Categories
Sinema

La vie de bohème

Kaurismäki’nin ‘92 yapımlı siyah beyaz “Bohem Hayatı” filmi bohemliğin ne’liği veya belirsizliği üzerine düşünme fırsatı verebilir. Bohemlik edinilen veya sonradan giyilen bir ceket gibi bir kimlik değildir, imaj hiç değildir. Onun kendiliğinden bir oluşu vardır. Dolayısıyla, -hani çokluk için pek çekici olmasa da- merak edip araştırılarak sempatiyle “ben de bohem olacağım” diye birşey söz konusu değildir. Zira onun sabit bir anlamı yoktur, kendisini daha çok standart ve kural dışı olarak ifade eder. Hatta ne kadar bohem diyebileceğimiz kimse varsa o kadar sayıda farklı bohemlik vardır.

Filmin üç ana karakteri de sanatçıdır. Biri yazar, biri bestekar, biri de ressamdır. Ama üçünün ortak özelliği sanatçı olmaklığı değil, heralde öyle olsaydı klasik bir burjuva filmi seyretmiş olurduk. Onların ortak özelliği kaybeden ve tutunamayan oluşlarıdır. Bir türlü ayarı tutturamamaktadırlar ne sanatlarında, ne ilişkilerinde. Ortak dertleri de parasızlıktan ödenemeyen ev kirası, kış aylarında yakacak odun bulunamayışı ve midelerine musallat olan açlık problemi. Para kazanmıyor değillerdir, hatta düzenli bir yaşam kurma girişiminde bulunmuyor da değillerdir fakat yaşam tarzları buna müsaade etmemektedir. Kaybeden olmaları önemlidir, ama neyin kaybedeni? Şık restaurantlar, cicili bicili evlilikler, düzenli işler, sabah sporları, uygun adım marşlar, disiplinli bir hayat gibi köşe taşları bulunan bir yaşamın kaybedeni olmak çok birşeyi kaybetmek mi demektir? Standart bir yaşam tarzının dışındaki bireylerin toplum dışı ilan edilerek ötekileştirilmiş olması elbette ahlaklı dindar sevgi pıtırcığı yardımseverlerin ve kurumlarının vicdanlarını sızlatması için değildir. Bu, düşünce ve eyleyişin kendi içkin bir oluş tarzıdır. Soğuk ama yaşama sevincini yitirmeyenin, bunu karanlığın orta yerinde mizahıyla ifade edenin tarzıdır. Marx’ın toplumsal sınıflar içinde bir rol biçemeyip kestirip attığı bohemlik düzenin çarkındaki bir çatlaktan sızarak sırıtmaya devam ediyor.

Baran Sarkisyan

Categories
Sinema

Black Swan

Black Swan başarıya ulaşan bir balerinin hikayesi değildir. Black Swan, acı verici bir metamorfozun sarsıcı öyküsüdür.

Nevrotik, pembe-odası-olan-şirin-masum-kız olarak, mükemmel bir bale dansçısı olmayı hayal eden genç bir kadındır Nina. Annesiyle birlikte yaşadığı apartman ile bağlı olduğu dans topluluğu arasında mekik dokuyup durur. Ev ve icra ettiği sanatı dışında hiçbir hayatı olmadığını çok geçmeden anlarız. Mükemmel olmak, başdansçı olmanın pembe hayalleriyle büyümüştür. Swan Lake’de onu bekleyen bir sıkıntı vardır. Hem güzeller güzeli ve masumiyet timsali beyaz kuğuyu hem de kötücül ruhlu ve şehvani yönüyle herkesi kendisine hayran bırakan siyah kuğuyu; iki zıt karakteri de sergilemesi gerekecektir. Ancak Nina, cinsel uyanışını gerçekleştirememiş, şehvet duygusundan utanan, pembe ayıcıkları ve pembe donları; başucunda müzik kutusuyla hiç büyüyemeyen küçük bir kız olarak sadece beyaz kuğuyu canlandırabiliyordur. Mükemmel hareketleri, Swan Lake’in yorumcusu ve yönetmenini etkilemeye yetmez; o Nina’nın kıvrak ve sorunsuz ama mükemmel olmayan bir manevrayla dönüştüğü siyah kuğuyu seyirciye hissettirebilmesi için onu deneyimin kıyısına itmek ister. Arzusunu uyandırmak için elini Nina’nın vajinasına atan yönetmenin dilini ısırır Nina, işte o an aşık da olmuştur.

Cinsel olan ne varsa Nina’ya yabancıdır çünkü evde, kendi balerin olma hayalleri sekteye uğramış, Nina’nın büyümesine engel olan, onda kendi arzularını tatmin eden, nostaljik, hülyalı histerik bir annenin sevgisi ile boğuşmaktadır. Nina evdeki küçük-kız kimliği ile cesur ve baştan çıkaran, seksi siyah kuğu kimliği arasında sıkışık bir halde yıkıma girer. Artık annesinin yarattığı bu pembe dünyadan kopup, ölmek ve siyah kuğu olmak zorundadır. Film boyunca, Nina’nın zihninde cinsel imgeler, cinsel eyleyişler, özgür cinsellik, cinsel haz algısının siyah kuğuda olduğunu düşündüğü karanlık bir kötücüllükle ilişkilendirildiğini, penetrasyon korkusunun, kendi bedeninin başka bedenlere karışmasının önüne geçtiğini görürüz. Vajinasına dokunup kendini tatmin etmeye çalıştığı esnada, annesiyle, onu küçük bir kız olmaya hapseden o yargılayıcı gözle karşılaşması, utancını perçinler. Lakin Nina acele etmek zorundadır aksi halde, tıpkı kendisine benzeyen ancak mükemmel olmayan ve siyah kuğu olmanın hakkını verecek rol arkadaşı rolü kapacaktır. Onunla geçirdiği tüm beklentilerinin ötesindeki bir lezbiyen seksi -bir kısmı kendi zihninde- annesinin karşısındaki küçük kız imgesini paramparça eder. Artık Nina, siyah-kuğu oluş’a girer. Sırtında siyah kuğunun kanatları, ateş saçan gözleri ile siyah-kuğu oluş’an Nina, kendisini kontrol edemez, öz-yıkım için son darbeyi indirir ve karnını deler. Artık eski Nina yoktur, mükemmelliği, hareketleri kusursuzca yapmasından değil, benliğinde yana yakıla duyduğu siyah-kuğu arzusundan gelir. Ve şu cümle ile Nina yaşam ateşini ifade eder:

“Hissettim, mükemmeldi!”

Gözde Erdoğan

Categories
Kültür-Sanat Bahçesi

Bir şeyi sanat eseri yapan nedir?

Bu sorunun yanıtı için sağduyu gerçekten yetersiz. Çünkü hep aynı olana meyleder. Sanat bu aynılığın, alışılagelmişliğin kırılmasını sağlayan bir şey. Evet ben bir beden olarak tepeden tırnağa duyumsayan bir varlığım ama neden söz konusu bir sanat eseri olduğunda onu sadece 3 algım ile duyumsamakla yetineyim? Bedenim çok daha fazlasını yapamaz mı? Ben bu bedenimin duyumsama yetisini arttıramaz mıyım? Bu benim elimde olan bir şey fakat bunun için zaman, dikkat ve estetik deneyim gerekiyor. Bunun için elbette ressam olmaya gerek yok. Ama az çok estetik deneyim alanlarından geçmek gerekiyor. Mesela, sanat galerilerine gitmek gerek. Bu sadece sanat için geçerli değil, Bir şeyi ne kadar yakından takip ederseniz ona dair düşünceleriniz daha açık, hisleriniz daha yoğun olur. Her şey bir anda olmuyor sonuçta. Bir oluş söz konusu. Dolayısıyla bir beden olarak oluş içinde sanat eseriyle aramda daha yakın bir ilişki kurabilmem için tekil olan şeyleri gözden kaçırmamayı başarmış olmam lazım. Bir özne, karşısındaki sanat eseriyle her zaman özel bir ilişki kurar. Kurulan bu ilişkinin sonucunda çıkan yorumun bence epistemik olarak değerlendirilmesi gereksiz. Çünkü bu öznenin nesneyle özel bir ilişkisi olduğu ve özel olarak kaldığı için, yapılan yoruma doğru ya da yanlış demek o eserin, özneyle olan ilişkisine bir müdahaledir. Sonuçta o sanat eserinden neden hoşlandığım, neden haz aldığım sorusunun cevabı, benim öznel ve kişisel alan yorumumdur. Dolayısıyla bireysel yani tekil olduğu sürece sanat eseri hakkında ortak bilgi diye bir şey yoktur; her özne dış dünyayı duyumsayarak öznel bir deneyim sağlar. Sanat eseriyle her öznenin deneyimi de özerktir. Epistemik açıdan dış dünyayla tekil öznenin deneyimine gelirsek… bu deneyim de özerktir. İki insanın aynı kavrayışa ve anlama sahip olması nasıl iddia edilebilir? Böyle bir iddia kaygan zeminde yürümeye benzemiyor mu? Picasso’nun Guernicası, Leonardo’nun Vitrivius Adamı, Raffaello’nun Atina Okulu Freski, Johannes Vermeer’ın İnci Küpeli Kızı, Van Gogh’un tabloları ve daha sayamadığım dünyaca şaheser olan  tablolar. Bu tablolara kimisi uzun uzun bakar, kimisi üstünkörü, kimisi de bakar ama dışa çıkan bir duygusu olmaz, kimisi de duygudan dolar taşar. Ama ben o hayret duygusunu seviyorum. Ve bu tablolara ve mimarilere bakan insanların da hayrete düştüğünü seziyorum. Bazen ifade edemesek de bizde canlanan o duyguyu hissedebiliriz. Bu hayret, değil midir zaten bir sanat eserini öne çıkaran? Sanat eseri bende estetik haz yaratmalı, evet. Bunun da koşulu aslında tikeli verip, tümeli bana düşündürmesi. İnsanın tikel bir örnekten, tümeli hissetmesi sanatı sanat yapan şey bence. Ama bu sanat “işte şudur” diyemediğim bir sanat. Yoksa eser didaktik bir eser olmaktan öteye geçemez. Bu didaktik yönü arttıkça bir sanat eseri de dolayısıyla sanat olmaktan çıkar. Benim için sanat, derin bir felsefi içeriğe sahip anlatı formudur. Bence sanat her şeyi kapsıyor, doğa gibi.  Sanki sanat çok başka bir güzellik ve hayret alanıymış gibi geliyor bana. Sanki hakkında hiçbir şey bilmediğim ama bir o kadar o eserde gizil olanı fark ettiğimde üzerine saatlerce konuşabileceğim bir alan gibi geliyor. “Nietzche’nin çok doğru olarak söylediği gibi, bilim ve felsefe bir şeyi bilgi haline getirdikten, bir problemi çözdükten sonra artık onun üzerinde durmaz; o herkes için aynı olan bir bilgi niteliği kazanmıştır. Oysa sanatta böyle bir durum yoktur. Sanat için bu ilişki, sanatçı ve nesnesi arasındaki bağ, kişiden kişiye değişiklik gösterir; fakat hiçbir zaman bilgi alanında olduğu gibi terk edilmez. Nesne burada her defasında ve her çağda yeni baştan ele alınır; yeni bir ilişkinin temeli olur; o nesneye her zaman geri dönülebilir.”

Sanat eserini sanat eseri yapan şeylerden biri de tin’dir. Fakat bu tin öyle bir tin ki, önerme olarak ortaya konamayan ama pathos olarak kavradığımız bir şeydir. Sanat felsefesinin işte tam da bu yüzden genel bir tanımını yapamıyoruz. Tanım kavramı baştan başa sıkıntılı bir kavram olduğu için, bu sınırlandırıcılığa yol açar. Oysa sanat sınır tanımayan muazzam bir yaratım alanı.  Peki sanatçı ile eseri arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Bence bu soru da önemli çünkü bir eser, onu ortaya çıkaranın hamuruyla karılır. Samimi olması gerekir eserine, kendisine. 17. yy’da sipariş üzerine yapılan eserleri düşündüğümüzde bu belki böyle değil; ısmarlama olunca bir sanat eseri ne kadar sanat eseridir tartışılır. Ama bence bir ürün olmak durumundan çok ayrı bir şey sanat eseri. Onun karakteristiği taklit edilemezliğinde gizli olduğu gibi yine aynı şekilde karakteristiğinin bir parçası olarak tinin de ayrılmaz bir parçası.

Sanat eseri eğer ticari kaygılar güden bir şeyse, artık o eser bir estetik nesne olmaktan çıkmaya başlar. Ve maalesef, günümüzdeki sanat eserlerini değerlendirmek artık o kadar zorlaştı ve her şey o kadar çok tüketim nesnesi haline geldi ki bu çemberin dışına çıkan, özgünlüğünden ödün vermeyen sanatçıların bir kısmının varlığından haberdar olmak bile bir nimet.

Esma Özlen

Categories
Kültür-Sanat Bahçesi

Kafka’da Baba’ya Suikast

Kafka’da bürokrasinin kasvetinden, babanın yargısından edebiyata, düşe sığınma yoktur; aksine yazarak yeni bir yaşam sahası inşa eder kendine.

Kafka Baba’dan, yargıdan kaçar. 36 yaşındayken yazdığı Baba’ya Mektup’ta şöyle der: “Bazen ortaya yayılmış bir dünya haritasının üzerine seni boydan boya uzanmış tasarlıyorum. O vakit bana öyle geliyor ki, yaşayacağım bölgeler ya senin vücudunla kaplayamadığın ya da ulaşamadığın yerlerdir ancak.” Ama kaçarken kendisine bir silah edinir, bu silah yazı makinesidir. Bu sığınma değil, kaçıştır. Kafka’nın yazarken hayvan-oluşa girmesinin nedeni budur. Söz konusu olan metafor değil, metaformozdur, yani dönüşümdür.

Çocukluğunda herkes bir kaçışla oluşa girmiştir ama büyük çoğunluğu yeniden aileye, evliliğe, yurda, kuruma dönerek oluş’unu yeniden yerliyurtlaşmıştır. Kafka bu oluş’u arada yerliyurtlaşmalarla sekteye uğratsa da yazıyı bir savaş makinesine çevirmesi yaşamı boyunca sürmüş, kaçış çizgisini çizebilmiştir.

Bu kaçış aile baskısından evliliğe, okulun tek tipleştiriciliğinden fabrikaya kaçış gibi değildir; bir yerden bir yere doğru bir çizgi değil, kalkış ve varış noktası yok ama arası var ve yakalanamaz-oluş o aralıktadır. Kafka babanın kıskacı arasında, gündüz işin monotonluğu altında, Fellice ile evliliğin baskısı altındadır ama üçünden de kaçar ve geceleri vampirleşerek mektuplarla, günlüklerle, öyküler ve romanlarla biz çizgi üzerinde yaratıcılaşır. Minör bir yazma edimi elbette tek bir kaçış çizgisi değildir, minör bir resim yaratımı, minör bir yaşam yaratımı mümkündür. Verili major edimleri içten oyan, yarıklarla yeni bir yaşamı inşa etmek mümkündür.

Edebiyatı yalnızca halkın yaptığını söyler Kafka ve bu minör edebiyattır, grameri dağıtıp yeni bir dil yaratan, bireysel olayları politikleştiren azınlıkların edebiyatı. Kafka’nın ele aldığı her olay politiktir. Babasıyla ilişkisi örneğin, mektubunda çocukluğundan itibaren aralarındaki sorunları işler, onları çözümler ve mektupta ara ara sezilen suçluluk duygusu sadece bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü Kafka, özellikle mektuplarında vampirleşir, bir şeytani anlaşmaya göre hareket eder ve yazmak için vampirleşen vejeteryan Kafka’ya kan gerekmektedir ve emerek, yazarak arınır, bir göçebe gibi hafifleyerek yersizyurtlaşır. Deleuze, haklı olarak, Kafka okunurken kahkaha atılmıyorsa bu okumanın eksik bir okuma olduğunu söyler. Ve Baba’ya Mektubun Odipus’a ve aileye karşı bir suikast olduğunu.

İrade-dışı kahkahalar atarak okumak. Bu Kafka’ya bakışı büsbütün farklı bir alana taşımaktadır.

Baba’ya Mektup önemlidir. Kafka’nın Babası hepimizin babası gibidir ve Baba’ya genelde ya boyun eğilir ya da sağlıksız çatışmalarla ilişki bir kangrene döner. Fakat Kafka, mektup aracılığıyla bir baba-oğul ilişkisini masaya yatırmış, davranışların duygular üzerindeki etkilerini anlatmış, ahlaki değil etik bir incelemeye tabi tutmuştur. Bir ilişkide bir çocuğun gözlem yeteneği ile bir yetişkinin (babanın) gözlem yeteneği farklıdır ve eğer bu ilişkide yetişkin bir hiyerarşi oluşturuyorsa çatışma başlar. Baba’nın Kafka için düşündüğü model Kafka’ya uymamaktadır. Ve bu da Baba’nın nafile baskılarını arttırmaktadır. Burada birbiriyle anlaşamayan bir baba-oğul ilişkisi hangi gerekçeyle sürdürülmektedir, nedir bunun zorunluluğu, niye bu işkence soruları sorulabilir. Modele uyacak bir Kafka olsaydı şayet, o zaman hiç birimiz Kafka’yı tanımayacaktık. Kafka çemberin sınırındadır, sınırına çadırını kurar, çingene gibi atını şehrin dışına bağlar, mektuptaki etik de çemberi aşındırmaktadır. Baba onun kaderi değil, aracıdır. Aralarında bir savaş olduğunu da kabul eder ama bu savaş iki düzenli ordunun çarpışması değil, çünkü karşısındaki savaşçılığı (babalığı da diyebiliriz) meslek edinmiş bir ordudur ve dolayısıyla gerilla taktiği ile vur kaç yaparak savaşır.

Dolayısıyla suçluluk duygularıyla kıvranan bir Kafka çıkmaz karşımıza, bir mağdur da çıkmaz. Kafka’yı böyle gösterenler kendi mağdurculuklarına araç etmek isteyenlerdir. Onu elbette diktatör dediği Baba’nın etkisinden bağımsız ele alamayız ama Kafka tüm bu baskılar karşısında kendi kaçış çizgilerini icat etmiştir. Aksi takdirde bugün hala Kafka okuyor ve üzerine düşünüyor olmazdık.

Baran Sarkisyan

Categories
Şiir-Öykü

Hişt Hişt – Sait Faik Abasıyanık

Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

– Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

– Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

Hişt! dedi yine.

Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

– Hişt hişt hişt, dedi.

Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.

Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.

İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

– Merhaba hemşerim, dedi.

– Ooo! Merhaba! Dedim.

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

– Buyur beğim, dedi.

– Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

– Hişt hişt, dedim.

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

– Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

– İyi değil, dedi.

– Baklayı ne zaman keseceksin?

– Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi hişt dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

– Kuşlar olmalı, dedim.

– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

– Yıkattın mı?

– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

– Çocuklar nasıl? diye sordum.

– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…

– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah’aısmarladık!

– Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşınca:

– Hişt hişt.

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?

– Sen değil misin hişt hişt diyen?

– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Sait Faik Abasıyanık

Categories
Kitap

Cemil Meriç | Kitap

Dostoyevski, “Avrupa’yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz”, diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir Kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa’yı, Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz.

Ne var ki ihtiyar Batı da hafızasını kaybetmişe benziyor. UNESCO, kitap yılında, kitap için yazılmış en güzel eseri hatırlayamadı: Susam ve Zambaklar.

Susam ve Zambaklar Ruskin’in en çok sevilen, en çok okunan kitabı. Şöyle diyor Ruskin: “Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika kalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı, duygularımızı, kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlamaz. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da. Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: kitaplar dünyası.”

Ruskin kitapları ikiye ayırır: Geçici olanlar, kalıcı olanlar. Geçiciler faydalı veya tatlı birer konuşma: Seyahatnameler, hatıralar. Bunlar kitaptan çok bir nevi mektup, bir nevi gazete. Kalıcı kitap, sohbet değil, yazıdır. Birkaç sayfaya sığdırılmak istenen bütün bir hayat. Ebediyete yollanan mesaj. Kimsenin söylemediği ve söyleyemeyeceği gerçek. Yazar, o birkaç sayfayı kaleme almak için gelmiştir dünyaya. Mümkün olsa taşa kazır fikirlerini.

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. Mabede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölümsüzler titiz. Gerçekten severseniz konuşurlar sizinle. Bir kitabı okurken “ne güzel kitap” deriz, “yazar da tıpkı benim gibi düşünmüş”. Yanlış, şöyle dememiz gerekirdi: “bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru.” Yahut, “belki şimdi anlayamıyorum, birkaç gün sonra anlarım.” Önce teslimiyet, anlamak cehdi. Sonra hüküm. Yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini, bir hamlede kavrayamazsınız. Söylemek istediklerini bütünü ile söyleyemez yazar, söylemek de istemez. Gizler, istiarelere başvurur.

Güzel sabahları kucaklayan sis gibi güzel eserleri saran bu sis de tabiî. Düşünceye cazip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez. Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. Nesneleri bulutlar arkasından görürüz. Düşünmek bu sisleri yırtarak aydınlığa varmaktır.

Yazar düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister. Tabiat da öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde? Okurken araştırmaya çıkacağınız maden: yazarın düşüncesi veya niyeti. Araçlarınız: zekâ ve bilgi. Kayayı kıracak, madeni eriteceksiniz. Önce kelimeyi fethedeceksiniz, sonra heceleri, harfleri.

Bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın. Karanlık kelimeler vardır, arılar gibi vızıldayan kelimeler. Taşıdıkları hiçbir düşünce yoktur, kimse tarafından anlaşılmazlar. Ama yine de herkesin ağzındadırlar. Onlar için yaşanır, onlar için ölünür: Hayalimizin rengine bürünürler. Göremeyiz onları, pusudadırlar. Ve bir atılışta parçalar bizi. Dilimizin her kelimesi başka bir dilden gelmiştir. Nice, ülkeler dolaşmıştır bize gelinceye kadar. Ciddi olarak okumak isteyen Yunan alfabesini öğrenmeli (Ruskin İngilizlere söylüyor bunu). Her dilden lügatlar bulunmalı kütüphanenizde. Okuduğunuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmamalı.

Büyükler, bayağıları meclislerine kabul etmez. Bayağı, hissetmeyendir. Sevmeyen, sezmeyen, anlamayandır. Akıl doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran: gönül. Büyük ölülerin dostluğuna, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için de koşmalıyız. Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bir bilgidir.

Gerçek heyecan imtihandan geçmiş bir heyecan. İlk coşkunluklar boştur, aldatıcıdır. Kapıldınız mı uzaklara sürükler sizi. Duygunun asaleti, kuvvet ve isabetindedir. Açılması yasak bir kapıyı zorlayan çocuğun, efendisinin eşyalarını karıştıran uşağın tecessüsü, terbiyesiz bir tecessüs. İnsanlığın bilgi susuzluğunu gidermeye çalışan tecessüs, asil. Bizi bir dedikodunun teferruatına zincirleyen alâka, serseri bir alâka; can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alâka, insanca.

İngiliz hodgâmdır, heyecansızdır. Bir millet değil, bir yığın. Yığını kolayca kandırabilirsiniz, duyguları hiçbir temele dayanmaz. Yığın düşünmez, mâruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulur bir fikre. Ateşi yükselince arslanlaşır, nöbet geçince her mukaddesi unutuverir. Büyük bir milletin duyguları ölçülü, düzenli, devamlıdır.

Okumaktan hangi hakla sözediyoruz? Okuma terbiyesinden önce, çok daha mühim, çok daha âcil disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haleti içindeki insanlar nasıl, neyi okuyabilirler? Büyük bir yazarın tek satırını anlamaları imkânsız.

Kendini yığın hâline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene. İngiliz milletinin içkiye verdiği para, kitaba verdiğinin kaç misli, hiç düşündünüz mü? En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede? Umumi kütüphaneler resmî ziyafetler kadar pahalıya mal olsa idi hükümetimizin daha çok iltifatına mazhar olurdu şüphesiz. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında.

Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu. Bizi helak eden ne ahlâksızlık, ne bencillik, ne kafamızın ağır işlemesi. Bir öğrenci kayıtsızlığı içindeyiz. Hoca tanımadığımız için yardım görmemize imkân yok.

Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hâkimleridir. Bütün diğer hükümdarlıklar bu saltanatın maddîleşmesi, fakirleşmesidir: Bir nevi tiyatro krallığı. Gerçek hükümdarlar ebediyen hükümrandırlar. Hazineleri yağma edildikçe zenginleşirler.

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl sözkonusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını: kitap.

Cemil Meriç
Kaynak: Bu Ülke

Categories
Gündem Sinema

Kurosava’nın Bir Düşü: Su Değirmenlerinin Köyü

Akira Kurosava’nın hepsi doğayla ilişkili rüyalardan oluşan 8 kısa filmden oluşan Yume (Düşler) filminden “Su Değirmenlerinin Köyü” hikayesi.

Categories
Kitap

Despantes’ten ‘Yeni Feminist Manifesto’: King Kong Teori

“Yeni bir feminizm manifestosu” olarak görülen King Kong Teori erkekliğin her gün üretildiği bir düzene provokatif denilebilecek bir üslupla saldırıya geçiyor. Bu kitap kim içindir, yazarı Virginia Despentes tüm ötekileri, dışlanmışları sıralamaktadır: “Bir çirkin olarak diğer çirkinlere, yaşlılara, ablacılara, frijitlere, hiç düzüşmemişlere, düzüşülmezlere, histeriklere, kaçıklara, fıstık gibi hatunlar pazarının dışına atılmış bütün hatunlara yazıyorum…” Dahası da var elbette: “Evde kalmışlar, acayipler, kafası kazınmışlar, giyinmeyi bilmeyenler, erkeklerden hediye alamayanlar, her önüne gelenle yatanlar, şişman orospular, sıska sürtükler, amı hep kuru olanlar, koca göbekliler, erkek olmak isteyenler, erkek gibi davrananlar, porno yıldızı gibi olmayı isteyenler, herifleri sallamayıp kız arkadaşlarıyla ilgilenenler, koca götlüler, siyah kalın kılları olup da ağda yapmayanlar, yabaniler, gürültücüler, önüne gelen her şeyi kırıp dökenler, parfümleri sevmeyenler, kıpkırmızı ruj sürenler, şırfıntı gibi giyinebilmek için uğraşıp da eline yüzüne bulaştıranlar, sokakta erkek kıyafetleri ve sakalla dolaşmak ya da her şeyini göstermek isteyenler, kompleksleri yüzünden çekingen olanlar, hayır demeyi bilmeyenler, yola gelmeleri için kapatılanlar, korkutucu olanlar, acıması olanlar, cinsel arzu uyandırmayanlar, derisi sarkıklar (…), kendini korumak için yalnızca kendine güvenenler, terbiyesini takınmayanlar; işte bunlar için yazıyorum. Benzer şekilde, koruyucu olmak istemeyen erkekler, olmak isteyip nasıl yapılacağını bilmeyenler, dövüşmeyi bilmeyenler, sulugöz olanlar, ne hırslı, ne rekabetçi, ne koca sikli, ne saldırgan olanlar, ürkek, çekingen, savunmasız olanlar, işe gitmektense evle ilgilenmeyi tercih edenler, narinler, keller, memnun etmeyi bir türlü beceremeyenler, kendini becertmek isteyenler, kendine güvenilmesini isteyenler, geceleri tek başınayken korkan erkekler için de yazıyorum.”

Erkek egemen düzende bunca çeşitliliğiyle toplum dışına itilmiş, bir kenarıyla uyumsuzları arkasına alan yazar kadınlık ve erkeklik hallerinin baskılanma biçimlerini, iktidar ilişkilerinin kurulmasındaki incelikli ağları teker teker çözümlerken burjuva konformizminin dile getirmekten hoşlanmadığı, yok saymak istediği ne varsa hepsini toplumun suratına fırlatıp atıyor.

Despentes’in feminist mücadeleyi küçümseyenlere de bir çift sözü var: “Feminist kavganın akla mantığa dayanmayan ya da aciliyeti olmayan bir fazlalık, bir zengin meşgalesi olduğunu açıklamak isteyenleri pek çoktur. Bir baskıyı tahammül edilemez bulup, ötekini şairane diye değerlendirmek için ya sersem olmayı ya da fena halde sahtekar.”

Tecavüzün ve buna bağlı travmanın çözümlemesi oldukça sağlamdır. Tecavüzü gerçekleştiren güdüler, erkeğin içsel, doğal arzuları değil politik inançlarıdır. Bu haliyle erkeklik ve tecavüz birbirini tamamlamaktadır. Daha önce kendisinin de erkekler tarafından tecavüze uğramasından dolayı bacak arasının zorla ayrıldığında herifi yaralamayı öğretmeyen, direnmeyi suç olarak atfeden topluma kızgındır. Burada topluma, özelde erkeklere nefretle dolu olmasını anlatır. Tecavüze uğrayan bir kadının, eğer ölmediyse her halükarda suçlu sayıldığını, bunun bir iktidar ilişkisi olduğunu söyler. Ataerkiye göre kadının ürkek kalması gerekiyordur, yoksa erkeklik nasıl tanımlanabilirdi? Erkek, gücünü kadına öğretilmiş edilgenlik, zayıflık, çaresizlik halinden almaktadır. Despentes kadınlara jilet taşımasını önermektedir.

Kitabın ‘düşmanla yatmak’ bölümünde fahişelik deneyimlerini anlatırken toplumun fahişeliğe her zamanki ikiyüzlülüğüyla baktığı, fabrika işçiliği ile seks işçiliği arasında nitel bir fark bulunmadığını söylemekte, dergilerde, televizyonlarda, vitrinlerde, tabelalarda, podyumlarda sergilenip satılan kadınsıllık ile orospular arasındaki benzerlikleri göstermektedir. Kapitalist pazarda durum budur: “Kadınların bedeninin erkeklere ait olmasının tek karşılığı, erkeklerin bedeninin de barış zamanı üretime, savaş zamanı devlete ait olmasıydı.”

Porno filmlerin tecavüzü arttırdığı iddialarını saçmalık olarak gören Despantes, Anne Sprinkle’den alıntıyla şunu söyler: “Pornografi kendimize bakabileceğimiz bir ayna gibidir. Bazen gördüklerimiz çok da sevimli olmayabilir ve bizi çok rahatsız edebilir. Fakat kendini tanımak, gerçeği öğrenmek ve ona yaklaşmak için muhteşem bir fırsattır.”

Örneğin tecavüz pornoları. Porno filmlerden önce de askerler işgal ettiği bölgede bulunan kadınlara tecavüzü kendilerinde hak görmektedir.

Kadınların mazoşizme eğilimi olduğu sıkça söylenir. Despantes de katılır buna ve şöyle açıklar sebebini: “bu hormonlarımızdan yahut mağara döneminden değil, belli bir kültürel sistemden kaynaklanır.”

“Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir kadın arıyorum” ile “Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir erkek arıyorum” arasındaki söylem farklılığı inceleyen Despantes, bu söylemlere karşı verilen tepkiler bağlamında erkek ve kadın rollerini sunmaktadır.

102 sayfalık kitabın son bölümü “Erkekler Ne Zaman Özgürleşecek?”tir. Öyle ya, hep erkekler kadınların nasıl özgürleştiğini anlatacak değildir…

Despantes, Angela Davis, Wirginia Woolf gibi feminist yazarlardan yararlanır ama onun ayırt edici özelliği deneyimleri ile birlikte lafı dolandırmadan erkek egemen düzene büyük bir özgüvenle meydan okuyuşudur. Sanırım kadınların gün geçtikçe susturulduğu bir dönemde Despantes’in sesi feminist mücadeleye güçlü bir soluk katacaktır.

Not: Kitap 2005 yılında Peter Jackson’un yönettiği King Kong filmi ile beraber okunması önerilir.

Baran Sarkisyan

 

 

Categories
Şiir-Öykü

Üst Kattaki Terörist

Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak yürüyebilin diye o gitti Çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemde önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “Ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “Şehidin Kardeşinden Asker Selamı” başlığıyla çıktılar. “Teröre asıl darbeyi ‘Ağlamayın!’ diye bağıran bu çocuk vurdu!”
Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hâlâ ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “Aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur Dündar’ı, Ali Kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.
Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü sesler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.
“Öldürelim onu baba,” dedim. “Ağbimin öcünü alalım.”

Babam, “Allah’ından bulsun,” dedi.

“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim, Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”

“Otur oturduğun yerde.”

“Silahını ver, ben öldüreceğim. On iki yaşındayım, çok yatmam, çıkarım.”

“Bacaklarını kırarım senin!”

“Hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Haydi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”
Cevap vermedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.
“Tamam Nurettin,” dedi. “Sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”
Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “Bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım dedim,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hâlâ üst katımızda.”
Başkan, “Seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.

“Nasıl gelmez?”

“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”

“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”

“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”

“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”

Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artım, eskisi gibi değil işler.”

Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”

Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.

“Git Nurettin git,” dedi. “Sinirimi bozma benim!”

“Gitmiyorum.”

“Nurettin çık dışarı!”

“Çıkmıyorum başkanım.”

İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.

“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “Hepinizden daha milliyetçiyim.”

Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.

“Lan ben size dövün mü dedim?” diye sordu.

“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.
İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkânlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkâna gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, on sekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkândan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangur şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.
Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra iyice sinirim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.
Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.

“Kim o?” dedi bir kız sesi.

Bu kız nereden çıkmıştı?

“Benim,” dedim.

“Sen kimsin?”

“Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.”

Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. “Teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,” dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.

“İçeri gel istersen,” dedi. “Biz de film seyrediyorduk.”

Biz dediğine göre teröristlerle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.

“Eee,” dedi.

“Ne eee?”

“Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.”

Girdim.

Terörist içeriden, “Kim geldi? diye seslendi.

“Alt komşunun oğlu canım!”

Terörist, “Merhaba,” deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. “Ben Semih.”

Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, “Ben de Nurettin,” dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, “Gerçek adım tabii.”

Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.

“Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,” dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik Fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.

Güzel kız, “Ne içersin?” diye sordu.

Ortama baktım, bira içiyorlardı.

“Bira,” dedim. “Öyle bakma, daha önce de çok içtim.” Kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.
Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Fil on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız Semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, VCD’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, “Biz,” demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı Börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.
Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, “Türk Milliyetçisiyim,” dedim. “Saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!” Enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.

“Ben kalkayım artık,” dedim.”

Semih, “Yine gel Nurettin,” dedi.

“Elbet geleceğim,” dedim. “Bir gece ansızın.”

Yine güldüler.
Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim Semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen Kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben Kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği bir desibelde Kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, “Gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,” çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, “Bugün Kızılderililer bile Türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,” dedim. Güldüler. “Üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,” diye bağırdım. “Yiyorsa bölün! Kolay değil öyle o işler!”
“Tam faşoymuş bu,” dedi Kürdün biri. “Küçük Faşo,” dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, Küçük Faşo aşağı Küçük Faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da kod adı takmışlardı.
Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim Semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, Mali Tablo Analizi isimli saçma sapan bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı Türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.

“Ne yapıyorsun o ütüyle?” diye sordu.

“Hiç,” dedim, bıraktım ütüyü. Birden, “Bana doğruyu söyle,” dedim, “Terörist misin?”

Güldü yine.

“Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.”

“Değilim.”

“Kürt arkadaşların var ama.”

“Evet var, ne olacak?”

“Şerefsiz,” dedim.

Ayağı kalktı, “Ne diyorsun lan sen!”

Yakasına yapıştım.

“Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,” dedim. “Siz öldürdünüz onu!”

“Ben kimseyi öldürmedim.”

“Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.”

“Bilmiyordum Nurettin. Çok üzüldüm.”

Sustuk on dakika.

“Sen kimden yanasın,” dedim.

“Ben barıştan yanayım.”

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. “Siktir lan ne barışı,” diye bağırdım. “Ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!”

“Bu savaşın sonu yok ama.”

“Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikâyet ettim zaten.”

Yakamdan tuttu.

“Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!”

Vileda sapını kavradım.

“Öldüreceğim lan seni!” diye bağırdım. “Ölü olarak ele geçireceğim lan seni!”

Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, “Çabuk silahı ver,” dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.

“Sen söyledin bana! Üst kata ne idiğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.”

“Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.”

“Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.”

“Vermem.”

“Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!”
Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı Karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz Marmara’ydı ama mühim olan o duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler Allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum Nurettin dedim, sık dişini.
Semih’le küsünce yaşamanım bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlıl berbat bir şey, Kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş.
Sarıldı bana.

“Özlemişim lan seni,” dedi. “Küçük Faşo, gir içeri.”
İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, Avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşlarıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.
Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, “Yapalım mı yapmayalım mı?” tartışması vardı.

Semih, “Bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?” dedi. “Kimse gelmez.”

Makarnayı süzerken, “Yaparız yaparız,” diye seslendim içeri. “Merak etmeyin.”

“Kürtler, “Şu küçük Faşo kadar olamadın,” dediler Semih’e. Semih sinirlendi, “Tamam lan yapalım,” dedi. “Ama demedi demeyin.”

Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip “Ne yapıyoruz?” diye sordum.

“6 Kasım.”

“6 Kasım ne?”

Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 Kasım’da Semih’in yanına gittim.

“Ne yapıyoruz Semih,” dedim.

“Eylem. Sen otur evde.”

“Hayır, ben de geleceğim.”

“Otur.”

“Ne eylemi?”

“Teröristlerin eylemi.”

“Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.”

“Baştan öyle demiyordun.”

“Olabilir.”

“Sen milliyetçi değil misin?”

“Hiç kuşkun olmasın,” dedim. “Özbeöz Türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.”

“Gelme o zaman.”

“Neden?”

“Türklük şuur ve gururun bunu gerektirir Nurettin.

“Geleceğim.”

“Neden?”

“Gelirim kardeşim, Allah Allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.”
Gittik. Şehrimizdeki ilk YÖK karşıtı eylem. Yirmi altı öğrenci, iki Kürt, bir Türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.

Öne çıktım, “Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,” dedim. “Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.”

Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ” O copu alırım bir tarafına sokarım bak,” diye bağırdım. “Ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!” Polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, “Senin burada ne işin var Nurettin?” diye sordu.

“Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.”
Öğrencinlerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.
Babam akşam eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, “Bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,” dedi. “Bizi düşünmüyorsan onu düşün.”
Gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkândayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu. Her tarafta koliler vardı. “Ne oluyor,” dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.

“Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?”

“Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bıramayım istersen.”

“Yok,” dedim. “Seyrettim zaten hepsini.” Kolinin birinde ütüyü gördüm, “Şu ütüyü versene bana,” dedim.

Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.

“O ütüyle ne yapacaksın?” diye sordu.

“Hiç,” dedim.

Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.

“Dönünce ara,” dedim. “Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.”

Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.

“Ne oldu Nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin.”

“Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.”

Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, “Ağla o zaman,” dedi. “Açılırsın.”

“Peki, ben ağlarsam Semih,” dedim, “Sana bunları yapanlar sevinmez mi?”

“Boş ver onları kardeşim,” dedi. “Kimin umrunda ki…”

Emrah Serbes

Categories
Şiir-Öykü

”PAPİPOS” Milli Dava

Abicim, bunu başka birisi anlatsa, vallahi ben de inanmazdım, inanılacak gibi değil ki… Ama gözlerimle gördüm abicim.
O büyük grev patlayınca, bizim gazetenin genel yayın müdürü,
-Aman Sosyal Hasan kardeşim, dedi, kuş ol uç grevcilerin yanına!
Çalıştığım gazete, satışsızlık yüzünden nerdeyse batmak üzereyken, birdenbire sosyal gazete olmak zorunda kalmıştı. Gazetenin sosyal olmasını isteyenlerin başında da ben olduğum için arkadaşlar bana Sosyal Hasan demeye başlamışlardı.
Patronumuz, gazetenin sosyal olmasına karşıydı. Ama gazeteyi batırmaktansa,
– N’apalım, denize düşen yılana sarılır… deyip, gazetesinin sosyal olmasına boyun eğmişti.
Sosyal oluşun daha ikinci haftasında gazetenin satışı onbin birden artınca, patron buna çok sevindiği için, her sabah gelince arkadaşlara,

-Çocuklar, gazeteyi biraz daha sosyal yapamaz mısınız? demeye başlamıştı.

Ordaki taşra muhabirinden gelen ilk telefon haberlerine göre, grevcilerden ikisi öldürülmüş, bikaçı da yaralanmıştı.
Hemen çıktım yola, onyedi saat sonra grev yerindeydim. Şehir, anababa günü, herkeste bir şaşkınlık, bir telaş… “İşçiler ya şehre inip evleri basarlarsa…” diye söylentiler dolaşıyor ortalıkta.

Grev bölgesini ve grevcileri candarmalar, polisler kuşatmışlar. Ankara’dan önemli politikacılar da gelmişler ama, öyle bir dehşet, korku havası sarmış ki ortalığı, hiçbiri grevcilerin yanlarına değil, yakınlarına bile sokulamiyor. Dahası, candarmalar bile grevcilere sokulmuyor, uzakta duruyorlar.

Grevciler, candarma kordonunu yarıp şehri basarlarsa, kendileri de işçi sanılsın diye kimi zenginler üstlerine eski elbise, ayaklarına yırtık ayakkabı giymişler, diye de bir söylenti var. Sözde, eskicilerde o gün eski elbise, eski ayakkabı kalmamış, hepsi satılmış da yırtık pırtık bir palto, bir yeni paltodan daha pahalıya gitmiş.

Ortalıkta söylentiler dolaşıyor:

– İşçiler öyle azmışlar ki, artık söz dinleyecek, anlayacak gibi değiller…

– Hırslarından kazma, kürek saplarını kırıyorlarmış, kendi elbiselerini parçalıyorlarmış…

Benim söylentilerden anladığıma göre abicim, öğüt vermek, yatıştırmak için dışardan biri aralarına girecek olsa, grevciler adamcağızı paramparça edip parçasını bile bırakmayacaklar. Ne var ki, grevciler de candarma kordonunu yarmaya cesaret edemiyorlar. Candarmaların ellerinde tüfek, grevcilerin ellerinde kazma, kürek, karşıdan birbirlerine bakıp duruyorlar.

Birara vali, pek işçilere sokulamadı da, candarma kordonunun arkasından,

-Evlatlarım, yavrularım… Arkadaşlar… Hemşeriler… Yurttaşlarım… diyecek oldu, öyle bir kızgın homurtu uğuldadı ki, valinin sözlerini hoparlörün deliğine tıkayıp valiyi susturdular.

Ankara’dan gelenlerden biri de bunu denedi. Arkasında yirmiye yakın insanla candarmaların arasında, gülümseyerek grevcilere doğru yaklaşıyordu ki, birara başka yana bakmış olacağım, bir de ne göreyim, hepsi birden tabanları yağlamış apar topar dönüyorlar.

Bu son başarısız denemeden sonra, hiç kimse grevcilerin yanına gitmeye yüreklenemedi.

Sonra abicim, akşam oldu, biz otele çekildik. Ama herkes tetikte… Hatta birara bir gürültü oldu da, otel görevlilerinden biri elindeki tenekeyi merdivenden düşürmüş, sanki deprem olmuş gibi, pijamalı adamlar gözleri korkudan fal taşı gibi açılmış, odalarından dışarı uğradılar. Gece, kulağımız kirişte, otelin salonunda oturmuş konuşuyoruz. Ordaki politikacılardan birine, kan dökülmesinden duyduğum üzüntüyü anlattım.

-Evet, dedi, biz genel olarak kan dökülmesine alışık insanlar değiliz. Bizde insanların hayatlarında yalnız bir kere kanları dökülür.
Bu sözüne pek şaştığım için,

– Bizim kan döktüğümüzü hiç bilmiyordum… dedim.

-Nasıl olur, bizde kadın olsun, erkek olsun, her insanın hayatında bir kere mutlaka kanı dökülür: Erkekler sünnet olurken, kadınlar da ilk evlilik gecesinde…

Biz böyle saçma sapan konuşup dururken, Ankara’dan telefonla bildirmişler, yarın sabah Sait Küplü Bey gelecekmiş…

Abicim, korkmadım dersem yalan… Sabaha kadar korkulu rüyalar gördüm. Rüyamda grevciler beni yakalıyorlar, parçalamaya başlıyorlar. “Bana Sosyal Hasan derler. Ben de sizdenim. Kıymayın bana!..” diye yalvarıyorsun da, “Ulan senin sosyalinden mosya-linden…” deyip kazmanın sapını ş’apıyorlar… Rüya bu ya abicim, benim bedenimi parça parça etmeye başladılar. Parçalanma sırası en önemli yerime gelince, “Bari orası kalsın…” diye yalvarırken korkuyla uyanıverdim, bir de baktım, can korkusuyla pirinç karyolanın borusuna öyle yapışmışım ki, topuzunu koparmışım, elimde kalmış…

Neyse abicim, sabahı ettik. Sabahleyin Sait Küplü Bey, yanında daha iki kişi, kırmızı plakalı özel arabasıyla Ankara’dan geldi. Doğruca otele indi. Validen ve öbür ilgililerden durum raporunu aldı.

-Durum gittikçe daha büyük tehlike arz ediyor beyfendi…

Sait Küplü Beye anlattıklarından, ben de grevin nedenini öğrenmiş oldum. Gündelikleri ortalama sekiz lira olan işçiler, istedikleri yüzde on zam, seksen kuruş verilmediği için kanunsuz olarak greve kalkmışlar.
Sait Küplü Bey,

– Adamlar haklı, dedi, bu zamanda on lirayla, yirmi lirayla insan yaşayabilir mi?

Sait Küplü Bey de benim gibi sosyal olduğu için çok sevindim. Arkadan,

– On lira, yirmi lira gündelikle insan yaşayamaz ama, dedi, ne yapalım, zam yapmak imkânımız da yok…

– Sonra efendim, bir de bir öğün sıcak yemek istiyorlar.

-E hakları… Tabii isterler… Ama elden ne gelir, veremeyiz ki…

– Bir de beyfendi şey istiyorlar… Sait Küplü Bey birden kızıp parladı,

-Yooo, dedi, bu kadarı da çok ama… Haklı dedik diye. istedikçe istiyorlar!

Ordan biri,

-Bu işçi milleti böyledir beyfendi, dedi, bunlar doymaz, siz verdikçe onlar daha ister…

– Sonu gelmez ki bunun…

– Onun için beyfendi, baştan verilmeyecek istedikleri…

Sait Küplü Bey,

– Ben gidip yanlarına konuşayım kendileriyle bi kez, dedi.

-Aman beyfendi… Aman! Katiyen olmaz… Bunların gözü dönmüş… Allah korusun…

-Bana hiçbişey yapamazlar…

Önlemeye çalıştılar ama, olmadı. Çok sevdim bu Sait Küplü Beyi abicim, adamın altı okka kulağı var… Neyse abicim, gidiyoruz grev yerine, epiy de uzak… Yolda giderken konuşuyorlar:

-Yahu, göndermeyelim… Bunlar laf anlayacak gibi değil…

-Nasıl tutalım birader, gidiyor işte…

– Vallahi rehine olarak alırlar.

-Rehine alsalar yine iyi, paramparça ederler…

-Siz bu Sait Küplü Beyi iyi tanımıyorsunuz, dedi, o kadar tesirli konuşur ki karşısındakini ipnotize eder. Onun için ona hiçbişey yapamazlar.

– Evet, gayetle tesirli konuşur, ben de bilirim ama, karşısındakiler laf anlar takımından değil ki…

-Anlatır o! Çünkü adamına göre konuşur. İsterse karşısındakini uyutur bile. Ben görmedim ama, duydum. Avukatlığı zamanında bikez, öyle bi uyutucu şekilde konuşmuş ki, hâkimleri, savcıyı, candarmayı uyutup, müvekkili olan sanığı elinden tutup mahkeme salonundan çıkarmış. Böyle kudretli konuşur!

– Anlatamıyoruz ki… Evet konuşur. Ama valiyi filan nasıl kovaladıklarını gördünüz işte… Adam “yavrularım…”dan başka ne demişti? Vallahi bir cinayet olacak…

-Hitabet kudreti başka şey birader… Bir keresinde de ne yaptı biliyor musunuz? Bir haber geldi. Üniversiteliler ayaklanmış… Hangi sebeptendi unuttum. Hükümetten bişey istiyorlarmış… Polis baş edemez olmuş. Hemen bu Sait Küplü Beyi gönderdiler. Sait Küplü Bey üniversitelileri toplayıp beyim, tam ikibuçuk saat konuştu. Orada olup da görecektiniz. Polisin bile baş edemediği gençler kuzu oldular, kuzu… Sonunda bir alkış, bir alkış… Hepsi dağıldı. Ben de gençlerin aralarına katıldım vazife icabı ki, neler konuştuklarını anlayayım diye. Gençler neden sonra ayılmışlardı, birbirlerine, “Yahu, bu adam bize neler anlattı?” diye merakla soruyorlar, ama hiçbiri kendilerine neler anlatılmış olduğunu bilmiyordu. Beyim, siz şu hitabet kudretine bakın, adam ikibuçuk saat konuşuyor da, neler dediğini hiçkimse anlamıyor!

– Bu da bir Allah vergisi…

Arabalarla, candarma kordonuna geldik. Sait Küplü Bey kordondan içeri dalınca, baktılar ki iş iyice ciddi, yalvarmaya başladılar,

– Aman beyfendi, ne olur gitmeyin…

Doğrusunu söyleyeyim abicim, ben en arkadan gidiyorum. Çünkü rüyasını da gördüğümden çok korkuyorum.
Sait Bey önde, arkasında kimse yok, onun arkasında kimse yok, daha arkada kimse yok, en arkadaki kimse yokun on adım kadar arkasından candarmalar gidiyor. Daha arkada da başkaları… Ben en arkada, yan yan gidiyorum ki, kaçmak gerekince kolay olsun, birden geriye dönünce kapaklanmayayım…

Sait Küplü Bey gidiyor, grevciler de ağır ağır ona doğru geliyor. Abicim tıpkı korku filmlerinde olduğu gibi… Grevcilerin gözleri dönmüş, zavallı Sait Küplü Beye ha saldırdı, ha saldıracaklar… Derken abicim, ben bir ses duydum:

-Papipos!..

İlkin anlayamadım da, sonradan tekrarlanınca anladım:

-Papipos… Papipos…

Yahu, bu sesler kimden çıkıyor diye bakınıp dururken bir de baktım, “Papipos…” diyen Sait Küplü Bey değil mi?
Abicim, dedim ya, başka biri anlatsa, vallahi inanmam, ama gözümle gördüm, kulağımla duydum.

Sait Küplü Bey,

-Papipos… Papipos… diye diye grevcilerin üzerlerine yürümekte.
Grevcilerse, her ne demeye geliyorsa, Papipos lafını duyunca, oldukları yerde kalakaldılar. Sait Küplü Bey sanki bir dua okur gibi, sürekli Papipos diye diye bunların ta önlerine geldi, yüksekçe bir tümseğin üstüne çıktı. Kimsede ses yok, soluklar kesilmiş, herkes şaşırmış, ne olacak diye merakla bekliyor.

Sait Küplü Bey grevcilere,

-İşçi kardeşlerim! Papipos milli davamızın önemini bilmektesiniz! Buna inanıyorum… diye söze başladı.

Grevciler suspus duruyorlar.

-Sevgili işçi kardeşlerim! Papipos milli davamızla son derecede meşgul bulunduğumuz bir sırada, burda işçilerin grev yaptıklarını duyunca, inanmadım. “Hayır olamaz. Biz burda Papipos milli davamızla uğraşırken, bizim işçilerimiz grev yapamazlar, yapmamışlardır,” dedim. İşte, ne kadar haklı olduğumu burda görüyorum.

Sait Küplü Beyi dinleyen işçilerin, başları önlerine eğilmişti.

– Sevgili işçi kardeşlerim! Gündeliklerinizin yüzde on artırılmasını istiyormuşsunuz. Azdır… Yüzde on azdır, olmaz, olamaz. Yüzde yirmi zam da, yüzde elli, yüzde yüz zam da azdır. Fakat burda bir nokta var ki, o da şudur arkadaşlarım: Papipos milli davamızın en buhranlı bir devresine girdiğimiz bu günlerde… Her zamandan daha çok birlik ve beraberlik içinde olmalıyız.

Grevcilerin ellerinden kazmalar, kürekler yere düşmüştü.

-Sevgili işçi kardeşlerim! Duyduğuma göre, her gün, bir öğün sıcak bir kap yemek istiyormuşsunuz.

Ne demek? Bir kap olur mu hiç? İki kap da, üç kap da, beş kap da hakkınızdır. Niçin bir öğün? Üç öğün yemek yiyeceksiniz. Bilmem doğru mu, bana gelen habere göre, sıcak yemek istiyormuşsunuz? Niçin sıcak yemek? Siz hiç zeytinyağlı yemeyecek misiniz? Zeytinyağlılar soğuk yenir. Hem sıcak, hem soğuk, hem ılık yemekler hakkınızdır. Ama ben, Papipos milli davamızın hepimizden azami fedakârlık istediği bir zamanda, yemek içmek gibi birtakım isteklerde bulunacağınıza inanmıyorum. Çünkü… Çünkü… Çünkü, Papipos milli davamızın halli, ancak sizlerin fedakârlığınızla olacaktır işçi arkadaşlarım…
Grevcilerin omuzları çökmüş, belleri bükülmüştü.

-Asil işçilerimiz! İşçi kardeşlerim! Sizler de insan gibi yaşamak istiyormuşsunuz. Bu haklı isteğinize kim karşı koyabilir? Sizin durumunuzu yakından biliyoruz. Vicdanlarımız sızlamaktadır. Bir hal yolu bulmaya çalıştığımız Papipos milli davamızı ele almış bulunduğumuz bu sırada herzamandan çok sizlerin desteğinize muhtacız.

Sait Küplü Bey konuşmasında, sık sık söze, “İşçi kardeşlerim!” diye başlarken, bir seferinde yine,

-İşçi kardeşlerim! diye bağırınca, grevcilerden biri de ona,

-Efendim! diye seslendi.

Bundan başka hiçbir teknik ve taktik arıza olmadı. “Efendim” diyen bozguncuyu da işçiler hemen kargatulumba edip döverek sallasırt götürdüler.

Sait Küplü Bey sözlerini, işçilerin coşkun alkışları arasında bitirdi.
Sonunda işçiler,

-Yaşasın Papipos! diye bağırarak, Sait Küplü Beyi sırtlarına aldılar.
İşte o zaman beni bir korku aldı. Çünkü, işçilerin sırtlarına alma numarasıyla Sait Küplü Beyi kaçıracaklarını, rehine tutacaklarını sanmıştım. Ama öyle olmadı.

Omuzlar üstündeki Sait Küplü Bey,

– İşçi kardeşlerim, dedi. Papipos milli davamızın bu en buhranlı günlerinde rahat çalışabilmemiz için, hepinizin işbaşı yapıp, eskisinden daha çok, daha verimli çalışacağınızı biliyorum…

İşçiler, yerlere bırakılmış kazmalarını, küreklerini alıp, büyük bir sessizlik içinde işlerine doğru çekilip gittiler. Ama candarmalarla polisler oradaydı.
Otomobillere binildi. Otele döndük. Vali, Sait Küplü Beyin öğle yemeğine kalması için çok rica ettiyse de, Sait Küplü Bey, başka bi yerde de işçilerin greve kalktıklarını, oraya gidip grevi yatıştıracağını söyleyerek, ricaları üzüle üzüle reddetti, yemeğe kalamadı. Arkadaşlarıyla arabasına binip uzaklaştı.

Aziz Nesin