Categories
Gündem

Yasanın Gücü Adına: “Ya Sev Ya Terket”

Müslüman çiftin İsviçre’de ‘karşı’ cinsle tokalaşmayı reddetmesinden dolayı vatandaşlık verilmemesi üzerine yapılan tartışmalarda yine klasik olarak “İsviçre’de ne işi var, Arabistan’a gitsinler” denildi. Muhtemelen bu müslüman çift Arabistanlı ise doğdukları ülkede de “madem şöylesin öyleyse şu ülkeye git” denilmiştir ya da buna zorlanmıştır.

Bu konuda açılması gereken birçok ara başlık vardır: İsviçre gerçekten demokrat bir ülke midir ve din, mültecilik, iktidar, sol, mülkiyet gibi başlıkları tek tek incelemek gerekir ama şimdilik burada Tanrı/Yasa üzerinden ilerlemek istiyorum.

Kısaca “beğenmiyorsan git” diyenlerin mantığı ister farkında olsunlar, ister olmasınlar şöyle işlerlik göstermektedir: herkes bulunduğu ülkenin yasalarına saygılı olacak! Bu durumda doğdukları ülkede verili yasalara karşı mücadele edenler ya da memnuniyetsizlik gösterenler egemenler tarafından “defol git buradan” diye kovulurken, doğdukları ülkeden başka ülkelere gidenler de o ülkenin yasalarına uymak istemediklerinde “burada ne işin var, defol git kendi ülkene” denilecek. Burada sizce de bir problem yok mu? Sözgelimi bir anarşistin bu dünyada yatacak yeri yoktur. Kendilerini imha mı etmeleri gerekmektedir? Ya da bir dönem “Komünistler Moskova’ya” denilirdi. Müslüman çift örneğinden yola devam edersek müslüman çiftin aşkın göndereni Tanrı iken kendilerini solcu, laik olarak görenlerin aşkın göndereni de Yasa’dır. Esasında her iki aşkınlık arasında bir fark yoktur. Her iki gönderen de aşkındır ve kendisini hükmeden olarak ilan etmiş, toplumun buna ayak uydurması istenmiş, hükme uymayanın da bükülmesi, tecrit edilmesi emredilmiştir.

(Burada bir solcu en ilerici düşünce bizimkidir, bizim yasamızdır ve birgün herkesi o yasaya uyduracağız diyebilir, mümkündür de bu, yakın tarihe baktığımızda Sovyetler’e, Çin’e, Doğu Blok’a baktığımızda örneklemeleri vardır, gelecekte de olabilir. Buna karşın bir başka solcu da “ideal ülke” olarak kendisine bazı Avrupa ülkeleri seçmiş olabilir, o ülkelerin yasalarıyla belirlenmeyi arzulayabilir. Ama dikkat çekmek istediğim konuyu ıskalamaktadırlar.)

Her iki taraf da kendisine ya Tanrı’nın hükümlerini tartışmayı reddetmiş ya da Yasa’nın. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” diyerek ilanın ilanını yapmasından sonra yerine geçen İnsan/Yasa aşkınlık görevini Tanrı’dan devralmıştır. Tanrının hakimiyetindeki evren ile bugün Yasa’nın hakimiyetindeki evren arasında heralde araçsal olarak kimi teknolojik farklar sözkonusudur sadece.

Tanrı ile Yasa bir terazide tartıldıklarında Yasa’nın daha hoş olabileceği iddia edilebilir, zira Yasa değilse bile hükümleri değiştirilebilir diye düşünülebilir, ama Yasa’nın gücü de tam da buradan gelmektedir zaten, değiştirilebilirdir ve göçebedir. Seni bir göz gibi izlemektedir ya da bir ayna olarak ve sen o aynaya bakıp kendini düzeltmeye zorlamaktadır. Bu Yasa’nın kendi bakiliğini sağlamak içindir. O her zaman hükmeden olarak varlığını sürdürmek istemektedir, tıpkı Tanrı gibi.

İnsan Tanrı hükmünün boşluğunu Yasa hükmüyle doldurmuş olması İnsan’ın çok da birşey beceremediğini göstermektedir. Buna rağmen solcu/laik böbürlenmelerin nedeni de heralde çok birşey beceremediklerinin boşluğunu doldurmak içindir.

Baran Sarkisyan

Categories
Gündem

Gece, Gündüz ve İktidar

Adam, gecenin saatlerini aydınlatmak için gündüzleri insanların arasına karışıyor. Onlardan hiçbir şey istemiyor. Onlar ise ondan çok şey istiyorlar. Yüzleri adama acı veriyor. Aralarında ondan hoşlanacak olanlar var. Ama bu, adamı rahatsız etmiyor. Geceleyin anlardan kaçacağını biliyor. Ötekiler uyuduklarında, adam onlardan kurtulmuş olarak lambanın ışığında rahat soluk alabilecek.

(Elias Canetti, İnsanın Taşrası)

Geceyi düşünmek beraberinde gündüzü, zamanın kullanımını ve üretilme biçimlerini de düşünmemizi gerektiriyor. Gece ve gündüz arasındaki ilişkiyi tartışırken karanlık ve aydınlık, ölüm ve yaşam, kamusallık ve mahremiyet gibi kavramlar üzerinden de bir okuma pratiği geliştirmek gerekir. Meseleyi basitçe gün içindeki bir bölümlenme ve bu bölümlenmenin sunduğu veya yarattığı sosyallikler olarak kavramak yetersiz olur. Bu eksen konunun önemli bir veçhesini oluştursa da yeterli olmaz. Bu yazıda elimden geldiği kadar deneyimlenen gece ve gündüzün yanında metaforik bir gece ve gündüz tartışması yürütmeye çalışacağım. Metafor olarak gece ve gündüzü ele alırken, karanlık ve aydınlık, iktidar ve direniş ve son olarak kamusallık ve mahremiyet olguları etrafında düşünmeyi deneyeceğim. Ne de olsa gece ve gündüz etrafında örülen anlam kümeleri veya aileleri hayatlarımızda fazlasıyla etkili durumda. Deneyimlenen gece ve gündüz meselesini ele alırken ise kavramsal bir çerçeve için gece ve gündüzü birer dispositif[1], yani aygıt olarak ele almak istiyorum.

Gece ve gündüz kendine has bilgi üretim rejimleri olan, bu bilgi üretim rejimleriyle birlikte pratikler ve öznellikler üreten bir dispositif veya aygıt olarak düşünülebilir. Gece ve gündüz belli bir tarihsellik içinde farklı tavırlar, pratikler, eğilimler ve öznellikler üreten ve bunların yeniden üretilmesini talep eden zamansal ayrımlar olarak ele alınabilir. İçinde bulunulan tarih ve toplum ya da kısaca zaman bunların nasıl birer öznellik üretim aygıtı olduğunu ve olacağını belirler. Şüphesiz gecenin ve gündüzün kendine ait direniş aygıtları ve halleri de mevcuttur. Gece bu tür direnişleri belki daha fazla sağladığı için geceye yönelik derin bir muhabbet hep saklı tutulur.

Meseleyi ele alırken ve kendi açımdan “aydınlatmaya”, “ışıklandırmaya” ve “açıklamaya” çalışırken, konunun metaforik yönüyle başlamayı seçiyorum. Gece ve gündüz ayrımı en nihayetinde zamanın karanlık ve aydınlık etrafında bir bölümlenmeye ve sınıflandırılmaya tabi tutulmasıdır. Güneş’in Dünya ile ilişkisi bağlamında kozmolojik bir olay olarak gece ve gündüzün dışında sosyal, kültürel ve dilsel olarak inşa edilen bir gece ve gündüz bulunur. Şimdilik meselenin bu kısmına gecenin ve gündüzün sosyal inşası diyebiliriz. Bu sosyal inşa, gece ve gündüzle kurulan ilişki yanında bu iki kavram ve olgunun etrafında kümelenen tahayyüllerle ve kavramlarla da ilişki içindedir. Gecenin ve gündüzün karanlık ve aydınlıkla etrafında yaratılan temsili bu iki olgunun toplumsal ve bireysel tahayyüldeki yerleri hakkında da bizlere bilgi verir. Mesele biraz da karanlık ve aydınlık etrafında üretilen sembolik ve imgesel konumlandırmalar meselesidir aslında. Biraz da dilsel oyun sorunu. Gece ve gündüzü ele alırken karanlık ve aydınlığı; ve bununla birlikte ölüm ve yaşamı ele almak gerekir ki, uzun süredir Güneş’in Dünya ile olan flörtü pek de masum olmayan çözümlemelere konu olmuş durumda.

Işık ve Aydınlanma’nın Diyalektiği

Bu çözümlemeler çok eskilere dayanır. Her düşünsel çabanın olmazsa olmaz uğraklarından biri olan Platon’a ve onun mağara metaforuna ufak bir seyahat elzem görünüyor. Mağara metaforu önemlidir; çünkü tam da karanlık ve aydınlık meselesini veya gece ve gündüz meselesini bilgi ve tefekkür ile bir araya getirir ve ilişkilendirir. Mağara karanlıktır, insanlar zincirlenmiştir ve hakikat ele avuca gelemeyecek kadar uzakta olup kendisini ancak ikincil görünüşlerle ve yansımalarla sezdirir.[2] Bu görünüşler veya hakikatin kopyaları içeride ve karanlıkta hapsolanlar için hakikatimsi etkisi uyandırır. Hakikat, ta ki içlerinden biri mağaranın dışına çıktığında ve güneşle karşılaştığında ortaya çıkar. Mağara metaforu sadece karanlık ve aydınlık arasında kurulan hiyerarşinin önemli bir göstergesi olarak kalmaz, aynı zamanda bilgelik ve cehalet arasındaki ayrımın da temsilcisi olur. Bilginin aydınlıkla ve ışıkla kurulan ilişkisi uzun süre düşünce serüveninde kendini bir doxa olarak korur. Ancak ışık, aydınlık ve bilginin bir araya gelerek cehalet ve karanlıkla sonu gelmez bir savaşa konu edilmesi Aydınlanma çağı ile mümkün olur. Aydınlanma Fransızcası ile le siecle de lumière, Almancası ile Aufklärung ve İngilizcesi ile Enlightenment[3] daima ışıkla ilgili bir anlam etrafında kurulur. Aydınlanma kendisini daima karanlığın ve gecenin karşısına yerleştirerek var eder. Karanlık kötülüğün, cehaletin ve olgun olmama/olamama halinin bir gösterileni olur. Almanca Aydınlanma kavramı olan  Aufklärung ışık ve aydınlığı, çocukluktan çıkarak ergin olma halini ve dahası konuşabilme ve dili kullanabilme halini imler. Bu yönüyle akıl ve rasyonel olan aydınlıkla ve ışıkla anlatılırken, duygular, mitoslar, önyargılar ve çocuksuluk hep karanlıkla bir araya getirilir.

Şüphesiz Aydınlanma tartışması etrafında kurulan umutlar kendisinden sonra yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasal kargaşalarla birlikte yitip gitmiş ve yerini “kara-msarlığa” bırakmıştı. Aydınlanma’nın idealleri olan ilerleme, özgürleşme, rasyonelleşme ve çelişkisiz toplum yerine teknolojik hegemonya, metalaşma, sömürü, savaş, kontrol ve disiplin gelmişti. Tarihe tutulan ışık anlaşılan pek de bekleneni vermemişti. Bu yönüyle Aydınlanma’nın iman ettiği akıl Habermas’ın deyimiyle yaşam dünyalarının sömürgeleştirilmesini beraberinde getirdi. Peki, Aydınlanma ile ne aydınlatılmak istenmişti? Aydınlanma ile birlikte üretilen “ışık” nasıl bir iktidar dispositifi haline gelmişti? Çok söylemeye gerek yok, Horkheimer ve Adorno bunu Aydınlanmanın Diyalektiği adlı kitaplarında çok güzel anlatırlar. Aklın hükümranlığı, doğanın ve ötekinin sömürgeleştirilmesi ve tabiiyet altına alınması ile sonuçlanmıştı.[4]

Aydınlanma’dan yayılan ışık daha çok tekno-ekonomik-bürokratik iktidarı konsolide eden ve yeni iktidar teknolojileri ve stratejileri üreten bir aygıt veya dispositif haline gelmişti.

Kapitalist Modernlik, Işık ve İktidar

Bütün bu hikâyenin gündüzle yoğun bir ilişkisi var. Aydınlanma ve modernleşme süreci kendine ev olarak öncelikle gündüzü seçti. Ne de olsa Aydınlanma’nın ışığı aynı zamanda gündüzün ışığı demekti. Bundan böyle akılla birlikte yayılan ışık gündüzün ışığı ile birleşecek ve arzu edilen düzeni oluşturacaktı. Karanlık geride bırakıldığına göre, geceye kalan uslu uslu yerinde durmak ve gündüze yol vermekti. Bütün hikâyenin bütünleştiği bir süreç olarak kapitalist modernlik geceye verdiği rolle yetinmeyip onu sömürgeleştirmeye de çalıştı. Bugün biraz da dikkat etmemiz gereken olgu gecenin sömürgeleştirilmesidir. Gündüzü biliyoruz. Tüketimin, bürokrasinin, kontrolün ve hiyerarşinin zamanıdır. Peki ya gece? Kolaylıkla gündüzün tam karşısına yerleştirilebilir mi artık? Bir zamanlar için gündüzün iktidarının karşısına yerleştireceğimiz gece gün geçtikçe kapitalist mantığın yeni av sahası haline gelmiyor mu?

Yine de kapitalist modernlik daha çok gündüzle yoğun bir ilişki içindedir ve iktidar aygıtlarının çoğunluğunu gündüz işletir. Okul, kışla, bürokrasi, hastane, din, medya ve daha birçoğu gündüzle ve ışıkla var olurlar. Gündüz kendine has bir pratik ve öznellik üretim rejimi oluşturarak toplumsal formasyonun vazgeçilmez aygıtı haline gelir. Roller dağıtır, görevler verir, mekânsal ayrışmaya tabi tutar, işe koşturur, tutuklar, tedavi eder, yasaklar. Güneşin doğmasıyla birlikte bütün iktidar aygıtları kendilerini göstermeye ve hissettirmeye başlarlar. Bu mesajı alan özneler de buna göre tavır ve hallere bürünürler. Gündüz ve aydınlık kendine has bir özne kurma ve çağırma rejimine sahip olur böylece. Bu rejimin temel parametreleri de disiplin, kontrol ve terbiyedir. Gündüz uysal bedenler üretme konusunda eşsiz bir maharete sahiptir. Disiplin, kontrol ve terbiye gündüzün temel stratejileridir. Bütün bu strateji içinde geceye biçilen rol ise, ertesi güne hazırlanma ve tekrar disipline, kontrole ve terbiyeye hazır bedenler oluşturmadır. Ruhu ve bedeni esir almak isteyen gündüz Deleuze’ün deyimiyle onları üretimin ve ulusun ihtiyaçları doğrultusunda kodlar. Homojenleştirme, farklılaştırma, dağıtma ve konumlandırma bu kodlamanın araçlarını oluşturur. Gündüz ve ışık iktidarın en büyük yardımcısı haline gelir. Çünkü iktidar ancak görerek ve görünür kılarak işler. Görmediğini de görünür kılmaya çalışır. İktidar bütün yüzlerini gündüz ve ışık yardımıyla bize gösterir. Gece ise sınırlı da olsa bu haliyle Deleuzecü anlamında bir “kaçış çizgisi (lines of flight)” oluşturur. Gündüz Vassaf’ın deyimiyle “… gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üç olsun, hepimiz gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur”.[5]

İktidarın görme, görünür kılma ve ışıkla olan ilişkisi Michel Foucault tarafından da çok güzel anlatılmıştır. Deleuze bu ilişkiyi ve Foucault’nun konuyu nasıl ele aldığını oldukça kapsamlı bir şekilde Foucault adlı kitabında açıklar. Deleuze, Discipline and Punish kitabının bütünüyle görme ve görünürlük üzerine kurulu olduğunu belirtir.[6] Panopticon imgesi en başında aydınlatma, ışıklandırma ve görünür kılmayla ilişkilidir. Gözün ve ışığın iktidarı kurularak beden ve ruh tarafından bu iktidarın içselleştirilmesi ve uysal bedenler yaratılması amaçlanır. Işık ve görünürlük iktidarın çalışma teknolojisi haline gelir.[7]

“Hapishane büyük ölçüde görünür olanla ilgilenir. Sadece suçu ve suçluyu görünür kılmaya çalışmaz bunun yanında kendisiyle birlikte bir görünürlük mefhumu oluşturur. Taşlarla çevrili bir bina olmaktan önce bir ışık sistemidir. Bu yönüyle de ‘Panoptikizm’ olarak tanımlanır:  görsel ve aydınlık bir çevre kurarak (ortada merkezi bir kule ve etrafındaki hücrelerle)  gardiyanın bütün mahkûmları görmesini sağlarken, mahkûmların gardiyanı ve de birbirlerini görmelerini engeller.”[8]

Bu anlamıyla disiplinci iktidar işleyebilmek için görünürlük mekânları ve zamanları yaratmaya çalışır. Gören, görünür kılan ve buna bağlı olarak özneyi yeniden üreten bir uzamsal aygıt haline dönüşür hapishane. İktidar karanlık ve aydınlığı dağıtarak neyi görünür kılmak istediğini, neyi nasıl bir şekilde disipline etmek ve üretmek istediğini açığa çıkarır.[9] Bu hikâye zamanın üretimi kadar mekânın üretimi ve mimarlık pratiği ile de kesişir. Bütün bunlar ışığa ait ve onunla ortaya çıkan bir varlık ve öznellik alanı oluşturur.[10] Gece ve gündüz meselesini ele alırken gündelik hayatımızda gündüzün nasıl bir görünürlük rejimine ev sahipliği yaptığını, iktidarın ışığı ve aydınlığı nasıl kullandığını ortaya çıkarmak elzemdir.[11] Tabii burada iktidar derken basitçe devlet iktidarından, siyasal iktidardan veya belli toplumsal iktidarlardan değil de genel olarak tüm iktidar süreçlerinden bahsediyorum. Bu siyasal iktidar süreçleri olabileceği gibi, öteki ile kurulan ilişkide, bir grupla kurulan ilişkide veya bir mekân ile kurulan ilişkide ortaya çıkan iktidar da olabilir.

Gece ve Direniş

Umarım buradan gündüzün ışık yardımıyla bir dispositif haline bürünmesini anlatabilmişimdir. Bu dispositifin çalışma biçimini ve gece ile olan ilişkisine şimdi geçebilirim. Gündüz dispositifi kendine ait bir demir kafes, belirlenmişlikler ve tutsaklıklar alanı yaratırken gece bu belirlenmişliklerin ihlali için gün geçtikçe azalsa bile çeşitli fırsatlar sunar. Her türlü sınır geceleyin çok daha kolay ihlal edilir veya ihlalciler ancak geceyi kendilerine güvenli bir mekân-zaman olarak seçerler. Gecenin gündüzden ayrı bir kültürü vardır. Farklı kendilik sunum stratejileri gece ile birlikte devreye girer. Gece ayrı bir öznellik ve kendilik kazandırır insanlara. Bir yönüyle günün karanlık tarafına sıkıştırılmış bir şenlik ve karnaval zamanıdır gece. Gündüzün sınırları yiterken gece ile birlikte yeni sınırlar ve iktidar alanları oluşur. Gece, gündüz dispositifinin kısa devre yaptığı, aygıtın işleme kapasitesinin düştüğü bir zamansal dilime denk gelir.

Gece verilen rollerin, sosyal uzamdaki konumlandırmaların bozulabildiği ve kendini yeniden üretme ve sunma stratejilerinin geliştiği bir ânı imler. Rancière Nights of Labor adlı kitabında, işçi sınıfının nasıl da kendine biçilen rolü ve sosyal ve siyasal uzamdaki konumlandırılışı geceleyin ihlal ettiğini anlatır.[12] Fabrika aygıtı işçilerin gündüz var güçleriyle çalışmalarını ve gece de dinlenerek ertesi gün için kendilerini hazırlamalarını ister. Parti işçilerden çalışma zamanı dışında kalan zamanı parti propagandası için ayırmalarını ister. İşçi ya militan olmalıdır ya da proleter. Başka bir çıkış yolu yoktur. Fakat işçiler proleterlik ve militanlık dışında başka şeyler de isterler. Edebiyat okumaları, tiyatro, sanat ve entelektüel tartışmalar… Gece işçiler için önemli bir kurtuluş durağı haline gelir ve işçiler kendilerine yüklenen bütün rollerden sıyrılarak kendileri için yeni bir öznellik yaratma fırsatı bulurlar bu zaman diliminde. Kurulu iktidarların onlara hak görmediklerini tabiri caizse söke söke gece alırlar.

Gece bir anlamıyla şenlik ve karnaval halidir, demiştim. Gecenin karanlığı tıpkı karnaval ortamında maskenin gördüğü işlevi görür. İnsanlar bir nevi anonimleşmeye ve bu anonimleşme ile birlikte verili rollerden kurtulmaya başlarlar. Gece kontrol eden ve edilen açısından da bir özgürlük sağlar. Daha az izleneceğimizi bildiğimiz gibi daha az da izlemeye başlarız. Toplumsal kontrol biraz olsun azalır ve yeni eylem alanları açılır. “Gece düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. Askerler de hepimizden önce yatağa girerler.

Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda.”[13] Gözün ve bakışın o inanılmaz baskısı gece biraz olsun ortadan kalkar. “Gece başkadır; gün ile zıtlığına karanlık ve tehlike damgasını vurur; ancak korkularını telafi eden özgürlükleri de vardır. Gece, günün angaryalarından, insanlığı belli vazifeler, yükümlülükler ve işlerle tanımlayan rutinlerden kaçış sağlar.”[14] Gece bilinçaltının kendini gündüze göre daha serbest hissettiği de bir andır. Bastırılan gece daha kolay döner ve onunla daha kolay yüzleşiriz.

Gecenin Sömürgeleştirilmesi

Fakat modernleşme ve biraz da geç kapitalizmin post-modern saldırıları ile birlikte gecenin sömürgeleştirilmesi ortaya çıkar. İktidardan kaçma ve yeni öznellikler yaratma fırsatı sağlayan gece aynı zamanda yeni tabiiyet ilişkilerinin de mekânı olmaya başlar. Kapitalizm gündüzü sömürdükçe geceye de sirayet etmeye çalışır ve meta ilişkileri ve parayı daha fazla geceye sızdırır. Gece daha fazla üretim ve sömürü için sömürgeleştirilir. Marx’ın emeğin biçimsel boyunduruk altına alınması olarak ifade ettiği işgücünün daha fazla çalıştırılarak sömürülmesi, teknoloji yardımıyla gece de sürdürülür. Gece bir anlamıyla gündüzün devamı kılınmaya çalışılır. Doğanın esirgediği teknolojinin gücü ile yaratılır. Tıpkı doğanın tabiiyet altına alınması gibi, rasyonel akıl da zamanı tabiiyet altına almaya çalışır ve zaman insanın sözde sınırsız maddi arzularının av sahası haline getirilir. Kapitalizmi en güzel anlatan tabirlerden biri de yayılma olacaktır. Kapitalist akıl bulduğu ve önüne gelen her şeyin içine yayılmaya ve onu kendi üretim arzusunun bir parçası yapmaya çalışır. Zaman ve mekân bu arzunun kendini ifade ettiği olgulara dönüştürülür. Doğanın sömürüldüğünü ve beraberinde felaketler getirdiğini iyi biliyoruz. Ya sömürülen zaman ve bu sömürünün felaketleri? Doğanın ve mekânın krizi vaki peki ya zamanın krizi? Yine de şunu söyleyebiliriz hâlâ: bütün bu sömürgeleştirmeye rağmen gece hâlâ gündüze oranla ele geçirilmemiş ve iktidar tarafından tamamen sömürülememiş bir zamandır. Bu yönüyle de direniş ve ihlale ev sahipliği yapma potansiyeli gündüze göre çok daha fazladır.

Birikim Dergisinden, Latif Yılmaz

Dipnotlar

[1] Burada dispositif veya aygıt kavramıyla belli bir bilgi, pratik ve öznellik üretim mekanizması anlaşılmalıdır. Dispositif özünde bir iktidar mekanizmasıdır ve bu mekanizma beraberinde kendi bilgi ve pratik rejimine uygun öznelliklere hayat verir. Bir yönüyle bir yeniden üretim mekanizması olarak da düşünülebilir. Daha ayrıntılı bir açıklama için bkz. Gilles Deleuze, Foucault, çev. Sean Hand, University of Minnesota Press, Minneapolis, 2006.

[2] Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim yayınları, İstanbul, 2009.

[4] Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Nihat Ülner, Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı, İstanbul, 2010.

[5] Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 18.

[6] Deleuze, a.g.e., s. 32.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e. (çeviri bana ait)

[9] A.g.e., s. 57.

[10] A.g.e., s. 58.

[11] A.g.e., s. 59.

[12] Jacques Rancière, The Nights of Labor, Fransızcadan çev. John Drury, Temple University Press, Philadelphia, 1989.

[13] Vassaf, a.g.e., s. 16.

[14] Bryan D. Palmer, Karanlığın Kültürleri, çev. Şebnem Kaptan, Ayrıntı, İstanbul, 2001, s. 27.

Categories
Gündem

Erdoğan’ın 10 İç Sıkıntısı

Erdoğan’ın 10 İç Sıkıntısı

1- Yıllar var ki tek başına sokağa çıkamadı. Sanki cinayet suçundan ağır hükümlü de başını göğe uzatıp rahat bir nefes çekip ciğerlerini temiz havayla dolduramadı. Yönettiği halktan korkmak, halkın içine tek başına çıkamamak ne büyük bir iç sıkıntısıdır…

2- Siyaset sahnesinde kimle yola çıkmışsa, kimin elini öpmüşse onu yarı yolda bıraktı, ihanet etti.

3- En büyük destekçisi ülkücülere kimi hedef gösterse hedefi tutturamadı. Çinli dedi, Korelileri dövdüler; Rusya dedi, Hollanda Konsosluğuna saldırdılar.

4- Düşünün ki şahsiyetinize edilen hakaretlerden dolayı sayısız kez soruşturma açtırmanıza rağmen çocuğundan yaşlısına milyonlarca insanın hakaretine, ahına maruz kalıyorsunuz.

5- Sürekli tükürdüğünü yalamak nasıl bir duygudur? Hangi ülkeye, lidere tavır alsa, kime dostum dese, kime düşmanım dese bir süre sonra tam tersi bir tavır almak zorunda kaldı.

6- Kamuoyuna sürekli yalan söylemek zorunda kalmak, dil sürçmelerinin psikolojik analizinin filan yapılması…

7- “İngilizce bilmeyeni çaycı bile yapmazlar” denilen ülkenin cumhurbaşkanı olup da İngilizce bilmemesi, bu dil bilmezliğin kendisini sürekli küçük düşürmesi, dahası üniversite diplomasını bulamaması…

8- Devletinin askerine ve polisine bile güvenememesi; karakol, kışla ziyaretlerinde kolluk kuvvetlerinin şarjörünün boş bırakılması.

9- Tüm baskı ve teröre rağmen sokak muhalefetini susturamaması.

10- OHAL dışında ülkeyi yönetememesi.

Baran Sarkisyan

Categories
Gündem Patika

Rizom ve Anarşi

Otoriteyle ilişkili her şey yıkılmalı; ilk başta merkez. Çünkü merkezin dili hakim olanın dilidir, egemenin dilidir, anadildir. Çeşitli diyalektler, alt diller, argolar, azınlık dilleridir; baskı altında olan, melez olandır. Anavatan, anayurt, anayasa iktidarın kavramlarıdır. Her şeyin indirgenebileceği, üzerinde temellendirilebileceği tek bir merkez yok. Tek bir kaynaktan çıkarak ayrışıp oluşan bir çokluk yok. Soyağacı, ortak köken, saf nesil arayışı otoriterdir. Karma olan, karışık olan, melez olandır dışlanmışların, azınlıkların alanı; köksüz, kökensiz, kaynaksız olandır.

Merkezi iktidar gibi, merkeze sahip olan muhalefet de otoriterdir. Evrensel hakikat, doğru yok, doğanın, tarihin yasaları yok, tarihin motoru yok. Çıkarının tüm toplumun çıkarıyla özdeş olduğu düşünülen proletarya fikri otoriterdir. Tarihin ereği yok, ereğe yönelik sınıf mücadelesi olarak kavranılan tarih fikri otoriterdir. Evrimci ve ilerlemeci bir çerçeve içinde tahayyül edilen tarihsel kulvarlar  ve mecralar otoriterdir. Yapılar, pozisyonlar,noktalar yok, bunlar arasında kesin ayrımlar ve mesafeler yok, sadece bağlantılar, etkileşimler, geçişler akışlar var. Belirli boyutlar yok, bağlantılara göre değişen, çoğalıp azalan boyutlar var.

Her türlü merkez dağılıp parçalanmalı. Merkezin ve hiyerarşinin olduğu yerde otorite de vardır. Merkezsiz, uçucu, hareket halinde oluşumlar ve bunların her an biçim değiştiren bir ağ görünümü sergileyen etkileşimi. Hiçbir sabitlenmeye izin vermeyen, formüle edilemeyen bir ağsal oluşum. Rizom ne midir? Kaos ve anarşidir.

Rizomun öznesi yok, nesnesi yok. Dikey, piramitsel bir yapının tersine yatay bir yayılmayı, açılımı temsil ediyor rizom. Ancak sımsıkı kenetlenmiş bir ağ değil söz konusu olan; kopmalar, kaçışlar, bir yerde sona erip başka bir yerde farklı bir biçimde ortaya çıkabilen yoğunluklar, çoklu girişler var.

Rizom tek’e karşı olduğu gibi ikili karşıtlıklara, düalitelere de karşı. İyi/kötü, iç/dış, öz/biçim, gerçeklik/görünüş vb. ikiliklerin uzağındadır rizom. Çünkü dış iç, iç de dıştır. Kendini karşıtına, ötekine göre tanımlayan her şey otoriterdir, kendine saf ve korunaklı bir alan oluşturarak merkez olaya yönelir. Rizom her an metamorfoza uğrayan, biri diğerine göre bir hiyerarşi ilişkisi içinde bulunmayan ‘tek olmayanlar’ın oluşturduğu akışkan bir çokluktur.

Rizom iç ve dış merkezin patlatılmasıdır. Öte yandan rizom egemen otoritenin ‘öteki’yi bir hiyerarşi ilişkisi içinde kendine tabi kılmasına karşıdır. Bu bağlamda rizom, eril merkezin kendinden kaynaklanan, kendiden dışarı çıkarak dişil alanda yine kendini arayan, bu alanda sömürgeleştiğini geri taşıyıp kendisine katarak güçlenen arzusunu yıkar. Rizom kadın/erkek karşıtlığını siler, ‘ara’ cinsel kimliklerin oluşmasına, arzunun üreme ve ahlaktan kopmasına imkân verir. Eril öznenin kasın bedenini nesneleştiren, araçsallaştıran, parçalara ayıran tek katlı arzunun yerine kadının çok katlı arzusunu öne çıkarır. Birbirlerinin her an değişen mecralarında kaybolan, kendine geri dönmek istemeyen, kendi merkezinin varlığını unutan arzulara, arzu akışlarına olanak sağlar.

Rizoma katılan birey; bir ünite, bir merkez olma niteliğini kaybeder. Dış dünyanın bütünlükleri gibi iç dünyanın bütünlükleri de özgürlüğü sınırlar. Rizom içinde birey, kendi iç dünyası üzerinde kurduğu baskıları ortadan kaldırmaya itilir. Dış dünyanın baskıları iç dünyanın baskılarıdır da; ve tersi de söylenebilir. Dış dünyanın azınlıkları bir anlamda içsel dünyanın da azınlıklarıdır. Bu bağlamda rizom içindeki bireyin özerkliği ‘yaralı’ bir özerkliktir ve bu tür bireylerin oluşturduğu otonomlar da otoritenin tahrip etiği bir dünyanın izlerini taşırlar. Otonom kendini tabi kılmak zorunda kaldığı tek erksellik otoritenin ortadan kaldırılmasıdır, bu da kendi kendini de ortadan kaldıran ya da kendi kendini affettiren bir erkselliktir. Bu nedenle otonomlar bir yapı oluşturmazlar, ortaya çıkar ve daha sonra başka biçimler altında yeniden belirmek üzere kaybolurlar. Otonomlar minör, göçebe oluşumlardır ve bu özellikleriyle rizomatik bir görüntü sergilerler. Sadece kendi dışlarındaki merkezlere karşı çıkmakla kalmazlar, kendileri de merkezleşme eğilimlerine girdiklerinde bu kez kendilerini ortadan kaldırırlar. Otonomlarda hiyerarşi yoktur, seçim yoktur, yönetim yoktur, otoriteyle bağlantılı olabilecek hiçbir güç kullanım yoktur. Toplumsal rizom ağacının kopuşlarla malul hareket içinde otonomlar her türlü programatik araçsallığı reddederler.

Rizom kaotik hareketleri nedeniyle anarşik bir görünüm arzeder. Rizomun kalıcı bir yapısı ve formu yoktur, merkezkaç, merkesdışı, sınırdaki hareketliliklerle beslenir. Rizoma tek bir giriş yoktur, farklı boyutlarda çok sayıda giriş vardır ve her bir giriş hareketi rizomu yeni baştan kurar. Rizomdaki kaçış çizgilerinin çokluğu ise onu sürekli olarak bozar. Bu nedenle rizom iktidar ilişkilerinden sıyrılmanın sonsuz biçimler altında tekrarlandığı bir oluşumdur ve bu bağlamda negatif, olumsuzlayıcı bir olgu olarak görünür. Ama dışın iç olduğu, otoriteden arınmış saf ilişkilerin mümkün olmadığı bir dünyada rizom, dışlayıcı ve lekesiz bir oluşum olarak varolamaz. Bu nedenle otoriteyle olan çatışmasında rizomun olumlayıcı boyutlar ve akışlar üretmesi gerekir. Rizom otorite ile otorite karşıtı eğilimler arasındaki çatışanın sürmekte olduğu bir alan olmanın yanı sıra, alternatif ilişkilerin denendiği pozitif bir alandır da. Karşılıklılık, gönüllülük, özerklik ve yardımlaşma temelinde oluşan rizomsal ağ; sıkı ilmikli, yırtık yeri bulunmayan, ezilenleri denetim altında tutmaya yarayan iktidar ağından farklı olarak gevşek, kopuşlar ve yeniden eklenmelerle sürekli biçim değiştiren bir ağdır. Anti-otoriter ilişkilerin her an kendilerini yeniden üretmediği yerlerde ağda yırtılmalar olur ve kaçış çizgileri oluşur. Bu nedenle rizomda mutlak erklere yönelik, kalıcı, kendi varlık alanını koruyucu angajmanlar yoktur. Rizomsal ağın genişlemesi, ancak merkezi ve hiyerarşik eğilimlerin yok edilmesiyle mümkün olur.

Son olarak, rizomun postmodern otoriterliğin temeli olan ağsal iktidar yapılanmasıyla bir ilişkisi yoktur. Anti-merkezci, anti-otoriter eğilimlerin oluşturduğu rizomsal ağ, iktidarı desantralize olmaya zorlar. Devlet merkezli modern iktidardan otoritenin ilaveten toplum içindeki çok sayıda kurumla paylaşıldığı bir tür adem-i merkeziyetçi postmodern iktidara geçiş, yeni toplumsal direnişlerin tüketimin ağsal yapısıyla kuşatılması süreci içinde oluşmuştur. Postmodern toplumun tüketimsel-kuramsal ağı, hiyerarşi ve otorite ilişkilerini ortadan kaldırmaz; ancak, mikro merkezlerden kurulu, otoritenin yer yer esnek yapılanmalarla gizlendiği, merkezler arasındaki kulvarların güvenlik altına alındığı bir sistem oluşturur. Sadece yolara ve hipermarketlere bir göz atmak bile hıza ve tüketime ait ‘özgürlüğün’ yüksek derecede bir denetime ve güvenliğe gereksinim duyduğunu gösterir. Bu nedenle postmodern toplumun merkezden vazgeçip yataylaştığını iddia etmek bir abartmadır. Söz konusu olan merkezi devletin yanı sıra toplumun içinde çok sayıda iktidar merkezinin oluşması ve otorite ilişkilerinin, yeni tüketim ilişkilerini zorlaştıracak olan, eski toplumun gereksiz sertliklerinden arındırılmasıdır. Postmodern tüketim ve otorite ağı her biri dikey olarak örgütlenmiş merkezler arasındaki, trafiğin hızla ve kesintisiz olarak ilerlediği bir düzenli yollar ağıdır. Rizomsal ağ ise postmodern  hızı bloke eden tıkanmalardan, ayak izleriyle oluşturulan patikalardan beslenir. Postmodern çoğulculuk, çok kültürlülük, çokrenklilik otoritenin yaygın tüketimsel katılım çerçevesinde yeniden oluşturulmasına hizmet eder. Rizom ise tüketim ve güvenliğin yeni kodlarının denetimi altına girmek istemeyen göçebe hareketlerden oluşur. Otonom oluşumların yersiz yurtsuzluğu buradan gelir. Rizom, postmodern toplumda anarşizmin aldığı yeni direniş biçimidir.

Yaşar Çabuklu

Categories
Gündem Patika

Hayvanlık

İnsanlık hayvanlıktan kopuşla başlıyor. İki ayak üzerinde dik duruş insanın ayırt edici özelliklerinden birini oluşturuyor. Yüksekte duran bir yüz, insanı dışkı ve cinselliğin alçak, “belden aşağı” seviyesinden uzaklaştırıyor. Yüz, bedenin yaşamsal, hayvani ihtiyaçlarının ötesinde sözün, aklın, ruhun, bilincin yüce bölgesini temsil ediyor. Hayvanların yüzü “yok” başı var! İnsan aynı cinse ait tüm hayvanların yüzlerinin aynı olduğunu varsayıyor, farklılıkları önemsemiyor, algılayamıyor. (Bu “masum” olgu ileride Batılı beyazların “tüm siyahların yüzlerinin birbirine benzediği” şeklindeki ırkçı önyargılarının temelini oluşturacaktır.) İnsan zamanla hayvansal olan her şeyden tiksinmeye, onunla arasına mesafe koymaya başlıyor. Anal bölge, dışkı, koku, çıplaklık dışlanıyor, cinsellik baskı altına alınıyor, işlevi aile çerçevesi içinde üremeyle sınırlanıyor, doğadan kültüre geçiş sürecinde ensest yasaklanıyor.

Moscovici’nin belirttiği gibi (Si les lions pouvaient parler’nin içinde) hayvansal içgüdülerin etkisinden kurtulup mükemmelliğe ulaşma süreci içinde insanlık kendi içinde bir ayrımcılığı başlatıyor; vahşi, “ilkel” insan (ilerde buna göçebeler, köylüler, kadınlar, çocuklar, siyahlar, “azgelişmiş” ülkeler vb. eklenecektir) negatif bir özneye göndermede bulunurken aklı, kültürü, ince davranış ve zevkleri sahiplenen evcilleşmiş insan pozitif bir özneyi temsil etmeye başlıyor. Evcilleştirme iki yönlü işliyor; insan bir yandan “kendi kendilerini evcilleştirme yeteneği olmayan” hayvanları evcilleştirirken öte yandan kendi içindeki hayvanı, içgüdüyü, spontane olanı evcilleştiriyor, kontrol altına alıyor. Ayrım, hiyerarşi ve yasak üzerine kurulu insan dünyasında farklı iktidar yapılarının gereksinimlerine bağlı olarak her çağ kendi vahşilerini yaratırken hayvanlar da suni olarak hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tutuluyor; insanların hayvanlarla kurduğu ilişki ikincisinin alt ya da üst kategorilere ait oluşuna, yararlı ya da zararlı oluşuna göre değişiyor. Bu insanmerkezci, türcü (ırkçı olarak da okunabilir!) çerçeve içinde insanın dünyanın, doğanın egemen gücü olduğu, diğer varlıkları kendine tabi kılmaya hakkı olduğu yolundaki görüş, tarihte eski Yunan felsefesi, Hıristiyanlık ve bilim tarafından onaylanıyor.

Ortaçağın başlarında hayvanlar dinsel çerçeve içinde kendilerine küçük de olsa bir yer bulabiliyorlar. Bazı azizlerin “iyi huylu” hayvanlarla sembolik ilişkisinin bunda payı var. Foucault’nun belirttiği gibi ortaçağda Adem’in adlandırdığı hayvanlar sembolik olarak bir insanlığa sahip. Bununla birlikte kilise bedenin günahkâr eğilimlerinden, zevklerinden sorumlu tuttuğu hayvanlığa iyi gözle bakmıyor, XVII. yüzyıldan itibaren dinsel motifli resimlerin içindeki hayvanların varlığı azalıyor. Ortaçağda kilise, hayvanı şeytani güçlerle, canavarlıkla, cadılıkla ilişkilendiriyor. Buna karşın halk, gündelik hayatında hayvanlarla içli dışlı bir biçimde aynı çatı altında yaşıyor, hayvanlar bazen de bir tanık, bir “şahsiyet” olarak mahkemelerde hazır bulunuyor.

İnsanın hayvandan esas kopuşu insanı yücelten Rönesans’tan itibaren gerçekleşiyor. Descartes insanla hayvanı, ruhla bedeni kesin çizgilerle birbirinden ayırıyor, insanı ve hayvanı birer makina olarak tasarlıyor. İnsan hayvandan farklı olarak bir ruha, maddi olmayan düşünceye sahip olması nedeniyle doğanın efendisi kabul ediliyor. Daha sonraları Darwin’in evrim kuramı kilise öğretisine büyük bir darbe indirmekle birlikte insanın merkezi rolünü azaltmıyor, maymundan gelen insan, evrimin en üst noktası olarak bilimle desteklenen bir üstünlük kazanıyor. Darwin’in evrimci, biyolojist görüşlerinden etkilenen Engels modernliğin insanı yücelten yaklaşımı çerçevesinde maymundan insana geçişte elin ve işin rolünü vurguluyor, üreten insanı öne çıkartıyor. Ütopik sosyalistler ancak insana olan faydaları çerçevesinde hayvanlara ütopyalarında yer veriyor. Ortaçağda din nezdinde aileyi, temizliği, iffeti temsil eden arı, Fourier’de sosyal dayanışmayı, çalışmayı, uyumu, karşılıklı yardımı temsil ediyor. At, savaşlardaki rolü ve başı dik duruşu nedeniyle soylu bir nitelik kazanıyor. “Gözyaşı dökebilen” bu duyarlı hayvan aynı zamanda “enseste karşı olması” nedeniyle insanlığın takdirini kazanıyor. XIX. yüzyılda köpek, mülkiyetin bekçisi olması ve sadakati itibariyle –erkek– insanlığın gözüne girerken kedi, bağımsızlığı ve ne yapacağının kestirilemezliği itibariyle kadınla ilişkilendiriliyor.

Rönesans’tan önce “öteki” (barbarlar, ilkeller!) şüphe ve zan altında olmakla birlikte insanlıktan çıkarılmazken yeni kıtaların keşfi ve modernlikle birlikte mükemmellik arayışına giren Avrupalı beyaz insanlık, diğer halkların insanlığa tam anlamıyla sahip olmadıklarını ama zamanla gelişip medenileşeceklerini düşünüyor. Le Bras-chopard’ın belirttiği gibi daha sonraki aşamada biyolojik bir ırkçılık fikri gelişiyor ve Avrupalı beyaz ırkın dışındaki “renkli” ırkların kalıtımsal olarak ilkel bir aşamada takılıp kaldıkları varsayılarak bu ırklar ve etnik topluluklar hayvan statüsüne indirgeniyor. Hegel siyahları hayvan olarak görüyor. Sömürgeciler de siyahları ve Kızılderilileri hayvan olarak görüyorlar. Bireyselleşmenin geliştiği bir çağda hayvanlaştırılan “öteki,” bir sürü gibi görülerek toplu olarak mahkûm ediliyor. İnsanların yüzünde hayvanlığın izleri aranmaya başlanıyor. Zihinsel patoloji insanla hayvan arasındaki bölgeyi araştırırken beyaz ırkın üstünlüğünü veri alan antropoloji, ilkellerdeki hayvanı bulmaya çalışıyor. Sömürgecilik ve köle ticareti “öteki”ne iki seçenek sunuyor: “Evcilleştirilme” ya da yok edilme. Geçmişte Aristoteles’in köleleri evcil hayvan olarak gören yaklaşımı sömürgeci dönemde de karşılık buluyor. Öte yandan halkın irrasyonel bir hayvan sürüsü olduğu yolundaki görüş Avrupa siyaset bilimini içten içe besliyor. Hobbes kalabalık sürünün politikadan uzak tutulması gerektiğine işaret ediyor. XIX. yüzyıl Avrupa kapitalizmi bir yandan istemeye istemeye oy hakkı verdiği, yasalar önünde eşit kıldığı bu “sürüyü” fabrikalarda, kışlalarda, okullarda, akıl hastanelerinde, hapishanelerde disiplin altına almaya çalışırken öte yandan Vaneigem’in belirttiği gibi onların “hayvani” içgüdülerini savaşlara kanalize ediyor. Rasyonel burjuva düzeni, aklı yönetici sınıfın bir meziyeti olarak yüceltirken halkın payına “hayvani bedensel gücü” kol emeği olarak üretimde kullanmak düşüyor. Kültürden, eşitlikten, incelikten dem vuran burjuvazi, güçlünün zayıfı ezmesine dayalı mevcut orman kanununu kabul etmekte bir sakınca görmüyor. İnsanı hayvandan kesin bir biçimde koparan akılcı düşünce hayvanlık karşısında eşit bir egemen bütünlük oluşturan bir insanlık yaratmadığı gibi tam tersine insanlık içinde hayvanlıkla ilişkilendirdiği büyük –ırksal, cinsel– eşitsizliklere, ayrımcılıklara neden oluyor. Ayrımcılık başlarda sadece Avrupa dışındaki ırklara yönelikken daha sonra Yahudileri de kapsıyor. Yahudilere domuz, akbaba gibi sıfatlar yakıştırılıyor, yüzlerinin hayvana benzediği, ellerinin parayı kapmak içn pençe şeklinde olduğu söyleniyor. Nazi yönetimi sırasında parazit, virüs, mikrop gibi sıfatlarla anılan Yahudiler hayvan taşımak için yapılmış vagonlar içine istif edilerek bir tür mezbahayı andıran toplama kamplarına taşınıyor ve orada katlediliyorlar.

İnsan merkezci, akılcı modernliğin hayvan kategorisine indirgeyerek baskı ve şiddet uyguladığı bir diğer kesim akıl hastalarından oluşuyor. Ortaçağda akıl hastaları yakınlarının yanında ve ilgisi altında gündelik yaşamlarını sürdürürken XIX. yüzyılda akıl hastaneleri kuruluyor, akıl akıldışından kesin çizgilerle ayrılarak insanlık içinde yeni bir hiyerarşi oluşturuluyor. Deli hayvanla, delilik hayvanlıkla ilişkilendiriliyor. İlk modern hayvanat bahçelerinin ve akıl hastanelerinin XIX. yüzyılda kurulması tesadüfi değil. Foucault’nun belirttiği gibi delinin hayvanla aynı anlama geldiği, onunla özdeşleştirildiği bu düzende deliler akıl hastanelerindeki kafeslere tıkılıyor, zincirleniyor, delinin hayvanlığının onu açlığa, soğuğa, acıya karşı dayanıklı kıldığı düşünülüyor. Deli, rahatsızlığı tedavi edilebilecek bir hasta olarak değil ancak şiddet ve baskıyla zaptedilebilecek bir hayvan olarak ele alınıyor. Deli, hayvanlığı içinde kalıp insan olarak ortadan kalkınca insana özgü bir deliliğin yarattığı skandalın azalacağı düşünülüyor. Aynı şekilde hapishaneler de suçlunun eğitilip topluma kazandırılmasını değil suçlunun suçlu olarak kalıp toplumdan izole edilmesini amaçlıyor. Tarihte ilk kez akıl kendi kodunun dışına çıkanları bu kadar sert bir biçimde toplumdan dışlayıp izole ediyor. Aklın hayvanlık üzerindeki baskı ve kontrolü güçlendikçe hayvanlığın insanın ait olduğu gerçekliği gösterme gücü de artıyor. Norm ve kontrol içselleştirildikçe bastırılan hayvanlık daha korkutucu biçimler altında geri geliyor.

Hayvanların konumuyla kadınların konumu arasında yakın bir ilişki var. Tarihte toplayıcılıktan avcılığa geçişle birlikte erkek egemenliği güçleniyor, hayvanların evcilleştirilmesine paralel olarak cinsler arası eşitsizlikler artıyor, hayvan yetiştiriciliği sürecinde kadınların doğurganlığının denetlenmesine yönelik yöntemler geliştiriliyor. Türcülük ve insan merkezcilik cinsiyetçilikle bir arada var oluyor. Köleleri ve hayvanları aşağılayan Aristoteles kadını eksik erkek olarak görüyor. Yahudi-Hıristiyan geleneği de kadını çocuk doğurmaya yarayan, aynı zamanda tekinsiz güçlere sahip ikinci sınıf bir yaratık olarak ele alıyor. Fransız devriminin ilk işi kadın kulüp ve derneklerini kapatmak oluyor. Burjuva dünyasında erkek, akıl ve kültürü temsil ederken kadın doğayı, hayvanlığı, kontrol edilemeyen bedeni, içgüdüleri temsil ediyor. Bu seksist yaklaşım muhalif düşünürleri de etkiliyor. Proudhon kadının düşünceden nasibini almadığını, sadece taklit yeteneğine sahip olduğunu, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilecek bir ahlaka sahip olmadığını, güzel bir hayvan olmasına karşın sonuçta bir hayvan olduğunu söylüyor; başka bir yazısında ise kadını insanla hayvan arasında bir yere yerleştiriyor. Tarih boyunca patriyarka tarafından ezilen kadınların ve hayvanların ortak yanları hiç de az değil: Şiddete maruz kalmak, nesneleştirilmek, alınıp satılmak, et olarak görülmek, deneylerde kobay olarak kullanılmak, bir süs objesi olarak evcilleştirilerek eve kapatılmak, statü için sahip olunmak, eğlence amacıyla kullanılmak, ucuz işgücü olarak kullanılmak, aşağılanmak, içgüdüsel, kontrol edilemez bir yaratık olarak görülmek vb. Günümüzde kadın hakları ve hayvan hakları savunucularının ayrımcılığa karşı yakın dayanışma içinde olması patriyarkaya karşı bir “kader birliğinin” ifadesi olarak da yorumlanabilir.

Postmodern toplumda yük hayvanlarının yerini makineler alıyor. Köylülüğün erimesiyle birlikte hayvan yetiştiriciliği bir endüstri dalına dönüşüyor. Günümüz toplumunda insanın hayvanlarla olan ilişkisi ev hayvanlarıyla (pet) sınırlı hale geliyor. “Hayvanlıktan çıkarılmış,” sterilize edilmiş, insan dünyasının konforunu ve hafifliğini bozmayacak biçimde eğitilmiş bu hayvanlar ticari bir sektörün nesnelerini oluşturuyor. Hayvan hakları genellikle bu hayvanlara yönelik olarak algılanıyor, evcilleştirmenin kendisi sorgulanmıyor. Benzer bir biçimde avcılığa karşı çıkılırken milyonlarca hayvanın mezbahalarda kesimi görmezlikten geliniyor. Vejetaryenlik bir moda haline gelip ticarileşiyor. “Hayvanları koruma” yaklaşımının hayvanların trajedisinin esas sorumlusu olan insan merkezciliği güçlendirdiği gerçeği göz ardı ediliyor. Ama öte yandan hayvanla insanı eşit kabul eden, canlılar arasındaki sınıflandırmalara, hiyerarşi ve üstünlük ilişkilerine karşı çıkan, tüm hayvanların yaşam hakkını savunan biyomerkezci muhalif hareketler de var.

Fontenay’ın belirttiği gibi hayvanlık sorunsalı insanı güçlendirmek ya da eleştirmek açısından önem kazanıyor. Eski Yunan toplumunda kiniklerin insanları eleştirmek amacıyla “hayvansılaşması,” Lautreamont’un Maldoror’un Şarkıları adlı kitabında bir canavarın insanlığa karşı giriştiği vahşeti ballandıra ballandıra anlatması, Foucault’nun Pierre Riviere adlı kitabında ailesini bıçakla doğrayan, “yarı hayvani” bir hayat süren gencin hikâyesi aracılığıyla XIX. yüzyılda Fransız toplumunu eleştirel bir gözle incelemesi, Cixous’un Vahşi Kadının Düşleri adlı kitabında hiyerarşik eril dilin dışında, ilksel, çok sesli, bedensel, insan ve hayvan karışımı melez bir dile yönelmesi bu çerçevede ele alınabilir. Benzer bir şekilde Deleuze, Bacon’ın resimlerini “hayvan oluş” teması altında yorumladığı yazısında Bacon’ın yüzün değil başın ressamı olduğunu, yüzün gerisindeki hayvan başının izlerini ortaya çıkarmak için resimlerinde insan yüzünü bozduğunu söyleyecektir. Deleuze’deki “hayvan oluş” ve “kadın oluş” temaları eril insanlığa, eril hümanizme karşı yöneltilmiş saldırılar olarak yorumlanabilir.

Önemli olan belki de Adorno’nun dediği gibi hayvan dünyasının suskunluğu ve buna eşlik eden acıdır. Araçsal aklın hem insan dışındaki doğa hem de “negatif doğayla” özdeşleştirdiği insanlık kesimi üzerinde kurduğu baskının yol açtığı suskunluk ve acı. Foucault’nun Bilginin Arkeolojisi ve Deliliğin Tarihi adlı kitapları birbirini tamamlar çünkü iktidara eklemlenen bilgi hayvanlıkla ilişkilendirilen delinin maruz bırakıldığı acının kaynağıdır. Bu bağlamda Foucault’nun yapıtı “suskunluğun arkeolojisi” olarak da okunabilir. Suskunluğun dili susturulmuşların diline komşudur; hayvanın çığlığı, suskunluğu, “dilsizliği,” acısı delinin, siyahın, kadının, eşcinselin, yoksulun, dışlanmışın, suçlulaştırılanın acısı, suskunluğu ve çığlığıyla aynı tınıdadır.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR

Armelle le Bras-chopard

Le zoo des philosophes:

de la bestialisation à l’exclusion

Plon, 2000, 390 s.

Elisabeth de Fontenay

Le silence des bêtes:

la philosophie à l’épreuve de l’animalité

Fayard, 1998, 784 s.

Boris Cyrulnik (der.)

Si les lions pouvaient parler:

essais sur la condition animale

Gallimard, 1998, 1503 s.

Michel Foucault

Akıl ve Akıl Bozukluğu:

Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

çev. M. Ali Kılıçbay

İmge Kitabevi, 2000, 802 s.

Gilles Deleuze

Francis Bacon: logique de la sensation

Éditions de le Différence

cilt 1, 1981, 112 s.

Categories
Gündem

Delilik Bir Tercihtir 

Çocukları öldürmenin normal, öldürenlerin ceza almasını istemenin delilik olduğu günler. Bunu istemek delilik çünkü “katiller ceza alsın” demek bile bu ülkede ölümü göze almakla eş hale geldi. Ölümler ve açlık normalleşiyor. Ölmek ve açlık normal, ölmemek ve tok olmak anormal. Tecavüz edilmek normal, sevişmek anormal.

Hırsızlık normal, dürüstlük anormal. Bir yerde ölümler normalleşmeye başlamışsa orası sadece koca bir toplama kampıdır o kadar. Geçen hafta yazdım. Agamben “Tanık ve Arşiv”de bu normalleşmeyi insanın gözüne soka soka anlatır. Peki Tanrı’nın bunca çocuğun öldürülmesine göz yumduğu bir dünyada normal kalmak mıdır evla olan, delirmek midir?

Normalleşme. Aslında bütün hikaye bunun üzerine kurulu. Bütün bir sistemin hikayesi yani. Sistemin varoluşu ve sürekliliği. Normalleştikçe kabul gören, kabul gördükçe alkışlananlarız. Yolda yürüyüşünüz normal olmalı, giyim kuşamınız, saçınızın kesimi, sakal tıraşınız, eteğinizin boyu. Devletin merkezine yaklaştıkça normalleşmeniz artar, devlete yaklaştıkça tek tipleşirsiniz. Kravat takarsınız. Devlet buna çok önem verir mesela. Akıllı çocuklar kravat takarlar. Eteğinizin boyu da devlet için ahlak meselesidir. Hatta ölüm kalım meselesi haline geldiği bile olur. Devlet kadın bacağından en çabuk tahrik olandır. O nedenle diz altı etek kullanılmasını sıkı sıkıya denetler. Bir kaza sonucu kolunu ve bacağını kaybetmiş bir milletvekiline zorla pantolon giydirerek korumaya alır ar’ını, namusunu. Öte yandan ekmek almaya giden çocuğun başına bir orduyla inip kafatasını kırıverir. Yeri gelir çocuk katilidir, yeri gelir tecavüzcüdür devlet.

Kravatlarınız çeşitlenir gün geçtikçe, bir de bakarsınız ki artık siz başkalarının etek boyunu dert eder olmuşsunuz. Bir de bakarsınız ki dünyanın en inandırıcı yalanlarını önce kendinize söylemeye başlamışsınız. Sokakta çocuklar yalnızca aşağılanmamak için, özgürlükleri için gösteri yaparken devletten önce taşı alıp siz atarsınız onlara. Utanmazlığınız ahlaksızlığınızla birleşiverir yerde yatan bir madenciye tekme atarken. İşte budur normalleşme, devletleşme. Kişinin bir devlet gibi düşünerek her geçen gün paçozlaşmasıdır bu. Normalleştikçe suratınız asılır, normalleştikçe asık suratı devlet asaleti sayan bir geri zekalılık örneği sergilemeye başlarsınız. Hareketleriniz yavaşlar, bakışlarınız donuklaşır.

Bir yerde normalleşme varsa orada bir emir veren mutlaka vardır. Ve kuraldır: Normal olan emir verendir. Normallik emir veren tarafından belirlenir. Ve her kim ki emir vermeye başlarsa kendi normalliğini de inşa etmeye başlamıştır. Oysa marjinal olan aslolandır. Marjinal olan ruhunu hayatın el değmemiş yerlerinden besleyebilendir. Hayatın tıkanmamış damarlarında kendi kanını yürütebilendir.

Bütün hikaye ve hayat bunun üzerine inşa edilmiştir. Normallik artıyorsa, rutinleriniz bile rutinleşir. Sıkıntılarınız ve yalnızlıklarınız tekleşir, aynılaşır. Aynı yalnızlıklar içinde boğulursunuz. Sistem önce bilginizi normalleştirir. Bildiklerinizi ayrıştırır. Öğrendiklerinizi ve öğreneceklerinizi ince ayrıntısına kadar kategorize eder. Bilmenin, öğrenmenin büyüsü piç edilir. Normalleşmek ve normalleştirmek bir sistemin ayakta kalabilmesinin tek yoludur. O nedenle bütün gücüyle marjinal ve radikal olanın, farkında olanın üzerine çöker devlet. Sokakta gördüğümüz on gömlekten sekizi birbirine benziyorsa, okuduğumuz on makaleden üçü beşi birbirinin aynıysa, aşık olduğunuz kadınlar ve erkekler birbirini tekrar ediyorsa bu dünyada işiniz bitmeye yakındır.

Normalleşmeyin. Çünkü normalleştikçe mürebbiye kılıklı kadınlarla, ambar memuru tipli erkekler arasındaki ilişkiler biçimi olur hayat. Sıkıcı ve bunaltıcı. Gri. Siz deliliği seçin. Çünkü delilik güzeldir, bitmez. Ve hiçbir delirmenin yıldönümü olmaz (Örneğin Gezi’nin de yıldönümü olmaz). Çünkü artık o bir süreklilik halidir ve bilinçli bir tercihtir.

Ali Murat İrat

Categories
Gündem Sinema

Kurosava’nın Bir Düşü: Su Değirmenlerinin Köyü

Akira Kurosava’nın hepsi doğayla ilişkili rüyalardan oluşan 8 kısa filmden oluşan Yume (Düşler) filminden “Su Değirmenlerinin Köyü” hikayesi.

Categories
Gündem

“Sıkıştırılıyoruz”

Farksız Sizin Bu, Şu, O Halleriniz;
Biz her halimizde sıkıştırılıyoruz

Yaşamlarımızı sürekli baskılayan korku ve panikle; her gün-her saat durmaksızın bir hızla değişen gündemlerle; haber bültenlerinde, tartışma programlarında, gazetelerde, radyolarda bitmeyen tekrarlarla, “paylaş”larla, “retweet”lerle; bizleri “aptal” yerine koyup manipülasyondan beslenen medyayla; geçmişimizi, kimliğimizi ve hafızalarımızı silen kentsel dönüşüm ve yıkım politikalarıyla; özgürlüğümüzü tutsaklaştıran, iradesizleştiren “demokrasi illüzyonu”yla ve gerçeğin günden güne daha da anlamsızlaşmasıyla giderek sıkıştırılıyoruz.

Sıkıştırılıyoruz çünkü iktidar kendi varlığını daim kılmak; çaldığı iradelerimiz üzerinden egemenliğini yükseltmek için buna ihtiyaç duyuyor. Sıkıştırılıyoruz çünkü iktidar kendi siyasal iktidarını sürdürmek, kendi iktidar savaşlarında kullanabileceği yeni nesneler yaratmak için buna ihtiyaç duyuyor. Sıkıştırılıyoruz; çünkü devlet ancak bizleri sıkıştırarak kendi alanını açıyor, var oluyor.

Mutsuzlukla Sıkıştırılıyoruz

Gün ağarmadan düştüğümüz yollar, yorgunluk ve bitkinlik hissiyle devam ettirmek zorunda olduğumuz günler, güçsüz düşen bedenler, güçsüzleştikçe mutsuzlaşan zihinler…

İktidar, sabah karanlığında okula gitmek, işe yetişmek, otobüsü kaçırmamak için koşturmak zorunda olduğumuz sokakları karanlığa hapsediyor. Bizleri sabahın karanlığında tıklım tıklım dolu bir minibüse ya da yer kalmamış bir metrobüse doldurup, mutsuzlukla sıkıştırıyor. Devlet bizleri mutsuzlukla sıkıştırdıkça, umutsuzluğa ve çaresizliğe sürüklüyor; hapsedildiğimiz bitmek bilmeyen çaresizlikteyse düşünmeyen ve eylemeyen nesnelere dönüştürüyor.

Ne zaman uyuyup ne zaman uyanacağımıza karar veren, sabah güneşimizi gasp edip bizleri karanlığa ve mutsuzluğa sıkıştıran devlete karşı, bedenlerimizi ve zihinlerimizi geri kazanabilmek için direnmeliyiz. Bizleri görmez, duymaz, bilmez ve hissetmez bireylere dönüştürüp mutsuzlaştırmak isteyenlere karşı her sabahın köründe sıkıştırıldığımız rutine karşı geç kalma cesaretini gösterebilmeli; bu alışılmışlığın ve sıkıştırılmışlığın dışına çıkmalıyız.

Panikle Sıkıştırılıyoruz

Patlayan bombaların ardından getirilen yayın yasakları; şüpheli paket ya da bomba ihbarları sonrasında asılsız çıkan ihbarlar; kalabalık alanlardan uzak kalmayı tercih edenler ya da bu tercihe mecbur bırakılanlar; sürekli olarak yükselen dolar kuru karşısında “krizi önlemek” için bozdurulan dolarlar; savaşla, ölümle, ekonomik krizle baskılanan bu coğrafyadan “kaçıp gitmenin” hayalini kuranlar…

Yaşadığımız topraklarda devlet, bireyi, korku ve panikle tahakküm altına alıyor; sindiriyor; sıkıştırıyor ve zaman içinde yok ediyor. Devlet toplumsal tüm alanlarda bu korku ve panik halini dayattıkça; birey giderek kontrolsüzleşiyor, acizleşiyor ve iktidarın dayattığı yok oluşa sıkıştırılıyor.

Yaşamlarımız kriz kıskacına ya da ölüme sıkıştırılıyor; günlerimizse bu sıkışmışlıktan çıkmanın, korkudan ve panikten kurtuluşu aramakla geçiyor.

Bedenlerimizi ve zihinlerimizi günden güne yıpratan; sosyal-ekonomik koşullarımızın giderek bizi tüketmesine yol açan bu korkudan-paranoyadan ve sıkışmışlıktan kurtulmamız ancak bu korku ve panik kültürünün dışında alanlar yaratmamızla mümkün. Korkularla ve panikle hapsolmayacağımız, sıkışmışlıktan kurtulacağımız yeni bir dünya yaratmanın yolu, iktidarın dayattığı korku dışındaki alanları çoğaltmaktan, bizleri paranoyaklaştıran-panikle sıkıştıran bu kültürü bertaraf etmekten geçiyor.

Gündemlerle Sıkıştırılıyoruz

Darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL; hemen her gün FETÖ bahanesiyle Kürt Hareketi’ne ve devrimcilere yönelik düzenlenen operasyonlar, gözaltı ve tutuklamalar; her gün ilan edilen yeni KHK’larla görevlerinden ihraç edilenler; duruşma arasında gözaltına alınan hakimler; hepimiz “uykudayken” önerilen, değiştirilen ve meclisten geçirilen yasalar; bir hafta içerisinde iki farklı yerde patlayan bombalar; bombaların etkisi henüz “geçmemişken” düzenlenen suikastler; IŞİD tarafından yakılan askerlerin görüntüleri…

Yaşadığımız coğrafyada, son 6 aydan bu yana hemen her güne yeni “son dakika” haberleriyle başlıyoruz. Bugünümüz bombalarla ağarırken; ertesi gün, Suriye’ye giren Türk ordusu tanklarıyla uyanıyoruz. TC ile Rusya’nın dostluğuna artık “tamam” gözüyle bakılırken; devletin polisi tarafından gerçekleştirilen bir suikastle öldürülen Rus Büyükelçi’nin ardından “Rusya ile savaş başlayacak” telaşına kapılıyoruz…

“Gündeme bomba gibi düşen bir haber”in, hatta bazen gün içerisinde birkaç kez değişebilen “ana gündem”lerin hızına artık yetişemiyoruz. İktidarının sürekli ve giderek daha hızlı bir şekilde değiştirdiği gündemleri yakalayabilmekten uzakta bir yerde; bir gündemin ardından bir yenisine savrulup duruyoruz; gündemlerle sıkıştırılıyoruz.

Bu savrulmadan ve sıkışmışlıktan kurtulabilmek için devletin hemen her gün değiştirdiği gündemlerin karşısında; kendi gündemlerimizi yaratabilmeli ve sıkıştırılmak istendiğimiz bu “gündem trafiği”nden çıkmalıyız. Bizleri bir gün bomba korkusuyla evimize kapatıp, ertesi gün “demokrasi mitingi”ne çağıran; önce “ekonomik kriz yok” deyip, ardından krizi önlemek için dolar bozdurmaya çağıran iktidarın dayattığı gündem illüzyonlarına karşı kendi gündemlerimizi yaratmalı, tartışmalı ve yaygınlaştırmalıyız.

Tekrarlarla Sıkıştırılıyoruz

Gün boyunca “son dakika” olarak verilen ve aynı alt yazıyla tüm gün sunulan haberler; saatte bir yayınlanan haber programlarında, aynı spikerin aynı ifadeyle, gün boyunca sunduğu ölüm haberleri; her tartışma programında saatlerce tartışılıp bir neticeye varılamayan başlıklar; televizyonlarda ve tüm iletişim kanallarında bitmek bilmeyen tekrarlar…

Devlet, özellikle medyayı kullanarak, gün boyu yayınlanan aynı haberlerle, aynı tartışmalarla, bizleri bitmek bilmeyen bir tekrarın içerisine sürüklüyor. Aynı ölüm haberi aynı hüzünlü ses tonuyla; aynı zam haberi aynı yorumla ve aynı savaş haberi aynı görmezden gelmezlikle her gün-her saat televizyonlarda dönmeye devam ediyor. Tekrarlar bizi ekranlarda yayınlanan haberlere, yoksulluğa, açlığa, savaşa, ölüme alıştırarak bizleri giderek hissizleştiriyor ve bu hissizliğe sıkıştırıyor.

Bütün bu tekrara ve sıkıştırıldığımız hissizliğe karşı kendimizi tetikte tutmalıyız; özellikle içerisinde bulunduğumuz savaş gündeminde gasp edilmek istenen algılarımızı her daim açık tutmalıyız. Alıştırılmaya çalışıldıklarımıza, alışmamalı; tekrarlarla sıkıştırılmamak için irademizin gasp edilmesine izin vermemeliyiz.

Medya ile Sıkıştırılıyoruz

Özellikle 15 Temmuz sonrasında medya, yalnızca bir manipülasyon aracı olarak işlev görmeye başladı. Haber programlarından tartışma programlarına, spor programlarından dizilere kadar, televizyonlarda yayınlanan her şey, devletin resmi kanalında yayınlanıyor olsun ya da olmasın, doğrudan iktidar propagandası yapmak için birer araç olarak kullanılmaya başlandı.

Bugün haber bültenleri ve tartışma programları, iktidarın siyasi propagandasının yapıldığı; sabah kuşağı ve evlilik programları ya da dizilerse, yalnızca iktidarın hakim kültürünün propagandasının yapıldığı yayınlar olarak karşımıza çıkıyor. Medya, bir bilgi vermek ya da bir gerçeği anlatmaktan çok başka bir yerde; yalnızca var olan gerçeğin manipüle edilmesi; bu manipülasyon üzerinden toplumsal bir provokasyon propagandasının işletildiği bir alana dönüşüyor. Sosyal medya da, aynı işlevi, iktidarın çok daha rahatça hüküm sürebildiği internet ortamında üstleniyor.

Medya bizi yayınlanan her haberde, her programda, her dizide hakim olan manipülasyonlara sıkıştırıyor. Bu manipülasyonun dışında, eksik ve yönlendirilmiş bilgiye karşı yapabileceğimiz tek şey ise, kedi bilgi-iletişim kanallarımızı yaratmaktan geçiyor.

Kentsel Dönüşümle ve Yıkımla Sıkıştırılıyoruz

İktidar, elinde bulundurduğu tüm araçları bireyi tahakküm altına almak için kullanırken; bu tahakkümünü kimi zaman da doğrudan saldırılarla sürdürüyor. Kentsel dönüşüm ve yıkım, bu doğrudan saldırılara bir örnek.

Devlet kontrol almak istediği bireyin öncelikli olarak yaşam alanlarını kontrol altına alıyor. Kentsel dönüşümle ve yıkımla, kendi hakim kültürünün var olmadığı ya da olamadığı alanları “dönüştürmeyi”-”yıkmayı” amaçlayan devlet bir yandan da bu alanlarda yaşayan bireylerin dününü, bugününü, kimliğini ve kültürünü değiştirmeyi ve yıkmayı amaçlıyor.

Herhangi bir mekanı yalnızca kendi varlığı için dönüştüren iktidar, dönüştürdüğü bu yeni alanda kendi kimliğini ve varlığını da hakim hale getirmek istiyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasında birçok sokağın, meydanın, parkın, kavşağın ismini “demokrasi”ye dönüştüren devlet; dönüştürdüğü tüm mekanlarda var olan gerçekliği yıkıyor ve tüm bu mekanlara kendi gerçekliğini-kültürünü dayatıyor. İktidar, kentsel dönüşümle yalnızca yaşam alanlarımızı yıkmakla kalmıyor; aynı zamanda geçmişimizi, kültürümüzü, kimliğimizi ve hafızalarımızı da dönüştürmek, yıkmak istiyor.

İktidarın bu saldırısına ve bizleri kendi hakimiyet alanlarına sıkıştırma çabasına karşı, kendi yaşam alanlarımızı ve “kendimizi” savunabilmek için; kolektif işleyişin hakim olduğu yeni mekanları, kolektif özgür yaşam alanlarımızı oluşturmalıyız. İktidarın dönüştürmeye çalıştığı toplumsal alanlara karşı; siyasi ve ekonomik olarak bireyin tahakküm altına alınamayacağı, devletsiz ve kapitalizmsiz yeni yaşam alanlarımızı oluşturmalıyız.

Demokrasiyle Sıkıştırılıyoruz

Özellikle 15 Temmuz sonrasında sürekli duyar olduğumuz demokrasi, var olan iktidarın kendi hakimiyetini sürekli kılmak için topluma bir dayatmasıdır. Her şeyin “demokrasi” için olduğu; her pratiğin “demokratikleşme” amacı yolunda teorize edildiği bu dönemde; demokrasinin aslında ne demek olduğunu günden güne deneyimliyoruz.

Demokrasiden beslendiğini ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyen iktidar hemen her gün dernekleri ve basın yayın kuruluşlarını kapatmakta; kendi iktidarı lehine konuşmayanları-yazmayanları ya da bunu reddedenleri gözaltına alıp tutuklamakta; kendi “demokratik” amaç ve çıkarları için toplumu adaletsizliğe sürüklemekte ve bu adaletsizliğe sıkıştırmak istemektedir. Bahsettikleri “demokrasi”, toplum içerisinde yer alan her bireyin iradesini gasp edilmesi; bireyin, iktidara ve onun kurumlarına sıkıştırılması demektir.

Bizlere “dayatılan demokrasi”ye karşı var olabilmek elbette mümkün. Demokrasiye karşı mevcut devletli siyaset alanının dışında bir siyaset yaratmamız; özörgütlü bir şekilde merkezsiz ve temsiliyete dayanmayan siyasal işleyiş kurmamız; iradelerimizin kendimiz dışındaki bir iktidar tarafından gasp edilmediği, bedenlerimizin ve yaşamlarımızın sıkıştırılmadığı bir kültür oluşturmamız lazım.

Gerçeğin Anlamsızlaştırılmasıyla Sıkıştırılıyoruz

İktidar, var olan gerçekliği yok etmek ve kendi istediği gerçekliği yaratmak için, bizleri kendi kurgusuna sıkıştırır. İktidarın bu kurguyu hayata geçirebilmek için en elzem aracı ise “gerçeği anlamsızlaştırabileceği bir illüzyon yaratmaktır”. İktidar tarihin başından beri birbirini takip eden kurgularıyla insanları kendi gerçekliklerinden uzaklaştırmıştır. Fakat günümüzde, bu araçları kullanmakta iyice ustalaşan iktidar, sosyal medyasıyla, merkez medyasıyla, aklını yitirmiş siyasetçileriyle, gerçeğe daha doğrusu biz “ezilenlerin gerçekliğine” karşı belki de en büyük savaşı başlatmıştır.

Bir insanı köleleştirmenin, bir insanın benliğini gasp etmenin, bir insanı tahakküm altına alarak kurgulanan illüzyona sıkıştırmanın en iyi yolu, “var olan gerçekleri” o insanın elinden almaktır. Gerçeğe ulaşamayan insan, zamanla sağlıklı düşünme ve üretme yeteneğini kaybeder, kendi varlığını yitirir ve iktidarın illüzyonlarıyla sıkıştırılır.

İktidar, bireyi mutsuzlukla, korkuyla ve panikle, hızla değiştirdiği gündemlerle, bitmek bilmeyen tekrarlarla, yalnızca bir manipülasyon aracı olan medyayla, kentsel dönüşümle ve yıkımla, demokrasi illüzyonuyla, gerçeğin anlamsızlaştırılmasıyla kendi tahakkümüne sıkıştırır ve sindirir. Çünkü bireyi ne kadar sıkıştırırsa, kendi için yeni alanlar yaratır.

Birey yaşamının her anında ve her alanında mahkum edildiği bu sıkışmışlığın farkına vardığı andan itibaren ise, bu sıkışmışlığı yıkmak için mücadele etmeye başlar.

Özörgütlü bir şekilde, örgütlülük ve toplumsallık perspektifiyle yeni bir gerçeklik yaratmaya; kolektif bir şekilde yaratılan bu gerçekliği kolektif bir şekilde yaşamaya başlar.

Sabahın kör karanlığında otobüse, metroya, metrobüse sıkıştırılan; umutsuzlukla mutsuzluğa, acizlikle çaresizliğe sıkıştırılan; sabahları evlilik, akşamları ana haber, geceleri tartışma programlarına sıkıştırılan; asgari ücretle simit çay hesabına sıkıştırılan; kaza adı altında iş cinayetlerine sıkıştırılan; kendi elleriyle inşa ettiği mahallelerden alınıp 60 metrekarelik evlere sıkıştırılan; yastık altında altını ya da bozdurulacak doları olmayıp yoksulluğa ve krize sıkıştırılan; erkek egemenliğiyle yok edilmeye ve nefret politikalarıyla katledilmeye sıkıştırılan; beton duvarlar-demir parmaklıklarla hapishanelere sıkıştırılan; iradeleri bir oy pusulasına sıkıştırılan; devletlerin çıkar savaşlarında zincire vurulmaya ya da diri diri yakılmaya sıkıştırılan; gerçek olmayan gerçekliğe sıkıştırılan; yalnızlığa, umutsuzluğa ve örgütsüzlüğe sıkıştırılan yaşamlarımızdan elbette sıyrılacağız.

Bizleri mekanlara sıkıştıran, sıkıştırdıkça iradesizleştiren ve zaman içerisinde tutsaklaştıranlara karşı, maruz bırakıldığımız bu sıkışmışlığımızdan kurtulmalıyız. Sıkışan her şey patlar ve şimdi bizler tüm sıkışmışlığımızla sosyal ve ekonomik bir patlamanın eşiğindeyiz. Bu eşiği aşmalı ve kendi özgür yaşamlarımızı kendi ellerimizle ve buluşan ellerimizle, yani örgütlülüğümüzle yaratmalıyız.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 35. sayısında yayımlanmıştır.

Categories
Gündem

Nedir bu saygı?

Saygı, saygı, saygı… Nedir saygı? Herkesin dilinde bir saygı. Nedir bu SAYGI?

Evde anne-babanız yaşam tarzınıza karışarak ailene saygılı ol, der.

Okulda tarih öğretmeninin yalanlarını sınıf içinde herkese teşhir edersin, saygılı ol bakayım der öğretmen, işaret parmağını gözüne sokarcasına.

Fabrikada maaşını yatırmayan patrona sitem edersin, bunu işiten müdür erişir yanına, ekmeğini veren patrona sitem etme, saygılı ol, der.

Kadın kocasının sözünün üstüne söz söylemek ister, kocana saygılı olacaksın deyip yapıştırır tokadı.

Kadın sokakta sigara içiyordur yahut mini etek giymiştir, ağzında sakız vardır. Toplumsal değerlere saygızılıktır bu.

Gözaltına alındığında direnişine ve attığın slogana daha bir öfkelenen işkenceci polis, devlet memurlarına saygılı olmayı öğreteceğim sana diyerek başlar jopu başına vurmaya.

Katıldığın bir eylemden dolayı önce savcılığın, sonra hakim karşısına çıkartılıp devletin kanunlarını bir daha çiğnememen ve o yasalara saygılı bir birey olman için basarlar sana onlarca yıllık cezayı.

Zorunlu askerlikten dolayı sana üniforma giydirirler, emre itaat etmezsin, ve başlar dayak seansları, askeriyeye saygı duyman için.

”Büyüklerin bunca uzun yaşadığı bir ülkede, bir onur dersi midir çocukların ölümü?” sorusunu cevaplayamayanlar küçüklere sevgi, büyüklere saygı diye söylenir bozuk plaklar gibi.

Biri Türk olmadığını söylüyordur, benim dilim bile farklı diyordur, inkardan, asimilasyondan bahsediyordur. Bu serzeniş tez vakit ulaşır o pek vatansever gençlerin kulağına: Çünkü bu bir bölücüktür, ne demektir hem bu ülkenin ekmeğini yiyeceksin, hem de Türklüğü inkar edeceksin? Bu ne büyük bir saygısızlıktır! Öldürülür sonra bu Kürt genci.

Evet bunlar da saygı. Ama nedir bu saygı?

Milli değerler mi? Dini değerler mi? Tüm bu değerlerin bireyin değersizleşmesiyle eşitlenmesi mi? Eleştiri hakkının, karşı çıkma hakkının gasp edilmesi mi? Bir kısıtlanma, sıkışıklık mı?

Kutsaliyet kılıfı geçirilmiş saygının asıl amacı dokunulmazlık mı?

TDK saygıyı şöyle tanımlıyor: ”Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.” Fakat TDK, bu değerin, üstünlüğün, yararlılığın, kutsallığın kime, neye göre olduğunu açıklamıyor. Dolayısıyla herkes kendi osuruğunu dahi kutsaliyet kıyafeti giydirip sizi saygıya davet edebilir.

Şüphe yok ki, saygı da toplumsal koşullara göre değişiyor. Köleci dönemde kölenin sahibine sesini yükseltmesi saygısızlıkken, bugün işçinin patronuna, devletine sesini yükseltmesi saygısızlık olarak görülüyor.

Saygı bu çerçevede güçsüzün güçlüye boyun eğmesi için hazırlanmış bir ahlaki değer olarak çıkar karşımıza. Yahut bir tür orta yolculuktur. Öyle ya, başka türlü nasıl yürür bu düzen böyle?

Baran Sarkisyan  

Categories
Gündem

Restorasyon

15 Temmuz 2016 da ‘başarısız’ bir darbe girişimi oldu. Gerçi darbe başarısız oldu ama AKP iktidarının eksiği tamamlayacağından kimse şüphe etmesin! Darbe haberi duyulur duyulmaz bir tek soru soruldu: “Bunu kim yaptı, arkasından kim var?”. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “bu ülkede halâ neden darbe oluyor?” sorusunu sormuyor… Oysa darbeler TC rejiminin normal halidir, bir istisna değil kuraldır. Zira bu rejim başka türlü yapamaz. Öyle olduğunu görmek için rejimin niteliğine dair birazcık kafa yormak yeter… Durum öyledir ama her ağzını açan kaşarlanmış profesyonel politikacı, “konunun uzmanları”, burnundan kıl aldırmayan ‘siyaset bilimciler’ her şeyi bilen köşe yazarları, televizyon “yorumcuları”, akademik statünün gardiyanları, bıkıp-usanmadan, Türkiye’nin “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğunu söylüyorlar… Eğer öyle olsaydı belirli aralıklarla darbe yapılır mıydı? Siz anayasanın ikinci maddesinde öyle yazdınız diye öyle olması mı gerekiyordu! Türkiye’de ‘demokrasi’ sadece bir retoriktir. Ahmakları aldatmaya yarayan bir kuyruklu yalandır. İnsanlar, işte siyasi partiler var, belirli aralıklarla da seçimler yapılıyor diye Türkiye’de demokrasi var sanıyor. Oysa bilmiyorlar ki, siyasi partiler ve seçimler, demokrasinin değil, demokrasiyi engellemenin araçları… İnsanlar birbirlerinden hiç de farklı olmayan devlet partilerinden birine veya ötekine oy verdiklerinde bir şeyleri değiştirdiklerini sanıyorlar… Oysa oyuna geliyorlar, zira kullandıkları oyun bir karşılığı yok. İpana diş macununu da alsanız, Colgate diş macununu da alsanız, sonuçta bunların ikisi de diş macunu ve dişleri temizlemeye yarıyor. Marka farkı işin esasını angaje etmez! Hangi partiye oy verirseniz verin sonuçta bir devlet partisine oy veriyorsunuzdur ve değişen bir şey olmaz…

Bu rejim yaklaşık 20-30 yıllık aralarla yapılan restorasyonlarla yol alıyor. Bundan önceki köklü restorasyon, ünlü 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül askeri darbesiyle yapılmıştı. 24 Ocak kararları tam bir ‘yeniden kompradorlaşma’ tercihiydi. Neoliberalizme teslim olmaktı ve ekonominin rotasını belirledi. 12 Eylül Amerikancı darbe de rejime yeni bir elbise giydirmek demeye geliyordu. 2010’dan bu yana yeni bir restorasyon gündemde. Bu sefer restorasyon iktidar partisi AKP tarafından yürütülüyor. 15 Temmuz darbe girişimi, o süreci hızlandıracaktır. AKP başlarda merkez-sağ bir parti görüntüsü vermeyi başardı. Fakat, yerini sağlamlaştırdıkça, özellikle de 2010’dan sonra artık asıl niyetini gizlemeye gerek duymuyor. AKP’nin iktidara taşınması, ABD’nin ve bir bütün olarak NATO’cu kampın Orta-Doğu denilen bölgeyi dizayn etme projesinden bağımsız değildi. Bölgede 1970’li yıllardan beri iktidarda olan pro-Amerikan, pro-emperyalist otokrasiler artık gününü doldurmuştu. Onların yerine, ne demekse “Ilımlı İslam” dedikleri bir Politik İslam versiyonunu ikâme ederek, hegemonyayı sürdürmeyi amaçlıyorlardı. AKP’li Türkiye de bir “Ilımlı İslam” modeli olarak diğerlerine örnek olacaktı! Böylece Politik İslam’ın ‘laiklik ve demokrasiyle “bağdaşırlığı” da kanıtlanmış olacaktı. ABD’nin ve şürekasının hesabının boşa çıkması kaçınılmazdı, zira ‘politik İslam’ın’ bir toplum projesi yok, olması da mümkün değildir!

Fakat Türkiye’de devleti ve toplumu ‘dincileştirme’ tercihi çok önceleri yapılmıştı… Dinci gericilik ABD tarafından Sovyetler Birliği’nin çökertmek ve bölgede (Orta-Doğu) yükselen ilerici, seküler, sol, sosyalist, ulusçu, komünist akımların ve hareketlerin önünü kesmek için bir ‘dalga kıran’ işlevi görecekti… Dinci gericiliğin mayalandırılıp-palazlandığı yer de Suudi Arabistan’dı. Geride kalan dönemde, İslam’ın Vahabî yorumunun başta bölge ülkeleri olmak üzere, tüm Müslüman ülkelerde kök salması için on milyarlarca petro-dolar harcandı ve harcanmaya devam ediyor. Türkiye’de Vahabiliğin yerleşmesi için, özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak sistematik ve kararlı bir politika yürütüldü. Amaç Türkiye’de Mısırdaki Müslüman Kardeşlerin bir versiyonunu oluşturmaktı. Dinci gericiliğin dayatılmasıyla kitleleri daha kolay manipüle edilebilir yığınlar haline getirmeyi amaçlıyorlardı. Yurttaşın yerini ümmet aldığında, tebâ aldığında mesele halledilmiş olacak ve yönetmek kolaylaşacaktı…

Vahâbi-Selefi İslamcılar (politik İslamcılar) esas itibariyle iki alanda etkili olmayı amaçlıyorlar: 1. Başta ideolojik niteliktekiler (milli eğitim, radyo-televizyon, bir bütün olarak medya, kültür, vb) devlet aygıtının tüm kurumlarına sızarak devleti içeriden kuşatmak; 2. Hayır kurumları aracılığıyla da bir kitle tabanı oluşturmak. Türkiye’de sol hareketin yükselişe geçip, bu ülkenin tarihinde ilk defa  bir aktör olarak sahneye çıktığı, ‘artık bundan sonra politika arenasında ben de varım’ dediği 1960’lı, 1970’li yıllarda, dinci gericilik tüm imkânlar seferber edilerek desteklendi. Solun bir politik özne olarak sahneye çıkması, hem Türkiye’nin mülk sahibi sınıfları ve hem de emperyalizm için kaygı vericiydi ve ne yapıp-edip önünün kesilmesi gerekiyordu! Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir şey daha var: Aslında Türkiye’nin mülk sahibi sınıfları ve onların devleti, sadece kendi ürettikleri ’uyduruk’ resmi ideolojiye dayanarak yönetemezlerdi. Dinci gericiliği yardıma çağırmak zorundaydılar. Dolayısıyla dinci unsurların devlet aygıtını kuşatması bilinçli bir tercihti… Gerçek durum öyleydi ama güya “irtica ile mücadele” söylemi de dillerden düşmüyordu… Zaten ikiyüzlülük ve yalan egemen olmanın kuralı değil midir?

Eğer toplumu dincileştirmek (politik İslam’ı dayatmak anlamında) ve dinci unsurları devlet içine yerleştirmek, bilinçli bir devlet politikasıyla, ki, öyleydi, o zaman. Birincisi, bunu bilmiyormuş gibi yapmak, vay efendim, orduya, milli eğitime, istihbarat örgütüne, vb. ‘sızmışlar’ diye sızlanmamın, şikayet etmenin ne alemi var; ve ikincisi, bu durumun sorumlusu, sorumluları kimdi, kimlerdi? Onları onca yıl oraya kimler soktu? Geride kalan dönemde bu ülkeyi yöneten tüm Hükümet Üyeleri, tüm Genel Kurmay Başkanları, Generaller, Başbakanlar, Bakanlar, Cumhurbaşkanları, Demireller, Ecevitler, Özallar, Erbakanlar, Tayyip Erdoğanlar  az ya da çok bu durumdan sorumludurlar. Kendi elleriyle büyüttükleri musibetten bir de kalkıp şikayet etmeye hakları var mı? Veya gerçekten şikayet ediyorlar mı? Aslında bu kepazeliğin, bu ikiyüzlülüğün ikircikli olmayan bir tarzda teşhir ve mahkûm edilmesi gerekiyor. Hem dinci gericiliğin devlet kurumlarına nüfuz ederek içeriden kuşatmalarının yolunu açacaksın ve hem de kendi eserin olan bu durumdan şikayet ereceksin! Yazık ki, insanları halâ aldatmayı başarıyorlar!

O halde biraz geç de olsa sadede gelebiliriz. Son darbe girişimi ne anlama geliyor, ne ifade ediyor veya onu nasıl anlamak gerekir? Aslında son darbe girişimi iki dinci güç arasındaki çatışmanın sonucu. Ama her ikisinin da amacı aynı. Her ikisi de 1923 sonrasını bir “sapma” olarak görüyorlar. Açıkça “parantezi kapatmak” istiyorlar ve bunu da mümkünse 2023’ten önce sonlandırmak istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğunu ihya etmek, Sultanlı, Halifeli, bir tür Suudi rejimi gibi bir rejim kurmayı amaçlıyorlar. Eğer onu başarabilirlerse, ilelebet iktidar olacaklarını düşünüyorlar. Böylece “şanlı geçmiş” ihya edilmiş olacak! Lâkin hesap etmedikleri bir şey var: Bu dünyada geriye dönüş mümkün değildir. Kırk yaşındaki adama sekiz yaşındaki çocuğun ceketini giydiremezsiniz… Gerçek durum öyledir ama bu kimilerinin saçma-sapan hezeyanlara kapılmasına engel değil. AKP, 2010 sonrasında restorasyona hız verdi, “Arap Baharı” sonrasında da hevesleri iyice arttı. Artık bir İslam Devletine az kaldığını düşünürken eski ortağı tarafından oyun bozulmak istendi. Belli ki o da ‘parantezi’ kapatmak için zamanın geldiğini düşünüyor ve erken davranmak istiyordu… Elbette bu işi Fetullahçı denilen ekip bir başına yapmamıştır, mutlaka birileriyle hareket etmiştir ve darbeden beklentisi olan başka unsurlar da muhakkak vardır ama işin o yanı bizim için önemli değil. İşte bunun arkasında kim vardı, vs… Bu aşamada bu iş buraya nasıl geldi? sorusuna odaklanmak gerekir. Aksi halde her zaman olduğu gibi teferruatla zaman kaybetmek, oyuna gelmek, boşa kürek çekmek kaçınılmaz olur.

Eğer bu restorasyon tamamlanırsa, artık eskiler gibi olmayacak. Bir rejim değişikliği olacak ki, başta ABD olma üzere NATO’cu kampın doğrudan savaşlar veya “vekalet savaşlarıyla” yapmak istediği “rejim değişikliği” dış müdahaleye gerek kalmadan ‘içeriden’ gerçekleşecek! Fakat pabuç o kadar ucuz değil. Bu ülkenin gerçekten demokrasi yanlısı güçleri, bu saldırıya hoş geldin safa geldin demeyecek ve eninde sonunda karanlıkçı cephe bir şekilde püskürtülecektir. Aksi halde bu toplumun bir geleceği olmazdı… Fakat bir şartla: Devlet nedir, Kapitalizm nedir, Neoliberalizm nedir, Emperyalizm nedir, Memur nedir, Amir nedir, Zenginlik nedir, Yoksulluk nedir, Bu rejim ne menem bir şeydir, gibi soruları sorup, gerektiği gibi tartışarak, anlayarak, bilince çıkararak… Başka türlü söylersek bu rejimin fiziki şiddet de dahil her türlü şiddetinden kurtulmanın yolu, bilincin özgürleşmesine bağlı… Bu aşamadan sonra rejimin elinde şiddeti daha da tırmandırmaktan başka bir seçenek yok! Bu da demektir ki, artık yönetemiyorlar… Kimse sahte demokrasi söylemine, ”birlik-beraberlik” mavalına aldanmasın.. Bir rejim şiddete ne kadar sarılırsa, bu onun sona da o kadar yaklaştığı demeye gelir… Eğer öyleyse bu, yönetilenlerin işe müdahale etmesi zamanının geldiği anlamına da geliyor… Bütün mesele o davete icabet edip-etmemekle ilgili… Velhasıl haysiyetli insanlar olarak yaşama iradesini ortaya koyup-koyamamakla ilgili…

Fikret Başkaya / Özgür Üniversite