Categories
Kadın

Kadın-Oluş

Kadın-Oluş

Deleuze ve Guattari cinsiyet farklılığının gerçekliğini inkar etmez. Bunun basitçe öznelliğin kuruluşunda yatmadığını savlarlar. Onlara göre Erkek / Kadın ikili çifti, kişiyi tanımlayan kategorik şebeke üzerindeki kenetlenmiş koordinat kümelerinden bir tanesidir. Bunlar hiç kimseye (Personne) tekabül ederler. Bunlar boş kategorilerdir. “Kadın” basitçe, eksikliğinde “Erkek[in]” hiçbir anlamının olamayacağı karşıt terimdir. Basitçe, “Erkek” olarak belirtilen şeyin üstün farz edilmesine tekabül eder. Bu ataerkil bir inşadır. “Erkek” standarttır: karşısında bireylerin yargılanacağı ve hiyerarşi içinde değerlendirileceği, toplumsal olarak inşa edilmiş insanlık ölçütüdür. “Kadın” alt-standarttır: “Erkek[e]” bir “Öteki” karşısında üstünlük sağlayacak bir şey veren yardımcı öğedir, öyle ki onun karşısında her daim Aynı kalabilsin. Eklenti bir “Erkek” olarak “Kadın” İngiliz dilinde etimolojik olarak da saklıdır. Eski İngilizce’de bu sözcük karı-Erkek (wife- Man) anlamına gelirdi. “Erkek” (Man) ve “Kadın” (wo-Man) kategorik değerlendirmenin aynı düzeyine ve sistemine aittir. Aynı dışlayıcı ayırıcı sentezin iki kutbunu belirtirler.

Herhangi bir kategoriye bütünüyle tesadüf eden hiçbir beden yoktur. Bir beden ona tahsis edilen kategoriye sadece bir sınır olarak yaklaşır: cinsiyet şebekesinde onunla tesadüf etmesi amacıyla seçilmiş koordinata göre toplumun onun için inşa ettiği bağlantlara ve yörüngelere itaat etme derecesine dayanarak az çok “kadınsı” veya az çok “erkeksi” bir hale gelir. “Erkek” ve “Kadın”ın böyleyken, mantıksal soyutlama olmaktan başka bir gerçekliği yoktur. Neyin soyutlamaları olduklarına bakacak olursak, bunlar tatbik edildikleri insan bedenleri değil, ama toplumun, altındaki bedenlerin birer bağımlısı olmasını beklediği alışkanlık-biçimlendirici bütün-çekicilerdir (aşk, okul, aile, kilise, kariyer: her bir cinsiyet kategorisinin alt tipleri etrafında dönen yapay kapalı enerjetik sistemler). “Erkek”, “Kadın” ve onların birçok alt-kategorisi, toplum tarafından teşvik edilen nesne seçimlerinin ve yaşam tarzlarının (istikrarlı dengeler) kalıplaşmış kümelerini belirtir. Bedenlerin mümkün olduğunca somutlaştırmaya zorlandığı klişelerdir bunlar. Hiçbir beden “erkeksi” ya da “kadınsı” değildir. Birisi sadece ona tahsis edilen klişeye yaklaşır; yaratıcılıktan ayrılan bitimsiz bir sapma içinde, mıknatısla daha yakından çekildikçe daha fazla mesafe alan metal gibi. Tek sonuç ölümdür. Cinsiyet, sapma-halindeki-arzudan (herkesin gizli potansiyeli ve doğum hakkı) ayrılan ölümcül bir ıraksamadır. Mineralsi bir özdeşleşmeye benzer; tepkisel bir örtü, molar bir üst-kodlamadır (yeniden-üretim). Bir beden herhangi bir cinsiyete sahip değildir: cinsiyetleştirilmiştir. Cinsiyet ona socius tarafından tahsis edilir. Ortaya çıkan adalet sarayının değil ama başka bir suç fabrikasının duvarlarını örmekte kullanılan tuğladır: aile kalesi. Cinsiyet mahkumiyetin bir biçimidir, bedenin bağlayıcı ve dönüşümsel kapasitesinin toplumsal olarak işlevsel bir kısıtlanışıdır. Her ne kadar bütünüyle toplumsalsa da, cinsiyet tabii ki de bedenlere rastgele kategoriler tahsis ediyormuş gibi keyfi değildir. Cinsiyetleştirme, bedenin biyolojk olarak belirlenebilmesi amacıyla toplumsal olarak belirlendiği süreçtir: anatomik farklılığa tutturulmakla, kader olarak kalıba dökülen toplumsal yönlendirme.

Kalıplaşmış kadın cinsiyeti, daha büyük bir belirsizlik (“yanardöner”) ve devinim (“hafifmeşrep”) ihtiva eder ve paradoksların orantısız yüküyle birlikte ataerkil gelenekle doludur (bakire / fahişe, anne / sevgili). Üst moleküler hal, “normalde” karşılıklı olarak dışlayıcı olan durumları çakıştırma kapasitesini içerdiği için, Deleuze ve Guattari, kişileştirilmiş-bireyin yeniden üst-molekül oluşu için kadınsı klişenin erkeksi olana göre daha iyi bir çıkış noktası takdim ettiğinde ısrar eder. İşte bu yüzden “kadın-oluş” dedikleri şeyi her iki cinsiyet için önerirler. Kadın-oluş, belirlenimsizliği, devinimi, ve kalıplaşmış kadın geçmişinin paradoksunu, şimdide işlediğince socius tarafından desteklenebilir olduğu bir noktaya doğru taşımayı kapsar–ötesine geçildiğinde, tanımdaki eksikliğin bir yörünge seçmekteki olumlu bir güç olduğu sınırın üzerinde bunu yapar (olasılık dünyasından gücüle doğru giden bir sıçrama-atılım). Kaçınılmaz olarak bu, geleneksel olarak hedefledikleri için ve onlar vasıtasıyla, kategorinin yeniden tanımlanmasını içerir: “yanardönerlik,” evin ya da işe ait başka sıkıcı arenaların sınırları içinde kalmalarına karşı kadınların tarafındaki politik bir (geleneksel evliliğin bariyerlerini yıkmaya, karşılanmamış ev emeğine, ve genel olarak kadınların çalışmasına dair feminist proje): “hafifmeşreplik” sanatsal bir yaratıcılık dahilinde çok yönlülüğe yükselecek şekilde icra edilir (kadın yazarlığının yaratıcılığı). Hafife alınan bir kategoriden kolektif özgürlüğün yüksek derecesine; değer biçmeden yeniden-değerlendirmeye. Yeniden-değerlendirmek dışında, kategori değiştirmenin de bir yeri vardır. Kadınsı klişe stratejik olarak suiistimal edilebilir: örneğin, kendisine toplumsal olarak tahsis edilmiş duygular ve etkiler yörüngesinden kaçmayı dileyen bir erkek tarafindan devralınabilir (birçok tarzda, cinsiyet-değiştirme operasyonuyla, gay ilişkideki pasif partner olarak, “kadın-kimliğine” sahip heteroseksüel olarak yaşamakla). Ya da hedefteki bir beden tarafından böylesi bir aşırılığa taşınabilir, bir kadın tarafından böylesi bir hünerle icra edilebilir, öyle ki, işler tersine dönebilir ve erkekler kendi kimliklerinin tuzağına düşerler (“kadınsı tavır”).

Ailevi bir üst-kodlama varolduğu sürece, molar Erkek tarafından, yani engelleyici uygulama tarafından tasvip edilmeyenleri savunan ve onlara yetki veren bir cinsiyet politikasına ihtiyaç duyulacaktır. Geleneksel arenada, toplumsal üst-kodlama tarafından standart-altı koşullara sürülmüş bireylerin durumunu yükseltmeyi amaçlayan eylem, oluşun kaçınılmaz bir görünümüdür: kadınlar, gayler, ve başka cinsel azınlıklar, eşit olduklarını beyan ederek kendi kolektif potansiyellerini çok daha fazla elde ederler. Ama bir kategorinin yeniden-değerlendirilmesi veya hatta yeni kategoriler icat etmek tek başına yeterli değildir. “Kadın”ların “Erkek”lerle ya da herhangi bir kategorinin bir diğeriyle eşit olduğunu vurgulamak, sadece molar niteliğin ayrıcalıklarına ve sınırlamalarına eşit haklar tanır. İnsanların bedenlerinin, kendi potansiyellerini yeniden talep etmeye bütünüyle muktedir olabilmeleri için, önce molar sistem tasfiye edilmelidir. Varolan düzene dahil olma gereği vardır, ama tek başına bir amaç olamaz. Çünkü temel olarak aynı-oluş[tur]–molarlaşmaktır–bu. Eğer koruyucu bir mekanizma, öteki-oluşlar için politik olarak kullanılmazsa sonuç olarak bir öz-yıkımdır. Dahil olma, atılımı mümkün kılan stratejidir.

Deleuze ve Guattari icin nihai amaç, ne bir kategoriyi yeniden-tanımlamak, suistimal etmek, veya stratejik olarak abartmak, ne de yeni bir kimlik icat etmektir. Onların amacı, özdeşlik aygıtını aynılık eşiğinin ötesine tekilliğe doğru itmek için kategorik şebekeyi bütünüyle parçalamaktır. Takribi olarak kapalı bir sistemdeki mütakabil farkların kısıtlamalarından bedeni alıp (ayrımcı bir ikili mantık dayatan üst-kodlayıcı diferansiyel şebekenin tesis ettiği, dışsal sınırların çeşitlenmesi), onu yitirgenliğin mutlak farkına fırlatmak (öyle farklılaşmış bir bedensel durumdur ki kendinden bile farklılaşır; karar-verilemez olan her bir şimdisinde, geçmişini birçok geleceğiyle birlikte korur; özgürlüğün sonsuz derecesinin keyfini süren her daim açık bir sistemdeki ikili-olmayan maddi diferansiyel olarak bedenin kendisi; girdaptaki yaşam: yoğunluk). Deleuze ve Guattari için cinsel politikasının sonu cinsiyetin (ataerkilliğin altındaki molar cinsiyet organizasyonunun) paramparça edilmesidir–aynen, sınıf politikasının sonu olarak sınıfın (kapitalizmin altındaki molar iş organizasyonunun) paramparça edilmesi gibi. Amaç, herkesin kendisini cinsiyetsizleştirmesi, molarlaştırıcı-olmayan, cinsel yaratıcılığı sınırlamak yerine onu destekleyen tarafsız bir sociusun yaratlımasıdır: üst-moleküler öz-icatların yerel-global bağıntılı yolakları dahilinde, farktan hiper-farklılaşmaya doğru.

Deleuze ve Guattari’nin “kadın-oluş” kavramına dair formulasyonu, işin doğrusu cinsiyetçidir. Değişimin sorumluluğu kadınlara yüklenmiştir, çünkü onları farklı kılan onlara ait klişedir. Erkeksi kalıbı onun desteklendiği bir eşiğin ötesine itebilecek benzer bir devrimci erkek-oluşun (örneğin, “erkeksiliği” yapısökümcü bir aşırılığa taşımak amacıyla onu teatralleştiren gay ve lezbiyen sado-mazoşist topluluklar tarafından kullanılan stratejileri takip edenler) olasılığına inanmazlar. Normal erkeğin bu tarzda bir erkek-oluşu imkansız olacaktır, çünkü bunu yaptığında zaten olduğu şeyden başkası olamaz, ama daha ziyade sadece daha çok zaman aynı kalır. Oluş, heteroseksüel erkek için acil bir seçenek değildir. Onlara ait bedenlerin ve arzuların neredeyse bütünüyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu Standart Erkek-biçimi, oluş-karşıtlığının kişileşmesidir. Molarlık, doğası gereği oluşun-feshidir. “Önden gitmeye,” yani öz yıkıma rıza göstermesi gerekenler, kendi biçimlerini esnetmesi gerekenler, “gerçek” erkeklerdir, molar erkeklerdir. Kendilerini biçimsizleştirmeleri gerekir. Şimdiye kadar onları tanımlamış olan, ve onlar adına ötekiler için tamamlayıcı tanımlar dayatan üst-kodlama aygıtından bedenlerini ve arzularını ayrıştırmaları gerekir. Bu sadece, olmaya bir son verip oluşa muktedir olduklarnda mümkün olacaktır. Varolan toplumsal düzenin onlara uyarladığı ayrıcalıklar ele alındığında, molar erkeklerin bu öz-yıkım görevine ani bir şevkle sarılması ihtimal dahilinde değildir. İntihar etmelerine yardımcı olunmalıdır. Kadınlar ve cinsel azınlıklar önden gitmek “zorunda” değillerdir–ama beklemek zorunda da değillerdir.

Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi (Deleuze ve Guattari’den Sapmalar) kitabından alınmıştır.

Categories
Dinler Sorunu

İnanç Özgürlüğü

İnanç Özgürlüğü, kulağa sempatik bir ifade olarak geliyor. Ama bu iki mefhumu önce ayrı ayrı değerlendirmeye tuttuğumuzda birbirinden çok farklı mefhumlar olduğunu görebiliyoruz. En basitinden, özgürlük, kişinin özünün öz/gür olduğunu varsayarken dini inançlar insanı kul düzeyinde ele alıp özünü de tanrıya bağlar. Dini inançlar bireyin özgürlüğünü ahlak ve kanunlarla yokederken, -tıpkı devletler gibi- özgürlükten bahsedemeyiz. Hatta bu özgürlük ve inanç mefhumlarının tanımları bile daima tartışmalıdır. İnanç özgürlüğünü, “bizim dinimizden olmayanı günü geldiğinde cihat adı altında kellerini koparma özgürlüğü” veya “Çocukları aileleri aracılığıyla laik eğitimden koparma, saçını vs örtme özgürlüğü” olarak ifade ettiğimizde durum değişmiş olur ya da “kutsalım olan ineklerin özgürlüğü” olarak ifade ettiğimde. Tüm tahakküm ilişkileri için de geçerlidir bu: okulda, askeriyede, fabrikalarda bireylerin üzerindeki tahakkümü özgürlük olarak nitelendirebilir miyiz?

Özgürlük dediğimizde ona sabit değişmez tanımlar getirebilir miyiz, bu özgürlüğün doğasına aykırı mıdır? Veya inançlı bir insan tutsak, inançsız olan özgürdür gibi kesin ifadeler kullanabilir miyiz?

Bizler sürekli güncellenen konuları bir hükümet toplantısında yasa oylaması yaparmışçasına tartıştığımız için sözgelimi inanç özgürlüğü için bir taraf olumlu, diğer taraf olumsuz oy kullanarak anında bir ikilik oluşturur ve işin özünü gözden kaçırırız. Meseleyi bir önermenin yasal olup olmaması üzerinden ele aldığımızda konuyu yeterince tartışmamış oluruz ve sonuçta gücü bünyesinde biriktiren ve çoğunluğu elinde bulunduran taraf zafer kazanır. Fakat inanç nedir, ne işimize yarar, hangi inançları esas alacağız ve esası neye göre belirleyeceğiz, özgür kılınan bir inancın sınırları ne olacaktır, ve bugün getirilen sınır ne zamana kadardır, özgürlük nedir, ne işimize yarar gibi soruları bile toplumca tartışmamışızdır henüz.

Özetle söylemek istediğim benim burada doğru sorular üretip üretmediğim değil; herhangi bir konuda taraf olmaktan önce sorulması gereken sorular ve tartışılması gereken yanıtların olduğudur. Doğru sorular ve tartışma kültürü yasalardan çok daha önemlidir diye düşünüyorum. Çünkü bu yapılamadığında toplumsal güç bir devlet aygıtına devredilmekte, kölelik daha da derinleşmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Toplumsal Sorunlar

Neo-Nazizm

Nazizm tarihin derinliklerine gömülmedi, zamanı geldiğinde tekrar kullanılmak üzere silahlar toprağın altına gömüldü. Neo Naziler her ne kadar Almanya’da marjinal olarak kabul edilse de katılmıyorum. Çünkü her gün neo nazilik sivri dişlerini henüz ısırmasa da göçmenlere, mültecilere, yabancılara göstermektedir. Belki saf Alman ırkı düşleri yenilgiye uğramıştır ama saf ırk olamasa da Alman gibi düşünen, Alman gibi eyleyen, Alman gibi konuşan insanlar istenmektedir. Nazizmin neo’su da budur zaten. “Burası bizim ülkemiz, siz siyahlar, göçmenler, mülteciler buraya geldiyseniz bize uymak zorundasınız.” Uyum sağlama programları bunun göstergesidir. Ama ne yaparsan yap sırıtmaktadır yabancılığın. Sarışın, beyaz değilsin, Almanca konuşsan bile aksanın kendini belli etmektedir. Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı adlı eserinde yahudilerin kötülükle özdeşletirilip soykırıma uğratıldığını anlatan pasajlar vardır. Bir şeyle kodlandığında bir çembere alınır ve tüm tekilliklerin gözardı edilir. Egemen bir ulus olarak birini yahudi/kötü olarak kodladığında ona her türlü zulmü yapmaya hak görürsün. Bir tavuk nasıl yiyecek ürün olarak kodlanmışsa birilerin kesip, diğerlerinin pişirip yemesi gibi. Bugün de, ne yaparsan yap sen “yabancısın”. Belki katledilmiyorsundur henüz, sadece uyarılıyorsundur. Ama sözgelimi ciddi bir ekonomik kriz baş gösterdiğinde ilk hedef tahtasına oturtulacak olanların “yabancılar” olacağı malumdur. Yabancı olmayı, kalmayı yadırgayan biri değilim şahsen, -“gurbetçi kafasını” yadırgarım, kendi kendine eziyet ediyordur çünkü, başkası tarafından eziyet edilmek için de çağrı yapıyordur ama yabancı oluşu değil- Türkiye’de de yabancıydım. Kendini egemen sayanlardan anlayış, hoşgörü beklemek de değil. Mesele ettiğim şey, kendini egemen sayan türün kalıplarını teşhir etmektir. Onları “yabancı-oluşlara” çağrıdır. Bir Türk Türklüğün, bir Alman Almanlığın dışına çıktıkça yaşamı duyumsayabilir çünkü. Bir sınırın ihlalidir bu, ihlaldeki çekiciliktir, sadece çekiciliği değil doğurganlığıdır, daralmış, çürümüş kalıplar dışında yeni yaşam sahaları açmasıdır.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika Toplumsal Sorunlar

21. Yüzyılın Günah Keçisi: Mülteciler

Foucault, verdiği bir röportajda 20. yüzyıldaki katliamlarla, soykırımlarla başlayan mültecilik sorunu 21. yüzyılda gerçekleşecek büyük göçün habercisidir, derken doğru bir tespit yapıyordu:

“Soykırımlar ve etnik katliamlar 20. yüzyılda çok sık meydana geldi. Bence yakın gelecekte bu tür olaylar daha farkı biçimlerde kendini tekrar edecektir. Bunun öncelikli sebebi son yıllarda diktatörlük rejimine sahip devletlerin sayısının azalacağı yerde artmış olmasıdır. İnsanların politik olarak kendilerini ifade etmeleri bu ülkelerde imkânsız olduğundan ve direnmek için gerekli olan güce sahip olmadıklarından, diktatörlük baskısı altındaki halklar içinde bulundukları cehennemden kaçmayı tercih edeceklerdir.

İkinci olarak, geçmişlerinde koloni olan devletlerin sınırları değişmemiş ve bunun sonucunda da etnik kimlikler, diller ve dinler karışık halde kalmıştır. Bu durum ciddi gerilimlere yol açmaktadır. Bu ülkelerde, halklar arasındaki düşmanlıkların patlamaya yol açması ve büyük çapta yer değiştirmelere ve devlet aygıtlarının çöküşüne neden olması ihtimali mevcuttur.

Üçüncü olarak ise, üçüncü dünyanın ve gelişmekte olan ülkelerin iş gücüne ihtiyaç duyan gelişmiş ülkeler Portekiz, Cezayir ya da Afrika’dan göçmen ithal ettiler. Fakat teknolojik evrim sebebiyle artık bu tür bir iş gücüne gereksinimi kalmayan bu gelişmiş ülkeler göçmenleri geri yollama derdine düşmüştür. Tüm bu sorunlar yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insanı içeren bir soruna, halk göçüne yol açmaktadır. Ve bu halk göçleri mevcut koşullar yüzünden daha da acı dolu ve trajik hale gelmekte ve kaçınılmaz olarak ölümler ve cinayetler eşliğinde ilerlemektedir. Korkarım ki Vietnam’da olanlar yalnızca geçmişte yaşananların bir sonucu değil, geleceğin de bir habercisi niteliğindedir.” (1)

Mültecilik 21. yüzyılın temel sorunlarından biridir ve bu sorunu kesinlikle mülteci düşmanlığıyla bitiremezsiniz. Bu düşmanlıkla sadece mültecilere zarar verirsiniz ve bu sadist duygularınızı doyurmak dışında size birşey kazandırmaz.

Nedir mülteciliği vareden koşullar? Devletlerin halklara karşı gaddarlığı, savaş politikaları, Ortadoğudaki tekrar toprak paylaşım gayeleri, ekonomik eşitsizlik, ırkçılık, faşizm. Yani mülteciliği vareden nedenleri sürdürerek mülteciliği yok edemezsiniz. Meseleyi böyle ele almıyorsanız zenofobik kaşıntılarla sorunu daha da köreltirsiniz.

21, yüzyılın günah keçileri mülteciler midir? Avrupa’da ve Türkiye’de böyle ilan edilmiş gözüküyor. Mutsuzluktan, yabancılaşmadan, yalnızlıktan geberen, antidepresan ilaçlarıyla ayakta kalmaya çalışan beyaz toplumların bir kısmı saflığımız, yapımız bozulmasın diye mültecilerden ürkerken diğer kısmı sanki yoksulluklarının nedeni mültecilermiş, sanki mülteciler yokken ülkesinde hiç tecavüz, cinayet olayları olmazmış gibi davranıyor. Olayları kavrayamadıkları için de en zayıf halka kimse yaşadığı mutsuzluğun, yoksulluğun, adaletsizliğin nedenini mülteciler olarak tespit edip saldırganlaşıyor. Eğer mültecilerle gerçekten de bir sıkıntınız varsa öncelikle devletinize kafa tutmalısınız. Devletin halka kafa tuttuğu koşullarda katliamlarla birlikte mültecilik artar.

Dünya üzerinde bilinen göçmen sayısı, yani doğduğu ülkeyi terkedip başka bir ülkeye göç eden insan sayısı 258 milyon civarındadır. 2016 yılı sonunda BMMYK mülteci sayısının ise 65 Milyon 600 Bin kişi olduğunu açıklamıştı. Doğduğu ülkeden kaçarken ölen/öldürülen mülteci sayısı belirsiz. 2018 yılında bu sayının kaça yükseldiğini ve resmi olarak tespit edilemeyen mültecilerin sayısını bilmiyorum. Fakat bu rakamlar da gösteriyor ki muazzam bir göç akımı var. Artık o eski sınırlardan yalnızca metalar değil canlı kanlı insanlar da geçmektedir. Avrupa ülkeleri kendi aralarında vizesiz geçişle aralarındaki sınırları bir nebze olsun kaldırmıştır. Fakat Avrupa dışı üçüncü dünya ülkelerinden açlıktan, savaştan, adaletsizlikten gelen mülteciler onları kara kara düşündürmektedir. Neden kendi ülkelerinde kalıp ülkesindeki adaletsizlikle, açlıkla, savaşla mücadele edemeyip buraya geliyorlar tepkileri yersizdir. Beyaz adam bunu hiçbir zaman anlamaz. Ortadoğu’da sömürgeci rolüne bürünüp savaş kışkırtıcılığı yapmanın, silah tüccarlığı yapmanın sonucudur mülteciler. Bu sebeple de mültecilere mecburdur Avrupa. Bugüne dek mültecileri entegrasyon programlarına sokarak kendi yapısını kurtarma çabası artık nafile bir çaba halini almaktadır. Giderek bu yapı değişime zorlanmaktadır. Bu ise yeni koşullar yeni olanaklar demektir. Toplumsal meseleleri mültecileri katmadan düşünemeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Bir dönem nasıl ki proletarya burjuva devletlerin başına bela olmuşsa bu dönem de mülteciler devletlerin başına bela olacaktır.

Baran Sarkisyan

(1) Röportaj, Michel Foucault en 1979 : «Les hommes réprimés par la dictature choisiront d’échapper à l’enfer başlığıya Libération‘de 18 Eylül 2015’de ve Libération.fr‘de 17 Eylül 2015’de yeniden yayınlanmıştır. Japonca’dan Fransızca’ya Ryôji Nakamura tarafından 1994 yılında, Fransızca’dan İngilizce’ye Felix de Montety tarafından 2015 yılında çevrilmiştir.

Kaynak: http://progressivegeographies.com/  Türkçe çeviri: Esen Kara, fraksiyon.org

Categories
Kadın

Kadın Doğruyu Söyleyebilir Mi?

Foucault “parrhesia”nın, doğruyu söylemenin Yunan edebiyatındaki ilk örneklerine Euripides’in tragedyalarında rastlar ve çözümlemeye “Fenikeli Kadınlar”la başlar: “Oedipus’un ölümünden sonra oğulları Eteokles ve Polyneikes, …bir anlaşma yaparak Thebai’yi yıldan yıla dönüşümlü olarak yönetmeye ve ilk yıl Eteokles’in başa geçmesine karar verirler. Ancak Eteokles hükümdarlığının ilk yılı sona erdiğinde tahtı bırakmayı ve iktidarı kardeşi Polyneikes’e devretmeyi reddeder. Dolayısıyla oyunda Eteokles tiranlığı, sürgünde yaşayan Polykneikes ise demokratik rejimi temsil etmektedir” (Doğruyu Söylemek, Ayrıntı). Siyasi erk, babadan miras kalmıştır. Erk, erkekler arasında paylaşılabilir ancak; erk, erkeğe devredilmeli. Parrhesia’yı da sadece erkekler kullanabilir. Sürgünde olan erkek iktidara geçtiğinde belki de iktidarı devretmeyi reddedecek ve tirana dönüşecek. Eril kısır döngü. Tragedya MÖ 411-409’da yazılmış ama bugün yazılsaydı da olurdu.
Sürgünde olmayı en büyük sefalet olarak tanımlayan Polyneikes, “bir sürgünün kalbini en çok yaralayan şey nedir?” diye sorulduğunda, insanın “özgürce konuşma hakkından mahrum” olmasıdır diye yanıtlar. Konuştuğu kişi ekler: “insanın zihninden geçenleri söylemekten men edilmesi… Bu bir kölenin yaşamına benziyor.” Parrhesia, yani doğruyu söylemek, Atina demokrasisinin temel özelliklerinden biridir. Kamusal konuşmanın koşulu olan parrhesia vatandaş sayılan bireyler arasında kullanılır. Parrhesia’nın ortaya çıktığı yer agora’dır. Eğer sitenin nizami vatandaşı değilseniz, sürgündeyseniz, parrhesia’yı kullanamazsınız. Özgür konuşma hakkına sahip değilseniz, iktidarın hiçbir türünü kullanmazsınız ve bu nedenle bir köleyle aynı statüye sahip olacaksınız.
Antik Yunan’da kadınların köleler, çocuklar ve yabancılarla birlikte demokrasiden hiçbir şekilde pay almadıklarını, eril mekânlardan ayrı mekânlarda yaşadıklarını, kamusal alandan ve toplumsal kararlardan dışlandıklarını biliyoruz (bkz Ten ve Taş, Richard Sennett, Metis). Dolayısıyla kadınlar da tıpkı köleler gibi parrhesia kullanamazlardı. Doğruyu söyleyebilenler vatandaş sayılan erkeklerdir. Parrhesia, erkekler arasında geçen bir cesaret oyunudur. Hakikatle kişisel ilişkisi olan erkek, kendinden daha güçlü, iktidar konumundaki bir başka erkeğe karşı, risk alarak hakikati söyleyebilirdi ancak. Erkekliğin bir hakikat olarak dayatıldığı ve erkekliğe eşlik eden cesaretin, risk almanın, hayatını tehlikeye atmanın yüceltildiği bir toplumda kadınlar ve kadınlara atfedilen özellikler aşağılanacaktır.
Kadınların doğruyu söyleme hakları iktidarla birlikte, erkekliğin tek hakikat olarak kendini dayatmasından beri ellerinden alınmıştır. Kadınlar hep sürgündedir. Toprak sürüldüğünde kadınlar da sürgüne gönderilmiştir. Bel, tarımda kullanılan bir tarım aleti. Göçebelikten yerleşik hayata geçince önce toprak anayı belledik; gerisini söyleyemiyorum, ağır cinsiyetçi bir deyim; isteyen cinsiyetçi TDK’ye bakabilir. Eril kültürün ürettiği ve ardından mitolojik evren anlayışına ve dolayısıyla doğaya aktarılan eril ve dişil ayrımı, erkeğin kadın ve kadınla ilişkilendirilen her şeyin üzerinde kurduğu tahakkümü durmadan meşrulaştırıyor. Erkeğin erdemi, ahlakı, hakikati belirlediği bir düzende haliyle kadının doğasına da negatif özellikler düşecek. Kadın erkeği, dolayısıyla erdemi, ahlakı ve hakikati durmadan bozan, baştan çıkaran negatif bir unsurdur. Ve kadın konumuna isyan ettiğinde bile yine erkek haklı çıkacak, çünkü eril şemaya göre kadın, tam da doğasına göre davranıyor. Çıkışı olmayan eril bir kısırdöngünün, Pierre Bourdieu’nun deyişiyle “sembolik şiddet”in içine kapatıldık: “Tüm sosyalleştirme işlemi kadına sınırlar dayatmaya dayalıdır: Bu sınırların tümü kutsal olarak tanımlanır ve bedene kazınmalıdır” (Eril Tahakküm, Bağlam).
Sembolik şiddet, hükmedilenin hükmedene gösterdiği bağlılık aracılığıyla kurulur. Kendimizi algılarken ve anlamdırırken, eril iktidarın doğaya yansıtarak meşrulaştırdığı şemaya göre davranıyoruz. Parrhesia “erk”ekler arasında geçen iktidar oyunudur. Bugün kadınlar, kadınlıklarını olumsuzladıkları, erkeğin değerlerini benimsedikleri ölçüde parrhesia kullanabilirler ancak. Peki, kadın doğruyu söyleyebilir mi? Hep birlikte tirandan, “erk”ten, erkeğin değerlerinden kurtulduğumuzda, yeryüzünün değerlerini, çokluğu, oluşu, yaşamayı ve yaşatmayı olumladığımızda. Oysa yeryüzünü yıkıma sürükleyen “erk” bize akıl veriyor hala, hakikati bildiriyor: Tiran konuşuyor!

Rahmi Öğdül

Categories
Kadın

“Öyle erilsin ki öz savunma koysunlar yoluna”

Doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. İnsanlarda kendilerini gerek toplum tarafından gerekse kendi türü bakımından korumak zorundadır. Doğada yaşayan bir canlı kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalmazken, insan kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalır. Bu durumda insan kendi türü olan ama kendisinden daha zayıf gördüğü insan üzerinde tahakküm uygulamaya başlar.

Toplum tarafından ‘zayıf halka’ olarak nitelendirilen kadın, ilkel komünal yaşamdan günümüze kadar erkeklerle aynı dünyayı paylaşmasına rağmen, aynı toplumsal koşulları bir türlü elde edememiştir. Çünkü kadının taşıdığı beden, erkeğe göre daha az fiziksel güce sahip olduğu kurgusundadır. Ve onun erkek tarafından korunması gerektiği düşüncesi insanların kafasında geçerlilik kazanmıştır. Oysaki araştırmalar ilkel komünizmin yaşanıldığı dönemde kadın ve erkeğin fiziksel özellikleri ve güçleri arasında bir fark olmadığını ispatlamıştır. İlkel komünal toplumlarda kadın toplumun diğer üyeleri gibi yaşama içgüdüsüyle vahşi hayvanlara karşı kabileyi koruyabiliyordu. Doğada avlanıyor ve besin toplayabiliyordu. Çünkü yaşamlarını sürdürebilmeleri için dayanışma içinde olmaları gerekiyordu. Topluluğu bir arada tutan bu güç düşmana karşı en iyi silahtı. Asyalı kadın hikayeleri kadıncıl toplumların nasıl ayakta dimdik bir şekilde durabildiğini gösterir. İnsanlık yüz binlerce yıl önce bu durumdaydı. Bugün ise komünal yaşamın yerini özel mülkiyet, sınıflar, patriyarka ve kapitalizm aldı. Kadınlar erkek-devlet-hükümet işbirliği içinde her geçen gün toplumda ötekileştiriliyor. Cinayete kurban gidiyor. Uygulanan politikalar, ataerkil zihniyeti ve cinsiyetçi yaklaşımları geliştirmeye ve geçerlilik kazandırmaya çalışıyor. Kadınlar bu ataerkil zihniyete karşı bir araya gelerek, daha fazla ölmemek için örgütlü mücadelelerini sürdürüyorlar. Dünyanın birçok yerinde kendi öz-savunma birliklerini oluşturan kadınlar çarenin “erkek devletin vereceği adalet” olmadığının farkına varmış durumda.

Öncelikle metnin giriş cümlesinde belirttiğim gibi, doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. Burada anlatmak istediğim, canlılar kendileri için tehdit oluşturacak bir saldırıya karşı savunma mekanizmalarını kullanabilirler bu gayet normaldir ve suç teşkil etmez. Çünkü canlının kendini koruma içgüdüsü devreye girer. Böylelikle ortaya bir mağdur ve bir fail çıkar. Mağdur savunma mekanizmasını kullanarak kendini failden korur. Fail kurtulur ya da kurtulmaz ama mağdur hep mağdur olarak kalır. Çünkü ataerkil sistem mağdurun mağdur olarak kalması için elinden gelen her şeyi yapar. Örneğin mahkemelerde failin aldığı iyi hal indirimleri gibi…

“Antalya’da sevgilisinin üzerine benzin dökerek yakan sanık ‘iyi hal indirimi’ aldı.”

“Adana’da kendisini aldattığından şüphelendiği 44 yaşındaki eşini boğarak öldüren 47 yaşındaki sanık, ‘tahrik’ ve ‘iyi hâl indirimleri’ uygulanarak 19 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

“İstanbul Küçükçekmece’de sevgilisini ve sevgilisinin kız arkadaşını öldüren sanık iki kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, sanığın cezasını, ‘iyi hal’ ve ‘pişmanlık’ indirimi yaparak 50 yıla düşürdü”

“Diyarbakır’da kendini subay olarak tanıtıp, 14 yaşındaki 3 kızı evine götürdüğü, esrar içirdiği ve porno film izletip cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 150 yıl hapis istemiyle yargılanan tercüman Ubeydullah Ç. ‘Saygın Tutum’ indirimi uygulanarak 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”

“Erzurum’da boncuk almaya gelen 12 yaşındaki E.A.’ya cinsel istismarda bulunduğu için 12.5 yıl hapis cezasına çarptırılan 49 yaşındaki tuhafiyeci C.U.’nun aldığı ceza kızın tedaviyle ‘psikolojisi düzeldiği’ için 10 yıl azaldı.”

Her gün okuduğumuz bu gazete başlıklarına baktığımızda görüyoruz ki, erkek olmak indirim almaya yetiyor. Hal böyleyken kadınların neden öz savunmada ısrarcı olduğunun da altını çizmiş oluyoruz.

Esma Özlen

Categories
Kadın

Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm?

Hani uzak ülkelerde ölmek için gidilen kutsal şehirler vardır ya, inananlar nehrin kıyısındaki harabe tapınaklarda kirli döşeklere uzanıp usulca ölümü beklerler ya, ben de onlar gibi, bu şehre çok uzaklardan ölmek için… kendimi öldürmek için geldim.

Aslında bıraksalar doğduğum yerde de ölebilirdim. Zamanı gelince, kendiliğinden. Ama hayat beni rezil bir değnekle dürttü. Kalk, deliliğin peşine takıl, akılsızlığın peşine, hırsın peşine, inançsızlığın peşine takıl, kalk o şehre git, sokaklarında dolaş, kuytularında seviş, tepelerinde öldür, çukurlarında öl dedi.

Şehre geldiğim ilk günden beri kılıktan kılığa girer, tehlikelerden tehlikeler seçerim. En sakin mahallede, sıradan bir apartmanın sıradan bir dairesinde, sıradan kocamla ve sıradan çocuklarımla, sıradan… gerçekten çok sıradan bir hayat yaşasam bile, kızıl, sarı, siyah, kestane saçlarım pencereden aşağı uzanır, tehlike saçlarımdan yukarı tırmanır.

Bir gün kıskançlık yüzünden ben kalbimden bıçaklanırım, bir başka gün ben kocamı kalbinden bıçaklarım. Mutfağımda hep kara saplı bir bıçak. Yoksulluk mutlak ölüm kokacak.

Çocuklar doğururum peş peşe. Kimini büyütürüm, kimini sokağa bırakırım. Yangınlar çıkar evimde. Bazen çocuklarımı korumak için alevlere atılırım, bazen alevlerin yuttuğu çocuklarım yüzünden çıldırırım. Tüpten sızan kokudan, bacadan tüten dumandan öldüğümüz de olmuştur çocuklarımla, koyun koyuna.

Bazen bir kuaför salonunda çalışan küçücük bir kızım. Asla aynı elbiseleri giyemeyeceğim,asla aynı adamları sevemeyeceğim, asla aynı şeyelere üzülemeyeceğim kadınların ellerini, ayaklarını kucağıma alır, ince titrek dizlerime dayar, kısa pembe tırnaklı parmaklarımın arasında, makas, törpü, pamuk, oje, aseton, sabun, krem, zevk, acı ve nefret, cinnet geçiririm. Cinnetim içime döner, onların biteviye konuşmalarını sessizce dinler. Bir gün içimden çıkacak, ya sizi, ya beni, ya da hepimizi teker teker öldürecek, demek isterim. Susarım.

Suskunluğum koca bir çığlığa dönüştüğünde çok uzaklarda olurum. Bütün akrabalarımdan, tanıdıklarımdan, hayallerimden, tutkularımdan… çok uzakta. Mesela bir otel odasında. Aynanın karşısına geçip solgun yüzüme bakarım. Makyajım akmış, gözbebeklerim küçücük. Boyası gelmiş saçlarımın uçları kırılmış, rengi kaçmış ruhumun kalbi yarılmış. Kendime her gün yeni bir isim koyarım. Hepsi de çiçek isimleri olur. Her erkeğe başka bir isim. Gül benim, Menekşe benim, Nergis, Yasemin, Mine… bazen de Kadife.

Geceler boyu sokaklarda gezdiğim olur. Elimde bir içki şişesi kaldırımlarda uyurum. Bazen duvarlara yaslanır, taşlara çömelir, tanımadığım insanların arabalarına binerim. Kamyonlarda görürsünüz beni, elimde sigara, ağzımda küfür, tepemde hep vahşi bir rüzgar, kaderimi oradan oraya süpürür.

Kamyonun camından dışarı bakarım. Kaldırımda oturmuş küçücük bir kız çocuğu takılır gözüme. Üzerinde kirli mi kirli bir çaput, ayakları çıplak, burnu sümüklü. Bilirim annesi oralarda bir yerdedir. Bir ağaç dibine çöker, gizli gizli onu izler. Çocuk başını kaldırır, yanından gelip geçenlere şaşkın şaşkın bakar. O yok kadar küçük elleriyle göz göze geldiklerinin paçasına yapışır, para der, bana para ver. Arada altına işer. Çişi yol boyunca minicik bir ırmak gibi akar gider. O ırmakta ölen bir sürü çocuk gördüm ben.

Bazen ben bu şehirde on altı yaşında hamile bir kadın olurum. Evdeki çekyata uzanır ya da masanın başına geçer ağlarım. Kocam ya eve dönmezse! Kocam bu gece beni yine döverse! Karnımdaki çocuk ölecek mi? Karnımdaki çocuk ölürken beni de öldürecek mi? Babama gitsem. Kurtar beni desem. Kapılar açılır mı? Silahlar çekilir, taşlar kafama vurulur mu?

Sonra evde tek başıma doğururum çocuğu. Bir kedi gibi dişlerimle koparırım göbeğini. Üç gün hiç durmadan ağlar. O ağladıkça kocam duvarları yumruklar. Sonunda tutar zıbınından, pencereden dışarı atar. Çocuğu öldürülmiş bir anne, bu koca şehirde tek başına ne yapar?

Sokaklarda kadınların çantalarını çalan benim, kirli yataklarda tanımadığım adamların altına yatan da. Şalvarımın içindeki gizli cepler hap dolu. Çok uzaklardan bu şehre geleli yüzyıllar oldu.

Bana ait tek odanın penceresi hep karanlığa bakar. O yüzden geçmişimi de göremem geleceğimi de. Zifiri bir hayatın içinde hem kalabalık, hem yalnızlık.

Sorsanız şehri severim aslında. Kocamandır, renkli ve cazibeli. Vaatlerle doludur sanki. Ama sanki. O yüzden başım döner, gözlerim kararır, aşklarım da, cinnetlerim de hülyalıdır.

Hapishanelerinde yatarım. Üzerimde bombalar, cebimde silah, düşler kurarım. Yenemediğim şehri havaya uçursam. Sevişmediğim erkekleri paramparça etsem. Doğuramadığım çocukları kalplerinden bıçaklasam. Geldiğim dağların türkülerini söyleye söyleye çıksam mahkemelerine. Şehir mi yaman, ben mi yaman.

Karanlık mahallelerine daldığım olur bazen şehrin. Kadınlar siyah, kapkara. İlahi bir yalanın içinde yuvarlana yuvarlana, bütün mezarları teker teker ziyaret ederim. Bildiğim bütün dualar yağmur olur başımdan aşağı akar. Herşeye inanırım o an… en çok da cehenneme, kabir azabına, günahların peşimi ne bu dünyada ne de öbür dünyada bırakmayacağına… baştan aşağı bizzat günah olduğuma.

Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam… şehir tehditten arınır mı?.. binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?

Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar önlerine atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde, kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim.

Mine Söğüt, Deli Kadın Hikayeleri

Categories
Kadın

Kuş Kadınlar

Tepeden aşağı bisikletle hızla inen güzel kadının ardından ona âşık olan genç adam bağırmaktadır:

– Iris, yavaşla! Dur! Sana yetişemiyorum!

– Yavaşlayamam. Sen bana yakın durmaya çalış. Bir şey olmaz!

İngiliz yazar Iris Murdoch’un hayatını anlatan “Iris” filminde üç kez aynı sahne tekrarlanıyor. Adam, kadının hızına yetişemiyor ömür boyu, ama ona “yakın durmayı” beceriyor. Peki hakikaten bir şey olmuyor mu? Ne oluyor ya da?

***

Bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar. Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. O kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait kılarsan… Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında düşeceklerini pekiyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini en sevdiklerinden bile korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmaları gerektiğini -her nasılsa bilirler. Onlar, insanı ancak frensiz bir seyahate davet edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o kadınlar değiller. Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler…

Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen kadınlar… Ve adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misiniz? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların kanatlarını biraz kırarlar… Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler…

***

Yıllar geçer. Iris Murdoch bütün o şahane kitapları yazar, bütün o şahane konuşmaları yapar. Zekâsıyla etrafı büyüleyip dururken, tutulamayacak bir kuş gibi oradan oraya uçuşurken birden amansız bir illete tutulur. Alzheimer hastalığı ışıklı sözcüklerini hızla elinden çekip almaktadır. Gökyüzünü ateşe veren alev rengi kanat tüylerini bir bir söker gibi… Ona “yakın durmak için” onca çaba harcayan adam, yatakta, yanında duran, artık tam da en başından beri istediği gibi “yavaşlayıp durmuş” bu düşkün kuşu artık istememektedir. Neden?

– Iris! İlk kez bana aitsin! ilk kez benimsin!

Ve ben seni istemiyorum!

***

Bilir misiniz? Manolyalar, o kocaman beyaz çiçekler, dokunuldukları anda küserler. Birden, kahverengi çürürler. Kuş kadınlar, manolyalar gibidirler. Kimi kadınlar hareketinin önüne geçilmeden, “yakın durarak” izlenmek, sevilmek mecburiyetindedirler. Bu bir seçim değildir, sevilen renklerini korumak için bunu yapmaları gerektiğini her nasılsa bilirler. Kollarından tutulduklarında amansız bir illete yakalanacaklarını bilirler. Uçuşup, renklerini dağıtıp, çırpınıp hayat içinde, sonra sessizce gidecekler. Durmak büyüyü bitirir, bunu bildikleri için onları sevmiş olan adamlar onlara güvenmelidirler. Tepeden aşağı inen bir bisiklet gibi, fren yapmadan gitmeyi tez elden öğrenmelidirler. Fren yaparsa o kadının artık o kadın olmayacağını… Kuş kadınlar, uçamadıklarında kıymetsiz bir av etine dönüşeceklerini pek iyi bilirler….

Ece Temelkuran

Categories
Kadın

ORTA YAŞ KADIN BEDENİNİN TIBBİLEŞTİRİLMESİ: MENOPOZ

Batının tarihinde XVIII. yüzyıla kadar menopoza ait yazılı bilgiler çok az. 1650’de Giovanni Marinello  menopoza giren kadınların güçsüzleştiğini, menopozun göz bozukluklarına, yüksek ateşe, kusmaya, ağrılara neden olduğunu yazıyordu. 1710’da Simon David Titius menopozun kadının sağlığı üzerindeki zararlı etkilerine değinen bir monografi yayınlayacaktı. 1703’te John Freind menopoz üzerine Latince bir kitap yazacak, 1729’da ingilizceye çevrilen metin menopoz konusunda bu dilde yayınlanan ilk kitap olacaktı. Freind menopozun doğa tarafından belirlenen bir olgu olduğunu, kadında yaşın ilerlemesiyle birlikte adet kanamalarının azaldığını, menopozun bir hastalık olmadığını, yaşlanan kadınların sağlıklarını koruduğunu söyleyecekti. Michael Stolberg’in “A Woman’s Hell? Medical Perceptions of Menopause in Preindustrial Europe” adlı yazısında belirttiği gibi (Bulletin of the History of Medicine, 1999, 73. 3 ) Avrupa’da XVIII. yüzyıl ortalarına kadar doktorlar- ilerleyen yaşla ilişkili olarak-vücuttaki fazla kanın dışarı atılamayışının menopoza yol açtığını düşünüyorlardı. Yaşlanan lifler sertleşiyor, rahimdeki damarlar daralıyor, dışarı atılamayan kan vücutta birikip  migrene, kan hücum eden yüzün kızarmasına, baş dönmesine, iştah kaybına neden oluyordu. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru menopoz patolojikleştirilecek, orta yaşlı kadınlarda görülen neredeyse tüm rahatsızlıkların ( bayılma, bulantı, kusma, sersemlik hissi, baş ağrısı, hıçkırık, çarpıntı vb.)nedeni olarak gösterilecekti. Menopoza giren kadının daha hassas, endişeli, üzgün olduğu, çocuklarına karşı çabucak sinirlendiği, bazen şiddetli patlamalar yaşadığı söyleniyordu. Öte yandan bazı doktorlar menopozun bir hastalık olmayıp doğal bir olgu olduğunu, tehlikeli bir yanının bulunmadığını, menopoz döneminden sonra kadının daha da sağlıklı hale geldiğini söyleyeceklerdi. Kadının vücudunda kaosa ve düzensizliğe neden olduğu düşünülen adet kanamasının öne çıkarılarak patolojikleştirilmesi adet kanamasının son bulduğu menopoz sonrası döneme bir ölçüde pozitif bir biçimde yaklaşılmasını beraberinde getiriyordu. Adet kanaması aşırı hassasiyete, sinirliliğe ve heyecana yol açıyor, bu dönemin son bulmasıyla vücut istikrara kavuşuyordu. Menopoz dönemi kadın için fırtınalı geçen, buhranlı, zor bir dönemdi ve vücutta düzensizliğe neden oluyordu. Ama bir kez bu zorunlu dönem atlatıldıktan sonra vücut dengesine ve istikrarına kavuşuyor, eskisinden daha sağlıklı hale geliyordu. Menopoz konusundaki farklı yaklaşımlarına  karşın doktorlar sonuçta konumlarını güçlendiriyorlar , menopoz konusunda normatif bir gücün sahibi haline geliyorlar, kadınların cinsel ve özel hayatlarına karışıyorlardı. Doktorlar kırk yaşının üzerindeki kadınlara seks yapmamayı, kumar oynamamayı, mastürbasyon yapmamayı, baharatlı yiyecekler yememeyi, aşk romanları okumamayı önereceklerdi. İffetli bir yaşam sürdürdükleri taktirde kadınların menopoz döneminden sonra uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmemeleri için hiçbir neden yoktu!

Margaret Lock’un belirttiği gibi menopoz kavramı ilk kez 1821’de Fransız doktor C.P.L. de Gardanne tarafından kullanıldı ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ve Fransa’da tıp literatürüne girdi. Öte yandan Ruth Formanek’in “Continuity and Change and ‘The Change of Life’: Premodern Views of the Menopause” adlı yazısında dikkat çektiği gibi (The Meanings of Menopause’un içinde) XIX. yüzyılın tıp literatüründe menopozdan çok az bahsediliyordu. Yüzyıl ortalarında tıp açısından asıl önemli olan konu kadının doğurganlığı, doğurma kapasitesiydi. Dönemin ideolojisi çerçevesinde artık doğuramayan kadın değerden düşüyordu. Joy Webster Barbre’ın  “Meno-Boomers and Moral Guardians: An exploration of the Cultural Construction of Menopause” adlı yazısında belirttiği gibi ( The Politics of Women’s Bodies’in içinde) XIX. yüzyılda rahim kadınlığı tanımlayan temel organdı ve menopoz kadının varlığının özünün son bulması anlamına gelmekteydi. Viktoryen dönemde doktorların saptadıkları ortalama menopoz yaşı kırk beş idi. 1870’lerde kadınların ömrünün altmış yaşın üzerinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda menopoz döneminden sonra kadınların önünde uzunca bir yaşam süresi kalıyordu. Doktorlar açısından bu dönem “kadınların cinsel hayatının son bulmuş olduğu” bir dönemdi. Dönemin söylemine göre kadının cinselliği onun doğurma gücüyle aynı anlama geliyordu ve kadın doğuramadığında cinsel olarak bir hiçti. Öte yandan dönemin ideolojisi “cinselliğin mevcut olmadığı” menopoz sonrası dönemi “saygıdeğer bir konuma” kavuşturmaya çalışıyordu. Bu dönemde “cinselliğin yıkıcı yanlarından” kurtulmuş kadın “doğru yaşam biçimiyle”, olgunluğuyla çevresinin hürmet ve saygısına mazhar oluyor, büyükanne olarak torunlarıyla ilgileniyor, kocasına bir dost olarak şefkat gösteriyor, evi çekip çeviriyordu! Bununla birlikte menopoz sonrası dönemdeki kadını “işi bitmiş” olarak gören yaklaşımlar da mevcuttu. Yaşlılıkla birlikte anılan bu dönemde kadın artık doğuramadığı gibi çocuklar da büyümüş ve evden ayrılmış oluyorlardı ve geriye kadının yapabileceği pek bir şey kalmıyordu!

XIX. yüzyılın ikinci yarısında  menopoz sonrası dönem kadının “cinselliğin yol açtığı tehlikelerden uzaklaştığı” bir dönem olarak görülmekteydi. Yeter ki kadın menopoz denen kritik ve tehlikeli dönemi, fırtınalı yılları doğru ve kazasız belasız bir biçimde  atlatsındı! Barbre’ın belirttiği gibi doktorlar menopoz dönemini kadının tüm hayatını düzenleyen sistemin çöktüğü bir dönem olarak görüyorlardı. Kronik sağlıksızlık, halsizlik, verem, romatizma, şeker hastalığı, basur, gut, kalp rahatsızlıkları, sağırlık ve birçok rahatsızlık menopozun bir sonucu olarak görülmekteydi. Öte yandan doktorları menopoz dönemine ilişkin olarak endişeye sevk eden asıl neden fiziksel rahatsızlıklardan ziyade zihinsel, ahlaki bozukluklardı! Menopoz üzerine yazmış az sayıda doktordan biri olan E. J. Tilt normalde ahlaklı olan kadınların menopoz döneminde ahlaki prensiplerini yitirdiklerini, yalancı, hırçın olduklarını, hırsızlık yaptıklarını, ailelerini tek ettiklerini söyleyecekti. Tilt’e göre menopoza girmiş kadındaki cinsel arzu marazi bir sinirliliğin ya da rahimsel bir rahatsızlığın işaretiydi ve tedavi edilmesi gerekiyordu. Viktoryen dönemdeki mahkemeler, eğer  marketlerde hırsızlık yapan kleptoman kadınlar menopoz dönemindeyse, “ahlaki dengesizliği” savunmanın lehine bir gerekçe olarak kabul ediyordu. Tilt ve diğer doktorlar menopoz dönemindeki kadınlara roman okumamayı, dans etmemeyi, güçlü duygulardan sakınmayı, cinsel ilişkiye girmemeyi, tiyatroya ya da partilere gitmemeyi öneriyorlardı, çünkü bunlar vücudun sinir sistemini  olumsuz bir biçimde uyarabilir ve üreme organlarının işleyişine zarar verebilirdi! Doktorlar bu dönemdeki kadınlara ahlaklı ve sakin bir yaşamı, dinlenmeyi, kendilerini ev hayatına adamayı, dış dünyadan el ayak çekmeyi öneriyorlardı. “Ahlaklı yaşam” önerileri sadece menopoz dönemiyle sınırlı değildi, kadın menopozu önceleyen dönemde de ahlaklı bir şekilde yaşayarak kendini ilerideki fırtınalı dönemin güçlüklerine hazırlamalıydı! Gençlikte yaşanan kürtaj, “cinsel aşırılık”, mastürbasyon, dans, aşk romanları okuma, seksi elbiseler giyme ve benzeri “uygunsuz davranışların” bedeli ilerideki menopoz döneminde çok ağır bir biçimde ödenmekteydi!

Avrupa’da 1860’lar sonrasında kadınlardaki bir çok rahatsızlığın onların “hastalık üretmeye eğilimli” cinsel organlarından kaynaklandığı düşünülüyor, bu organlar olumsuz yargılarla birlikte anılıyordu. XIX. yüzyıl ortalarında menopozun nedeni olarak vücuttaki dışarı atılamayan fazla kan öne çıkarılırken yüzyıl sonuna doğru menopozu yumurtalıklardaki değişimlerle ilişkilendiren yaklaşımlar güçlendi, menopozun kadını fiziksel, zihinsel, sinirsel hastalıklara açık hale getirdiği giderek daha fazla vurgulanmaya başladı. Menopoz dönemindeki kadın cinsel olarak ölmüş görülüyor, çöküş ve bozulma kavramlarıyla bir arada anılıyordu. Öte yandan menopozla ilgili tıbbi yaklaşımlar ırksal ve sınıfsal bir boyuta da sahipti. XIX. yüzyılda menopoz konusunda gerçekleştirilen az sayıdaki çalışma orta ve üst sınıflardan kadınlara ilişkin vakalara dayanmaktaydı. Dönemin tıbbı, olumsuz yargılarla yaklaşsa da, bu hassas, eğitimli, iffetli  kadınların karşılaştığı sorunları-erkek egemen değerlerin belirlediği bir çerçeve içinde- çözmeye, eril dünyanın da “başına dert olan” bu tehlikeli dönemi kazasız belasız atlatmalarına yardımcı olmaya çalışıyordu! Darwin’in evrim kuramını kendilerine örnek alan doktorlar uygarlaşmış orta sınıf kadınlarından farklı olarak “evrim merdiveninin alt basamaklarında tökezlemiş”, “vahşi, kaba saba, hayvani” bir yaşam süren köylü, yoksul, siyah, kadınların, fahişelerin menopoza erken yaşta girdiklerini söylüyorlardı! Bu kadınlar menopozu kolay atlatıyorlardı çünkü sert yaşam ve ağır çalışma koşulları onları narin, duyarlı orta sınıf kadınlarına kıyasla daha dayanıklı kılıyordu! Aynı dönemde doktorlar hayvanların, delilerin, yoksulların, siyahların soğuktan, sert yaşam koşullarından fazla etkilenmediklerini dile getirmekteydi. Orta ve üst sınıf kadınlarına gelince ne yazık ki onları uygarlaştıran kent yaşamı aynı zamanda dejenerasyonun koşullarını da yaratıyordu! Erotik tutkuları olmayan, doğal bir yaşam sürüp kendilerini çocuk doğurup büyütmeye adayan köylü kadınlarından farklı olarak kentli kadınları kumar, cinsel serbestlik, ahlaki yozlaşma vb. tehlikeler beklemekteydi! Viktoryen dönemin tıp söylemi orta sınıf kadınlarının menopozlarını ve özel yaşamlarını inzibat altına almaya çalışacaktı.

XX. yüzyıl başlarına gelindiğinde menopoz konusuna az yer veren tıp literatürü menopozun nedeni olarak yumurtalıklardaki bozulmayı öne çıkarmaya başlamıştı. 1920’lerde menopozun yumurtalıkların salgıladığı dişilik hormonlarıyla ilişkili olduğu dile getirilecek, daha sonraki yıllarda menopoza yol açan temel faktörün estrojen eksikliği olduğu söylenecekti. 1920 sonlarında estrojen laboratuarda ayrıştırıldı ve 1940’larda menopoza yönelik hormon tedavisinde kullanılmaya başlandı. Ancak estrojen tedavisi pahalı olması nedeniyle yaygınlık kazanamadı. Kadın hareketinin ve sağlık aktivistlerinin çabalarına karşın menopoz XX. yüzyılın ilk yarısında etrafını kuşatan negatif söylemin basıncından kurtulamadı. Menopoz kadının cinsel yaşamının sonu, bir tür doğal, anatomik kader olarak görülmekte, kayıp, bozulma, düşüş gibi kavramlarla bir arada anılmaktaydı. Helene Deutsch  menopozu tedavi edilemez narsistik yaralanma ve çürümeyle ilişkilendirecekti. Deutsch adet kanamasının kesilmesiyle birlikte  kadının cinsel hayatının sona ermekte olduğunu, kadının her zaman doğurmak istediğini, menopozun depresyona yol açtığını söylüyordu. Menopozu bir kabus olarak gösteren söylemin güç kaybetmesi için ikinci dünya savaşı sonrasının refah toplumunu beklemek gerekecekti. Bu dönemde serbest zaman faaliyetlerinin önem kazanması, tüketim toplumunun hızla gelişmesi, kadınların çalışma hayatına kitlesel olarak katılması menopoz sonrası döneme ilişkin olarak yeni bir kadın imajının kurulmasının koşullarını yaratacaktı. 1963’te Robert Wilson karısıyla birlikte yazdığı bir makalede menopoz sonrası dönemde kadının cinsel hayatının, kadınlığının sona erdiğini, kadının yaşamını daha önceki varlığının bir kalıntısı olarak sürdürdüğünü, bu dönemde hipertansiyon, arterit, yüksek kolesterol  vb. bir çok rahatsızlığın ortaya çıktığını, kadınların dünyayı gri bir tülün arkasından gördüklerini, hayatı ıskalayan yaratıklar haline geldiklerini söyleyecekti. Makalenin ilgi görmesi üzerine Wilson 1966’da Feminine Forever adlı bir kitap yayınlayacak ve kitabın satışı kısa bir süre içinde yüz bine ulaşacaktı. Wilson kitabında daha öne yayınlanan makaledeki görüşlerini geliştiriyor, menopozun kadınlığı, kadının cinselliğini ortadan kaldırdığını  belirtiyordu. İlk bakışta Wilson’ın görüşleri XIX. yüzyıla ait bir çok klişeyi yansıtıyordu. Ancak Wilson’ın farklı olarak söylediği önemli şey şuydu: Menopoz vücuttaki estrojen eksikliğinden kaynaklanıyordu ve estrojen tedavisi (Estrogen Replacement Therapy, ERT) uygulandığı taktirde kadınlar ilelebet kadınlıklarını ve cinselliklerini koruyabileceklerdi. Menopoz şeker hastalığı benzeri bir hastalıktı. Roe Sybylla’nın “Situating Menopause Within the Strategies of Power: A Genealogy” adlı yazısında belirttiği gibi ( Reinterpreting Menopause’un içinde) Wilson XIX. yüzyılda savunulan görüşlere benzer bir biçimde kadın bedenini evrensel bir eksiklik, kusur temelinde açıklamaktaydı. Ancak Wilson farklı olarak cinselliği kadınların hayatını zenginleştirici bir unsur olarak görüyor, kadınlara hormonal tedavi yoluyla cinsel güçlerini yeniden kazanacakları vaadinde bulunuyordu. Viktoryen XIX. yüzyılda menopoz sonrası dönemde kadının “cinselliğini kaybetmesi” olumlu bir gelişme olarak görülmekteydi. Kadınsılığın, cinsel çekiciliğin önem kazandığı 1960’larda bu eski tarz görüşü savunmak artık zordu. Viktoryen dönemin orta sınıf iffetli ev kadını bir “seks objesi” olmaktan ziyade çocuk doğuran genç bir kadın olarak öne çıkmaktaydı. Menopoz sonrasındaki kadın fazla değere sahip değildi! Viktoryen dönemin evli kadını kocasının çocuklarının annesiydi ve cinselliği ikinci plandaydı! 1960’ların ev kadını ise anne olmasının yanı sıra kocasına cinsel olarak çekici görünmesi gereken bir kadındı! 1960’larda menopoza giren kadınlar hayatlarını ve evliliklerini sorgulamaya başlamışlardı ve ABD’de boşanma oranları hızla artmaktaydı. Evli kadınların çalışma hayatına girdikleri yaş dönemi 45-54 yaşları arasıydı ve bu yaş aralığındaki kadınların yarısı çalışmakta olup ekonomik olarak bağımsızdı. Bu koşullarda “cinselliğin kaybının” sadece kadınlar için bir trajedi olmakla kalmayıp yaşlanmakta olan kocalar açısından da bir trajediye dönüşmesi yüksek bir ihtimaldi! Kadının “bunalıma girip” evini, kocasını terk etmesinin önüne geçmek gerekiyordu! Wilson’ın yaptığı şey Viktoryen ideolojinin menopoz sonrası kadına “yasakladığı” kadınsılığı, cinselliği tekrar kadına iade etmekti! Wilson’ın “çözümü” “menopoz buhranıyla” sarsılan orta sınıf ailesini kurtarmakla kalmıyor ekonomiye de katkıda bulunuyordu. Wilson büyük ilaç firmalarının desteğini alacak, medya onun görüşlerini popülerleştirecekti. Refah toplumunun kapitalizmi bundan böyle sadece kitlesel ölçekte buzdolabı, çamaşır makinesi, araba, televizyon satmakla kalmayacak kitlesel ölçekte estrojen satacaktı! Viktoryen dönemde menopoz sonrası kadın sağlıklı, tedaviye ihtiyacı olmayan biri olarak değerlendirilirdi. 1960’larda  estrojen eksikliğinin mutlaklaştırılmasından sonra ise kadın ölene kadar eril tıp söyleminin egemen olduğu terapi sektörüne bağımlı hale getirilecekti.

Wilson’ın kitabının yayımlanmasından sonra 1970 ortalarına kadar menopoz konusunda bir çok kitap yazıldı. Judith A. Houck’un “ ‘What Do These Women Want?’: Feminist Responses to Feminine Forever, 1963-1980” adlı yazısında belirttiği gibi (Bulletin of the History of Medicine, 2003, 77. 1 ) feministlerin bir kısmı Wilson’ın önerdiği estrojen tedavisini kadınlar için bir nimet olarak görüyor, diğerleri ise Wilson’ı kadının yaşlanmasını patolojikleştirdiği için eleştiriyordu. İkinci guruptaki feministler menopozun tıbbi olmaktan ziyade sosyal olarak kurulmuş bir olgu olduğunu söyleyecek, nötr bir biçim altında sunulan estrojen tedavisini sorgulayacaklardı. 1970 ortalarında estrojen tedavisinin kansere neden olduğu yolunda bulguların ortaya çıkmasıyla birlikte hormon tedavisi rutin bir uygulama olmaktan çıkıp inişe geçti. Aynı dönemde feministlerin menopozun egemen sunumuna yönelttikleri eleştiriler güç kazandı. Feministler menopozun bir hastalık değil doğal bir geçiş olduğunu söylüyorlar, kadınları onlara dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkmaya, yaşamlarını ev ve aileyle sınırlamamaya davet ediyorlardı. Menopoz bireysel olarak karşı karşıya kalınan bir sorun değil kadınların maruz kaldığı geniş bir sorunlar yelpazesinin parçasıydı ve çözümü  kadınların kurtuluşuna bağlıydı. Houck’un da belirttiği gibi bu dönemde feministler doktorların menopoz konusundaki mutlak otoritesini eleştirdiler, menopozun yalnız başına, sessizlik içinde başa çıkılması gereken bir olgu olarak sunulmasına karşı çıkıp bu konuda kadınlar arasındaki dayanışmayı öne çıkardılar, “boş yuva sendromu”, “çocuklarının artık sana ihtiyacı yok” türünden eril yaklaşımları eleştirdiler, “büyük anne olmayı dört gözle beklemediklerini” dile getirdiler.

1980’lerden sonra menopozun ticarileştirilmesi süreci hız kazandı. Mary Gergen’in de belirttiği gibi egemen söylem içinde kadın, vücudundaki kimyasal dengesizliklerin esiri olan, tedaviye muhtaç bir yaratık olarak gösterilmeye devam etti. Menopozun tıbbileştirilmesi  kadınları hastalara  dönüştürdü. Kadınları hormonları eksik, kusurlu, terapi bağımlısı olarak kuran eril söylem 1970’ler sonrasının post-fordist ekonomisiyle de ilişkiliydi. Eskinin büyük ölçüde erkek eleman çalıştıran fordist ekonomisinden farklı olarak post fordist hizmet sektörleri çoğunlukla kadın emeğine dayalıydı. Çalışma hayatının feminizasyonu patriyarkayı ürkütmekteydi. Bu bağlamda menopozun ve menopoz sonrası dönemin tıbbileştirilmesi  Germaine Greer’in  deyimiyle “menopozun efendilerine” kadınların yaşamlarını ölene kadar denetim altında tutma imkanı sağlamaktaydı. Feministler estrojen tedavisi lehine sürdürülen kampanyanın orta yaşlı kadınların kendi hayatlarına sahip çıkma çabalarını engellemek amacını güttüğünü söyleyeceklerdi. Orta yaş tarih boyunca erkekler için olgunlukla ilişkilendirilirken kadınlar için yaşlılıkla, işe yaramaz hale gelmekle aynı anlamda kullanılmıştı. Roe Sybylla’nın da belirttiği gibi günümüz toplumunda erkek egemen menopoz söylemi orta yaşlı kadın bedenini bir problem kaynağı olarak sunarak mesleki hayatlarının zirvesinde bulunan kadınlara bir darbe indiriyor, erkek çalışanların “kusurlu öteki” olarak kurulan kadın rakipleri karşısında kendilerini “problemsiz” olarak öne çıkarmalarına olanak sağlıyordu. Wendy Rogers’ın “Sources of Abjection in Western Responses to Menopause” adlı yazısında belirttiği gibi ( Reinterpreting Menopause’un içinde) orta yaşlı kadın nüfusun aynı yaş dönemindeki erkek nüfustan fazla olduğu günümüzde egemen menopoz söylemi birinci gurubu hasta ve kusurlu olarak lanse ederek potansiyel bir “dişil tehlikenin” önüne set çekmek,  kadınları sindirmek istiyordu.

1980’ler sonrasında menopoza ilişkin eril söylem daha esnek iktidar biçimlerinin lehine bir dönüşüme uğradı. Viktoryen dönemde, hatta Wilson’ın kitabının yayınlandığı 1960 ortalarında bile kadınlık aileyle, ev kadınlığıyla birlikte anılıyordu. 1980 sonlarından itibaren güçlenen yeni yaklaşım ise menopozdaki kadını bağımsız, meslek sahibi, kendini zorunlu olarak aileyle birlikte tanımlamayan, çekici, enerjik bir kadın olarak kurmakta, kadın bedenine ilişkin olarak esnekliği, fitness’ı öne çıkarmaktaydı. Bu dönemde modernliğin menopozdaki kadına ilişkin ahlaki yargılarla yüklü, katı, buyurgan eril söylemi yerini “kadının seçimine dayalı”, liberal görünümlü bir söyleme bıraktı. Menopoz ve sonrasında kadının vücudundaki hormonal eksikliği gidermesi onun kişisel sorumluluğu haline getirildi ve büyük ilaç firmalarının, uzmanlar ve danışmanlar ordusunun eşlik ettiği terapi piyasası müşterilere dönüştürülmek istenen orta yaşlı kadınların hizmetine girdi! Kansere yol açması nedeniyle korkulan estrojen terapisi yeni bir karışımla ad değiştirerek yerini hormon tedavisine ( Hormone Replacement Therapy, HRT) bıraktı. Geç post modern söylem menopozu krize ilişkin terimlerle tanımlamaya devam etti, menopozun kemik kırılmasına, kalp krizine, felce, hipertansiyona, hafıza zayıflamasına, kızarmaya, enfeksiyona, adale ağrısına, kanamaya, sinirliliğe, terlemeye neden olduğu söylenerek tek çözüm olarak uzun süreli hormon tedavisi gösterildi. Hormon tedavisi kadınları ancak tıbbın yardımıyla ayakta kalabilip fonksiyonlarını yerine getirebilen kusurlu, bağımlı varlıklar olarak kurmayı amaçlamaktaydı. Öte yandan 1990’ların gençliği öne çıkaran söylemi orta yaşlı kadınları “gençlik zorlaması, basıncı”altına soktu, onların bedenlerinden hoşnutsuz hale gelmelerine, suçluluk duymalarına yol açarak her dem genç kalmayı vadeden hormon terapisini tek alternatif olarak sunmaya çalıştı. Menopoza ilişkin egemen söylemin belki de en önemli özelliklerinden biri orta yaşlı kadını “bedensizleştirmesiydi.” Hormon terapisi kadındaki “duygusal türbülansı”, “sert ruh hali değişimlerini” ortadan kaldırıp standart, “cool” bir ruh hali yaratmayı amaçlarken el kitaplarında anlatılan menopoz semptomları bedensizleştirilmiş, sıhhileştirilmiş, sterilleştirilmiş, nötrleştirilmiş, kişisizleştirilmiş biçimler altında sunulmaktaydı.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR:

der. Paul A. Komesaroff, Philipa Rothfield, and Jeanne Daly, Reinterpreting Menopause: Cultural and Philosophical Issues, Routledge, 1997, 280 s.

der. Ruth Formanek, The Meanings of Menopause: Historical, Medical, and Clinical Perspectives, The Analytic Press, 1990, 322 s.

der. Rose Weitz, The Politics of Women’s Bodies: Sexuality, Appearance, and Behavior, Oxford University Press, 1998, 287 s.

Mary Gergen, Feminist Reconstructions in Psychology: Narrative, Gender, and Performance, Sage Publications, 2001, 227 s.

Margaret Lock, Encounters With Aging: Mythologies of Menopause in Japan and North America, University of California Press, 1993, 440 s.

Categories
Kadın

“SAPKINLIKTAN BAĞIMLILIĞA” : NEMFOMANİ

Çoğu kişi kadınlardaki “aşırı”, “marazi” şehveti, “hiper cinselliği”, “şehvetperestliği”, “sekskolikliği” ifade etmek için kullanılan nemfomani kavramının anlamını bilmesine ya da sözcüğü duymuş olmasına karşın erkeklerdeki “hastalıklı şehvete” karşılık gelen bir kavramın (satyriasis) varlığından haberdar değildir. Bunun nedenleri tarih boyunca kadının cinsel arzusunu bir tekinsizlik kaynağı olarak kuran eril cinsiyetçi söylem ve pratiklerde aranmalıdır. II. yüzyılda Yunanlı doktor Galenos “rahimdeki ateşin”(uterine fury) genç yaşta dul kalan kadınlarda ortaya çıktığını, cinsel tatminsizliğin onları deliliğe sürüklediğini söyleyecektir. Carol Groneman’ın da belirttiği gibi (“Nymphomania: The Historical Construction of Female Sexuality”, Signs, 19: 2, Kış 1994’ün içinde) XVII. yüzyıla kadar furor uterinus adıyla anılan nemfomani XV. yüzyılda tıp çevreleri içinde tartışılacak, XVI. ve XVII. yüzyıllarda bu konuda tıbbi çalışmalar yayınlanacaktır. Rönesans döneminde hastalıkları vücuttaki salgılarla ilişkilendiren bir tıp anlayışını benimseyen doktorlar vücuttan kan akıtarak, müshille, kusturucu ilaçlarla ve şifalı bitkilerle bedendeki elementlerin dengesini kurmaya çalışarak furor uterinus’u tedavi etmeye çalışacaklardır. Kanatmanın aşırı salgıları vücuttan çekip alacağı düşünülmektedir. Bazı doktorlar furor uterinus’u kadının cinsel organlarındaki sıcak buharlarla ilişkilendirirken diğerleri neden olarak kadının “yozlaşmış imgelemini” göstereceklerdir. Bazılarına göre ise bu “hastalık” kadın ruhunun şeytan tarafından ele geçirilmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda anlatılanlara karşın XVIII. yüzyıla kadar kadınların da erkekler kadar arzulu ve şehvet düşkünü olduğu yolundaki inanç bir ölçüde de olsa mevcuttur. XVIII. yüzyılın tıbbı ve Aydınlanma düşüncesi ise kadının cinsel arzusunu bir tehlike kaynağı olarak görecektir. Nemfomani konusunda ilk kez uzun bir çalışma yayınlayan (1775) Fransız doktor M.D.T. Bienville yüksek kalorili, baharatlı yiyeceklerin ve etin vücuttaki kanı artırdığını, böylece kadınları nemfomaniye açık hale getirdiğini ileri sürecektir. Bienville özellikle buluğ çağına ermiş kızların nemfomaniye açık olduklarını, ilk âdet kanamalarının vücutta bir düzensizliğe neden olduğunu söyleyecektir. Nemfomaniyi kadınları ölüme kadar götürebilecek bir hastalık olarak tanımlayan Bienville, nemfomaniye yol açabilecek nedenler arasında çikolata yemeyi, roman okumayı, iffetsiz düşünceler beslemeyi ve mastürbasyon yapmayı da saymaktadır. Öte yandan öz disiplini, bedenin ve onun isteklerinin aklın kontrolü altında tutulmasını, bedenin rasyonel yönetimini savunan Aydınlanma düşüncesi, kadını erkekten daha az cinsel arzuya sahip bir varlık olarak kurmak istemekte, onu ehlileştirici uygarlaşma süreciyle uyumlu bir şekilde biçimlendirmeye çalışmaktadır. Böylece kadının ahlaki erdeminin, iffetinin gücü sayesinde erkeğin arzusu da kontrol edilmiş olacaktır. Kadının erkekten daha az cinsel arzuya sahip olduğu yolundaki söylem XIX. yüzyılda daha da güçlenir. Bu durum kadını anne, eş ve evin kızı olarak kurmaya çalışan XIX. yüzyıl söylemiyle uyum içindedir. Özellikle Viktoryen dönemde örnek gösterilen kadın tipi beyaz, orta sınıf iffetli kadındır. Bu kadından beklenen cinsel olarak pasif olması, ya da erkeğin arzusuna cevap kabilinden bir cinselliğe sahip olmasıdır.

XIX. yüzyılın egemen söylemine göre kadın erkekten daha az cinsel arzuya sahiptir ama “patolojik cinselliğe,” nemfomaniye kapılması daha kolaydır. Erkek ise kadından daha çok cinsel arzuya sahiptir ama bu “şehvet hastalığına” yakalanması daha zordur. Aydınlanma düşüncesinden devralınmış bu söyleme göre rasyonel olan erkekten farklı olarak irrasyonel olduğu varsayılan kadın, doğası gereği bu “cinsellik deliliğine” daha açıktır. Kadın doğaya daha yakın olduğu, aklıyla kendini kontrol edemediği için şehvet kolayca patolojiye dönüşebilmekte, onun “patlayıcı cinselliği” arzusunu disiplin altında tutmasını son derece zorlaştırmaktadır. Bu durumda, bir patolojiye, nemfomaniye dönüşmesi çok kolay olan kadın cinselliğinin çok sıkı bir şekilde kontrol altında tutulması gerektiği düşünülmektedir. Richard Von Krafft-Ebing kadında cinsel arzunun egemen hale gelmesinin bu arzunun patolojik olduğu yönünde şüphe uyandırdığını belirtecek, bu hastalığın kalıtım yoluyla kız çocuklara geçtiğini söyleyecektir. Doktorlar nemfomaninin sonunun ölüm, fahişelik ya da akıl hastanesi olacağı yönünde kadınları uyarmaktadırlar. Böylece kadının cinsel arzusu aileye, ahlaki düzene ve uygarlığa karşı bir tehdit olup çıkmaktadır! Doktorların nemfomani teşhisleri sadece tıbbi bir çerçeveyle sınırlı kalmamakta, kadınların özel hayatının neredeyse tüm alanlarını kapsayan bir ahlak söylemi bizzat doktorlar tarafından üretilmektedir. Lezbiyenler, mastürbasyon yapanlar, dullar, bakireler, yeni âdet görmeye başlayan kızlar, zina yapan, flört eden, kocalarından daha arzulu olan kadınlar, “süslü giysilerle ve parfümlerle erkekleri kendilerine çekmeye çalışan” kadınlar, evlenmekten bahseden kadınlar nemfoman olarak görülebilmektedir. Böylece “kontrol edilemeyen kadın cinselliği” korkusunun etrafı sardığı Viktoryen dönemde, özellikle üst ve orta sınıftan kadınların en küçük “cinsel ihlali” bile büyük endişe yaratmaktadır.

XIX. yüzyıl tıbbı kadınlardaki nemfomaniyi biyolojik nedenlerle açıklamaya çalışmıştır. Bazı doktorlar nemfomaniyi vücuttaki cinsel enerji düzeyindeki artışa, enerji dengesizliklerine bağlamıştır. Bazıları nemfomaniyi beyin dokusundaki anormal değişikliklerle, büyümüş beyincikle, beynin psikoseksüel bölgesiyle ve omurilikle ilişkilendirmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında jinekolojinin kadın cinselliğini inzibat altına almak üzere ağırlığını koymasına paralel olarak, doktorlar arasında güçlenen bir eğilim ise nemfomaniyi kadınların “hastalık üretmeye müsait” cinsel organlarından yola çıkarak açıklama yönündedir. Hastalıklı yumurtalıkların, düzensiz regllerin nemfomaniye yol açabileceği düşünülmektedir. Kadınların cinsel organlarındaki kızarıklıklar ve yaralar, büyümüş klitoris ve dudaklar kadın şehvetperestliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Nemfomaninin tedavisi için nemfoman kadını erkeklerden izole etme, sülükle kan emdirme, soğuk suyla doldurulmuş küvete sokma, ıslak süngerle vücudu temizleme, vajinayı boraks solüsyonuyla yıkama, ilaç verme, diyet uygulama vb yöntemler kullanılmaktadır. XIX. yüzyıl sonu jinekolojisi kadınların “cinsel organlarındaki yangını söndürmek” üzere “kesin çözüm” de geliştirecek, nemfoman teşhisi konulan kadınların yumurtalıkları ameliyatla kesilip alınacaktır (bu tür ameliyatların faydası konusunda doktorlar arasında görüş ayrılıkları olduğunu belirtmek gerekir).

Şimdi modernliğin “patolojik şehvet” tanımının kadın-erkek eşitsizliğini nasıl yeniden ürettiği konusuna gelelim. Standart, norm, normal olan cinsel arzunun erkeğin cinsel arzusu olduğu varsayıldığı için kocasından daha çok cinsel arzuya sahip olan kadının nemfoman, daha az cinsel arzuya sahip kadının frijit olduğu düşünülmektedir. Erkekte normal kabul edilen cinsel itki kadında anormal olarak görülmektedir. Öte yandan doktorlara göre erkeklerin satyriasis’e yakalanma olasılıkları kadınların nemfomaniye yakalanmaları olasılığından çok daha düşüktür ve nemfomani satyriasis’e göre çok daha ağır bir hastalık olarak yaşanmaktadır. Nemfomani fahişelikle ve akıl hastanesiyle sonuçlanabilmektedir. Bazı doktorlara göre erkekler aşırı cinsel isteklerini özel hayatlarında önemli sorunlara neden olmadan tatmin edebilmektedirler. Bu tür cinsel pratikler resmi olarak kınanmakla birlikte gizli olarak yaygın bir biçimde gerçekleşmekte, eril kamuoyu tarafından anlayışla karşılanarak bunlara göz yumulmaktadır. Toplumdaki cinsel davranış kodları kadınlar için erkeklerinkine kıyasla çok daha sıkı bir biçimde belirlenmiştir. Erkeklerdeki satyriasis donjuanlık ya da çapkınlıkla eş tutularak onaylayıcı bir gülümseme ile karşılanırken, kadınlardaki nemfomani fahişelikle ya da ahlaksızlıkla özdeşleştirilmektedir. Öte yandan doktorların kadınlardaki nemfomaniyi onların cinsel organlarıyla ilişkilendirmeleri çok yaygın bir uygulamayken erkeklerdeki satyriasis’in erkek cinsel organlarıyla ilişkilendirilmesi çok nadirdir. XIX. yüzyıl sonunda diğer doktorların yanı sıra Gustave Bouchereau nemfomaniyi muhtelif zihinsel rahatsızlıklarla, zekâ geriliği ile, histeriyle, epilepsiyle, felçle, beyin dejenerasyonu ile ilişkilendirmiştir (The Fin de Siècle’in içinde). Ama daha da önemlisi, aynı dönemde doktorlar nemfomanları lezbiyenlerle ve fahişelerle bir arada gruplandırmaya başlamışlardır. Bazı doktorlara göre lezbiyenler genellikle nemfomandır. Nemfomanlar cinsel arzularını tatmin etmek için fahişeliğe yönelmektedir!

Eril modernlik kadının “aşırı” cinsel arzusunu, nemfomaniyi, bir kadın hastalığı olarak kurmuş olmasına karşın tüm “nemfoman” kadınlara aynı şekilde yaklaşmaz. Orta ve üst sınıftan kadınlardaki nemfomani vakalarında onların hassas ve narin oldukları ve ölecekleri söylenmekte, bu kadınlar yakalandıkları amansız hastalık nedeniyle bir ölçüde de olsa anlayışla karşılanmakta, ahlaki yargıdan azade, “nötr” bir ölümcül hastalık imgelemi öne çıkarılmaktadır. Modernlik, aile kurumunun vazgeçilmez bir unsuru olan iffetli orta sınıf kadını imajının yıpranmasını istememektedir. Bu kadınlar ılımlı, kontrollü cinsellikleriyle uygarlaşma sürecinin önemli bir unsuru olarak görülmekte, insanlığın hayvani olandan medeniyete doğru evriminde ileri bir aşamayı temsil ettikleri düşünülmektedir. Ama modernlik yoksul ve göçmen “nemfoman” kadınlara karşı çok serttir. Doğayla, hayvani olanla, gelişkin olmayan cinsellikle, ahlaki düşkünlükle özdeşleştirilen ve modernliğin akıl hastanelerinin nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturanlar, yoksul “nemfoman” kadınlardır. Modernlik insanlığın evrimi sürecinde medeniyetten ziyade hayvanlığa daha yakın gördüğü “ahlaksız” göçmen kadınların suç işleyeceğini ve toplumun manevi değerlerine zarar vereceğini düşünerek onları sınır dışı etmektedir. Bir kadının akıl hastanesine konulması için birden çok erkekle ilişkisinin olması, gayri meşru addedilen bir çocuğa gebe olması, mastürbasyon yaparken yakalanması, flörtöz olması vb yeterli olabilmektedir. Ann Goldberg’in belirttiği gibi akıl hastanesinin tipik nemfoman kadın hastası “yoksul, öfkeli, erkek delisi” kadındır ve çoğunlukla deli gömleği içinde tutulmaktadır. (“The Eberbach Asylum and the Practice(s) of Nymphomania in Germany, 1815-1849”, Journal of Women’s History, Bloomington, Kış 1998, cilt 9, sayı 4) Bu kadınların kızgınlığı ve cinsel arzusu hemen nemfomaniyle ilişkilendirilmektedir. Kırılgan, pasif, iffetli, itaatkâr, annelikle özdeşleşmiş bir ideal burjuva-orta sınıf kadın modelini veri alan doktorlar bu imaja uymayan yoksul kadınları kolayca nemfomaniyle damgalayabilmektedir. Bu anlayışa göre, hayvaniliğe ve doğaya yakın olan yoksul kadınlar sert yaşam koşullarına bağlı olarak güçlü kuvvetli, kaba sabadır, ihlale, patlamaya, aşırılığa, öfke nöbetlerine, saldırganlığa açıktır. Doktorlar “ağzı kalabalık, asi, azılı, itaatsiz, cüretkâr, küstah, bayağı, terbiyesiz, arsız, edepsiz, saygısız” olarak gördükleri bu kadınlara hemen nemfoman teşhisi koymakta, onların “kaba saba cinselliğini”, “cinsel adaba riayet etmeyişlerini”, “açık saçık konuşmalarını” nemfomani belirtileri olarak görmektedirler. “Burjuva aile modeli içinde cinsel arzularının terbiye edilmesi imkânından yoksun olan” bu nemfoman yoksul kadınları disiplin altına almak için “geriye tek yol kalmaktadır:”  Akıl hastanesi! XIX. yüzyıldan önce nemfoman olduğu varsayılan kadınlar tıbbi vaka olarak değerlendirilmeyip şehvete düşkün basit suçlular olarak görülerek, hapishane veya ıslahevlerine kapatılmakta ya da para cezası kesilerek, denetim altında tutulmaları için ailelerine teslim edilmektedir. XIX. yüzyıl tıbbı ise nemfomaniyi kadınların cinsel organlarından kaynaklanan bir hastalık olarak tanımlayacak ve kadınlarla ilişkilendirdiği birçok cinsel ya da cinsel olmayan “ihlalci davranışı” nemfomani şemsiyesi altında toplayacaktır. Nemfomani ilk defa XIX. yüzyılda kurumsallaşacak, tedavisi için uzmanlaşmış tıbbi kurumlar, akıl hastaneleri açılacaktır. Goldberg’in belirttiği gibi, nemfomani XIX. yüzyıl tıbbı ve akıl hastanesi sistemi tarafından yaratılan bir olgudur. Nemfomani teşhisi konulan yoksul kadınların akıl hastanelerine kapatılmasının bir nedeni de bu “hastalığın” toplumdaki iffetli üst ve orta sınıftan kadınlara “bulaşabileceği” korkusudur, Carol Groneman’ın deyişiyle “cinselliğin proleterleşmesi korkusudur.”

XX. yüzyıl başlarından itibaren, nemfomaniyi kadınların biyolojik yapılarıyla açıklayan tıbbi görüşler ortadan kalkmamakla birlikte zihinsel bir rahatsızlık olarak gören psikolojik yaklaşımlar güçlenmeye başlar. Klitoral orgazmı gelişmemiş, olgunlaşmamış kadına uygun gören Freud sadece vajinal orgazmı olgun kadına uygun görmektedir. Bu görüşten yola çıkan Freud’un takipçileri nemfomaniyi kadınların “normal” vajinal orgazma ulaşamayıp tatminsiz kalmasının bir sonucu olarak göreceklerdir. Bu “tatminsiz kadınlar” nafile bir çabayla, tatminsizliklerini gidermek için çok sayıda erkekle ilişkiye girmektedirler! Bu doktorlara göre ikinci olasılık, bu “tatminsiz” kadınların frijit ya da erkek düşmanı olmasıdır. Doktorlar kadınlardaki bu erkek düşmanlığının belirtilerini “yeni kadının” oy kullanma, eğitim ve meslek edinme hakkı için verdikleri mücadelelerde bulmaktadırlar. Kadın hakları savunucuları, feministler, lezbiyenler nemfomaniyle ilişkilendirilip bir toplumsal tehlike olarak görülmektedir. Jim Orford’un belirttiği gibi, 1930’larda doktorlar “ahlaki bir zehir” tarafından sürüklenen nemfoman kadınların edepli davranışın sınırlarını aştığını, onurlarını ayaklar altına aldıklarını söylemektedirler.

XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren nemfomaniye ilişkin tıbbi söylemde değişiklikler gözlenir. (Carol Groneman, Nymphomania: A History) Alfred Kinsey 1948’de ve 1953’te yayınlanan raporlarında nemfomani veya hiper seksüellik tanımının bilimsel bir temele dayanmadığını, cinsel ilişkinin sıklığının kişiden kişiye değiştiğini, aşırı cinsellik diye bir şey olmadığını söyler. Cinselliğin sübjektif ve tercihe bağlı bir edim olduğu, azının çoğunun olmadığı yolundaki diğer çalışmalarla ve 1960’lardaki “cinsel devrim” dalgasıyla birlikte cinselliğe ilişkin söylemde bir liberalleşme gözlenir. Tüm bunlara karşın nemfomaninin kadınlara yönelik bir aşağılama ve suçlama aracı olarak kullanılması son bulmaz. 1960’larda tecavüz davalarında, sanık avukatlarının tecavüze uğrayan kadının nemfoman olduğu yolundaki iddiası mahkemece tecavüzcü erkeğin lehine bir kanıt olarak kabul görebilmektedir. Daha sonraki dönemde de bazı hukukçular tecavüz iddiasında bulunan kadınların kişisel tarihinin ve zihinsel yapısının incelenmesi gerektiğini söyleyeceklerdir. 1991’deki bir tecavüz davasında da erkek tarafın avukatları tecavüze uğrayan kadını nemfomani ile suçlamışlardır. Tüm bunlara karşın 1970’lerden sonra resmi söylemin nemfomani konusunda daha dikkatli bir tavır sergilediği söylenebilir. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin ABD’deki zihinsel rahatsızlıkların teşhisinde kullanılmak amacıyla yayınladığı el kitabı olan DSM’nin (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) 1951’deki ilk baskısında (DSM I) nemfomaninin bir cinsel sapma olarak tanımlanmasına karşın 1980’de yayınlanan DSM III’te nemfomani muğlak bir şekilde bir psikoseksüel rahatsızlık olarak adlandırılmaktadır. 1987’de gözden geçirilip düzeltilen DSM III-R’de nemfomani kavramı terk edilip cinsellik bağımlılığı (sexual addiction) kavramı öne çıkarılmış, 1994’teki DSM IV’te ise bu kavram da terk edilmiştir.

Modernliğin ağır ahlaki ve suçlayıcı yargılarla yüklü, insanlarda korku uyandıran hastalık söylemleri 1980 sonrası postmodern toplumda eski sertliklerini yitirerek light hale gelmişlerdir. Modernliğin nemfomanisinden farklı olarak postmodern toplumdaki “cinsellik bağımlılığı” artık korkulacak bir şey değildir! Modern toplumdaki “frijitliğin” postmodern toplumda “ketlenmiş cinsel arzu” (inhibited sexual desire) kavramı çerçevesinde yeniden kurulması sürecinde, modernliğin marjinal alkoliği ve “esrarkeşi” postmodern toplumda –ücretli– terapisine uysal bir biçimde devam eden orta sınıf tüketicisini simgeleyen “alkol bağımlısına” ve “uyuşturucu bağımlısına” nasıl dönüştüyse, modernliğin nemfomanı da bugün “cinsellik bağımlısı” kimliğiyle terapi sektörünün bir müşterisi olarak kurulmak istenmektedir. Öte yandan nemfomaninin cinsellik piyasasının bir parçası haline getirilmesi süreci içinde, çok satan ticari kadın dergileri cinselliğini özgürce yaşayan “mutlu nemfo” imajını gündeme getirmekte, diğer taraftan Temel İçgüdü vb filmlerle kadının “aşırı cinselliği” keyifli bir seyirlik olarak –eril– bakışa sunulmaktadır. Postmodern kitle kültürü kadın cinselliği konusunda liberal bir tutumu benimsiyor görünürken aynı zamanda “fark üretme zorlanımı” nedeniyle “kadının cinsel aşırılığını” –eril– cinsiyetçi bir ayrımcılık temelinde yeniden kurmaktadır. Modernlikte ulus-devlet ve tıp ideolojisi çerçevesinde kurulan bu ayrımcılık, günümüzün postmodern toplumunda büyük ölçüde piyasa tarafından oluşturulmaktadır.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR:

Carol Groneman

Nymphomania: A History,

W.W. Norton & Company, New York, 2001, 272 s.

der. Sally Ledger ve Roger Luckhurst

The Fin de Siècle:

A Reader in Cultural History

c. 1880-1900

Oxford University Press, 2000, 363 s.

Jim Orford

Excessive Appetites:

A Psychological View of Addictions

John Wiley & Sons Ltd., 2002, 406 s.