Categories
Kitap

Cemil Meriç | Kitap

Dostoyevski, “Avrupa’yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz”, diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir Kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa’yı, Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz.

Ne var ki ihtiyar Batı da hafızasını kaybetmişe benziyor. UNESCO, kitap yılında, kitap için yazılmış en güzel eseri hatırlayamadı: Susam ve Zambaklar.

Susam ve Zambaklar Ruskin’in en çok sevilen, en çok okunan kitabı. Şöyle diyor Ruskin: “Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika kalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı, duygularımızı, kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlamaz. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da. Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: kitaplar dünyası.”

Ruskin kitapları ikiye ayırır: Geçici olanlar, kalıcı olanlar. Geçiciler faydalı veya tatlı birer konuşma: Seyahatnameler, hatıralar. Bunlar kitaptan çok bir nevi mektup, bir nevi gazete. Kalıcı kitap, sohbet değil, yazıdır. Birkaç sayfaya sığdırılmak istenen bütün bir hayat. Ebediyete yollanan mesaj. Kimsenin söylemediği ve söyleyemeyeceği gerçek. Yazar, o birkaç sayfayı kaleme almak için gelmiştir dünyaya. Mümkün olsa taşa kazır fikirlerini.

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. Mabede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölümsüzler titiz. Gerçekten severseniz konuşurlar sizinle. Bir kitabı okurken “ne güzel kitap” deriz, “yazar da tıpkı benim gibi düşünmüş”. Yanlış, şöyle dememiz gerekirdi: “bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru.” Yahut, “belki şimdi anlayamıyorum, birkaç gün sonra anlarım.” Önce teslimiyet, anlamak cehdi. Sonra hüküm. Yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini, bir hamlede kavrayamazsınız. Söylemek istediklerini bütünü ile söyleyemez yazar, söylemek de istemez. Gizler, istiarelere başvurur.

Güzel sabahları kucaklayan sis gibi güzel eserleri saran bu sis de tabiî. Düşünceye cazip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez. Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. Nesneleri bulutlar arkasından görürüz. Düşünmek bu sisleri yırtarak aydınlığa varmaktır.

Yazar düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister. Tabiat da öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde? Okurken araştırmaya çıkacağınız maden: yazarın düşüncesi veya niyeti. Araçlarınız: zekâ ve bilgi. Kayayı kıracak, madeni eriteceksiniz. Önce kelimeyi fethedeceksiniz, sonra heceleri, harfleri.

Bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın. Karanlık kelimeler vardır, arılar gibi vızıldayan kelimeler. Taşıdıkları hiçbir düşünce yoktur, kimse tarafından anlaşılmazlar. Ama yine de herkesin ağzındadırlar. Onlar için yaşanır, onlar için ölünür: Hayalimizin rengine bürünürler. Göremeyiz onları, pusudadırlar. Ve bir atılışta parçalar bizi. Dilimizin her kelimesi başka bir dilden gelmiştir. Nice, ülkeler dolaşmıştır bize gelinceye kadar. Ciddi olarak okumak isteyen Yunan alfabesini öğrenmeli (Ruskin İngilizlere söylüyor bunu). Her dilden lügatlar bulunmalı kütüphanenizde. Okuduğunuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmamalı.

Büyükler, bayağıları meclislerine kabul etmez. Bayağı, hissetmeyendir. Sevmeyen, sezmeyen, anlamayandır. Akıl doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran: gönül. Büyük ölülerin dostluğuna, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için de koşmalıyız. Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bir bilgidir.

Gerçek heyecan imtihandan geçmiş bir heyecan. İlk coşkunluklar boştur, aldatıcıdır. Kapıldınız mı uzaklara sürükler sizi. Duygunun asaleti, kuvvet ve isabetindedir. Açılması yasak bir kapıyı zorlayan çocuğun, efendisinin eşyalarını karıştıran uşağın tecessüsü, terbiyesiz bir tecessüs. İnsanlığın bilgi susuzluğunu gidermeye çalışan tecessüs, asil. Bizi bir dedikodunun teferruatına zincirleyen alâka, serseri bir alâka; can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alâka, insanca.

İngiliz hodgâmdır, heyecansızdır. Bir millet değil, bir yığın. Yığını kolayca kandırabilirsiniz, duyguları hiçbir temele dayanmaz. Yığın düşünmez, mâruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulur bir fikre. Ateşi yükselince arslanlaşır, nöbet geçince her mukaddesi unutuverir. Büyük bir milletin duyguları ölçülü, düzenli, devamlıdır.

Okumaktan hangi hakla sözediyoruz? Okuma terbiyesinden önce, çok daha mühim, çok daha âcil disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haleti içindeki insanlar nasıl, neyi okuyabilirler? Büyük bir yazarın tek satırını anlamaları imkânsız.

Kendini yığın hâline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene. İngiliz milletinin içkiye verdiği para, kitaba verdiğinin kaç misli, hiç düşündünüz mü? En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede? Umumi kütüphaneler resmî ziyafetler kadar pahalıya mal olsa idi hükümetimizin daha çok iltifatına mazhar olurdu şüphesiz. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında.

Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu. Bizi helak eden ne ahlâksızlık, ne bencillik, ne kafamızın ağır işlemesi. Bir öğrenci kayıtsızlığı içindeyiz. Hoca tanımadığımız için yardım görmemize imkân yok.

Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hâkimleridir. Bütün diğer hükümdarlıklar bu saltanatın maddîleşmesi, fakirleşmesidir: Bir nevi tiyatro krallığı. Gerçek hükümdarlar ebediyen hükümrandırlar. Hazineleri yağma edildikçe zenginleşirler.

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl sözkonusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını: kitap.

Cemil Meriç
Kaynak: Bu Ülke

Categories
Kitap

Despantes’ten ‘Yeni Feminist Manifesto’: King Kong Teori

“Yeni bir feminizm manifestosu” olarak görülen King Kong Teori erkekliğin her gün üretildiği bir düzene provokatif denilebilecek bir üslupla saldırıya geçiyor. Bu kitap kim içindir, yazarı Virginia Despentes tüm ötekileri, dışlanmışları sıralamaktadır: “Bir çirkin olarak diğer çirkinlere, yaşlılara, ablacılara, frijitlere, hiç düzüşmemişlere, düzüşülmezlere, histeriklere, kaçıklara, fıstık gibi hatunlar pazarının dışına atılmış bütün hatunlara yazıyorum…” Dahası da var elbette: “Evde kalmışlar, acayipler, kafası kazınmışlar, giyinmeyi bilmeyenler, erkeklerden hediye alamayanlar, her önüne gelenle yatanlar, şişman orospular, sıska sürtükler, amı hep kuru olanlar, koca göbekliler, erkek olmak isteyenler, erkek gibi davrananlar, porno yıldızı gibi olmayı isteyenler, herifleri sallamayıp kız arkadaşlarıyla ilgilenenler, koca götlüler, siyah kalın kılları olup da ağda yapmayanlar, yabaniler, gürültücüler, önüne gelen her şeyi kırıp dökenler, parfümleri sevmeyenler, kıpkırmızı ruj sürenler, şırfıntı gibi giyinebilmek için uğraşıp da eline yüzüne bulaştıranlar, sokakta erkek kıyafetleri ve sakalla dolaşmak ya da her şeyini göstermek isteyenler, kompleksleri yüzünden çekingen olanlar, hayır demeyi bilmeyenler, yola gelmeleri için kapatılanlar, korkutucu olanlar, acıması olanlar, cinsel arzu uyandırmayanlar, derisi sarkıklar (…), kendini korumak için yalnızca kendine güvenenler, terbiyesini takınmayanlar; işte bunlar için yazıyorum. Benzer şekilde, koruyucu olmak istemeyen erkekler, olmak isteyip nasıl yapılacağını bilmeyenler, dövüşmeyi bilmeyenler, sulugöz olanlar, ne hırslı, ne rekabetçi, ne koca sikli, ne saldırgan olanlar, ürkek, çekingen, savunmasız olanlar, işe gitmektense evle ilgilenmeyi tercih edenler, narinler, keller, memnun etmeyi bir türlü beceremeyenler, kendini becertmek isteyenler, kendine güvenilmesini isteyenler, geceleri tek başınayken korkan erkekler için de yazıyorum.”

Erkek egemen düzende bunca çeşitliliğiyle toplum dışına itilmiş, bir kenarıyla uyumsuzları arkasına alan yazar kadınlık ve erkeklik hallerinin baskılanma biçimlerini, iktidar ilişkilerinin kurulmasındaki incelikli ağları teker teker çözümlerken burjuva konformizminin dile getirmekten hoşlanmadığı, yok saymak istediği ne varsa hepsini toplumun suratına fırlatıp atıyor.

Despentes’in feminist mücadeleyi küçümseyenlere de bir çift sözü var: “Feminist kavganın akla mantığa dayanmayan ya da aciliyeti olmayan bir fazlalık, bir zengin meşgalesi olduğunu açıklamak isteyenleri pek çoktur. Bir baskıyı tahammül edilemez bulup, ötekini şairane diye değerlendirmek için ya sersem olmayı ya da fena halde sahtekar.”

Tecavüzün ve buna bağlı travmanın çözümlemesi oldukça sağlamdır. Tecavüzü gerçekleştiren güdüler, erkeğin içsel, doğal arzuları değil politik inançlarıdır. Bu haliyle erkeklik ve tecavüz birbirini tamamlamaktadır. Daha önce kendisinin de erkekler tarafından tecavüze uğramasından dolayı bacak arasının zorla ayrıldığında herifi yaralamayı öğretmeyen, direnmeyi suç olarak atfeden topluma kızgındır. Burada topluma, özelde erkeklere nefretle dolu olmasını anlatır. Tecavüze uğrayan bir kadının, eğer ölmediyse her halükarda suçlu sayıldığını, bunun bir iktidar ilişkisi olduğunu söyler. Ataerkiye göre kadının ürkek kalması gerekiyordur, yoksa erkeklik nasıl tanımlanabilirdi? Erkek, gücünü kadına öğretilmiş edilgenlik, zayıflık, çaresizlik halinden almaktadır. Despentes kadınlara jilet taşımasını önermektedir.

Kitabın ‘düşmanla yatmak’ bölümünde fahişelik deneyimlerini anlatırken toplumun fahişeliğe her zamanki ikiyüzlülüğüyla baktığı, fabrika işçiliği ile seks işçiliği arasında nitel bir fark bulunmadığını söylemekte, dergilerde, televizyonlarda, vitrinlerde, tabelalarda, podyumlarda sergilenip satılan kadınsıllık ile orospular arasındaki benzerlikleri göstermektedir. Kapitalist pazarda durum budur: “Kadınların bedeninin erkeklere ait olmasının tek karşılığı, erkeklerin bedeninin de barış zamanı üretime, savaş zamanı devlete ait olmasıydı.”

Porno filmlerin tecavüzü arttırdığı iddialarını saçmalık olarak gören Despantes, Anne Sprinkle’den alıntıyla şunu söyler: “Pornografi kendimize bakabileceğimiz bir ayna gibidir. Bazen gördüklerimiz çok da sevimli olmayabilir ve bizi çok rahatsız edebilir. Fakat kendini tanımak, gerçeği öğrenmek ve ona yaklaşmak için muhteşem bir fırsattır.”

Örneğin tecavüz pornoları. Porno filmlerden önce de askerler işgal ettiği bölgede bulunan kadınlara tecavüzü kendilerinde hak görmektedir.

Kadınların mazoşizme eğilimi olduğu sıkça söylenir. Despantes de katılır buna ve şöyle açıklar sebebini: “bu hormonlarımızdan yahut mağara döneminden değil, belli bir kültürel sistemden kaynaklanır.”

“Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir kadın arıyorum” ile “Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir erkek arıyorum” arasındaki söylem farklılığı inceleyen Despantes, bu söylemlere karşı verilen tepkiler bağlamında erkek ve kadın rollerini sunmaktadır.

102 sayfalık kitabın son bölümü “Erkekler Ne Zaman Özgürleşecek?”tir. Öyle ya, hep erkekler kadınların nasıl özgürleştiğini anlatacak değildir…

Despantes, Angela Davis, Wirginia Woolf gibi feminist yazarlardan yararlanır ama onun ayırt edici özelliği deneyimleri ile birlikte lafı dolandırmadan erkek egemen düzene büyük bir özgüvenle meydan okuyuşudur. Sanırım kadınların gün geçtikçe susturulduğu bir dönemde Despantes’in sesi feminist mücadeleye güçlü bir soluk katacaktır.

Not: Kitap 2005 yılında Peter Jackson’un yönettiği King Kong filmi ile beraber okunması önerilir.

Baran Sarkisyan

 

 

Categories
Kitap Patika

Modernizmde Böcekleşmek

Her gece Gregor Samsa gibi iri bir örümceğe dönüşmemek için tanrılara duacıyız, rüyalarımız korkulu düşler aksine tozpembe hayallerle dolu. Eğer bugün yaşadığımız dün yaşadığımızla aynıysa ve yarın yaşayacağımız bugünkiyle aynı olacaksa yaşamanın anlamı neydi? Tozpembe hayaller mi, direnç mi, başkaldırı mı? Kafka buna hikayesinde böcek metoforuyla cevap arar. Bana göre böcekleşme verili düzenin tüm monotonluğuna, baskısına, çarpık ahlak yapısına karşı bir dirençti. Kapitalist düzen içerisinde pasifize olmak aracılığıyla işlevsizleşmekti; modernizmin iflası, artı değer üretmenin reddiydi, ailenin devletçi ikiyüzlülüğünü teşhirdi, doğaya dönüştü.

Dönüşüm’ün okurlarının bildiği gibi belli bir düzenekte (iş, aile vb.) bir robot hayatı yaşayan Gregor Samsa yatağında dev bir örümceğe dönüşmüş olarak uyandığında robot işlevi yittiğinden, yani kutsal aile, kutsal çalışma hayatı karşısında işlevsizleştiğinde ona değer biçen iş, aile ve çevre üyeleri tarafından reddiyle karşılaşmıştı. Buradan kapitalist sistemde insan ilişkilerinin çıkarcı olduğu sonucunu çıkarırız. Ki kendimize ve çevremize daha yakından baktığımızda bunun tespitini rahatlıkla yapabiliriz.

Her birimiz az biraz böcekleşmiş sayılırız, çıkar ilişkilerinden ve korkutucu düzenden uzaklaştığımız oranda. Bu böcekleşme, yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı beraberinde getirir. Örneğin, çalıştığınız yerden ayrılmış veya kovulmuşsunuzdur, bir süre sonra aile ve çevreniz size böcek muamelesi yapar. Toplumun kabul etmediği bir fikri öne sürersiniz, yine aynı muamele… “Fazla” dürüst olursunuz, aykırı tavırlar sergilersiniz yine aynı… Kalıpların dışına çıktığınızda veya kalıp içerisinde işlevsizleştiğinizde bu böyledir, bedeli büyüktür. Yine de yarı böcek, yarı insan halimizle her gece duacıyızdır: ”Ne olur sabah Gregor Samsa gibi örümceğe dönüşmüş olarak uyanmayayım, ailemi, patronumu, devlet başkanımı üzmeyeyim.” Bu yüzdendir ki, her sabah aynaya korkuyla bakarız; isyanlarımızı, duyarlılıklarımızı bastırarak, kendi kendimizden korkarak ve her sabah içimizdeki örümceği o artı- değer, imaj üretecek ayaklarımızla basa basa öldürürüz, tek kurtuluş umudumuzu.

Baran Sarkisyan

Categories
Kitap

Gösteri başladı; sürüyor, sürecek…

Guy Debord’un 1967 yılında yazdığı Gösteri Toplumu 1996 yılında Türkçeye çevrilmişti. Bugünlerde ikinci baskısı yapılan kitabın her bir bölümü, kendi içinde bütünlüklü ve kendi başına bir iddiayı içinde taşıdığı için, kitabın ilk bakışta fragmanlardan oluştuğu izlenimi doğabilir. Oysa her bir bölüm, durmadan işleyen bir burguyu andıran sarsıcı diliyle toplumun farklı katmanlarına yöneltilen, aynı eleştirel tutumu benimsemiştir. Kitabın bütünü göz önüne alındığında, ‘gösteri toplumu’nun tümüne yönelen eleştirinin yıkıcı üslubu, bir bütün olarak ortaya çıkar ve resim tamamlanır.

‘Gösteri Toplumu’, ‘Gösteri Tahakkümü’, ‘Gösteri Bilgisi’ bir eleştiri teorisidir; ‘gösteri toplumu’nun her bir boyutuna yıkıcı bir eleştirellikle saldıran bir rehber, bir manifestodur. Gösteri Toplumu’nun bu eleştirel duruşu, onun içinde gezinirken sıklıkla yüzleştiğimiz gerçekler, sadece yaşadığımız toplumsal hayattaki yanlışlıkları değil, bir birey olarak hepimizin bu yanlışlığın besleyicisi ve üreticisi olduğumuzu gösterirler. Kürnberger “yaşam yaşanmıyor” derken, yaşadığımız hayatın aktörü olmadığımızı kastediyordu. ‘Gösteri toplumu’ ise Debord tarafından konulan bu yaşanmayan hayatın ismi. Her yerde ve her şeyi içine alan ‘bütünleşmiş gösteri’de kirlenmemiş, çamura batmamış hiçbir şey yoktur; her şey ve herkes bu gösteriden nasibini almıştır ve kimse masum değildir: “Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar”. Debord’a göre, modern gösterinin özünde “otokratik pazar ekonomisinin hükümranlığı ve bu hükümranlığa eşlik eden yeni hükmetme teknikleri” yatmaktadır.

Gelecekte de var olacaklar…

Debord, Gösteri Toplumu’nu 1967 yılında, etkileri tüm dünyaya dalga dalga yayılan ’68 olaylarının hemen öncesinde, dönemin gerilimli, huzursuz ve karamsar atmosferinde yazmıştır ve bu karamsarlık kitabının her yerinde kendini hissettirir. Debord umutsuzdur ve bu umutsuzluk Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar’da devam eder.

Debord, kitabın sonraki baskılarında tek bir imla değişikliği bile yapmayışını, eleştirilerinin asli gerekçesi olan ve uzun bir zamandır yaşamakta olduğumuz ‘gösteri toplumu’nun yasalarının halen geçerli olduğu ve gelecekte de bu gerekçelerin varolmaya devam etme eğiliminde oluşuyla açıklar. Bu eleştirel bakışın gücü, yazarın sezgilerini de keskinleştirir; örneğin daha 1967 yılında söylediği gibi, sosyalist ülkeler de bu kapitalist ‘gösteri toplumu’nun bir parçası olacaklardır, olmuşlardır. Onun söyledikleri, kendi deyimiyle “gelişmelerle hemen yalanlanmak” yerine, gösteri toplumu “insanlar ve doğal güçler üzerindeki teknik ve polisiye denetim”ini gitgide daha tahrif edici boyutlara taşımış, hayatın üzerine gündelik varoluşların en ince ayrıntısına kadar sızan “yapış yapış bir sis gibi çökmeye” başlamıştır; ve artık gözetleme, denetim anlamında uzmanlaşmış bir ‘telematik çılgınlık’ hali ile birlikte var olmaktadır.

Debord’un kitabını yazdığı zamanın atmosferini hissettiren bu karamsarlık, 1988 yılında yazdığı Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar’da daha belirgin ve yoğunlaşmış olarak sürmektedir. Gösteri, ‘kendisini gerçekliğin tamamına nüfuz edecek kadar yaygınlaştırmıştır’, kendini küresel boyutta kaçınılmaz olarak sunan bir ‘bütünleşmiş gösteri’ sürüp gitmektedir; ve artık ‘modern endüstrinin araçları ve çıkarları doğrultusunda değiştirilmemiş ve kirletilmemiş hiçbir şey kalmamıştır.’

Debord’a göre toplum bir bütün olarak artık gösterinin bizatihi kendisidir ve toplum her yönden gösteri tarafından kuşatılmıştır. Medyadan akademiye, tarihten bilgi ve kültüre, turizminden kente, gündelik hayatta kullandığımız dilden sanata, boş zamandan bilime, bilimsel bilgiden sosyolojiye, ideolojiden bireysel varlığımıza, her şey gösterinin bir parçası, daha doğrusu bir gösteridir ve ‘gösteri toplumu’nu beslemektedir. Günümüz toplumunda, gösteriden kaçılabilecek hiçbir an, bâkir kalmış bir alan yoktur; tıpkı Adorno’nun “yanlış yaşam, doğru yaşanamaz” sözü gibi, Debord da ‘doğru’dan söz ederken yıkıcı bir karamsarlıktan söz açar: “Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.”

Debord’un karamsarlığı ve umutsuzluğunun altında, gerçekleri apaçık görebilen önce bir bireyin ve ardından bir sosyal bilimcinin duyarlılığı yatmaktadır. Rahatsızdır, üzgündür, zaman zaman çaresizdir ama hâlâ umudu vardır. Bu apaçıklık, okuyucuyu, alıştığı, kabullendiği, edilgenleştiği, nesneleştiği, bilinçsizleştiği, ve artık soru sormaktan vazgeçerek yaşadığı hayatında, gerçeklerle yüzleşmesinde ve gözlerinin önünde hem kendi iradesiyle, hem de ‘gösteri toplumu’nun örttüğü perdenin kalkmasında önemli bir başlangıçtır. Çünkü artık yalnızca bir izleyici, tüketici konumuna indirgenen birey bu edilgen duruşuyla, aslında kendisine ait olan bir hayatı, yine kendi elleriyle teslim etmiştir.

Debord’a göre tüm iletişim araçları metayı ve tüketimi över ve metaya duyulan isteği kamçılar. İnsan, her an harekete geçirilen arzularıyla baş başa bırakılmıştır. Örneğin, bir giyim tarzı bir filmde görülür, bir dergi çeşitli giyim alışkanlıklarının yaygınlaştığı gece kulüplerini över ve “gösteri toplumu” her yönden gösteriyi beslemek için çalışır. Kendini gösterinin hizmetine adamış olan birey, toplumsal hayatta varoluşunu ispatlayabilmek için, görünen olana yüklenir ve tüketerek gösteriyi besler. Böylece ‘gösteri kendini tartışılamaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar’.

Debord metanın gündelik hayattaki egemenliğini şöyle açıklar: “Gösteri, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı andır” ve “görülen dünya, metanın dünyası” olmuştur. “Gösteri insanları ve silahlarını değil, metaları ve tutkuları över. Bu kör dövüşte her meta kendi tutkusunun peşinden giderek aslında bilinçsiz bir şekilde daha yüce bir şeyi gerçekleştirir: Metanın dünya haline gelmesini ki bu aynı zamanda dünyanın meta haline gelmesi demektir”.

Gösterinin ta kendisi medya

Debord, Feuerbach’ın “tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe” tercih eden dönemine ilişkin değerlendirmesinin, gösteri yüzyılı tarafından tamamen doğrulanmış olduğunu söylüyor. “Gösterinin hâkim olduğu her yerde, örgütlü olan tek güç gösteriyi isteyen güçlerdir. Bu durumda hiç kimse ne var olanın düşmanı olabilir ne de her şeyi kapsayan omerta’yı (suç ortaklığı dayanışması) çiğneyebilir.”

Debord’a göre, “gösterinin sunduğu bütün aptallıklara birkaç saygın düzeltme ya da protestoyla ancak medya uzmanları yanıt verebilir”. Bu ise bir tür karşılıklı fayda ilişkisin kurulması demektir; “gösterinin ifadesi olan toplumla girdikleri mesleki ve kişisel dayanışma, görkemi bozulmaması gereken bu otoriteden asla ayrılmamayı onlar için bir görev hatta zevk haline getirir”. Debord, medya profesyonellerinin karşılıklarla bağlı oldukları bir veya birden çok efendileri olduklarını ve bu uzmanların her birinin yerine başkasının geçebileceğini bildiklerini unutmamamız gerektiğini söylüyor. Bir yandan uzmanlara varolma ve bu gösterinin dikkat çeken aktörlerinden biri olarak uzmanlıklarıyla onaylanmalarını sağlayan dayanışma, öte yandan ‘gösteri toplumu’nun ihtiyaç duyduğu ‘gerçekler’i de üretir, ‘gösteri üç gün boyunca bir şeyden bahsetmediği zaman o şey hiç var olmamış gibidir.’ Çünkü “artık ne agora ne de genel bir topluluk mevcuttur”, “insanların kendilerini ilgilendiren gerçekleri tartışabilecekleri hiçbir yer yoktur”. Bireyin artık kendi aklına olan güveni sarsılmıştır. Kendini temsil etmek için ekranlarda yer alan profesyonel uzmanlar, bireyi temsil etmekten çok öte, ‘medyatik’ olarak puan kazanmanın peşindedirler: ”Medyatik bir statü’ sahibi olmanın, insanın gerçekte yapmaya muktedir olduğu herhangi bir şeyin değerinden çok daha önemli olduğu bir ortamda, bu statünün kolayca aktarılabilir olması; herkesin her yerde aynı şekilde meşhur olma hakkının olması doğaldır”. Ayrıca, bireyin “temsile duyduğu anormal ihtiyaç, burada, varoluşun sınırlarında kalmış olmanın verdiği azap verici bir duyguyu telafi etmektedir.”

Bir özneden çok bir izleyici ve tüketen konumuna yerleşmiş olan birey, varolanı eleştirmeden, düşünmeden kabul eder duruma gelmiştir. Debord, izleyicinin seyredilen nesneye yabancılaştığını söyler; bu izleyicinin ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşaması ile ilgilidir. Ona göre, birey “kendini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar.” “Bireysel yaşamın bir tarihi hâlâ” yoktur; “gösteri sahnelenirken geçip giden sahte olaylar” yaşanmamıştır.

Tarihin öznesi olmak

Debord’un çizdiği bu eleştirel tabloda, onun gözler önüne serdiği gösterinin gerçekliğiyle yüzleştiğimiz anlarda, düşünce ve eylemin, bu bütünleşmiş ‘gösteri toplumu’nu yerle bir etmeden, onun ayakta durmasını sağlayan mantık zincirini parçalamadan yapılacak her girişimi, tıpkı en radikal teoriyi ve pratikleri bile yok eden veya satın alan gösteri hegemonyasının tam da içinde, onun merkezinde sonlanacak ya da ona dönüşecek bir serüven olmaktan kaçınamayacağını da görüyoruz. Çünkü bu toplumun sınırları içinde kendisini yeni gibi sunan her düşünce, aslında eski, belki de en radikal teorilerin dönüştürülmüş parçalarından uyarlanmaktadır. Kitabın sarsıcı ve huzursuz dili bilinen, kabul gören tekrarlanan, alışkanlığa dönüşmüş ve böylece ‘Gösteri Toplumu’na katılarak ona hizmet eden tüm düşünce yapılarını hedef alırken, bu “gösteri”nin çözülmesini sağlama görevinin, metalaşan bir dünyanın ve onun yabancılaşmayı besleyen etkilerinin farkına varabilmiş, bugünün tek devrimci ‘sınıf’ı tarafından yerine getirilmesi gerektiğine işaret eder. ‘Gösteri toplumu’nu fiilen ortadan kaldırmak için, pratik gücü devreye sokacak insanlar gerekmektedir: “Teorik ve pratik mücadele arasında yapay bir ayrım yapmak için, eleştirel teorinin karanlık ve zorlu yolunun toplum çapında devreye giren pratik hareketin de nasibi olması gerekeceği kesindir” der Debord. Fakat bu, ancak insanların kendi tarihlerine sahip çıkmaları ve tarihin öznesi olabilmeleriyle mümkündür.

Oysa Debord ‘gösteri hâkimiyetinin ilk hedefi’nin “tarihsel bilgiyi genel anlamda yok etmek” olduğunu ve bunu gerçekleştirmiş olduğunu söyler. Ona göre, “tarihin alanı unutulmaz olanın alanıydı, sonuçları uzun süre etkili olacak olaylar bütünüydü”; tarih “yeni gelişmeleri kısmen de olsa anlamaya yardımcı olacak bilgiydi”. “Toplumsal anlam sadece anlık olana, ya da hemen sonra ivedi hale gelecek olana ve her zaman bir başka ivediliğin yerini alana atfedildiğinde, medyanın kullanım biçimlerinin yaygaracı ve sonsuz bir anlamsızlığı garanti ettiği görülebilir”. Gösteri ‘tarihin yasadışı ilan edilmesinden’ ve “toplumda tarih ruhunun yaygın bir şekilde unutturulmuş olmayı başarmaktan sağladığı değerli avantaj öncelikle kendi tarihini örtbas etmektir”. Doğrusal ve geri dönmenin olanaksız olduğu bir tarihsel zaman bilinci, insanı oluş halindeki bir bugün ve ‘şimdi’nin aktörü olmaktan da alıkoyarken, ‘kendileri de şeylerin mülkiyetinde olan ve şeylere sahip olma konusunda uzmanlaşmış kişilerden oluşan’ bir egemen sınıf, kendini sürüp gitmekte olan bir tarihsel devinimsizlik ile sonsuza bağlamış ve ölümsüzlüğünü kendince tarihsel olarak da kanıtlamıştır.

Bize dayatılmaya çalışılan tarih yerine, kendi tarihimize sahip olabilmek için, bizim olan geçmişi öğrenmemiz gerekmektedir. Bunu tarihin içindeki değiştirici öğeleri öğrenerek, tarihi kendimiz kılmakla yapabiliriz. Benjamin için tarih, bizi anlatacak olan geçmişimizdir. Bu ise tarihe bir ‘vakanüvis’ gözüyle değil, kendi kurtuluşunu ve özgürleşimini kendisi için sorun yapabilmiş insan gözüyle bakabilmekle olabilir ancak. Vakanüvis, tarihte olmuş olan önemli önemsiz her şeyi kaydeder, fakat tarihte bir kez olmuş olan bir şeyi hiçbir zaman kaydetmez. Bu tarihi bize değişmezlik olarak gösteren egemen sınıfın bakış açısıyla aynı bakış açısıdır. Tarihte bir kez olmuş olan bir şeyin yitirilmemesi için, geçmişin kendini özgürleştiren bir insanlık tarafından yeniden yapılanmış olması gerekir. Ancak böyle bir insanlığın yaşadığı an, gelecek olan günün gündemini oluşturabilecek alıntı olabilir. Ve gelecek olan o gün ‘yargı günü’ dür. Ünsal Oskay, insanın iktidar güçleri tarafından biçimlendirilen ve yapılan tarihe, yeniden sahip olup, özgürleşebilmesi için, insanın kendi bilincine tekrar sahip olması gerektiğini söyler. Kendi bilincimizi ise ‘ancak onu yitirdiğimiz o yerde’ yeniden kazanabiliriz. Bunu ise ancak yaşadığımız hayatı tanımakla başarabiliriz. Tarihsel bilincin, masalsı bir anlatımla aslında başka başka senaryolarla yeniden kurgulanması, insanı sürüp gitmekte olan bir şimdiyi eleştirel bir bakışla yorumlamak ve anlamaktan da alıkoymaktadır, çünkü Debord’un dediği gibi, “tarih üzerine düşünmek, aynı zamanda iktidar hakkında düşünmek”tir.

Dilek Özhan Koçak

Categories
Kitap

Saramago’nun Gör Dediği

Komünist yazar kimliğiyle bilinen Jose Saramago, Görmek adlı romanında ”demokrasinin kırılganlığını” ifşa eder.

Belirsiz bir ülkede demokratik seçimler gerçekleşmiş ve her nedense bölge halkı önce sandıklara gitmemiş, daha sonra gitmiş olsalar da sandıklar açıldığında oyların yüzde 83’ünün boş olduğu görülmüştür. Siyasi bir boykot anlamı taşımasa da bölge halkının bu tercihi yönetimi siyasi krize sokmuştur. Çünkü halk yönetimsiz kalmış ve yönetimsiz kalmasına rağmen bu durumdan memnun kalmışlardır. Varlık koşulunu yitiren devlet önce hayali bir anarşist örgüt yaratmış, sonra da halkın aklını çelenlerin bu örgüt olduğunu yaygınlaştırmaya çalışmış, bu tutmayınca, bölgede birçok bombalama ve kundaklama eylemi düzenleyip yarattıkları kaosla halkı devlete mecbur kılmaya çalışmışlardır.

Romanda bilinçsizce olsa dahi basit bir itaatsizlik eyleminde devletin varoluş kaygısınına düşüp trajikomik hallerini görecek; demokratik devletlerin akabinde nasıl faşistleştiklerine şahit olacaksınız.

Romanda yaşanan olayların belirsiz bir ülkede geçmesinin sebebi şu veya bu demokratik devlette farketmeksizin her ülkede yaşanabilir gerçekliğidir. Öyle ya, çağımızın en sık kullanılan uyuşturucusu seçimler aracılığıyla vaad edilen demokrasidir. Fakat demokrasinin üzerini halkça birazcık kazıdığımızda karşımıza çıkan kopkoyu bir faşizmdir.

Saramago, bu romanıyla ”görün” diyor, demokrasinin kırılganlığını…
Ben de ”okuyun” diyorum.

Baran Sarkisyan

Categories
Kitap

Küçük kara balıkların serüveni ve Samed Behrengi

Size, ‘küçük kara balık’ desem, yüzünüzde oluşacak tebessümün, çocukluğa doğru bir yolculuk olduğuna emin olurum…

Çocukluğumuzun, çocukluğun bir masalcısı vardı; Samed Behrengi… Size onun 28 yaşında terk etmek zorunda kaldığı bu dünyaya bıraktığı izden bahsetmek istiyorum. Edebi eserlerin değerinin satış rakamlarıyla ölçüldüğü zamanları derinliği ile aşan; biriktirdikleri ile hayatlar değiştiren bir izden… Onu okuyan her çocuğu bir diz yarası gibi; bir kaş yarılması gibi; hiç terk etmeyen bir izden… Hep iyi büyükler olmuşlardır çocukluğunda Behrengi okuyanlar… Çünkü onun hayatı, biraz da bir yazarın bir yaşamı nasıl değiştirdiğinin, nasıl iyileştirdiğinin öyküsüdür…
1939 yılında Tebriz’de yoksul bir evde başlayan; kısa ama birçok kimliği bir arada taşıyan bir yaşam öyküsü bu. İmkansızlıklar içinde, kendi deyimiyle, “eğri büğrü bir susam bitkisi gibi hep az suyla yetinerek” büyümesine rağmen edebi, sosyal ve manevi mirası zengin bir yaşam.

İdealist bir öğretmen…

Dünyanın en nitelikli çocuk hikayelerini yazan bir edebiyatçı…

Azeri dili ve folklorunu saklı bir hazine gibi sandıktan çıkarıp işleyen bir dil emektarı…

İran’da Şah döneminin en gerici uygulamaları karşısında gittiği yere ışığını da taşıyan bir aydınlanma işçisi….

Behrengi’nin adını hepsiyle yan yana yazmak mümkün…

Tebriz’de öğretmen okulunu bitirdikten sonra on bir yıl yani ömrünün sonuna dek Azeri köylerinde öğretmenlik yapar Behrengi. Gittiği köylerde kimi zaman bir okul binası bile yoktur. Bir ahırı, köy meydanını, bazen bir mezarlığı derslik haline getirir. Öykülerine ilham olan esmer köy çocuklarının hayatında derin izler bırakır. Bir taraftan da Tebriz Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde gece derslerine devam eder. İran eğitim sistemini eleştirir ve çözüm yolları üretir. Dönemin önemli gazete ve dergilerinde takma adlarla yazılar yazar. “İran Eğitim Sorunlarına İlişkin Bir İnceleme” isimli makalesi epey ses getirir. Âdînê adlı haftalık bir gazete çıkarır ancak baskılardan dolayı devam ettiremez.

Köy çocuklarına verdiklerinden daha fazlasını tüm dünya çocukları için de hazırlar Behrengi… O yoksul köy gecelerinde yazılan masallar, dünyanın değişik köşelerinde birçok kuşağın çocukluğunun köşe taşı olur.

Çocuk edebiyatının, bir bebekten nasıl bir yetişkin ortaya çıkacağı sorusunda belirleyici bir payı vardır… Çocukların güven, sevgi, öğrenme, bir gruba ait olma, değişiklik, estetik gibi ruhsal ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür çocuk edebiyatı… Aynı zamanda dil ve algı gelişimini desteklemekle, dinleme ve eleştirme yeteneklerini arttırmakla da… Hem yaşamın gerçeklerine hazırlamakla hem de yaratıcı güçlerini harekete geçirmekle… Çocuk edebiyatının yükü ağır. Üstelik bu yükü çocuk beyninin kıvrımlarına uygun bir tarzda taşımak gerek. Velhasıl zordur çocuklar için yazmak… Zorluğu arttıran diğer bir etken, büyüklerin dünyasının çocuk naifliğine hiç de uymayan bir çirkinlikte olmasıdır. Küçük yaşta evlendirilen, çalıştırılan, savaşlarda öldürülen, eline silah verilen çocuklar bu edebiyatın neresinde duracaktır? Gerçek yaşamda çocukları bekleyen yoksulluktan, savaşlardan, hırsızlardan, farklı kültürleri ve renkleri silmek isteyen etnosantrizmden bahsedecek miyiz çocuklara? Savaşın bir kıyıya sürüklediği Alan bebekle, pembe mavi odalarında, tatlı rüyalarla büyüyen çocukları nasıl yan yana getireceğiz?

Samed Behrengi’nin çocuk edebiyatına yaptığı katkı, bu zor sorulara verdiği, verebildiği cevapta saklı. “Çocuk edebiyatı, çocukların hiçbir şeyden habersiz, tatlı rüyalar ve hayaller dünyası ile büyüklerin karanlık ve bilinçli dünyası arasında bir köprü olmalıdır” der Behrengi… Kendi öykülerinde de bu köprüyü kurar… Büyüklerin dünyasının katı gerçeklerini çocuk dünyasına en yakın gelecek alegorilerle (*) iç içe sunar. Anlatmak istediklerini başka bir şey aracılığı ile betimler. Şah döneminin baskıları altında çocuklara öyle masallar yazar ki, kullandığı semboller düş gücünün sınırlarını zorlar. Sansür olgusu, onun yaratıcı yazarlığı ile tersine döner ve ortaya hem çocuklar hem büyükler için çarpıcı anlamlar taşıyan yazınlar çıkar.

Okuyanın yorum yapmasını sınırlayan, mantıklı bir seyir halinde gelişen olay hikayelerinin tersine Behrengi’nin kalemi; okuyucuyu yanına alarak yola devam eder. Zamanı ve mekanı okuyucunun hayalinde geliştirmesine olanak tanır. Hem masal hem öykü formunda yazar. Yoksulluk-zenginlik, ilericilik-gericilik gibi olgular onun yazınında cesurca savaşır ve toplumdaki çelişkiler çocuklara yaratıcı sembollerle anlatılır.

“Bir Şeftali Bin Şeftali” kitabında, ağanın bahçesinde meyve vermeyen, kendini kısırlaştıran bir şeftali ağacıyla tanışırsınız… Pancarcı Çocuk kitabında okula gitmesi gereken yaşta çalışmak zorunda kalıp, pancar satan bir çocuğun elinden tutarsınız… Bir Günlük Düş ve Gerçek kitabında babası ile Tahran’a çalışmaya gelen Latif’in dünyasına inersiniz. Ulduz ve Kargalar kitabında iki arkadaşın, konuşan bilge kargalarla arkadaşlığını görürsünüz. Öykülerin fonunda Şah’ın Akdevrim adını verdiği reformlarla yoksullaşan köylülerin büyük şehirler etrafındaki gecekondularda toplanması vardır aslında… Bilge karga bu yoksulluk karşısında bilinenleri alt üst eden bir cümle kurar; “asıl günah açlıktan ölmektir…”

‘Başka bir yaşam mümkün mü’ diye soran Küçük Kara Balık var bir de… “Ben bilmek istiyorum. Yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?” Yaşadığı nehrin nerde bittiğini, açık denizleri merak eden Küçük Kara Balığın yolculuğu, aydınlığı arayan cesur çocukların öykülerinden birer parça anlatır bize…

Behrengi’nin öyküleri toplumsallığı, bencil olmamayı, sevgiyi, paylaşmayı öğütler çocuklara… ‘Büyüdüklerinde bizden daha iyi dünyalar kurup, daha iyi yaşasınlar diye’ cehaletle savaşmanın yüce bir erdem olduğunu anlatır. Yeni ve daha güzel bir hayat arayışı için sorular sorar. Onun öykülerinde çocuklar, hayvanların ve oyuncakların yardımı ile zorluğu ve bilgisizliği yenerler… “Çocuklara yalan söylemenin, hırsızlık yapmanın kötü olduğunu öğretiyoruz da, bir toplumda yalanların, hırsızlığın neden ortaya çıktığını ve yaygınlaştığını niçin anlatmıyor, onu aydınlatmıyoruz? Çocuklar için yazılan kitaplar öyle güçlü bir anahtar olmalı ki, çocuk gerektiğinde toplumun kötülükleriyle savaşabilsin ve sağlıklı bir toplumun devamlılığını sağlayabilsin…”

Behrengi’nin çocuk edebiyatına yaptığı katkı, bu anahtarı çocukların eline cesurca verebilmesidir…

Behrengi, Şah döneminin tek dil, tek kültür, tek millet politikasına karşı çok dilli, çok kültürlü toplum anlayışını savunur… Azerice ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı iğneyle kuyu kazan bir çalışma yürütür. Köy köy dolaşır, halk masal ve efsanelerini derleyerek, onları kendi anadili olan Azeri Türkçesi ile yeniden kaleme alır. Köroğlu, Dede Korkut gibi zulme karşı direniş içeriği ile dikkat çeken destanları yeniden yorumlar. Şah rejiminin kutsal bir boyut kazandırmak için çabaladığı Farsça dışında herhangi bir dille yayın yapmak yasaktır. Bu yüzden kendi anadilinde yazmayı tercih etmesine rağmen kitaplarını Farsça basmak zorunda kalır. Yine de Azeri halk şiirlerini bir araya getirdiği bir şiir kitabı yazar; büyük Fars şairlerinin şiirlerini Azerbaycan Türkçesine çevirir.

Behrengi’nin kitapları ’70’li yılların sonunda kısa bir dönem için çok sayıda basılır. Ancak çocukların dünyasında yarattığı etkinin gücünden olsa gerek tekrar yasaklanır. Şah döneminde de mollalar döneminde de bu yasak kaldırılmaz. Fakat dünyanın birçok yerinde çocuklar onun masallarıyla büyümeye devam eder.

1968 sonbaharında Aras Nehrinde ölü bulunur Samed Behrengi. Bu, faili meçhul cinayetin Farsçasıdır… Ve 28 yaş ölmek için çok erkendir. Nehirleri aşmak isteyen Küçük Kara Balığın yazarını bir nehirde boğarak öldürmek! Bu da bir ölüm alegorisi olsa gerek. Onunla birlikte denizlere ulaşmak isteyenlerin hayallerini, cesaretlerini öldürmeye çalışmakla eş anlamlı. Oysa ne kadar çocuk önüne konan sınırları aştı, açık denizlere sürdü motorları… Kadıköy’den Kobanê’ye oyuncak taşıyan ve önleri Suruç’ta bir bombayla kesilen o güzel gençler birer küçük kara balık gibi ne çok yol katettiler. Özgürlük düşünün peşinden giden o cesur gençler, ne güzel dünyalar kurmaya adadılar kendilerini… Küçük kara balıkların büyük serüvenleri “korkunç testere balıklarına rağmen” hep sürdü..

İran tarihi, ilerici devrimci öğretmenlerin Behrengi gibi öldürülmesine çok tanık oldu maalesef. Kürt, Fars, Azeri, Beluci ve diğer halkların kardeşliğini savunan, öğrencilerine olduğu kadar tüm topluma ışık taşıyan birçok öğretmen katledildi bu ülkede. Samed Behrengi’den on bir yıl sonra 1979’da, Kürt öğretmen Hurmuz Gurcî Beyanî on meslektaşıyla beraber Kirmanşah’ın Dizel Abad hapishanesinde idam edildi. Yaşam öyküsü Behrengi’ye çok benzeyen; köylerde öğretmenlik yaparken, ilk çocuk resim sergisini düzenleyen, insan hakları savunuculuğu yapan, doğal yaşamı koruma için çalışmalar yürüten Ferzad Kemanger, 2010 Mayıs’ında Evin Hapishanesinde idam edildi. Dünyanın birçok yerinden ilerici insanlar İran’ın karanlık zindanlarına ulaşıp bu idamı durdurmaya çalışırken üstelik…. Bu yazı, Behrengi ile birlikte bu idealist, ilerici öğretmenleri anmaya, hepsinin anılarından bir parçayı kalbimize koymaya vesile olsun…

Kitaplığınızda yoksa çocuğunuza bir Samed Behrengi seti alın. Çocuğunuz yoksa kendinize alın, kitaplığınızın bir köşesinde hep dursun… Mutlaka dünyasına girecek bir çocuk bulur o kitaplar…

Sevinç Tanyıldız

Categories
Kitap

Gösteri Peygamberi’nin İtirafları

21. yüzyıl tüketim toplumlarının ihtiyacına göre giydirilmiş, makyajı yapılmış, donatılmış modern bir peygamber. Gösteri peygamberi. Chuck Palahniuk yarattığı bu karakterle yalnızlaşmayı, tüketiciliği, pornografiyi, popülizmi işlerken etkin bir eleştiri getirmektedir günümüz toplumlarına. Toplum neyi arzular? İcat edilmiş toplumlar verili haliyle gerçeği değil, rahatlatılmayı, kandırılmayı ister. Çok da büyük talepler değildir bunlar. Örneğin, koltukaltı kıllarını yok edecek köklü çözümler isterler veya kısa yoldan nasıl zengin olunur sorusuna cevaplar isterler. Gerçekten de öyle değil midir? Televizyonda yayınlanan herhangi bir programı açtığımızda işlenen konulardan ve programa canlı bağlanan izleyicilerin sorularından da anlayabiliriz bunu. Sözgelimi şu ünlü oyuncu gerçek yaşamında sabahları kaç bardak çay içiyordur?

”Gerçek olan, ölene dek yaşayacağındır. Asıl hakikat ise kimsenin gerçeği istemediğidir.”

Chuck Palahniuk elbette günümüz koşullarına uygun bir peygamber yaratacaktı. Zira geçmiş zamandan İsa’yı bugüne taşıyacak olsa onla herkes deli diye dalga geçer, sonunda bir tımarhaneye kapatılırdı.

Kapitalistlerin halkla ilişkiler uzmanlarının görevi nedir? Toplumun, bölgenin ihtiyaçlarını keşfetmek veya bir bölgede suni bir ihtiyaç yaratarak gerekli pazar alanı yaratmak. Bu tıpkı yüz yıl sonrasının ilaçlarının patentini, telif haklarını almak gibidir. Çünkü bilinir ki bu koşullarda yüz yıl sonra x hastalığı yayılacaktır ve bunun için ilaca ihtiyaç vardır. Hastalığı yaratan düzen elbette ilacını da üretecek ve satacaktır.

Toplumlar mucizelere, kehanetlere bayılırlar. Bu yüzden falcılık çağımızın vazgeçilmezidir. Yarın bana ne olacak? On yıl sonra bir eve sahip olabilecek miyim? Başıma kötü bir iş gelecek mi?

gösteri peygamberiTarikat kaçkını modern peygamberimize geleceği söyleyen bir danışman da eklenince peygamberimizin ünüyle birlikte cemaatimiz büyür, hipnotize olmaya hazırdır. Aslında gelecek hakkında öngörülerde bulunmak çok da zor değildir. Asıl mesele düzeni çözebilmek ve toplumu yönlendiren aygıtları elinde bulundurabilmektir. Her şey bir tekerrürden ibarettir. Bugün dünün devamıdır. Bazen sadece araçları veya yöntemleri değişir. Kaos ise düzene dahildir.

Öte yandan yazar yalandan, gösterişten inşa edilmiş bir kişiliğin yalanı ortaya çıkınca bu yalanın ortaya çıkması mı yoksa çıkmamasının mı daha kötü olduğunu bize düşündürtür.

Gösteri Peygamberi’ni ister bir peygamber olarak okuyalım, ister ünlü bir şovmen, ister bir politikacı olarak okuyalım. Farketmiyor. Her birinin yapı taşları ve misyonları aynıdır ne de olsa.

Chuck Palahniuk bize modern peygamberinin itiraflarını sunar romanda. Fakat kandırıldığını farkeden toplum bu itiraflara kulak verir mi, yoksa kendine yeni peygamber arayışına mı çıkar, bilmiyoruz. Kulak vermekte fayda var.

Baran Sarkisyan

Categories
Kitap

Burjuva bireyin ilk destanı: Robinson Crusoe

Dünya üzerinde tanımayan var mıdır Robinson Crusoe’yu ve onun sadık kölesi Cuma’yı? Belki kısaltılmış bir baskısı, belki çizgi romanı, belki de sinemaya, TV’ye uyarlanmış biçimi ile, her zaman ilgi çekmeyi sürdürmüştür Robinson’un öyküsü. Ancak pek de ciddiye alınmaz, nedense ortak bir yargıya varılmıştır üzerinde; o çocuklar içindir! Oysa, adı kahramanının gölgesinde kalan yazarların ilki olan Daniel Defoe, “Robinson Cruseo”su ile, modern İngiliz romanının başlatıcısıdır.

Daniel Defoe, 1660’da Londra’da doğdu. Hollanda kökenli ailesi, Protestan kilisesine mensuptu. Kiliseye girmek üzere, iyi bir eğitim alarak yetişti ama tercihi ticarete atılmak oldu. Yaşamı boyunca fırsat buldukça ticaretle ilgilendi, ancak hiç bir zaman zengin olamadı. Daniel Defoe’nun diğer ilgi alanının siyaset olduğu anlaşılıyor. Tıpkı ticarette olduğu gibi, siyasi faaliyetleri de başını derde soktu Defoe’nun. Liberal kanadı destekleyen bir yazısı sonucu hapse düştü ve hayatının en zor dönemini geçirdi. Bu durumdan kurtulmak için, dönemin güçlü isimlerinden muhafazakar politikacı Robert Harley’in koruması altına girdi. Siyasi inançlarını özgürlüğü ile değiştirmiş ve Defoe, siyaset oyununu bu acı tecrübe ile öğrenmişti. Muhafazakarlar hükümetten düşünce, yeniden Liberallerin saflarına transfer oldu. Bundan böyle, kendisini kim gözetirse, Defoe’nin kalemi onun yanındaydı.

1719 yılında yayınlanan “Robinson Crusoe” romanına kadar, genellikle siyasi makaleler yazan Defoe, romanın gördüğü büyük ilgi ile birlikte, bütünüyle edebiyatle ilgilenmeye başladı. Elbette diğer romanları da serüven ağırlıktaydı. “The Life Of Captain Singleton” (Kaptan Singleton’un Hayatı), “Moll Flanders”, The Journal Of The Plague Year” (Veba Yılı) ve “Colonel Jack”’ın dışında, “Robinson Crusoe’nun Daha Sonraki Maceraları”nı da tamamladı. Yazmaya 1731 yılında gelen ölümüne dek ara vermeyen Defoe’nun, 545 yayınlanmış kitap ve broşürü bulunuyor.

İlk deniz serüveni

Ailesinin isteklerinin aksine, denizci olmayı kafasına koyan Robinson, ondokuz yaşındayken, 1651 yılında Londra’dan kalkan bir gemi ile sefere çıkar. Bu ilk seferde karşılaştığı fırtınadan ürkmesine rağmen, gemicilerin cesaretlerinde etkilenir ve seçtiği yoldan dönmez. Bir başka gemiyle Afrika’ya gider. Orada korsanlar tarafından esir alınır. Köle olur, kaçar, Brezilya’ya giden bir başka gemi tarafından kurtarılır. Brezilya’da şeker kamışı ziraatine başlar. Ne var ki yoğun emek gerektiren bu iş için kölelere ihtiyacı vardır. Bu kez köle edinmek için çıkar Afrika yolculuğuna. Kahramanımızı ıssız adasına düşüren bu yolculukta, gemi bütün mürettabatı ile birlikte batıverir.

Öykünün bundan sonrası, Robinson’un doğayla giriştiği büyük mücadeleyle ilgilidir. Gemiden kalan son bir kaç parça eşya ve araç-gereçle işe koyulan Robinson, önce bir ev yapar, ardından yaban keçilerini evcilleştirir, yiyeceklerini yetiştirmeye başlar. Yavaş yavaş doğaya hakim olmaya başlamış, yabani hayvanları boyun eğdirmiş, bir dolu acı tecrübeden sonra iyi bir çiftçi olmuştur. Bütün bunlar 12 yılını alır Robinson’un. Ama yalnızdır. Adaya gelişinden 22 yıl sonra, sahilde insan kemikleri görünce dehşete düşer. Kemikler, yamyamların varlığını kanıtlamaktadır. Robinson, yine esirlerle birlikte adaya gelen yamyamlara saldırır, bazılarını öldürür, kalan son esiri kurtarır. Böylelikle Cuma ile de tanışmış oluruz. Robinson asıl becerisini, bu yamyamı medenileştirerek gösterecektir. Robinson ve Cuma, on yıl birlikte yaşarlar. Başlarından bir dolu serüven geçer ve sonunda yolu aday düşen bir İngiliz gemisi ile Londra’ya dönerler. Brezilya’daki tarlası da işletildiğinden, zengin bir adamdır artık o. Evlenir, çoluk cocuğa karışır. Ama, denize duyduğu özlemi dinmemiştir. Karısı ölünce, adasını görmek için yeniden denize açılır.

Yukarıda da söylediğim gibi, Daniel Defoe, ilk kitabın gördüğü büyük ilgi sonucu, Robinson Crueso’nun bundan sonraki serüvenlerini de kaleme aldı. Ancak, biraz ticariydi yeni kitap. Zengin ve yaşlanmış bir Robinson, burjuva insanın dünyayı fethinin allegorisi niteliğindeki ilk Robinson’un yanında pek sönüktü.

Bireyciliğin ilk temsili

Cervantes, “Don Kişot”u yazdığında, henüz burjuva birey tarih sahnesine çıkmamıştı. Yine de, Don Kişot, modern insana yakın özellikleriyle, ilk roman kahramanıydı. Robinson Cruseo ise, gerçek anlamda bireydir. Üstelik dinsel kaygılardan uzak, doğaya karşı güçlü, çalışması ve hırsı ile bütün zorlukların üstesinden gelebilen ve ahlaki değerleri kendisine göre kuran hesapçı bir birey…

İngiliz romanının Daniel Defoe’ya kadar olan tarihinde, romana eğitici bir işlev yüklenmiş ve roman pek saygın bir tür olarak görülmemiştir. Roman teorisi de yoktur henüz. Romanla gerçek arasındaki ilişki ise zayıftır. Defoe, “Robinson Cruseo”yu, gerçek bir öykü gibi aktararak -bir gerçeklik payı da vardır anlattıklarında- ve gündelik yaşama ilişkin ayrıntılara geniş yer vererek, bu edebi türe bundan böyle izleyeceği yolu açar. Hem gerçeğe olan bağlılık hem de anlatılan öykünün sürükleyiciliği açısından, “Robinson Cruseo”, kendinden sonra gelen yazarlar için kılavuz rolü oynamıştır. Ancak, Daniel Defoe’nin kahramanları yalınkat, anlatım dili ve üslubu ise basittir. Belki de bu nedenle, İngiliz ve dünya romanının öncüleri sayılan çağdaşları Henry Fielding ve Samuel Richardson kadar edebi eleştirinin konusu olmamış, her zaman sevilmiş ama çocuk romanı olarak önemsizleştirilmiştir.

Oysa, apaçık bir felsefi tartışması olmayan bu metin, burjuva bireyin ilk destanıdır. Felaketler ard arda gelse de, her zaman ayakta durmasını, kazanmasını ve şükretmesini bilen örnek bir yurttaştır Robinson. Daha önceki dönemlerde, toplumun önüne geçmemesi gerektiği düşünülen ve kınanan bireysel çıkarları apaçık savunur bu yeni insan tipi. Düşünün ki, ıssız bir adada bile, elinden hesap yaptığı kağıdı ve kalemi hiç düşmez. Sayılar önemlidir yaşamak için. Sayılar, zenginliğin işaretidir…!

Robinson Crusoe’da, ekonomik gerçekçilik her türlü duygunun üzerindedir. Robinson, Calvinist çalışma ahlakının romanda vücüd bulması, burjuva bireyin yüzyıllar boyu sürecek hırsının, pragmatizminin erken bir sunumudur. Ada ise, önemli bir simgeye dönüşmüştür romanda. Kısıtlamanın olmadığı, bireyin özgür iradesi ile yaptığı girişimlerin sonuçlarına razı olduğu ama bu tasarrufların da bireye hep başarılar getirdiği, feodalitenin ve devlet bürokrasisinin hantallığından uzak ütopik bir devleti temsil eder ada. aynı zamanda İngiltere için de bir modeldir. Kısaca, Daniel Defoe, siyasi ve ekonomik görüşlerini dile getirmek için araçsallaştırmıştır Robinson’u ve ıssız adasını.

Romanda ilk ötekileştirme

Don Kişot, Robinson’ların egemen olacağı bir dünya karşısında şaşkınlığa uğrayan, toplumsal idealleri, ahlaki değerleri savunan olumlu kahraman tipiydi ve trajikti öyküsü. Yaklaşık yüz yıl sonra gelen Robinson’un ise toplumsal bir kaygı taşımaz. Değerler manzumesi kısa ve özdür; çalışmak ve kazanmak..! Doğa ve kendisinin ait olduğu toplumun dışındaki insanlar, tahakküm edilmek için vardır bu yeni insan tipi için. Don Kişot ve Sancho arasındaki ilişki, zaman içerisinde birbirini etkileyen ve eşitlenen bir nitelik kazanırken, Robinson ve Cuma arasındaki ilişki, hiç değişmeyen bir efendi-köle ilişkisidir. Batı oryantalizminin bütün öğelerini barındırır “Robinson Crusoe” romanı.

Siyah adam yamyamdır, eğitilmesi gerekir ve doğal olarak beyaz adama tabidir. Daniel Defoe, bu efendi-köle ilişkisinin öylesine mantıki sebeplere dayandırarak öyküler ki, okurken hiç de insanlık dışı ögeler bulamazsınız. Doğal ve zorunludur Robinson’un tahakkümü. Her şeyi beyaz adam kurmuştur, evi o yapmıştır, hayvanları o ehlileştirmiştir, tarlayı o hazırlamıştır. Cuma’ya düşen, onun emirleri doğrultusunda çalışmaktır yalnızca. Aslında Cuma, İngiliz işçi sınıfını da temsil eder. Girişimci burjuvanın yanındaki beceriksiz emek gücüdür o. Robinson, yani burjuva birey olmasa, Cuma, yani işçi, yani emek de anlamsızdır Defoe’ya göre. Aklın ve üretim araçlarının sahibi Robinson ile kol gücünün temsili Cuma arasındaki ilişkinin diyalektiğini, F.Engels, “Tarihte Zorun Rolü” adlı makalesinde çok iyi bir biçimde çözümlemiş ve “Robinson Crusoe” romanının arkasındaki ideolojiyi, marksist bir sınıf çatışması temelinde sergilemiştir.

Ancak, “Robinson Crusoe” romanını, bugünden yola çıkarak yapılacak ideolojik çözümlemelerle mahkum etmek haksızlık olur. Diğer oryantalist metinler gibi, o da kendi toplumunun tarihi içinde yer alıyor, o tarihle ve kendi toplumsal deneyimleriyle farklı ölçüde biçimlendirme ve biçimlendirilme ilişkisinde kuruluyor ve bütün estetik biçimleriyle kültürün tarihsel deneyimlerden türüyor. Üstelik, tıpkı Don Kişot gibi, Robinson da geçen onca yıla rağmen canlılığını koruyan bir tip. Edward Said’in söylediği gibi, “Anlattıkları Robinson Crusoe’nun sanatsal değerin azaltmıyor, tersine, hegemonyayı sağlayan şey, onun bu değişmeyen yüksek sanatsal değerinde gizli…

A. Ömer Türkeş

Bu yazı kitapeki.com’dan alınmıştır.

Categories
Kitap

Virginia Woolf aforizmaları: “Bir kadın olarak ülkem tüm dünya”

Aforizmaları çok derin duyguları kısaca felsefi biçimde ifade ettikleri için sevdiğimi düşünürüm. Doğrudur da belki, bir cümlelik aforizmayı okuduğunuzda üzerine sayfalarca yazabilir, dakikalarca konuşabilirsiniz. Virginia Woolf’un “Yalnızlık Ömür Boyu” adıyla Zeplin tarafından, Nil Sakman çevirisiyle basılan, aforizmaları da bahsettiğiniz gibi aslında. Woolf’un aforizmaları: İnsanın kendi varlığıyla, kadınlığıyla, erkekliğiyle, dünyanın durumuyla, yazma edimiyle ve yaşamla ilgili olduğu için, hepimizden birer parça taşıyor. Bu nedenle de kitap keyifle okunurken, bizi kendi yaşamsal pratiğimizden duygularla karşı karşıya getiriyor.

“… Yazmak için kalemi ele aldığında ya aklına hiçbir şey gelmiyordu ya da kalem, kȃğıdın üzerinde gözyaşlarını andıran koca lekeler bırakıyordu.” Sanırım son günlerde yaşadığımız olaylar yazma çabası içerisinde olan herkeste benzer bir durum oluşturuyordur. Çoğu zaman sözün tükendiği bir yerde olduğumuzu söylemeye gerek yok. Kelimeler susuyor çünkü anlatmaya yetmiyor. Sanki yeni kelimeler icat etmek gerekiyor da dil yetersiz kalıyor. Woolf da benzer şeyler söylemiş: “Kelimeler her şeyi söyler mi? Kelimeler herhangi bir şey söyleyebilir mi? Kelimeler ulaşılmaz noktadaki sembolleri yok etmiyorlar mı?” Kelimelerin her şeyi söyleyemeyeceği, ifadesiz kalacağı durumlar yaşıyoruz doğrudur evet, anlam asılı kalıyor çoğu zaman havada çünkü dil susuyor, dil dolanıyor, kelimeler söyleyebilecek bile olsa “ulaşılmaz noktadaki sembolleri” yok ediyor. Çünkü semboller yaşananların göstergelerini açıklamaya yetmiyor. Ve böylece geriye hȃkim olan şey sessizlik oluyor. Anlatılamayanın sessizliği.

Woolf’un aforizmaları farklı konulara odaklanıyor onlardan birisi de şöyle: “Bizlerin giysileri değil de, giysilerin bizi giydiğini savunan görüşü destekleyecek çok şey var; kolumuzun veya göğsümüzün şeklini almalarını sağlıyor olabiliriz ancak onlar bizim yüreklerimize, beyinlerimize, ifade biçimlerimize canlarının istediği gibi şekil verirler.” Katılmak gerekir bu fikre her şeyin neredeyse imajlara hapsedildiği bir dünya hali içerisindeyiz. Ne düşündüğümüzden, derinliğimizin ne olduğundan, kalbimizin ne hissettiğinden daha çok görünüşlerle ilgili değil miyiz? Buna bir de tüketim kültürünün etkisi eklenince fark ediyoruz ki aslında hepimiz aynı markaların etiketleri altındayız. Aynı şeyleri giymeye çalışıp, aynı ortamlarda takılmaya gayret ediyoruz. Sistemin barkotlu ürünleri gibiyiz. Kendimizin, sadece düşünsel anlamda değil bedensel anlamda da farklı olduğunun ayırdında değiliz. İşte bu nedenle biz giysileri giymiyoruz onlar bizi giyiyor. Halimizi, tavrımızı her şeyimizi belirliyor. Herkes gibi olmanın güveniyle ancak var edebiliyoruz kendimizi. Ve aslında şekilli, biçimli, kendimizin çok uzağında bir yerde “simülasyon” bir varlık gösteriyoruz.

yalnizlik-omur-boyu-192x300“Kendim olmak için kaydediyorum başka insanların gözlerindeki ışığa ihtiyacım var ve tam da bu nedenle kendimin ne olduğundan bütünüyle emin olamıyorum.” diyor Woolf. Bu da sanırım yine yukarıda bahsettiğimiz durumla ilgili. Başkalarının gözlerindeki ışığı ararken kendi gözümüzün ışığını kaybediyoruz. Çünkü kendimizi nasıl gördüğümüzden çok başkalarının gözündeki halimizle ilgiliyiz. Ve işte bundan dolayıdır ki kendimizin ne olduğunu bir türlü bulamıyoruz. Bentham’ın Panoptikon’unun içerisinde yaşıyor gibiyiz. Sanki her yerde bizi gözetleyen farkında olmadığımız gözler var ve biz hep o gözlere göre hareket etmek zorundayız. Yazarın başka bir cümlesiyle ifade ettiği gibi: “ Kalabalık kitleler asla yaptıkları şeylerden sorumlu tutulamazlar. Kendi denetimlerinde olmayan içgüdüler tarafından yönlendirilirler.” Kalabalıklar içerisinde onların gözünde varolabilmek, belki de bu durumda çabamız ancak bu içgüdülerimizin bile denetimli olması demek. Denetimli içgüdüler ise kendimizin çok uzağında, kitle kültürünün tüm biçimlemelerine maruz, gözetime esir, olduğumuza işaret ediyor. Bu durumu yine Woolf’un şu cümleleriyle anlaşılır kılabiliriz zannımca: “Başka insanların gözleri hapishanelerimiz; düşünceleriyse kafeslerimizdir.”

“Bir kadın olarak ülkesizim. Bir kadın olarak bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak ülkem tüm dünya.” Woolf’un bu cümlelerine de kendim kurmuş gibi katıldığımı belirtmeliyim. Genellikle kadınlar için böyledir, tüm dünya erkek söylemine esirdir. Sözü söyleyen, ülkeleri yöneten hep erkekler olmuştur. Bu nedenle kadın ülkesizdir ve bu kötü bir şey olmaktan çok bir reddediştir bana kalırsa. Ülkesiz olmak tüm dünyayı “ülke” benimsemek onun tüm acılarına ortak olmak anlamına gelir. Bu bir anlamda kimliksizleşmeyi, kendini sınırların olmadığı bir yerde, devletlerin söyleminin dışında var etmeyi gerektirir. O nedenle barış çığlıklarının yükseldiği bu günlerde en önde görürsünüz kadınları, kimliğini sormadan kimse ölmesin diyebilen barış anneleri o nedenle tehlikedir ve yok edilmesi gerekir otoriteler için. Kadının dünyadaki “ötekiliğini” olumluluğa çevirebilmesi de bu nedenledir işte. Diğer tarafta olmayı aileden başlayarak, tüm kurumsal deneyimlerinde yaşayan kadın, o nedenle kendisi gibi “öte tarafta” yer alanlarla sonsuz dayanışma içerisindedir. LGBTİ hareketinden, kendi coğrafyamız açısından düşünüldüğünde tüm ezilen halklara kadar tüm direnişlerin en önünde olması bu yüzdendir.

“Belki de yaşam, onu anlatmaya çalıştığımızda gördüğü muamele için elverişli bir şey değildir.” Belki de öyledir evet yaşamın kendisidir sorun, onu anlatabilmek için kelimelerin yetmemesi ondandır ya da “anlam dilin en ücra köşesidir” yine yazarın kendisinin söylediği gibi ve o anlamın ne olduğuna ulaşmamız gerekir bilemeyiz.

“Bir hiç olmak önünde sonunda bu dünya üzerindeki en tatmin edici varoluş hali değil midir?” diye soruyor ayrıca Woolf, genellikle hak verebileceğimiz bir düşüncedir bu da. İnsan değiştirmek istediklerini değiştiremediğinde, umuttan çok umutsuzluğa mahkȗm hissettiğinde, kederi artık varlık nedeni haline geldiğinde yani kendisini değersizleştirdiğinde bir “hiç” gibi hisseder. Ve bu doğaldır ancak bize “hiç” gibi hissettirenleri de göz ardı etmemek gerekir belki de.

Kısaca toparlamak gerekirse, sanırım Woolf’un aforizmalarının bize şöyle bir mesajı var: Kendimizi kitlelerin ruhundan arındırmak, kelimelerimizi otoritelerin elinden almak, “hiç” hissetsek bile “hiçliğimizi” kendimiz belirlemek, değerimizi kendi irademizle fark etmek, ülkesiz olup tüm dünyanın “ötekileriyle” birleşmek… Belki bir gün başarırız kim bilir?

Emek Erez 

Categories
Kadın Kitap

Sıfır Noktasındaki Kadın: Mısırlı Fahişe Firdevs

Firdevs, bir kadının erkek egemen düzende yaşayabileceği en ağır koşullarda yaşadı; çocukken sünnet edildi, babasının şiddetini gördü, dini bütün amcasının tacizine uğradı, ailesiz kalınca amcası tarafından başlık parasıyla yaşlı bir şeyhe satıldı, kocasından da şiddet görmeye başlayınca kendini sokaklara atarak fahişeliği profesyonel yapmaya başladı ve günlerden birgün pezevengini öldürdüğü için yargılanarak idam edildi. Ama bir gün olsun direnişi elden bırakmadı.

Çoğu kadın Firdevs’in yaşadıklarının bir kısmını mutlaka yaşamıştır ama Firdevs gibi her zaman başı dik, direngen ve onurlu duruşu çok nadirdir. Mısırlı fahişenin öyküsünün anlatıldığı Sıfır Noktasındaki Kadın kitabında bu sebeple bir kadının salt acıklı bir hikayesini değil, onurlu bir kadının ataerkinin iktidarıyla sarhoş edilerek aptallaştırılmış erkekleri yargılama manifestosunu okuruz. Şöyle der: ”Tanıdığım tüm erkekler bende tek bir istek uyandırdı: elimi kaldırıp yüzlerine okkalı bir şamar indirmek!”

Çünkü o doğduğu ilk günden beri her kadın gibi bir fahişe olarak yetiştirildi. İdam edilmeden birkaç gün önce kendisiyle röportaj yapmayı başarabilen Neval El Seddavi’ye şunları diyordu: ”Ben fahişe değilim. Ama çocukluğumdan beri babam, amcam, hepsi bana bir fahişe olarak büyütmeyi öğretti.” Öyledir de; bu toplum köleler ve efendilerden oluşmaktadır. Kadınlar ikinci cinstir bu toplumda; ister ailede olsun, ister bir ofiste, ister bir sokakta, isterse de bir genelevde. Onu önce bir şeyh satın almıştı, evliydi ve her gün kocasının tecavüzüne uğradı; sokağa çıktığında erkeklerin taciz edici bakışlarıyla karşılaştı; ofiste çalışmaya başladı, üst rütbeli erkekler onu sürekli bir cinsel obje gördüğü için onu baştan çıkartmaya çalıştı. Ama o hep direndi, fahişeliği profesyonel anlamda yapmaya başladığında bile onurunu korumayı başardı. Bir fahişenin pasif ama etkin direnişi edilgenliktir. Kirli ve yağlı bir gövde üzerinde gidip gelirken, salyalı ağızlar onun ağzını öpmeye çalışırken, ”nasıl zevk alıyor musun?” gibi aptalca sorular sorulurken o edilgenliği sayesinde ne acı ne de haz duydu. Cinsel gücünü her zaman en yüksek fiyata sattı. Bu yüzden de başarılı bir fahişe oldu. Tıpkı mesleğinde başarılı bir doktor, mühendis veya bir işçi gibi.

Peki hiç mi aşık olmadı? Oldu elbet. Fakat aşık olduğu kişi devrimci bir kişi bile olsa da o bunun yaşamındaki en büyük pişmanlığı saydı. Aşıkken savunmasızdı, ona herşeyini verdi; bunun karşılık olduğunu düşündü ama birgün sevdiği adamın evlendiğini duydu.

sıfır noktasındaki kadınOna göre; ”Başarılı bir fahişe, zavallı bir azizeden daha iyiydi. Bütün kadınlar yalanların, dolanların kurbanıydı. Erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır; evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkum ederdi. En az aldatılan kadının fahişe olduğunu kavramıştım artık. Evliliğin kadınların en zalim şekilde acı çekmesine dayalı olduğunu anlamıştım.”

Artık fahişeliği bırakmak istediğinde ise pezevengi bu isteğine karşı çıktı. Bu işi bırakmakta ısrarlı olan Firdevs ölümle tehdit edildiğinde ise çantasındaki bıçağı çıkarıp pezevengin boynuna saplayarak onu öldürdü. Bir erkeğe boyun eğecek değildi. Bir sineği değil ama bir adamı öldürecek cesarete sahip bir kadındı.

Burada bir kez daha suç kavramını sorgulamamıza fırsat verilmektedir. Artık fahişelik yapmak istemeyen bir kadını zorlamaya çalışan bir pezevengi öldürmek suç olabilir mi? Kendisine şiddet uygulayan birine şiddet göstermek bir suç olabilir mi? Yaşamak için direnmek ve başkaldırmak bir suç olabilir mi?

Firdevs bunu kesinlikle bir suç olarak görmedi. Ve hayatı boyunca da affedilmeyi, kendisine acınmasını reddetti. İdam cezası aldığında dahi devlet başkanına idam cezasının ömür boyu hapse çevrilmesi için af dilekçesi yazmayı reddetti.

Cinayet işlediği için yargılanmıyordu. Bunu şu sözlerle dile getirmektedir:

”Benden ne kadar korktuklarını biliyordum. Çirkin gerçekliklerinin makesini çekip almış, onların gerçek yüzünü ortaya koymuş tek kadındım. İnsan öldürdüğüm için değil -her gün binlerce insan öldürülüyordu- varlığım onları korkuttuğu için beni ölüme mahkum ettiler. Yaşadığım sürece güvenlikte olmayacaklarını, onları öldüreceğimi biliyorlardı. Benim yaşamam onların ölmesi, ölümüm onların yaşaması demekti. Onlar yaşamak istiyorlardı. Yaşamak daha çok suç, daha çok yağma, sınırsız çapulculuk demekti onlar için. Yaşamı da, ölümü de aşmıştım, çünkü artık ne yaşama arzusu duyuyor, ne de ölümden korkuyordum. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey ummuyordum. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu yüzden özgürdüm. Çünkü yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır. Özgürlüğüm onları öfkelendiriyordu. Hala istediğim, hala korktuğum ya da hala özlediğim bir şey kalmış olması hoşlarına giderdi. O zaman beni bir kez daha köleleştirebilirlerdi”

Kadınların özgürleşme yolunda örnek alacağı biricik kişiliklerden biridir Firdevs. Ataerkil toplumda kadınların çaresiz duruşunu asi ve onurlu yaşamıyla tuzla buz eden gerçek hikayesi feminist yazar Neval El Seddavi’nin Sıfır Noktasınaki Kadın adındaki kitabında kısa ama ayrıntılı ve çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır.

Baran Sarkisyan