Categories
Tarih

Adem ile Havva’nın cennetten kovulması neyi anlatıyor?

İnsan, bilimsel adı ile homo sapiens, 200,000 yıl önce yeryüzüne ayakbastı.

On binlerce yıl varlığını avlayarak ve toplayarak, sabit bir konutu olmadan, avlanacak ve toplanacak yiyecek peşinde gezerek geçirdi.

On iki bin yıl önce çiftçiliğe ve hayvancılığa başlayarak yerleşik hayata yöneldi.

Arkeolojik bulgular, ilk devletlerin milattan 3 bin100 yıl kadar önce Fırat ve Dicle nehirlerinin vadilerinde kurulmaya başladığını gösteriyor.

Demektir ki; insan dünyadaki varlık sürecinin yüzde 95’ini küçük, gezici, dağınık, herkesin sosyal olarak eşit olduğu, avcı ve toplayıcı gruplar halinde yaşayarak geçirdi.

 Bir varsayım; avlayan ve toplayan göçebe insanın vahşi, ilkel, kanunsuz ve kısa bir hayat sürdüğü; tarıma, yerleşik yaşama ve devlet düzenine geçişin uygarlığın başlangıcı olduğudur.*

Bir başka varsayım; yerleşik, devlet tarafından düzenlenen insan hayatının, göçebe ve özgür hayattan daha üstün olduğudur.

Her iki varsayım da yanlıştır.

Tarih, göçebelerin hayatlarından memnun olduğuna, yerleşik hayata ve devlet denetimine geçmemek için muazzam bir direniş gösterdiklerine dair örneklerle doludur.

Amerika’nın yerlileri, neredeyse kanlarının son  damlasına kadar beyaz insan öncesi göçebe hayatlarını terk etmemek için direndiler.

Yörük Türkleri, 17. yüzyıla kadar yerleşik hayata geçmeyerek, yaşamlarına göçebe olarak devam ettiler.

O kadar geriye gitmeye bile gerek yok. Daha elli yıl önce Türkiye’de  konargöçer aşiretler vardı. Hepsi devlet zoruyla yaylaları, sürülerini terk edip yerleşmeye zorlandı.

Bugün bile Kalahari’nin ücra köşelerinde hayatlarını büyük oranda toplayarak ve avlayarak geçiren göçebe gruplar vardır.

Bir hesaba göre, dört yüz yıl öncesine kadar insanların üçte biri avlanarak ve toplayarak, devletin otorite alanlarının dışında yaşıyordu.

İşin gerçeği, toplayarak ve avlayarak yaşayanların hayatlarını sevdiği; yerleşik hayatı, salgın hastalık ve devlet baskısı ile eşit gördükleri, hayat tarzlarını bırakmalarının zorla olduğudur.

Difteri, kabakulak, kızamık gibi salgın hastalıklar insanların evcil hayvanlarla yan yana yaşadığı ilk devletlerin kalabalıklarında belirdi. İnsanda hastalık yapan 1400 organizmanın 800 ila 900’ü hayvan kaynaklıdır.  İnsanlar, evcilleştirdikleri hayvanlarla burun buruna yaşamaya başladıktan sonra bu hastalıklar ortaya çıktı.

Mezopotamya’nın küçük devletlerinin, toprakta çalışacak ve vergi verecek, gerektiğinde silah kuşanacak nüfusa ihtiyaçları vardı. Bu nedenle konargöçerleri zorla şehirlere topladılar. Kölelik bu ihtiyaçtan doğdu ve devletlerle başladı. İlk köleler konargöçerlerdir.

İnsanın ilk yok etmeye giriştiği canlı türü de yerleşik olmayı ret eden konargöçerlerdir.

Romalıların daha sonra “barbar” adını verdiği insanlar aslında konargöçerlerdi. Ve Romalılardan daha fazla barbar değillerdi.

Yerleşik hayatta ve devlet yönetimi altında yaşamanın insanlığın ortak bir ideali olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Tam tersi. Araştırmalar göçebe atalarımızın beslenme, sağlık ve boş zaman bakımından insanlığın en keyifli dönemini yaşadığını gösteriyor.

Arkeolojik bulgular, yerleşik hayata geçen insanların – hayvanları evcilleştirirken farkında olmadan kendileri de evcilleşenlerin – özgür gezenlerden daha kısa yaşadığını, dişlerinin ve kemiklerinin kötü gıda bağlantılı zaaf gösterdiğini, hastalıklara daha çok kurban olduklarını gösteriyor.

O kadar ki; insanın avlamak ve toplamak dururken neden ruh çökertici mesai, mutsuzluk, özgürlüksüzlük olan yerleşik hayata geçtiği, yeryüzündeki insan varlığı ile ilgili en büyük muammadır.

Adem ile Havva’nın cennetten kovulması, insanın  toplama ve avlama döneminin sonlanmasını sembolize ediyor olabilir.

Metin Münir

Categories
Patika Tarih

Giyotine Kahkahalarıyla Meydan Okuyan Kadın: Cezayirli Cemile

Fransız sömürgesi altında Cezayir’de bir mahkeme. Cemile Bouhired yaralı ve işkence görmüş halde hakim karşısında. Karar: Giyotinle idam. Salonda herkes gözyaşlarına boğulurken, idam cezası verilen 22 yaşlarındaki orta boylu esmer kadın kahkahalarla gülmeye başlıyor ve herkesi şaşkına çeviren kahkahalarının ardından tarihe geçecek şu sözleri söylüyor: “Bizi öldürmekle Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasını engelleyemeyeceksiniz.”

Unutturulmaya inat hatırlamak

20. yüzyılın ortalarında Fransız sömürgeciliğine karşı verilen Cezayir bağımsızlık savaşına binlerce kadın katıldı ancak, katılan erkekleri yazan eril tarih kadınları unutturmak için özel bir çaba sarf etti. ‘Ezilenlerin tarihi biraz da unutulmaya karşı direnmektir’ sözünün doğrulamasındaki gibi özgürlüğün parlak yıldızlarından olan Cemile Bouhired (Djamila Bouhired), önce sömürgeciliğe direndi ardından ise ülkesinin erkekleşmiş tarihinin unutturmaya çalıştığı hafızalara karşı hala direniyor.

Cezayir’in isimleri özgürlükle özdeş kadın kahramanlarından Cemile, hakkında çok az şey bilinmesine ve bu günlerde unutturulmaya çalışılmasına karşın, adını bir coğrafyada kendisinden sonra gelen kız çocuklarına gururla verdi.

Ölümü kahkahalarla karşılayana kadındı O ve özgürlük savaşını verdiği ülkenin yöneten erkinin ütopyasından uzaklaşmasına karşıda yeni mücadele biçimleriyle adından söz ettirdi.

Cemile’nin hikayesi

20 yüzyılın en önemli bağımsızlık mücadelecilerinden olan Cemile’nin hikayesi, 1930’da, Cezayirli bir yöneticinin Fransız temsilcisine hakaret etmesi sonucu Fransa’nın ülkeyi işgal etmesi ile başladı. Takip eden beş yıl içinde ülkenin verimli topraklarına el konuldu ve Fransız yerleşimcilere tahsis edildi. Cemile 1935 yılında Cezayir’de doğdu ve orta-sınıf bir ailenin çocuğu olarak yetişti. Çocukluk ve gençlik yıllarında ülkesi işgal altındaydı.

Cemile henüz 10 yaşındayken 1945 yılında Fransa II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini fırsat bilerek Setif’de Cezayirlilere karşı büyük bir katliama girişti. Tarihe ‘Setif Katliamı’ olarak geçen bu kara gün, Cezayir halkının bağımsızlık arzusunu daha da alevlendirdi. Özellikle bu katliamdan sonra çoğunluğu öğrenci kökenli olan Cezayirli gençler Ulusal Kurtuluş Hareketine (FLN) katılmaya başladı.

‘Annemiz Fransa değil, Cezayir’

Cemile’nin ilk isyanı da sömürgeciliğin asimilasyon politikasına karşı oldu. İlkokulda her sabah okutulan ‘Annemiz Fransa’ marşını ‘Annemiz Cezayir‘ diye okuduğu için okuldan uzaklaştrıldı.

İşgal altında büyüyen Cemile tanıyanlarda etki bırakan bir karaktere sahipti. “Ömür boyu hapistense idam daha özgürleştirici bir seçenektir” diye işgalciye meydan okuyan Cemile ilk gençlik yıllarında bağımsızlık savaşçılarına katıldı. FLN’nin ‘fedailer’ grubunda yer alan Cemile istihbarat dahil bir çok alanda önemli görevler üstlendi.

Cezayir’deki bağımsızlık mücadelesine Fransa’nın sömürgesi altındaki ülkede 800 binden fazla yerleşim yeri yakıldı ve iki buçuk milyon insan savaş sonucunda yerlerinden edildi, bir milyondan fazla kişi ise bağımsızlık savaşında yaşamını yitirdi.

cemile12

‘Her çocuğun feryadı benim feryadım’

“Ülkemin her çocuğunun feryadı benim feryadımdır” diyen Cemile, sömürgeciliğe karşı verilen direnişte hep ön saflarda yer aldı. FLN savaşçısı olan Cemile, bir Fransız lokantasına bomba yerleştirmekle suçlandı ve 1957 yılında yaralı halde tutuklandı. “Cezayir’de bir kadın kahraman yaratmak istemiyorum” diyen Fransız hakim, Cemile ile gizli bir görüşme yaparak, “Doktor kontrolünde sana akıl sağlığının yerinde olmadığı raporu verelim serbest bırakalım” teklifinde bulundu.

Simon kız kardeşi Cemile’yi yazdı

Bunu şiddetle redettiğinde ailesiyle birlikte 23 gün ağır işkenceye maruz bırakıldı. İtirafa zorlayan Fransız askerlerinin sorduğu soruları yanıtsız bıraktığı için tecavüze uğradı, cinsel işkenceye maruz bırakıldı. Simon De Beauvoir, Cemile’nin hikayesini kaleme aldığı yazısında, “Bir kadının bedeninin savaş aygıtı haline getiren ülkemden utanıyorum. Cemile’ye şiş ve copla tecavüz eden askerler beni savunuyor olamaz. İşgali ve sömürgeciliği sürdürmek için ben Fransız vatandaşı olarak hiçbir postala yetki vermedim. Ben işkencecilerin yanında değilim, kız kardeşim Cemile ile birlikte Cezayirliyim” diyordu.

‘İşgalciye haddini bildirdim’

Mahkemeye çıkarıldığında uğradığı işkenceleri anlatan Cemile Fransızlara şöyle meydan okumuştu:

Hakim: Sen bir Fransızsın

Cemile: Hayır ben Cezayirliyim

Hakim: Sen bir suç örgütü üyesisin

Cemile: Ben direniş örgütü üyesiyim

Hakim: Sen bir suç işledin

Cemile: Hayır sadece işgalci hainlere haddini bildirdim…

cemile121

İki ayrı bombalı eylemle suçlanan Cemile hakkında giyotinle idam edilmesi kararı verildi. Mahkeme salonunda karar açıklandığında yakınları ağlamaya başladı ancak Cemile hakimin gözlerinin içine bakarak kahkahalar atmaya başladığında herkes şaşkında döndü. Ardından meydan okuyan şu sözler söyledi: “Bizi öldürmekle Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasını engelleyemeyeceksiniz.”

Fransız yargıcın korktuğu başına geldi

“Kadın kahraman istemiyorum” diyen Fransız yargıçların korktuğu başlarına gelmişti ve Cemile kadın bir kahraman olarak tarihteki yerini almıştı bile. Dünyanın dört bir yanında cezasının kaldırılması için kampanyalar başlatıldı. Modern feminizmin en önemli teorisyenlerinden Fransız filozof ve yazar Simon De Beauvoir ‘Kadınlığımın Hikayesi’ adlı otobiyografik eserinde Cemile’nin hikayesine yer verdi. Hatta Simon De Bouvoir’ın Cemile’nin tutukluluk koşullarıyla ve gördüğü işkencelerle ilgili yazdığı bir yazının Le Monde gazetesinde yayınlanmasının ertesinde, gazete Cezayir’de toplatıldı. Simon yazdığı makalede Cemile’nin maruz bıraklıdığı cinsel işkenceyi anlattı ve hakkında verilen cezanın kaldırılması için başlatılan kampanyalarda aktif yer aldı.

Bağımsızlıkla özgürlüğüne kavuştu

Kamuoyu baskısı nedeniyle Cemile’nin idamı 1958 yılında müebbet hapse çevrildi, 1962 yılında Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasının ardından ise serbest kaldı. Bağımsızlığın ardından kadınlar için çalışmalar yürüten Cemile, ülkesindeki iktidarların uygulamalarını ütopyasından uzak bulduğu için bir süre sonra siyasetten çekildi.

8 Mart’ta Gazze için yola çıktı

Hayatı ‘Cezayirli Cemile’ adıyla filme çekilen Cemile hakkında bir çok biyografi kitabı bulunuyor. Filistin’in bağımsızlık mücadelesine destek veren Cemile en son olarak 8 Mart 2014’te Dünya Kadınlar Günü’nde dünyanın bir çok ülkesinden 80 kadınla birlikte Gazze ablukasına karşı başlatılan yürüyüşü organize etmişti.

Cezayir’de mütevazi bir hayat süren Cemile’nin adı hala ülkesinde yeni doğan kız çocuklarına özgürlükle özdeş verilen isimlerden.

Cemile’yi en iyi anlatan dizeleri ise ünlü Arap şair Nizar Kabbari kaleme almıştı:

… Adı, Cemile

Bir tarih bu

Yazar ülkem onu

Korur çocuklarım onu

Bir kadının tarihini ülkemden

Giyotinin soğuttuğu

Fethetmişti güneşi

Bir kadın…

Kaynak

Categories
Tarih

Tanrılara Kafa Tutan İnsan | Gılgamış Destanı

İlk mitolojik tanrılara Sümerlerde rastladığımız gibi tanrıları hiçe sayan ilk insanlara da gene Sümerlerde rastlıyoruz. Felsefesel düşüncenin temeli mitolojik düşüncedir. Özellikle antikçağ Yunan felsefesinde mitolojik düşüncenin izlerine Platon’da bile rastlanır.

Hint, Çin, İran vb. gibi ulusların ilk felsefeleri mitolojileriyle kaynaşıktır. Bu bakımdan Gılgamış’ın önemi bugün insanlığın elinde bulunan en eski mitolojik metin olmasıdır. İnsanlığın en eski destanı olan Gılgamış Destanı, düşünce yapısı bakımından da mitolojik kalıntıların en ilgincidir.

Babillilerin ilk sözcükleriyle adlandırdıkları destan Sha Nagba İmuru (Her şeyi görmüş olan) deyimiyle anılır. Sümer, Asur, Akad vb. gibi çeşitli Mezopotamya topluluklarınca işlenmiş olan destanın bugün elde bulunan metni Sümerlerden kalmadır. Asur ve Akadlardan kalma bölümler de bulunmuştur. İlkin Thompson tarafından İngilizce The Epic of Gilgamish (Oxford 1930) adıyla yayımlanmış ve daha sonra Almanca, Fransızca, Türkçe çevirileri yapılmıştır. Bu destanın bulunmasıyla Herakles Mitosu ve Tufan öyküsü gibi birçok gelişmiş mitlerin kaynakları da meydana çıkmış olmaktadır. Destan, temel düşünce olarak, doğanın sırlarını bilmek isteyen insanın araştırıcı çabasını işler ve tanrılara bile kafa tutacak ölçüdeki gücünü belirtir. Ölümsüzlüğün insan için olanaksız bulunduğunu saptar. İnsan, karşısına çıkacak doğa engellerini yenip aşarak kendi yolunu kendi yaratacaktır. İnsanın kendi yolunu açmasına tanrılar bile engel olamayacaktır. Tufan bile gönderseler insan soyunu yok edemeyeceklerdir.

Tanrılar ve doğa, insana her gün biraz daha yenilecek ve sırlarını her gün biraz daha kaptıracaktır. Destan, aynı zamanda, insanın idealist düşlerle kendini kendine yabancılaştırmadan önce çok daha gerçekçi bulunduğunu da tanıtlamaktadır. Tanrılar, insana yardım etmemekte, tersine, güçlükler çıkarmaktadırlar. İnsan bu güçlükleri kendi alınteriyle, bilinçli çabasıyla yenmektedir. Destanın bir başka özelliği de, insanın inançla değil, bilgiyle davranması gerektiğini belirtmesidir. Gılgamış inanmaz, ancak her şeyi görüp bilir (Sha Nagba İmuru).

Bilmek ve anlamak, onun insanlık niteliğidir. Gılgamış, efsaneleştirilmiş gerçek bir kahraman sanılmaktadır. Kimi incelemecilere göre Mezopotamya’da iki ırmak vadisinin güneyinde gerçekten yaşamış ve hüküm sürmüştür. Ünlü destanlarında yarı insan, yarı tanrı sayılmıştır. Kimi yorumculara göre de tanrılara kafa tutan insanın, insan gücünün simgesidir. Gördüğü işler, tıpkı Yunan mitolojisindeki Herakles’in işleri gibi on iki tanedir. Bu çok eski mitosun Herakles mitosunu geniş ölçüde etkilediği bellidir. Destanlarda anlatıldığına göre Gılgamış, çok akıllı ve çok çalışkan bir genç kralmış. Halkını da, kendisi gibi boş oturmamaları için, işe koşarmış. Uruklu kızlar ve kadınlar tanrılara yalvarıp kocalarının ve sevgililerinin biraz da kendilerine bırakılmasını istemişler. Tanrıça Aruru kadınlara acımış ve toprak vücutlu yarı hayvan Enkidu’yu yaratarak Gılgamış’la dost etmeye karar vermiş. Böylelikle genç ve cesur kralı çeşitli serüvenlere sürükleyip Uruk erkeklerini rahat bırakmasını sağlamış. Gerçekten de bu iki güçlü yaratığın dostluğu, birçok tehlikeli serüvenlere atılmalarını gerektirmiş. Bu dostluk bir güreşle başlamış, Gılgamış olağanüstü gücüyle. Enkidu’yu tuttuğu gibi yere çarpıvermiş. Yaratıldığından beri ilk kez yenilgiye uğrayan Enkidu çok şaşırmış.

Oysa bu yenilgide bir çeşit orospular olan İştar rahibelerinin de rolü varmış. Genç kral, ormanlarda yaşadığını duyduğu bu yarı hayvan yaratığı kandırıp kente getirmesi için onlardan birini görevlendirmiş. Enkidu da yedi gün ve yedi gece bu rahibeyle yatmış, ondan insancıl olmasını öğrenmiş. İki yiğitin ilk serüvenleri, tanrı Enlil’in Sedir dağını korumakla görevlendirdiği Humbaba ya da Kumbaba adlı devi öldürmek olmuş. Bu başarı Gılgamış’ı öylesine yüceleştirip güzelleştirmiş ki, tanrıça İştar dayanamamış, onunla evlenmek istemiş. Ama genç kral bu evlenmeye yanaşmamış, üstelik de tanrıçayla alay etmiş. Onuru kırılan tanrıça çok kızmış ve tanrı Anu’ya başvurarak öcünü alabilecek kutsal bir boğa yaratmasını dilemiş. Kahramanlarımızın ikinci işi bu boğayı öldürmek olmuş. Genç kral, Uruk kentini çevreleyen duvarların üstüne çıkıp öcünün alınışını seyretmeye hazırlanan tanrıçanın gözleri önünde, bir baltayla boğanın kafasını uçuruvermiş.

Daha pek çok olağanüstü başarılar kazanan iki yiğidin bu serüvenlerinde sonucu alan, eşdeyişle devleri, boğaları vb. öldüren hep Gılgamış’tır, arkadaşı Engidu sadece yardımcı durumdadır. Bütün bu serüvenlerden sonra Engidu hastalanmış ve ölmüş. Arkadaşının ölümüne çok üzülen genç kral böylelikle ilk kez ölümün acılığını öğrenmiş ve ölümsüzlüğe erişmenin yollarını araştırmaya başlamış. Dedelerinden Ut Napiştim (Mezopotamya Nuh’u)’in Tufandan kurtularak ölümsüzlüğe kavuştuğunu hatırlamış ve onu bulup ölümsüzlüğün yolunu öğrenmek istemiş. Birçok serüvenlerden sonra dedesini bulmuş, ondan ünlü Tufan öyküsünü dinlemiş (Bu öykü, destanın on birinci bölümündedir).

Dedesi ona, denizlerin dibinde büyülü bir ot bulunduğunu, bu otu bulup yiyebilirse ölümsüzlüğe kavuşacağını söylemiş. Dönüşünde, denizlerin dibine dalıp bu otu koparan Gılgamış tam onu yiyiceği sırada otu bir yılana kaptırmış. Ölümsüzlük umudunu yitiren Gılgamış, Uruk’a dönmüş ve yeraltı tanrısı Nergal’in izniyle yeryüzüne dönmüş olan arkadaşı Engidu’nun ruhuyla konuşup avunmaya çalışmış. Ölümün kesin olduğunu bildiğinden, dostuna öbür dünya üstüne birçok sorular sormuş. Destan bu sorulardan meydana gelen bir bölümle sona ermektedir.

Orhan Hançerlioğlu

Categories
Tarih

Adıyaman’dan Fransa’ya Ermeni bir Direnişçi: Manuşyan

Soykırımdan sağ kalan Ermeniler ne yapmıştır, ne yapabilmiştir ailelerini, arkadaşlarını, memleketlerini yitirmenin acısı yaşamları boyu boynuna asılmışken ve günümüzde dahi Ermenilere nefret devam ediyorken?

Kısmen de olsa bunun izini Misak Manuşyan’ın yaşamından öğrenebiliriz. Soykırımda ailesini yitirdiğinde 9 yaşındaydı. Adıyamanlı’ydı. Kürt bir ailenin sahiplenmesinden sonra önce Suriye’de Ermeni yetimhanesine, oradan da Fransa’ya geçti. Fransa’da bir süre marangozluk yaptı, fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında komünist partiye yakın bir sendikada örgütlendi. Sınıf bilinciyle kuşanan Misak, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte edebiyat dergileri çıkarmaya başladı. ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) adlı dergileri en bilindikleri idi. Buralarda şiirleri ve yazılarını yayımladı. Hayat arkadaşı Meline onun için “Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.” der.

”Arı olmak istiyor ruhum tabiatın ortasında Bal derlemek çiçeklerden vermek onu ebediyen insanlığa.”
(Manuşyan’ın bir şiirinden)

Naziler Fransa’yı işgale geldiğinde yalnızca kalemin yetmediğini, silaha sarılmak gerektiğinin bilincine vardı. Çünkü o Nazileri 1915’te İttihat Terakki’den biliyordu. Dünyanın sessiz kaldığı bu soykırıma o sessiz kalmayacaktı. Öncelikli görevi Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!

Manuşyan grubu olarak anılan örgütlenme Nazi işbirlikçileri sayesinde deşifre edilip tutuklamalar başlar.

Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti 23’leri karalamak için Paris’in bütün sokaklarını afişlerle donatır. Misak için, afişlerde “Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı” yazmaktadır. Ama halk bu kara propagandadan etkilenmez.

Bundan sonrasını hayatını ve direnişi paylaştığı Meline Manuşyan anlatsın:

”Fresnes Hapishanesi’nde getirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka birşey söylemezler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler.”
manusyanveyoldaslari
Misak Manuşyan 21 Şubat 1944 günü 22 yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilir. Vasiyeti gereği şiirleri eşi tarafından kitaplaştırılır. Faşizme karşı direnişin önemli sembollerinden biri haline gelir.

Yararlanılan Kaynak: Meline Manuşyan, Manuşyan – Bir Özgürlük Tutsağı, Aras Yayınları

Baran Sarkisyan

Categories
Tarih

Sürgün ve Soykırımın Yıldönümünde Çerkes Halkı

Çerkes adı günümüzde genel itibariyle yalnızca kızlarının güzelliğinden ya da yemeklerinin lezzetinden bahsederken etnik köken olarak kabul edilen bir halkın adıdır. Türk toplumunun Çerkes kimliğiyle tanışması Osmanlı Devleti zamanlarına kadar uzanmaktadır. Çerkesler bir asra yakın süren Kafkas- Rus savaşlarının ardından 1859 yılında başlayan ve 1864 yılında zirve yapan kitlesel göçler ve sürgünle Osmanlı topraklarına gelmiştir. Çerkes halkı sürgün ve ya kitlesel göç olarak anılan bu dramın aslında büyük bir soykırım olduğuna inanmakta ve bunu kamuoyuna kabul ettirmek için çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Öyle ki bu yapılan sürgünün aslında büyük bir soykırım olduğu bazı tarihçiler tarafından da kabul edilmekte ve Çerkes halkının bu görüşü desteklenmektedir. Ancak soykırım kelimesi ilk kez 1944 yılında kullanıldığından olsa gerek günümüzde ne Rusya Federasyonu ne de diğer ülkeler Çerkes Soykırımı tabirini kullanıyor. Peki bu insanlar neden kendilerine yapılan şeyin soykırım olduğuna inanıyorlar?

Soykırımın tanımına baktığımızda, ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri açıklamasını görmekteyiz[1]. Bu açıklamayı Çerkes sürgününe sentezlersek aslında yapılanın büyük bir soykırım olduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Bu karara varırken de aslında bize en yardımcı olan kaynak Rusların kendi tarihçilerinin yazdığı yazılardır.

Örneklere bakılacak olursa özellikle Rus Tarihçi SULUJİYEN in: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta birçok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca, çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı…” sözleri ve buna ek olarak yine Rus bir araştırmacı olan A.P.BERGE’nin : “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı… Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.” sözleri aslında sürgün denilen acımasızlığın bütünüyle bir soykırım olduğunu gözler önüne sermektedir[2].

Çerkesler yaşadıkları bu büyük acılar sonucunda 1864 yılına varan süreçte kitleler halinde Osmanlı topraklarına gönderildi. O dönemde Osmanlı uyguladığı belirli iskan politikaları ile Çerkesleri özellikle Samsun, Amasya, Tokat, Kayseri ve oradan Hatay’a uzanan bir çizgi halinde Orta Anadolu’ya diğer bir kısmını ise İstanbul, Kocaeli, Balıkesir, Çanakkale hattına yerleştirdi. O süreçte ayrıca Rumeli ve Balkanlara iskan edilen 400.000 civarında Çerkesin varlığıda tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Çerkes halkı o dönemde yaşadıkları büyük kayıplar ve acıları henüz yüreklerinden atamamışken geldikleri bu yeni toprakların kültürüne entegre olmak zorunda kaldı.

O süreçte geldikleri bölgelerdeki insanlar tarafından sosyal kabule erişebilmek adına kendi dillerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Ancak Çerkesler vazgeçtikleri dillerinin aslında her şey demek olduğunu 20.yya geldikleri zaman kavrayabildiler. Öyle ki ataları 1864 sürgünüyle Osmanlı’ya gelmiş olan ve kendisi Manyas’ta doğup büyüyen Tevfik Esenç’in 1992 yılında vefatıyla Ubıhça dili tamamıyla yok olmuştur. Bir dilin yok olmasının aslında bir kültürün yok olması demek olduğunu kavrayan Çerkes halkı o süreçten sonra dil konusundaki duyarlılıklarını artırmaya çalışsa da bu seferde Türkiye Cumhuriyetinin ulusalcı zihniyetlerinin etnik kökenlere olan düşmanlığı yüzünden dillerini yaşatamamışlardır. 21.yy daki Çerkes toplumuna baktığımızda ise küllerinden doğmaya çalışan bir halkı görmekteyiz. Sayısı gün geçtikçe artan Kafkas Dernekleri ile yeni nesilin, içinde bulundukları etnik kökenlerini fark etmeleri ve unutulmaya yüz tutan dillerini ve kültürlerini yeniden öğrenmeleri amaçlanmaktadır.

Bizler 21.yy ın Çerkes gençleri olarak etnik kökenleri bir zenginlik olarak gören ve saygı duyan bir Türkiye’ de yaşamak arzularımızı bütün ilgilenenlere iletiyoruz.

Ayşe Gökçen Destebaş

Kaynakça

[1]: Soykırım, http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m (Erişim Tarihi, 5 Mart 2014)

[2]:Çerkes Sürgünü Hakkında Söylenmiş Sözler , http://www.cerkes.net/kisa-ve-oz/cerkes-surgunu-hakkinda-soylenmis-sozler-t12764.html (Erişim Tarihi, 7 Mart 2014)

https://youtu.be/MJLNnyt0KUQ

Categories
Tarih

19 Mayıs Soykırım Gününü Bayram Olarak Kutlama Ahlaksızlığını Bırakın

Kimileriniz ellerinizde bayraklarla tören meydanlarına koşacaksınız biliyorum.
19 Mayıs’ın anlam ve öneminden bahsedilen konuşmalar yapacak olanları dinleyecek, çoşacaksınız. Bir kez daha ‘’ne mutlu Türküm diyene’’ demenin gururunu hissedeceksiniz.
Çünkü bir kez daha yinelenecek aynı hikaye; işgal altındaki topraklarımızı kurtarmak için İngilizlerden ve Osmanlı Padişahı’ndan gizli olarak yıkık dökük bir gemiyle İstanbul’dan Samsun’a giden bir kahramandan, mavi gözlü sarışın Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın nasıl başlattığı hikayesinden dem vurulacak.
Yedi düvele karşı nasıl büyük bir kahramanlık destanı yazıldığı söylenecek. Anti emperyalizm bayrağı altında işgalcilerin nasıl yenilgiye uğratıldığı ve aksi halde adlarınızın Yorgo veya Dimitri olabilecekken, şimdi Ahmetler, Mehmetler olduğunuz ifade edilecek. Büyük coşkuyla ’Gençlik Marşı’nı söyleyeceksiniz.

YALANLARLA YAŞIYORSUNUZ!..

Ne 19 Mayıs 1919 emperyalizme karşı verilmiş bir kurtuluş savaşıdır, ne Mustafa Kemal Samsun’a gizli saklı gitmiştir.

19 MAYIS 1919 SAMSUN

Mustafa Kemal’in 9.Ordu (12 Haziran 1919’dan başlayarakbu unvan 3.Ordu olarak değiştirilmiştir) Müfettişliğine atanmasıyla ilgili yönetmelik Meclis-i Vükela[1] tarafından 6 Mayıs 1919’da onaylanır.

Yani Kemalistlerce 1930’lardan sonra yazılan yeni resmi tarihe göre ’’vatan haini’’ ilan edilmiş İstanbul’daki mecliste alınmış bir karardır, Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi. Üstelik de bu onayla Mustafa Kemal’e verilen yetki, askeri yönden ’’başkomutanlık’’, mülki idare yönünden “Genel Vali” yetkisidir.

Sadi Borak’ın Atatürk adlı kitabında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden önce 6 Mayıs 1919’da Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile yaptığı görüşme[2] şöyle aktarılır:

“Şakir Paşa bir dosya uzattı bana, (sonra): ‘Bunu okur musunuz?’ dedi. Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim: Özeti şuydu. ‘Samsun ve bölgesinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi saldırıların önüne geçememektedir. Bu bölgenin güven ve huzurunu sağlamak, insanlık adına borcumuzdur.’ (İşgal kuvvetleri subayı) Raporlar İstanbul Hükümeti’ne verilirken bir de protesto ilave edilmişti: Bu tecavüzleri engellemek lazımdır. Eğer siz acizseniz, görevi üstümüze alacağız.”

Görüldüğü üzere öncelikle Karadeniz’de yaşanan duruma dair bir tespitte bulunulmaktadır. Rum köyleri, her gün tecavüze uğramaktadır. Ve Osmanlı yönetiminin bu konuda aciz olduğu iddiasıyla İngilizler, bir uyarıda bulunmuşlardır.

Anlaşıldığı üzere İngiliz yönetimi işgali İstanbul ile sınırlı tutmak istemektedir. Oysa Mondros Mütarekesi Antlaşma maddeleri gereği, pekala İngiliz askerleri sözde bu aciziyeti ortadan kaldırmak için kendileri de Karadeniz’de “önlem alabileceklerken” Osmanlı yönetimini uyarmışlardır.

İşin ilginç yanı ise Osmanlı Hükümeti’nin hakkında arama kararları aldığı hatta idamla yargılanmasını talep ettiği “Kuvayi Milliyeci” subayların bu göreve hem de İstanbul Hükümeti tarafından uygun görülmeleridir. Bu durum çelişkili bir durumdur. Ama bu çelişki, sadece bununla da sınırlı değildir. Mustafa Kemal ve 34 arkadaşı Samsun’a gitmek için İngilizlerden vize almıştır.

MUSTAFA KEMAL VE 34 YÜKSEK RÜTBELİ SUBAYA, İNGİLİZLER TARAFINDAN VERİLEN ’’SAMSUN’’ VİZESİ

Samsun’a gidecek olan sadece Mustafa Kemal değildir. Mustafa Kemal’in yanı sıra 34 kişiye daha İngilizler tarafından Samsun’a gidiş vizesi verilmiştir. İstanbul’da 1919’da İngiliz Karargahı’nda istihbarat subayı olarak görevli yüzbaşı Bennett, Mustafa Kemal ve ekibinin İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a gitmesi için vizeyi veren kişidir. Yüzbaşı Bennett, Nezih Uzel’in “Atatürk’e nasıl vize verdim” adlı kitabında da bu vizeyi kaç kişiye, nasıl verdiğinin hikayesini şöyle anlatır:

“Mustafa Kemal ile 1 Mayıs 1919’da tanıştım… Samsun’a 35 kişinin gideceğini görünce şüphelendim… Evet, bunun için benim mesuliyetimin üstünde gördüm. Bunların hepsine vize vermek, çünkü bana 3-4 kişi gidecek, vize vereceksiniz yani talimat, emir verildi. 35 kişi ve bunların hepsi büyük adamlar. Yani levazım filan değildir. Bütün evrakı aldım. Ve Şişli’deki İngiliz Kumandanlığı’na gittim. 3-4 kişi yerine 35 kişi vize ister, vizeyi verebilir miyim? Onlar telefon ettiler ve cevap geldi ki: Siz veriniz. Biz evvela İngiliz Başkomiserliğine, o zaman Rumbolt komiserdi, sefir yoktu. Onlar bize cevap verdiler: Mustafa Kemal gitsin ve ne ki lazımsa yapsın. Ben derhal gittim, vizeyi verdim. Vizeleri imza ettim ve teslim ettim. Ben anladım ki orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var, fakat ben hiçbir şey söylemedim… Biliyorsunuz Yunanlar daha işgal etmemişlerdi değil mi? Yunanların işgal ettiği haberi gelince bunlar derhal karar verdiler. Çünkü benim gördüğüm hal, oradaki Harbiye Nezareti’nde hazırlık tamam değildi. Belki bunun için biz 35 kişiye vize verdiğimiz halde, yalnız 19 kişi gitti. Hepsi hazır değildi. Gazete 19 kişi der fakat ben hatırımda çok iyi kalıyor ki 35 kişiye vize verildi. Fakat bu İzmir işgali sebebiyle acele gitmişler ve kim ki hazır değildi, sonra gelsin denildi, ben öyle anladım. Bence İsmet Paşa isteseydi giderdi, evrakı hazırdı, mani yoktu. Vizesi, her şeyi vardı, tabii o biraz geç kaldı. Birkaç hafta sonra gitti değil mi? Ben o zaman irtibat zabitiydim. İstihbarata Eylül’de 3 ay sonra atandım. Bu nisan, mayıs, haziran, temmuzda ben hep, şey, ben hep Harbiye Nezareti’ndeydim.”[3]

İngiliz İstihbarat Subayı vize verilecek olanların 3-4 kişi olduğunu sanıp 35 kişilik listeyle karşılaşınca, şaşkınlığını anlatıyor. Ve bu kadar insana vize verilmeyeceği düşüncesiyle Şişli’deki İngiliz Kumandanlığı’na gittiğini söylüyor. Ama yapılan bir telefon görüşmesiyle 35 kişinin tümüne vize onayı çıkıyor.

İstihbarat subayının anlatımlarındaki “Orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var, fakat ben hiçbir şey söylemedim” ifadesi de işin arkasında başka bir şey olduğu şüphesini uyandırıyor. Yani Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yazdıkları resmi tarihe bakarsak, İngilizlerin tehdit olarak gördüğü kişiler olması gerekiyor. Hem İngilizlerin hem Padişah’ın hem de İstanbul Meclisi’nin düşman olarak gördüğü Mustafa Kemal ve arkadaşlarının üstelik de yüksek rütbeli subaylardan oluşan 35 kişinin Samsun’a gidişinin onaylanması ne kadar olağandır?

Yüzbaşı Bennett’in hikayesini anlattığı vizenin mühürlü fotoğrafı Kazım Karabekir’in “Paşaların Hesaplaşması” kitabında yer almıştır.[4]

Ne hikmetse Kemalistlerce kendilerine karşı anti-emperyalist kurtuluş mücadelesini başlattıklarını iddia ettikleri İngilizler “Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkma vizesi”ni Mustafa Kemal ve arkadaşlarına bu kadar rahat vermiştir.

Kazım Karabekir de günlüklerinde Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nda üst düzey bazı subayların isimlerini şöyle aktarır:

“19 Mayıs 1919 Pazartesi

Mustafa Kemal Paşa bugün Bandırma vapurundan Samsun’a çıkmıştır. 16 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket etmişler. 21’de ben haber aldım. Yanında Refet Paşa, Miralay Kazım Bey (Erkan-ı Harbiye Reisi), Kaymakam Arif Bey (1. Şube Müdürü), Binbaşı Hüsrev Bey (2. Şube Müdürü),Miralay İbrahim Tali Bey (Sıhhıye Reisi), Doktor Refik Bey (Hususi Tabip).

Rauf Bey nezdinde Recep Zühtü (Gazeteci), Yüzbaşı Tufan Bey, İzmit sabık mutassarrıfı Süreyya Bey olduğu halde Amasya’ya iltihak etmişlerdir.’’[5]

Öte yandan Mustafa Kemal’in Samsun’a kırık dökük bir vapurla (Bandırma) gitmediğini öğreniyoruz… Bunun uydurma olduğunu, Genelkurmay’ın ATASE arşivindeki bir belge yalanlıyor. Belgede “Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay (silahlı), 51 küçük subay (silahsız) bindirilecek. Yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır, 4 tane de otomobil verilecektir” ifadesi yer alıyor.[6]

Zaten Yunanların İzmir’e çıkmasıyla birlikte, İttihat ve Terakki’nin planı olan “Anadolu’yu Hristiyanlardan temizleme operasyonu”nun ikinci etabı için; yani Rumların tehcir ve soykırımı aşamasına meşruluk zemini oluşturulmuştur.

Anlaşılmaz olan şudur. Bugüne kadar herhangi bir tarihçi nasıl, bu belgelerle karşılaşıp da şöylesi şüpheler taşımamıştır?

1-Resmi tarihe göre İngilizler tarafından tehlikeli görülen yüksek rütbeli Kemalist subaylara neden Samsun vizesi verilmiştir?

2- Resmi tarihe göre padişah ve İstanbul Hükümeti nezdinde vatan haini olan Kemalistlerin Samsun’a gidişi Padişah ve özellikle de Meclis-i Vükela; yani İstanbul hükümeti tarafından neden onaylanmıştır?

3- Yunanların İzmir’e çıkarılması acaba İngilizlerin bilinçli bir politikası mıdır? Çünkü bu durumda ‘Anadolu’daki Rumlar böyle bir savaşta Yunanların yanında yer alacaktır’ yargısıyla ve tabi propagandasıyla Kemalistlerin Anadolu’daki bütün Rumlara karşı soykırımı ve sürgün politikaları meşru bir zemin kazanacaktır.

4-Askeri olarak hiçbir gücü olmayan, ordusu dağıtılmış, İngilizlere karşı tek kurşun atmadan yedi düvele karşı anti-emperyalist kurtuluş savaşı verdiğini iddia eden Kemalistler, Sevr’e karşı Lozan’ı nasıl kabul ettirmişlerdir?

Mustafa Kemal’den ilk şifre

Ve son olarak 21 Mayıs 1919 Çarşamba tarihinde günlüğüne yazdıkları, daha doğrusu sordukları dikkat çekiyor:

“Mustafa Kemal’den ilk şifre:

Neden Samsun’a çıkmış.

Neden Samsun’da vakit geçiriyor.

Memuriyeti kabul ettim diyor. Neden daha evvel etmedi.

Bu memuriyet nedir? Padişah ve Ferit Paşa’nın birer neferi gibi hizmet edeceğiz diye gazetelerde beyannameleri vardı. Kemal Paşa’yı mukavemet için mi gönderdiler.

‘Fahri Yaver-i Padişahi’ dediğine nazaran Padişah tarafından bir vazifedar mı idi.”[7]

Kazım Karabekir bu günlüklerini yazdığında henüz Mustafa Kemal’in saflarındadır. Ya kafası karışmıştır bütün bu olan bitenden, ya da herşeyin farkındadır ama bunu dile getirmiyor.

Ama bütün bu yazılanların tarihsel bir karşılığı vardır. 19 Mayıs 1919, İttihatçıların başlattığı ve ilk olarak Ermeni, Süryani ve Rumları kapsayan Hristiyanlara yönelik planın, ikinci etabının başlandığı tarihtir. Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 353.000 kişinin canına, (Karadeniz’den 200 bine yakın) 1 milyon 250 bin Rum’un Mübadeleyle sürgün edilmesine yolaçacak Pontos Rum Soykırımını gerçekleştirmiştir.

Hepinizin çok iyi bildiği Gençlik Marşı, hani güya Mustafa Kemal’in mırıldandığı söylenen marşa gelince; aslen İsveç anonim şarkısıdır. Üç şırfıntı kız (Tre trallande jäntor) adı ile bilinir, üç kız kardeşin ormandaki maceralarını anlatmaktadır. Bestesi Felix Körling’e (1864-1937) sözleri Gustaf Fröding’e (1860-1911) aittir.
Çalışmıştır anlayacağınız… Üzerine Türkçe sözler yazılıp Gençlik Marşı diye yutturulmuştur yüz yıldır…

Tıpkı hayatları çalınan Pontos Rumu 353 bin insan gibi,
tıpkı yurtları ellerinden alınıp sürgün edilen 200 bine yakın Pontoslu Rum gibi,
ve geride kalan bizlerin çalınan geçmişimiz gibi, kimliğimiz gibi…
19 Mayıs Pontoslu Rumlar için acı, hüzün, işkence, ölüm demektir, SOYKIRIMI demektir.
Şimdi kendinize gelin Soykırımı gününü bayram olarak kutlama ahlaksızlığına son verin.

Tamer Çilingir / Devrimci Karadeniz

[1] Meclis-i Vükela Osmanlı Devletinde Sadrazamın başkanlığındaki Şeyhülislamla diğer bakanlardan meydana gelen meclisin adı; vekiller meclisi. Bu meclis, devletin iç ve dış siyasetiyle ilgili önemli konularda kararlar alırdı. Buna “Meclis-i Has” “Meclis-i Hass-ı Vükelâ” da denirdi ki Kabine, yani Bakanlar Kurulu demektir.

[2] Sadi Borak, Atatürk, Başak Yayınevi 1973, sayfa 221-224’ten aktaran, Nevzat Onaran Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Enval-i Metruke’nin Tasfiyesi-2 Evrensel Basım Yayın, Ekim 2013, sayfa 38-39

[3] Nezih Uzel, Atatürk’e nasıl vize verdim, Selis Kitaplar, İstanbul 2008, sayfa 126-131

[4] Kazım Karabekir, Paşaların Hesaplaşması, sayfa 279-283. Aktaran Nevzat Onaran Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Enval-i Metruke’nin Tasfiyesi-2 Evrensel Basım Yayın, Ekim 2013, sayfa 42.

[5] Kazım Karabekir, Günlükler 1906-1948 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 596.

[6] Aktaran, Z. Türkmen „Mütarekeden Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal Paşa, Bengisu Yayınları, 2010, sayfa 146.

[7] Kazım Karabekir, Günlükler 1906-1948 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 597.

Categories
Tarih

’38 xo vira mêke

Tarihin her sayfası bir katliamla ve o katliamdan sızan acılarla dolu. Okullarda hiç anlatılmayan veya bir zafer olarak bahsedilen yakın tarihin ’38. sayfasını açıyoruz, kan var, çoluk çocuk, genç yaşlı, erkek kadın Dersimlilerin kanı. Onbinlerce. Bu akıtılacak kanın haberini önceki sayfalardan da biliyoruz, Dersim bir çıbandır, o çıban temizlenecek diyen. Sonraki sayfalardan da biliyoruz, Dersim’in kayıp kızlarının bugünlere uzanan çığlıklarından.

Dersim kendine ait kültürü, inancı olan bir şehirdir. Kendine özgü bir özerkliği vardır, bu Osmanlı’dan bu yana böyle bilinir, öyle kabul edilir, Dersim üzerine defalarca sefer düzenlemiştir ama zafer kazanılamamıştır. Onları her seferinde Dersim’in dağları korumuş, Munzur kucak açmıştır.

Misak-i Milli denilen sınırlar içerisindedir Dersim ama aynı zamanda da dört dağ içindedir. Ve bu sefer düşman korkunçtur, Dersim millileştirilecektir. Millileşmenin adı asimilasyondur. Asimilasyonun adı da modernleşme olmuştur. Modernleşme dedikleri şeyi de silahla yapacaklardır. Nazım’ın burjuva, İbrahim’in faşist dediği Kemal böyle buyurmaktadır. Katliamın boyutu inanılmazdır, anlatılması güçtür. O yüzden tanıklıklara, belgesellere, belgelere, rakamlara, ayrıntılara başvuruyoruz. Biz bugün anlatılanlardan anladığımız kadar biliyoruz. Tanıklar şöyle der: “Bizi Kerbela’ya götürüyorlar sandık, meğersem Kerbela’yı bize getirmişler.” Tanıklar daha çok şey anlatır, ama hangi biri tam olarak anlatılabilir? Kim anlayabilir? Katliama haklı gerekçeler arayanların yurdunda acıyı ifade etmek bile zorlaşmıştır. Katliam döneminde asker olan bir kişi yıllar sonra şöyle bir itirafta bulunur: “Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi. Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük…”

Direnmemiş değillerdir, askerin katliam öncesi gelip topladıkları silahlardan arda kalan, saklayabildikleri silahlarla direnilmiştir ama güçleri orduya yetmemiştir. Bunun sebebi belki bazı aşiretlerin Mustafa Kemal’in askerleriyle işbirliği yapmasından dolayıdır, birlik sağlanamamasından dolayıdır, Alişer ile Zarife’nin göğsüne saplanan hançer bilinmektedir.

Daha fazla kanın akmaması ve devletin barış teklifiyle kandırılan Seyid Rıza devletin hilesine gelmiştir. Bunu anlayan Seyid, “Nu hukumat hukmato beserefo, zurekero” diye çıkışsa da çok geçtir. Hileye gelmesini hükümete söverek gösteren Seyid, kendini düşündüğünden değildir elbet, halk çok daha büyük bir katliama maruz kalacaktır. Ki öyle de olmuştur, katliamdan sonra bile Dersim kadınları köyde onca açlığın ve sefilliğin içinde, eşlerinin, çocuklarının kaybında niye ben de ölmedim diye ağıt yakmışlardır. Medeniyet dedikleri mezarsız ölüler mi demektir, Munzur’u kızıla boyayan cansız bedenler mi demektir, ağıtlar mı demektir, ağıtları bastıran onuncu yıl marşları mı demektir?

Yine de tanıklardan Dünya ana şöyle der; Rica ederim, halk halka ağlasın…

Dersim katliamıyla hesaplaşılmadı, bugün bile katliamın savunucuları vardır maalesef. Çünkü resmi ideolojiyle hesaplaşılmamıştır.

Dersim katliamının acısı hiç unutulmayacak ama bu katliamın bizlere gösterdiği yegane şey de; devlete güven olmaz.

Baran Sarkisyan

Categories
Tarih

1915’i Bugünden Bilmek

Türkler zamanında Ermenileri asmışlardır, kesmişlerdir, katletmişlerdir, soylarını kurutmaya çalışmışlardır ama asla zulmetmemişlerdir, hele soykırım hiç yapmamışlardır.

Türkiye’de resmi görüş için soykırım sadece kavramsal bir anlaşmazlıktır.

Zira bildiğiniz gibi Ermeni olmak Türkiye’de hala küfürle eşdeğerdir.

Ermenilerin barış elçisi sayabileceğimiz Hrant Dink devlet eliyle öldürülmüş, katili Türk bayraklarıyla kahraman ilan edilmiştir.

Bugünden bakarak dahi 1915’te neler yaşandığını tahmin edebiliriz. 2016 yılındayız ve çocukları dahi katleden bir düzende yaşıyoruz değil mi… 1915’te o savaş koşullarında neler yapıldığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek. Bugün öldürülen çocuklar nasıl ki “terörist” denilerek öldürülmeleri meşrulaştırılmaya çalışılıyor, dün de Ermeniler “hain” denilerek…

Tabi, ‘soykırım’ olmamıştır. Zaten olmadığı düşünüldüğü için, yani tam olarak soylarının kurutulamadığı düşünüldüğü için, geriye kalan Ermeniler ya öldürülmektedir ya da kimliğini gizler hale getirilmektedir. Ki bugün bile Kürdler katledilirken “Ermeni dölü” denilerek katledilmektedir. Bunu cumhuriyetin askerleri tarafından katlettikleri halkın evlerininin duvarına yapılan yazılamalardan bile görebiliriz. “Hepiniz Ermeni dölüsünüz” yazar o duvarlarda. Bu askerleri cumhuriyet yetiştirdi. O askerlerle gurur duyan halkı da bu cumhuriyet yetiştirdi.

Şu bir gerçektir ki, dünya üzerinde soykırım olmamasını dileyen tek halk Ermenilerdir, Türkler değil.

Bu yüzden Türklere “Ermenilere soykırım yaptınız” demeyin, kabul etmezler, çünkü bunu aşağlayıcı bir niteleme olarak görür, kendilerine yakıştırmazlar. Onlara “Ermenileri yok ettiniz” veya “Ermeni kimliğini bu topraklardan temizlediniz” deyin, kabul edeceklerdir, çünkü bu onlar için yüceltici ve haklı birşeydir.

Zaten bugünkü sorun da esas olarak kabul edilip edilmemesinden öte bu zulmün tüm kin ve nefretle devam ediyor oluşudur. Değişen tek şey zulmün hedefinin biraz daha genişlemesidir.

Ve geriye kalan acılardır. Bu acı paylaşılmadıktan sonra kabul edilse ne olur, edilmese ne olur. Çünkü faşist düzen acılara yeni acılar ekleyerek devam etmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Tarih

23,5 Nisan

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.

Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir karagündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.

Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.

Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23 ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan’dır belki de o an.

Hrant Dink
23 Nisan 1996

Categories
Tarih

Çarşema Sor – Kızıl Çarşamba

Ezidi halkı “Çarşema Sor” yani Kızıl Çarşamba’yı Nisan ayının 13. gününden sonra gelen ilk Çarşamba günü kutluyor. Dünyanın yaradılış günü. Hayatın başladığı, tohumların filiz verdiği, çiçeklerin açtığı gün.

Tanrı uzun bir zaman diliminden sonra melekleriyle oturup kâinatı yaratmaya karar verdi. Daha sonra kendi nurundan bir inci yarattı. Bu inci yüce Tanrı’nın heybet ve azametine dayanamayarak renkten renge girdi ve parçalandı. Bu parçalanma neticesinde “su, ateş, toprak ve hava” oluştu ve bu parçalanan inciden dökülen sular her tarafı kapladı.

Tanrı ve yedi meleği Laleş’e gittiler. Tanrı suya maya attı ve maya tuttu. Ardından sudan bir duman yükseldi ve yedi sema gök ve yedi tabaka yer oluştu. Hemen ardından kâinatta insanın yaşaması için gerekli güneş, ay, yıldızlar, dağlar, sular, bütün unsurlar şekillendi.

Kâinatın yaratılmasından sonra Âdem’in bedeni yaratıldı. Aradan yedi yüz yıl geçtikten sonra yedi melek, Tanrı ile beraber onun etrafına toplandılar. Tanrı, Âdem’e hayat suyu içirdikten sonra beden canlandı.

Melekler Âdem’i alıp cennete koydular. Buğday dışındaki her şey kendisine mubah kılındı. Uzun bir süre bu şekilde yaşadıktan sonra Azazil (Şeytan), Tanrı’ya, “Âdem cennette buğday yemezse beşer nasıl ortaya çıkacak” diye sordu.

Tanrı gerekenleri yapması için ona emir verdi. Azazil, Tanrı’nın izniyle Âdem’e buğdaydan yemesini salık verdi. Buğday yedikten sonra tuvalet ihtiyacı duyan Âdem, cenneti kirletmesin diye oradan çıkarıldı ve yeryüzüne getirildi.

Uzun bir süre dünyada yalnız başına yaşayan Âdem sıkılmaya başlayınca Tanrı tarafından sol kaburgasından Havva kendisine eş olarak yaratıldı. İkisinden yetmiş iki millet ve on sekiz bin âlem oldu.

Âdem ile Havva arasında, “evlat babadan mı, yoksa anneden mi meydana gelir” şeklinde bir tartışma çıktı. Uzun bir tartışmadan sonra her biri tohumlarını bir testi içine akıtıp ağzını kapayarak kendi mühürleri ile mühürlediler ve dokuz ay sonucu beklediler. Dokuz ay geçtikten sonra testiyi açtılar. Âdem’in testisinde çok güzel bir erkek çocuk vardı. Havva’nın testisinde ise bir şey yoktu.

Âdem’in testisinde (Kürtçe Cer) çıkan çocuğa Cer oğlu Şehit (Şit) adını verdiler ve onu bir cennet hurisi ile evlendirdiler. Şit ile cennet hurisinin, sırtları birbirine yapışık olan bir ikizleri doğdu. Sultan Yezid kılıçla ikisini ayırdı. Bu esnada bir avuç et yere düştü.

İkizden biri şeyh biri de Pir oldu. Düşen et parçası da Mürid oldu. Bu üç kardeş büyüyünce üç huri ile evlendiler. Ezidi milleti, Âdem ve Havva’nın birleşmesiyle ortaya çıkan yetmiş iki milletten ayrı bir millet olarak bunların soyundan gelmektedirler.

Meleki Tavus (Azazil), Tanrının yarattığı ilk ve en güçlü melektir. Âdem yaratıldıktan sonra ona secde etmeyi reddetmesinin nedeni insanın kötü olmasından kaynaklanır. İnsanın kalbi kötüdür ve Azazil insanların bu kötü yanını alır. Tanrı, Azazil’den Âdem’e secde etmesini istemekle Azazil’e kötülük yapmıştır.

Ezidi ismi, Kürtçenin Kurmanç lehçesinde bulunan “Ezdi” kökeninden gelir. “Beni yaratan” anlamında olan bu kelime ile kendilerini isimlendirmişlerdir. Tanrı’nın karşılığında kullanılan Xuda ise “xweda” kökeninden gelir ve ”kendini yaratan” anlamındadır.*

***

Dünyada toplam nüfusu 1 milyonu bile bulmayan Ezidi insanı, kendilerini, “Ezidi olunmaz, Ezidi olarak doğulur” diyerek tanımlarlar. Çektikleri acılar ve yaşadıkları 77 civarındaki katliam (en son katliam İŞİD tarafından yaşatıldı) nedeniyle kapalı bir toplum haline gelmişlerdir. Hayatın başladığı yer olarak kabul edilen Laleş vadisi Ezidiler için “hac” mekânıdır.

Ezidilerde kadın kutsaldır. “Önce kadın uyanır ve güneşi doğurur” derler.

Kutsal kitapları “Mushefa Reş” (Kara Kitap) ve “Kitab-ı Cilve” kayıp olduğu için yazılı metinleri olmayan, inançlarını dilden dile yayan, güneşi, toprağı ve suyu kutsal sayan, doğayı sevip koruyan, insana saygılı Ezidiler için en kutsal günlerden birisidir “Çarşema Sor – Kızıl Çarşamba”, coşkuyla kutlanır.

Nisan ayının 13. gününden sonra gelen ilk Çarşamba. Dünyanın yaradılış günü. Hayatın başladığı, tohumların filiz verdiği, çiçeklerin açtığı gün. Kış boyunca gebe kalan toprak ananın doğum yaptığı gün.

Güneşin gülümsediği, güzel günlerin başladığı, yaşamın doğduğu/doğurtulduğu gün.

Nami Temeltaş

* Ezidilerin Yaradılış destanı bölümü için kaynak “Günümüz Yezidiliği” kitabının yazarı Yaşar Kaplan.

bianet.org’dan alınmıştır.