla karşılamaya çalıştıkları insan gruplarının bazı bir alanda diğerlerinden üstün olduğunu, diğer bir diğer alanda ise kötü olduğunu düşünmeye meyilli olmalarıdır. Örneğin “matematikte iyi ama koşuda kötü” gibi… Yani bu insanların dünya algısı, bir masa oyunundaki (Dungeons & Dragons gibi) karakterlerin yaratımından farksızdır. Bunun böyle olduğunu düşünmemiz için geçerli ve yeterli hiçbir neden bulunmamaktadır; zira insanlık, geride bıraktığımız 10.000 yıl boyunca neredeyse birebir aynı seçilim baskıları altında kalmıştır. Dolayısıyla evrimsel farklılaşmaların yaşanabilmesi için yeterli seçilim farklılığı ve zaman bulunmamaktadır.

Her ne kadar genomlarımızda, yakın geçmişte yaşanan bazı evrimsel değişimlere dair izler olsa da, bunların “ırklardan” söz edebileceğimiz kadar kapsamlı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bu farklılıklar genellikle heterozigot avantajı denen bir durumdan doğar: Bir özellik bakımından heterozigot olan bireyler (yani o genin 1 baskın, 1 çekinik alelini -versiyonunu- bünyesinde barındıranlar), homozigotlara göre (aynı alelden 2 kopya barındıranlara göre) avantajlı olabilmektedir. Bunun en tipik örneği ovalositoz veya orak hücre anemisi gibi hastalıkların, daha ölümcül başka hastalıkların bulunduğu ortamlarda heterozigotlara hayatta kalma avantajı sağlıyor olmasıdır. Görülebileceği gibi bu adaptasyonlar, ırkçıların iddia ettiği gibi “koşuda iyi ama matematikte kötü” gibi basit çıkarımlara indirgenemeyecek evrimsel değişimlerdir. İnsanların yakın tarihte yaşadığı diğer yerel evrimsel değişiklikler arasında yüksek bölgelerde yaşayanlarda düşük oksijen seviyelerine uyumlu biçimde oksijen taşıma sistemleri evrimleşmesi, Arktik bölgelerde yaşayan insanlarda soğuktan kaynaklı bazı kan akışı durumlarına diğerlerine göre daha adaptif olmaları veya sütü sindirebilme gibi özelliklerdir. Çoğu zaman gelişim biçiminden kaynaklı “koşabilme”, “matematikte iyi olma”, “ticaret kafasına sahip olma” gibi özelliklerin belli sözde-ırklarda tespit edilebileceği iddiası tamamen asılsızdır.

Irkçılığı ispatlamaya çalışan bazı bilim insanları da tarihte yaşamıştır (ve günümüzde de vardır). Ne yazık ki bu kişilerin çalışmalarını inceleyecek olursanız, son derece zayıf ve kabul edilemez içerikte olduğunu görmeniz mümkündür. Çalışmaları ve konu algılarında, kalıtım gibi en basit kavramlara dair bile çok ciddi teorik eksiklikler bulunmaktadır. Başka bilim insanlarının çalışmalarını ciddi anlamda çarpıtmaya meyillidirler. İleri sürdükleri matematiksel modellerde sayısız abartı ve yanlış bulunmaktadır ve bunu yapma nedenleri, gerçeği ortaya koymak yerine, istedikleri sonuçları almak isteyişleridir. Bağımsız olarak yapılan tekrar deneyleri, onların ırk iddialarını destekleyen sonuçları üretememektedir. En önemlisi, bulgularının işaret ettiği sonuçları abartmakta ve olduğundan önemliymiş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunlar, bilimsel olduğu iddia edilen argümanlarının altını oyan ve onları otomatik olarak geçersiz kılan sorunlardır.

Tüm bunlar bir arada değerlendirildiğinde, modern bilimsel gerçekler çerçevesinde insan türünde hiçbir ırktan söz edemeyeceğimiz görülecektir. Diğer yazılarımızda da iddia ettiğimiz üzere ırk kavramı, siyasi emellerle sürdürülen ve gündeme getirilen bir oyuncaktan fazlası değildir. Bilimsel bir temelde hiçbir geçerliliği yoktur ve ırk-temelli hiçbir argüman bilimsel olarak kabul edilmemelidir. İnsanlarımız, kişilerin argümanlarında ırk-temelli açıklamalar olduğunda uyanık olmalı, kişilerin muhtemelen manipülatif bireyler olduklarını düşünmeye meyilli olmalıdır.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Categories
Bilim

Nasıl oldu da gezegeni biz yönetebilir olduk?

70 bin yıl önce insanlar önemsiz hayvanlardı. Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, bu insanların önemsiz olduğuydu. Dünya üzerindeki etkileri hayli azdı. Denizanalarının, ağaçkakanların, hatta yaban arılarının etkisinden bile azdı.

Ancak bugün gezegeni insanlar yönetiyor. O noktadan bugüne nasıl geldik? Afrika’nın bir köşesinde kendi halinde takılan önemsiz “maymunlar”dan dünyanın yöneticileri konumuna gelme başarısını göstermemizin sırrı neydi?

Genellikle kendimizle diğer hayvanlar arasında bireysel düzeyde bir fark arıyoruz. İnsan bedeni veya beyni hakkında her bir insanı bir köpeğe, domuza veya şempanzeye üstün kılan özel bir şeyler olduğuna inanmak istiyoruz. Fakat gerçek şu ki bire birde insanlar şempanzelerle utanç verici biçimde benzerdir. Beni ve bir şempanzeyi ıssız bir adaya bırakıp kimin hayatta kalacağına dair bir bahis açsanız, paramı gözüm kapalı şempanzeye yatırırdım.

Bizle diğer hayvanlar arasındaki gerçek farklılık ise kolektif seviyededir. İnsanların dünyayı yönetiyor olmasının sebebi, bizim kalabalık topluluklar halinde esnek bir şekilde işbirliği yapabilen tek hayvan türü olmamızdır. Karıncalar ve arılar da kalabalık gruplar halinde birlikte çalışabilir, fakat bunu fazla katı bir biçimde yürütürler. Bir arı kovanı yeni bir tehdit veya fırsatla karşı karşıya kaldığında arılar bu yenilikle başa çıkmak için toplumsal sistemlerini bir gecede değiştiremezler. Örneğin kraliçeyi giyotine yatırıp cumhuriyeti ilan edemezler. Kurtlar ve şempanzeler kendi içlerinde karıncalardan çok daha esnek bir biçimde işbirliği yürütürler, ama bu işbirliği yalnızca az sayıdaki yakın bireyler arasında gerçekleşir. Kurtlar ve şempanzeler içlerindeki işbirliği kişisel tanışıklığa dayalıdır. Eğer ben bir şempanzeysem ve seninle işbirliğinde bulunmak istiyorsam seni kişisel olarak tanımalıyım: Ne tür bir şempanzesin? İyi bir şempanze misin, kötü bir şempanze mi? Seni tanımıyorsam nasıl işbirliği yapacağız?

Sonsuz sayıda yabancıyla aşırı derecede esnek bir biçimde işbirliği yürütebilen yalnızca Homo sapiens’tir. Bire birde veya ona onda şempanzeler bizden üstün olabilir. Ancak bin Homo sapiens’in karşısına bin şempanze koyun, Homo sapiens kolaylıkla kazanacaktır; zira bin şempanze asla etkin bir biçimde işbirliği sağlayamayacaktır. 100 bin şempanzeyi Wall Street’e ya da Yankee Stadyumu’na doldurun, ortalık talan olur. 100 bin insanı buralara yerleştirin, orada ticaret anlaşmaları ve spor müsabakaları gerçekleşir.

Tabii, işbirliği her zaman için iyi bir şey değildir. İnsanların tarih boyunca gerçekleştirdiği bütün korkunç eylemler de yine kitlesel işbirliğinin ürünüdür. Hapishaneler, mezbahalar ve toplama kampları yine kitlesel işbirliğinin sistemleridir. Şempanzelerin hapishaneler, mezbahaları ya da toplama kampları yoktur.

PEKİ NASIL OLDU?

Yine de ister oynamak, ister ticaret yapmak, ister katletmek için olsun, tüm hayvanlar arasında nasıl oldu da insanlar kalabalık gruplar halinde işbirliği yapabilmeyi başardı? Cevap: hayal gücü. Sayısız yabancıyla işbirliği yürütebiliyoruz, çünkü kurgusal hikayeler icat edip onları yayabiliyor, milyonlarca yabancıyı da bu hikayelere inanmaya ikna edebiliyoruz. Herkes aynı kurgulara inandığı sürece aynı yasalara itaat edip etkili bir biçimde işbirliği yürütebiliyoruz.

Bu yalnızca insanların yapabildiği bir şey. Bir şempanzeyi, ona öldükten sonra Şempanze Cennetine gideceğini ve işlediği sevaplar için orada sayısız muza sahip olacağını vaat ederek size muz vermeye asla ikna edemezsiniz. Böylesi bir hikayeye hiçbir şempanze inanmayacaktır. Bu tür hikayelere yalnızca insanlar inanır. İşte bu yüzden şempanzeler hayvanat bahçelerine ve araştırma laboratuvarlarına tıkılmışken dünyayı yöneten biz olabiliyoruz.

Dinsel işbirliği bağlantılarının kurgusal hikayelere bağlı olduğunu kabul etmek kolaydır. İnsanlar birlikte bir katedral inşa ederler veya Haçlı Seferine çıkarlar, çünkü Tanrı ve Cennet’le ilgili aynı hikayelere inanıyorlardır. Ancak aynı şey büyük ölçekli diğer tüm insani işbirliği türleri için de geçerlidir. Örneğin hukuk sistemlerimizi ele alalım. Günümüzde çoğu hukuk sistemi insan haklarına inanç üzerine kuruludur. Ama insan hakları bir kurgudur, tıpkı Tanrı ve Cennet gibi. Gerçekte insanların herhangi bir hakkı yoktur, tıpkı şempanzelerin ya da kurtların herhangi bir hakkının olmaması gibi. Bir insanı kesip açın, orada herhangi bir hak bulamayacaksınız. İnsan haklarının var olduğu tek yer icat edip birbirimize anlattığımız hikayelerdir. İnsan hakları çekici bir hikaye olabilir, fakat yalnızca hikayedir.

Aynı mekanizma siyasette de işler. Tıpkı tanrılar ve insan hakları gibi uluslar da birer kurgudur. Bir dağ, gerçek bir şeydir. Onu görebilirsiniz, koklayabilirsiniz, ona dokunabilirsiniz. Ama ABD ya da İsrail fiziksel birer gerçeklik değildir. Onları göremezsiniz, koklayamazsınız ya da onlara dokunamazsınız. Bunlar yalnızca insanların icat ettiği ve fazlasıyla bağlandığı birer hikayedir.

Aynı şey ekonomik işbirliği bağlantılarında da vardır. Bir dolarlık banknotu düşünelim. Kendiliğinden bir değeri yoktur. Yiyemezsiniz, içemezsiniz, giyemezsiniz. Ama Merkez Bankası Başkanı ya da ABD Başkanı gibi usta hikayecilerden biri gelir ve bizi bu küçük yeşil kağıt parçasının beş muz değerinde olduğuna inanmaya ikna eder. Bu hikayeye milyonlarca insan inandığı sürece o küçük yeşil kağıt parçası gerçekten de beş muz değerindedir. Tam şu an markete gidip değersiz bir kağıt parçasını hayatımda daha önce hiç görmediğim bir yabancıya uzatabilir, karşılığında gerçek muz alabilirim. Bunu bir de şempanzelerle yapmayı deneyin.

Evet, para, insanlar tarafından icat edilmiş muhtemelen en başarılı kurgudur. Her insan Tanrı’ya, insan haklarına ya da ABD’ye inanmaz. Ama herkes paraya, banknotlara inanır. Usame bin Ladin bile. Kendisi Amerika’nın dininden, politikasından ve kültüründen nefret ediyordu, fakat Amerikan dolarlarını da pek severdi. Bu hikayeye itirazı yoktu.

Sonuç olarak diğer tüm hayvanlar nesnel bir nehirler, ağaçlar ve aslanlar dünyasında yaşarken biz insanlar ikili bir dünyada yaşıyoruz. Evet, bizim dünyamızda da nehirler, ağaçlar ve aslanlar var. Ama biz, o nesnel gerçekliğin üzerine Avrupa Birliği, Tanrı, dolar ve insan hakları gibi kurgusal varlıkları içeren ikinci bir sahte gerçeklik katmanı inşa ettik.

Zaman geçtikçe de bu kurgusal varlıklar daha da güçlü hale geldi, öyle ki bugün bu varlıklar dünyadaki en güçlü kuvvetler. Bugün ağaçların, nehirlerin ve hayvanların var oluşu ABD’nin ve Dünya Bankası’nın, yani yalnızca bizim kendi hayal gücümüzde var olan varlıkların isteklerine ve kararlarına bağlı.

Ozan Karakuş

Kaynak: http://ideas.ted.com/why-humans-run-the-world/?utm_campaign=social&utm_medium=referral&utm_source=facebook.com&utm_content=ideas-blog&utm_term=humanities

SoL gazetesinden alınmıştır.

Categories
Bilim

Milgram Deneyi, İtaatkârlık ve Faşizm

Sosyal psikoloji dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Stanley Milgram. Erken sayılabilecek bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen toplum davranışını anlamımızı kolaylaştıran pek çok deneye imza atmış bir akademisyen. Kuşkusuz en bilinen deneyi ise döneminde büyük tartışmalara yol açan ve kendi adıyla da anılan “itaat deneyi”.

1961-62 yılları arasında Yale Üniversitesinde gerçekleştirilen orijinal deneyin görüntülerine ve sonradan gerçekleştirilen benzer deneylere internetten de ulaşmak mümkün. Kısaca özetlersek, deneyin aktörleri üç kişiden oluşmaktaydı. Teknisyen önlüğü giymiş, deneyi başlatan ve sonrasında odanın bir köşesindeki masasında notlar alan bir gözlemci ve iki katılımcı. İki katılımcıdan biri aslen gözlemciyle iş birliği içerisinde olmakla beraber bu durum denekten gizlenmekteydi. Katılımcılardan rastgele kağıt çekmeleri ve sonuca göre öğretmen ya da öğrenci olmaları isteniyordu. Ne var ki, her iki kağıtta da öğretmen yazdığı için denek her zaman öğretmen rolünü üstleniyordu.

Roller belirlendikten sonra ise deneyin detayları katılımcılara açıklanıyordu. Öğretmen ve öğrenci ayrı odalara alınacak ve sonrasında öğretmen bazı sözcük çiftleri okuyacaktı. Örneğin “ıslak ördek”. Sonrasında ise bu çiftlerin ilk sözcüklerini okuyarak (ıslak) öğrenciden verilen dört şık içerisinden doğru sözcüğü (ördek) seçmesi istenecekti. Doğru cevap verildiğinde bir sonraki soruya geçilecek, yanlış cevap sonrasında ise bir sonraki soruya geçmeden öğretmen tarafından düzeyi kademeli olarak artacak ve 450 volta ulaşacak şekilde öğrenciye elektrik şoku verecekti. Güya böylece cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisi incelenecekti. Elbette gerçekte kurbana (öğrenci) herhangi bir elektrik verilmemekteydi. Ama öncesinde deneğe öğrenciye verdiğini düşündüğü elektrik şoku hakkında bir fikri olması için 45 voltluk bir şok tek seferlik olarak uygulanmaktaydı. Bu arada kurbanın kalp rahatsızlığı olduğunu vurguladığını da belirtelim.

Mind1

Deney süresince denek herhangi bir noktada kurbana daha fazla elektrik vermek istemeyerek deneyi sonlandırmak isterse gözlemci önceden belirlenen dört cümle ile dört kez uyarıda bulunuyordu. Sonrasında ise deney sona erdiriliyordu. Deneklere deneyi yarıda bırakması halinde dahi kendilerine vaat edilen 4 doları alabilecekleri deney öncesinde belirtilmişti. Buna rağmen deneklerin yüzde 65’i en yüksek düzey olan 450 voltu yan odada çığlıkları yükselen öğrenciye vermekten geri durmadı. Önemli bir bölümü 300 volt sonrasında huzursuzluk belirtileri göstermeye başlasa da gözlemcinin mekanik uyarıları karşısında artık sorulara cevap dahi vermeyen, halen hayatta olup olmadığını dahi bilmediği öğrenciye şok uygulamaya devam etti. Yaptıklarından yasal olarak sorumlu tutulmayacaklarına dair verilen güvence pek çoklarının daha ileriye gitmesi için yeterli olmuştu.

Milgramı’ı bu deneyi yapmaya yönelten başlıca etken o dönemde yargılanan ve binlerce Yahudi’nin ölümünden sorumlu tutulan Eski Nazi Subayı Eichmann’ın mahkemede ağzından dökülen şu sözlerdi; “Ben sadece görevimi yaptım”. Eichmann zincirin üst halkalarından biri olarak cezasını çekti belki ama o dönemde Nazilerle öyle veya böyle iş birliği yapmış, olanları görmezden gelmiş yüz binler, milyonlar kaldığı yerden yaşamına devam etti. Bilmiyorduk, kandırıldık, bize söyleneni yaptık diyerek yaşananların sorumluluğunu üzerine almaktan kaçındı. Kimisi gerçekten bilmiyordu, kimisi aksini bilmekten dahi korkuyordu ama gerçek şu ki Alman faşizmi bu sıradan insanların itaatkarlığı üzerinde yükselmiş, milyonlara büyük acılar çektirmişti.

Milgram deneyi sıradan insanların sorumluluğu bir başkasına delege ederek büyük bir vahşetin faili olmaya sürüklenebileceklerini göstermesi açısından bugün de önemini koruyan bir çalışma. Döneminde kamuoyunu rahatsız eden tarafı da bu zaten. Ev hanımı, işçi, öğrenci, sanatçı, profesör… Her kim olursa olsun. Faşizm sıradan insanların otorite karşısında vicdanlarını kolayca devre dışı bırakarak gösterdikleri itaatkarlık ile yükseliyor ve kendini yeniden üretiyor.

Murat Birdal


Yazı Evrensel.net’ten alınmıştır.