Categories
Çocuk

Çocuklar Eşit Değildir

Çocuklar, yeryüzünün en fazla istismar edildiği, aldatılıp aldanıldığı çocuklar. Güya insanlığın ortak sevgisinin vücut bulduğu çocuklar.

Saflığın ve temizliğin nakit etmediği, ilişkilerin hiyerarşiye tabi olduğu bir düzende saflığı ve temizliği temsil eden çocukların doğaları en alt tabakada bulunmalarından olsa gerek, çeşitli yollarla sürekli küçüklü büyüklü darbelerle talan edilir. Gerek aile, akrabalar aracılığıyla, gerekse de okullar, kreşler aracılığıyla eğilip bükülürler. Daha dün bir babanın 3 yaşındakine oğluna ”En Büyük Fener” dedirtmeye çalıştığını gördüm. Öyle ya, en büyük Fener, en küçük çocuk. ”Ağaç yaşken eğilir” gibi bir atasözümüz vardır. Egomuza, saçma sapan tutkularımıza, sömürüye dayalı düzene yaraması için bük bükebildiğin kadar. Yoksa, ne derlerdi atalarımız daha: ”Kızını dövmeyen dizini döver.” Sanıyorum ki, ailesinden hiç dayak yememiş yahut psikolojik baskıya maruz kalmamış hiç çocuk yoktur.

Çocukları bilmem hangi ulusal bilince, bilmem hangi dinin öğretilerine, bilmem hangi ataerkil cinsiyet kalıplarına göre yetiştirmeye kim, hangi hakla sahiptir? Çocuklar doğar doğmaz ailelerin, okulların, askeriyenin, bir bütün olarak devletin tutsağı olmuştur maalesef.

Çocukları özgürlüğe doğru büyütemiyoruz, pedagojiden anlamıyoruz. Genellikle can sıkıntısını atlatmak, monotonlaşan ilişkiye renk katmak, çevrenin baskısına dayanamamak gerekçeleriyle geleneksel olarak çocuk yapıyor, sonra o çocuğa ne kadar hükmedebiliyorsak o kadar renkleniyoruz. Fakat çocuklar direngen ve uyumsuzdur ama aşırı baskılar sonucunda çare yok ki onu kendimize benzetebiliyoruz. Her çocuk gelecekte anne babasının bugünündeki alışkanlıklarını yaşamaya yazgılı oluyor.

Kız ve erkek çocukları; biyolojik farklılıklar dışında aralarında her ne kadar bir fark olmasa da toplumsal cinsiyet kalıplarından dolayı çocuklar yine bu hiyerarşiye göre farklı yöntemlerle yetiştiriliyor. Örneğin anne, kız çocuğuna ev temizliği veya yemek yapmayı öğretmeye çalışırken erkek çocuğu bu tür ev işlerinden uzak tutar. Erkek çocuğa mavi tişört verilirken kız çocuğa pembe verilir. Kız çocuk oyuncak bebekle oynatılırken, erkek çocuk oyuncak arabalarla oynar vb. Çünkü erkek çocuk, erkektir; kız çocuğu, kızdır. Onları eşitleştiren çocuklukları gözardı ederek asırlardır küflenmiş cinsiyet ayrımına tabi tutularak eğitilip bükülürler. Bu çocuklar ileride eğer bu gibi ataerkil kalıpları yıkmak için bir sorgulamaya girmezse ezen-ezilen ilişkisini düzende tekrar ve tekrar üretmeye devam eder.

Çocukların yetişkinsiz kendi aralarında eşit olduklarını gözlemleyebiliriz ama çocukları ulusal, sınıfsal, cinsiyet, hatta mezhepsel gibi ayrımların baskın olduğu düzenlerde, çocuklar eşittir demek, en fazla kendimizi kandırmak olur. Sözgelimi, evde kendi anadili Kürdçe olan bir dili öğrenip 7 yaşında okula başladığında karşılaştığı Türkçe dersler karşısında doğal ki afallayacak, derslerdeki öğrenimi daha zor olacaktır. Alevi geleneklere göre yetişen bir çocuk sünnilerin yoğun olduğu bir okula gönderildiğinde ailesi çocuğuna aleviliğini gizlemesi yönünde temkinlerde bulunacaktır. Yoksullukla büyüyen bir çocuk zenginlikle büyüen bir çocukla karşılştığında kendisinde bir eziklik hissetmesi mümkündür. Arkadaşları okulda iken kendisi hapisanede olan bir çocuğun gireceği psikolojik bunalımın vebali kimin üstüne olacaktır?

Türkiye’de eğer çok soğuk olan rakamlarla konuşmak gerekirse, her ay 650 çocuk cinsel istismara uğruyor. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bugüne kadar çocuk pornolarında tespit ettiği Türkiyeli çocuk sayısı, 36 binin üzerinde. Türkiye’de 50 bin çocuk seks kölesinin bulunduğu tahmin ediliyor. Evliliklerin beşte birinde 18 yaş altındaki çocuklar evlendirilmeye devam ediliyor. Sürekli değişen çocuk tutsak sayısı 2016 verilerine göre 2583. Çocuk işçi sayısı ise 708 bin. 90’lardan itibaren devlet dersinde öldürülen çocuk sayısı ise 700’ü aşkın.

Daha fazla örnekleyebileceğimiz bu adaletsizlikleri elbette 23 Nisan gibi kandırmacaya dayalı uyduruk bayramları garip bir propaganda havasıyla kutlayarak gizleyemeyeceğimiz aşikardır. Her ne hikmetse çocuk bayramı denilen 23 Nisan günlerinde çocuklara okutulan militarist, milliyetçi marşlar, şiirler dışında kimse çocuk haklarından, çocukların maruz kaldığı istismarlardan ve bu olumsuzlukları yok etmek için gerekli programlardan bahsetmez. Varsa yoksa Mustafa Kemal Paşa Çok Yaşa!

Her çocuk ulussuz, dinsiz, cinsiyetsiz, dolayısıyla mülksüzdür. Bunları biz yetişkinler olarak devletçi aklımızla edindiririz.

Çocuklar için en iyi öğütü belki de Halil Cibran vermiştir.

”Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”

 

Baran Sarkisyan

Categories
Çocuk Şiir-Öykü

Kumdan Kale

Dört buçuk yaşındayım.
Yazmayı bilsem yazardım. Anlatırdım bütün bunları herkese. Ama dört buçuk yaşında yazmayı bilmiyor daha insan. Aslında konuşmayı da. Hoş, galiba insan konuşmayı hiç öğrenemiyor. Kaç yaşına gelirse gelsin. Daha doğrusu bazı şeyler, hiçbir zaman, hiçbir dilde anlatılamıyor.

Dilin kemiği yok, ama kalbin içinde çok acıyan bir yer var. Ondan.

Benim yaşımdayken her şeye şaşırırsınız. Kar yağdığında, rüzgâr salondaki perdeleri havalandırdığında, nar çatlayıp da onlarca bal küpü kırmızı tanecik, sert kabuğun altından neşeyle fışkırdığında; yeni gezegen keşfetmiş astronot gibi sevinir, bir hayretten öbürüne yuvarlanırsınız. Her şeyi ilk defa görür, her gördüğünüzü gözbebeklerinizin teleskobunda büyütürsünüz. Sizin kaldırım diye çıktıklarınıza ben duvar niyetine tırmanırım mesela. Sizin sarmaşıklarınız bana ormandır, saksıdaki büyük çiçekleriniz ağaç. Karınca gibi düşünün beni. Size hep aşağıdan bakarım.Tuhaftır bu biraz. İnsanın ağlayası gelir. Başkalarına aşağıdan baktığınız günleri hatırlasanıza.

Dört buçuk sene aşağıdan baktıktan sonra size, en çok kötülüğünüze şaşırdım. Bir de kötülükleri, tekinsiz tohumlar gibi, susarak yeşertmenize. Sizin sessizlikleriniz bana fazla büyük geldi. Aşağıdan bakarken ben dünyanıza, korkunç kötülüğünüz nefesimi kesti.

Nasıl söylenir bilmiyorum ama. bakın, benim canımı çok acıttılar. Can deyip durdukları şeyin ette değil, daha içeride, iyice derinde bir yerde saklandığını o zaman anladım ben. Etin çünkü acısı geçiyor. Et uyuşuyor, kan duruyor. Ama o derindeki yer var ya, siz galiba ruh diyorsunuz adına, işte o hep, o daima, o hiç geçmeyecekmiş gibi sızlıyor. Benim canım orada, dışarıdan görünen her şeyin altında, çok kötü birinin etimi acıtmaya geldiği günden beri yanıyor.

En kolay çocuklar yaşlanır, bilirsiniz değil mi? Bir tek onların uzun uzun yaşlanacak vakti vardır ve sadece onlar bir an evvel büyümeye çalışır. Ben de büyümek isterdim önceleri. Ama sonra işte, o şey olunca, ben ve ruhum büyüyecek vakit bulamadan ihtiyarladık. Şimdi çok yaşlıyız. Çizgiler, çizikler içinde; kupkuru, çatlak, ışıksız, yapayalnız.

Bakın ben anlatamıyorum. Dedim ya, bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Canın tam yerinin belli olmayışı gibi. Biri size uzatır elini. Sevecek sanırsınız. Mesela denizdesinizdir, sahilde.Yıkılacağından habersiz kumdan kaleler inşa etmekte.Ya da belki sokakta top oynamaktasınızdır kendi kendinize, hatta bahçede. Bazen de evinizdesinizdir, en güvenli yerde, en güvendiklerinizle. Biri size elini uzatır. Sevecek sanırsınız.

Sonra O… elleri artık masallardaki korkunç canavarların kanlı pençelerine benzeyen o cehennem zebanisi, etinizi acıtmak için uzanıp ruhunuzu kanatır.

Dört buçuk yaşında, bütün ellerin başınızı okşamak için uzandığını sandığınız bir zamanda, böylesi bir fenalığın şaşkınlığında, başınız dönmeye, kulaklarınız uğuldamaya, gözleriniz birer alev topu gibi yanmaya başlar. Daha önce hiç bilmediğiniz, daha sonra hiç unutmayacağınız bir his gelip yerleşir kalbinizin ortasına. Korku desem değil, öfke desem değil, acı desem değil; hem hepsi olan hem de hiçbiri olmayan, yangın gibi bir his. Bir de tuhaf, her şey sizin kabahatinizmiş gibi kırık dökük bir mahcubiyet. Utanmayı unutmuşların yerine utanacak kadar masum olduğunuzdan herhâlde.

Ağlamak, çığlık atmak, hiçbir şey yokmuş gibi şen şakrak akmakta olan hayatı durdurup yardım kırıntısı aramak istersiniz.

Ama O; ağzı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal mahlûklarının küfre batmış tiksinç ağzına benzeyen O.. boğazından yükselen çakal hırıltıları arasında, leş kokulu nefesini yüzünüze üfleyerek susmanızı söyler mesela. Susmazsanız susturacak kadar büyüktür elleri. Kolları kocaman ve damarlıdır; damar damar şişmiştir görmek istemediğiniz her yeri.

Dedim ya, dört buçuk yaşındayken, zaten her şey sizden daha büyüktür, ya da öyle görünür. Sağa sola koşturan minik karıncalar gibi, aşağıdan bakarsınız dünyaya. Üstünüze abanmış olan o, elli kilo, altmış kilo, yetmiş yahut seksen kilo değil; tonlar çeker. Öyle ağırdır ki, bütün karıncalar ölür. Bütün karıncalar ölür ve siz nefesinizi tutarsınız. Zaman yorgun bir atlas gibi, öncesi ve sonrası olmak üzere ortadan ikiye bölünür.

Sonra işte, şimdi size, şimdi kimseye anlatamayacağım kadar korkunç şeyler olur. Nefesinizi tuttuğunuz anda asılı kalır zaman. Siz hemen geçsin istersiniz ama uzar da uzar; hayatınızın kalanı boyunca orada durur. Zaman durur, kalbinizin atışı durur, yağıyorsa yağmur, dönüyorsa dünya durur. Kuşlar susar ötüyorsa, bildiğiniz bütün şarkılar eski bir pikapta unutulur. Renkler solar, dünya siyah beyan, hayır dünya dipsiz bir karanlığa boğulur. Evet, orada bir şey olur kıymetli büyüklerim. Öyle bir şey ki, dört buçuk yaşında bir çocuk büyür, dünyanın kalanı küçülür, küçülür, un ufak olur.Toprak kaynar, gök yırtılır; Allah baba kaybolur.

Bakın ben size sahildeki minik bir soyunma kabininden bahsedemem, yaşım yetmiyor. Size bahçenin aralanan kapısından içeri süzülen bir yabancıdan söz edemem, dilim dönmüyor. Size kendi evimin salonundaki terli koltuklardan, kafa kağıdımda bile ismi yazan kötü kalpli adamlardan dem vuramam, gücüm yetmiyor. Dedim ya, dört buçuk yaşındayım. Dünya yıkıldı ve ben altında kaldım. Öldü bütün karıncalarım.

Bakın, bütün sahiller, bahçeler ve üçlü koltuktan karanlık salonların, cehennem ateşinde gürül gürül yanıyor. Cehennemi başka yerde sananlar, bana sırtını dönmüş, şekerli sevaplar biriktiriyor. Dört buçuk yaşındayım ve pekâlâ biliyorum ateşin âlâsını ve yanmaya nereden başlandığını. Dört buçuk yaşındayım ve maalesef biliyorum ihtiyarlamayı. Susmayı ve canımın altında bir yerde usul usul kanayıp henüz yazılmamış kağıtlar gibi eriyerek buruşmayı.

Fakat hakkınızı teslim etmeliyim kıymetli büyüklerim; susmakta asıl sizsiniz liyakatli usta. Susmakta ve başkalarının felaketini göremeyecek kadar âmâ olmakta. Hem her yerde olup hem hiçbir yerde değilmiş gibi davranmakta. Hatırlasanıza, siz de vardınız. O sahilde mesela, uzanmıştınız güneşin altında, pembe beyaz tenlerinizi bronzlaştırıyordunuz; beni görmediniz. Bahçemin sokağından gülüşerek geçiyordunuz; sesimi duymadınız. O evde yaşıyordunuz siz de, benimle aynı evde; fakat çok derindi kahrolası uykunuz çok, hiç uyanmadınız.

Beni O’nunla, beni minicik canımla, beni korkunç azabımla baş başa bıraktınız.

Önce kadınları ve çocukları diyorsunuz hep, kurtaracakmışsınız yangında, kıymetli büyüklerim. O zaman neden beni kendi ellerinizle ateşe attınız? Neden yardım ararken ben, dönüp bakmadınız? Cennet de cehennem de burada diyenler, haklısınız. Soyunma kabinleriyle, üçlü koltuklarıyla, evleriyle, arabalarıyla, bahçeleriyle, inşaatlarıyla, boş arsalarıyla, dolu banyolarıyla, metruk lunaparklarıyla, karanlık köşe başları ve aydınlık salonlarıyla, adına dünya dediğiniz bu karabasan var ya… Burası, her yangında, hep ilk kurtarılacakları ateşe atan siz ikiyüzlülerin cenneti; kumdan kaleleri erkenden yıkılan, büyüyemeden yaşlanan biz çocukların cehennemi. Şaşırmış gibi de yapmayın hiç; biliyorsunuz, o ateşi siz yaktınız.

Nermin Yıldırım

Categories
Çocuk

Müslüman Ülkelerdeki ‘Çocuk Gelin’ Geleneği

Oğlancılığın müslümanlıkta, şeriatta yasak olduğunu söyleyenler ve Pakistan ve Afganistan’daki Paştunlardaki “baçce bazi” geleneğini dine dayanarak yasaklayan ya da eleştirenler, aynı şeyi din referanslı olarak çocuk gelinler konusunda yapamıyorlar, zira islam hukuku (şeriat) ergenlik çağına girmemiş kız çocuklarıyla evlenmeye izin veriyor, yani şeriat kızları adet gördüğü anda reşit sayıyor. Ne yazık ki din bilginleri bu konuda hemfikir.

Müslümanların Allah’ı şöyle diyor :
« Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, henüz hiç âdet görmemiş olanlar hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylık verir.»

Bu ayette de görüldüğü gibi Allah, henüz yetişkin olmayan, ergenliğe bile varmamış, yaşları küçük olduğu için hiç adet görmeyenlerle ilgili olarak üç aylık bekleme süresi öngörüyor. Bu ifade, âdet görmemiş kız çocuklarının da evlendirilebileceğini göstermektedir. (Bazı yorumcular burada sözü edilen üç aylık bekleme süresinin, adet gören kızlarla/kadınlarla ilgili olduğunu, henüz yetişkin olmayan, ergenliğe bile varmamış, yaşları küçük olduğu için adet görmeyenlerle ilgili bekleme süresinin ise ilk adet görme dönemine kadar uzayabileceğini söylüyor.) Fakat nihayetinde, açık bir şekilde Allah bu yaşlardaki evliliği onaylıyor, geçerli sayıyor.

« Peygamberin 50 yaşındayken evlendiği ilk çocuk gelin Ayşe, “Muhammed’le altı yaşındayken evlendiğini ve dokuz yaşındayken zifaf olduğunu ve onunla dokuz yıl evli kaldığını” söylüyor. Aktaran al-Buhâri [4840]. » (Diğer çocuk gelin, 58 yaşındayken evlendiği 15 yaşındaki Cüveyriye. 59 yaşındayken evlendiği Safiyye de 17 yaşında bir ergen).

Yani evlenmiş olmak “zifaf olmak”, cinsel ilişkiye girme izni anlamına gelmiyor. Cinsel ilişkinin adet görmeden önce olmaması tavsiye ediliyor, çünkü çocuk gelin ilişkiye hazır, muktedir sayılmıyor. Fakat kadın tüketilecek bir hayvan, bir et gibi görüldüğü için, adet gören her kadın cinsel ilişki için“olgun” sayılıyor, fiziksel gelişimini tamamlaması bile gerekmiyor. Bir evliliğin sağlamlığı için gerekli ve temel sayılabilecek, kadının zihinsel olgunlaşması, tarafların birbirlerini seçmesi, evlenecek kişiler arasındaki yaş ve eğitim farkı gibi ölçüler dikkate alınmıyor. Erkek, koyun sürüsünün içinden en taze kuzuyu seçer gibi bir kızı seçiyor ve alıyor. Kadının seçme veya reddetme şansı yok. Evlenmek için tek kıstas “cinsel ilişkiye girilebilecek olgunlukta olmak” olunca ve bu da “adet görmeye” indirgenince çocuk kadının seçme şansı kalmıyor, babasının onayıyla evlendiriliyor.** İşte bu nedenle “zifaf” için Muhammed 6 yaşındayken seçtiği süt kuzusu Ayşe için 9 (dokuz) yaşına kadar bekliyor.

Tabii gerçek hayatta, adet görmek, evlenmek, çocukluktan çıkmak anlamına gelmiyor. « Sahih-iMuslim 5891’e göre, yaşı küçük olan Aişe kukla bebeklerle oynamayı sevmekteydi, ancak kendisiyle oynamaya gelen yaşıtları, Rasulullah’tan utandıkları için evden kaçarlardı. » Yine çocukça bir merakla, « Muslim 2127’ye göre Aişe,Muhammed’e nasıl vahiy geldiğini merak ettiği için bir seferinde onu gece vakti gizlice takip etmiş, sonra eve dönüp yatağa girmiş idi. Muhammed bunu öğrenince çok öfkelenerek onu göğsünden yumrukladı. Bundan, peygamberin, kendisinden 44 yaş küçük olan eşini en az bir kez dövdüğünü öğreniyoruz. » (Aktaran Nişanyan, Sevan Nişanyan’dan İslami Bilgiler: Nisa Faslı, 15 Kasım 2012)

Burada belirtilmesi gereken bir başka insani dram da 18 – 20 yaşlarında dul kalan bu çocuk gelinlerin peygamber eşi olmaları nedeniyle bir daha evlenememeleri ve bu anlamda yalnız yaşamaya mahkum edilmeleridir. Bir islami kaynak bunu şöyle ifade ediyor : “18 yaşında dul kalan Hz. Âişe. Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur’an hük­müne uyarak bir daha evlenmedi.”

Evlenemiyorlar, çünkü kadınlar bir mülk olarak görülüyorlar, kendi başlarına bir varlıkları yok. Müslümanların Allah’ı, “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi girin. (2.223)” diyor. Erkeklere kadınları tarla gibi görmeyi ve istedikleri zaman onlara girmeyi öğütleyen bu sözler onları kadınları cinsel obje olarak görmeye teşviktir, kadınları alınan, satılan, hediye edilen bir mal, bir obje olarak görmenin bir başka türüdür. ***

Bu sözleri insanlara “tebliğ” eden Muhammed’in kadınlarıya hizmetçi ya da alınır satılır mal, cinsel bir obje olarak görmesinde yadırganacak bir durum yoktur. Zira köleleriyle, cariyeleriyle istediği gibi yatıp kalkmak o dönemin kültüründe vardır ve peygamber Muhammed’in de « hıristiyan olan 12. eşi Mariya el-Kıbtî ve kızkardeşi Şirin veya Sîrin Hudeybiye Barışından sonra Mısır valisi tarafından Muhammed’e hediye olarak gönderilmişti. Taberi Muhammed’in Maryam ile nikâh kıymadığını, ancak “kendi malı (cariyesi) olduğu için onunla cinsel münasebette bulunduğunu” bildirir. » (Tarih sf.131) (Aktaran S. Nişanyan, Sevan Nişanyan’dan İslami Bilgiler: Nisa Faslı, 15 Kasım 2012)

Ayrıca bu genç kızların bazılarının (Cüveyriye ve Ümmü Habibe gibi) savaşta veya baskınlarda ana babaları, kocaları öldürülerek esir alınıp hareme dahil edildiğini de unutmamak gerekiyor. Bu durumda insan, ana-babasının ve/veya kocasının ölümünden sorumlu tuttuğu kişileri nasıl sever, onu nasıl eş olarak kabul eder, bunu bugün “anlamak” zordur. Ama bu gelenek bugün de, düşman saydığı ailelerin, aşiret üyelerinin veya Hıristiyan veya da sapkın saydığı Alevi ailelerin kızlarını kaçırıp kendine eş alan veya ve “kızı ve kızın ailesini evlenmeye razı etmek için kızı kaçırıp tecavüzetmek” şeklinde ortaya çıkan bazı “geri bölge”topluluklarının üyelerinin davranışlarını açıklamaya yardımcı olabilir.

Sonuç yerine…

Bugün, yasalar ülkelere göre değişmekle birlikte, Avrupa’da 15-16 altındaki gençlerle karşılıklı rızaya bile dayansa her türlü cinsel ilişki rüştüne ermemiş birini cinsel suiistimal alanına giriyor ve yasalarla cezalandırılıyor. Rüştüne ermemiş gençle olan yakınlık bir otorite ilişkisini kapsıyorsa (öğretmen, ebeveyn, veli vb.) bu yaş sınırı 18’e çıkıyor.

Bu yazının konusunun eşcinsellik olmamasına rağmen burada yine bir noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor. Bugün eşcinsellik deyince, ikihemcins arasındaki rızaya dayalı ilişkiyi anlıyoruz. Oysa yukarıda sözü edilen oğlancılıkla ilgili bölümlerde sözü edilen ilişkilerde rızadan söz etmek mümkün değil, zira ilişkiye maruz kalanlar yetişkin olmayan kişiler. Dolayısıyla oğlancılıkta Hıristiyan ailelerin ellerinden zorla alınan çocuklarının, genç esir ve kölelerin ya da yoksul ailelerin oğlan çocuklarının suiistimali, hatta tecavüzü sözkonusu.

Yine yukarıda sözü edilen Selçuklu ve Osmanlı’daki biseksüellik olarak tarif edilebilecek ilişkilerinerkek tarafı yetişkin olmayan oğlan çocuklarına yönelik. Halen Afganistan’dakidurum da bu. Bu nedenle bu durumu homoseksüellik veya biseksüellik olarakgörmek mümkün değil, çünkü yetişkin erkek çoğu zaman bir kadınla evli ve aynı zamanda yetişkin olmayanbir erkek çocukla ilişkiye giriyor, yani iki ya da üç yetişkin arasında rızaya dayalı birilişki yok. Bu nedenle durum birazkarışık gibi görünüyor, ama eşitler arasında bir ilişki olmadığı anlaşılıyor.

“Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş Drakula’nın 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ınEdirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzler”den, filmlere konu olan Arabistanlı Lawrence’ın “tartışmalı” tecavüzüne kadar, Osmanlıda Hıristiyan esirlere yönelik tecavüzler de, bu geleneğin bir parçası olmalı. Bu tecavüz geleneği bugün de kaçırılan oğlan çocuklarına ve ergen ve yetişkin kadınlara yapılan tecavüz suçlarıyla devam ediyor.

Ayrıca, belki tekrar etmek gereksiz ama, burada Muhammed’in sayısı 13 veya 16’yı bulan eşleri ve cariyeleriyleve olağanüstü cinsel iştahıyla ilgilenmediğimizi belirtelim. Bizi ilgilendiren Muhammed’in yaşantısının daha sonraki Müslümanlara örnek oluşturması, örnek gösteriliyor olması bağlamında çocuk ve kadın haklarıdır. Çünkü kimse Muhammed’in kendisinden yaşlı ve dul kadınlarla evlenmesini örnek almıyor, Muhammed’in kendisinden küçük genç kızlarla evliliklerini hatırlamayı tercih ediyor. Dolayısıyla bizi ilgilendiren evlenilen kızların yaşlarının küçüklüğü ve evlenenler arasındaki olağanüstü yaş farkı ve kadınların erkeklerin hizmetine verilmiş bir canlı varlık olması, dini yasaların (şeriat’ın) bu çocuk kadınları olgun erkeklere karşı korumamasıdır. Bu anlamda çocukların ve kadınların en temel haklarının ihlal edilmesidir. Oysa Muhammed bugün yaşasaydı, yaşantısından dolayı perver olarak nitelenir ve bu evliliklerinden dolayı da, mevcut yasalara göre sübyancılıktan hapse mahkum olurdu ve asla peygamber olamazdı. Hapisten çıkınca da, iri memeli “kedicikleriyle” TV’de program yapan Adnan Hoca (Harun Yahya) gibi popüler bir “mehdi” adayı olarak yaşamaya devam ederdi.

Muhafazakar, gerici politikaların yükselişte olduğu son yıllarda, şeriat yasalarını uygulamayan bazı Müslüman ülkelerde bile kızların evlenme yaşı indiriliyor veya indirilmesi için girişimlerde bulunuluyor; böylece göz yumulan sübyancılık yasal hale getiriliyor, yasal bir çerçeveye oturtuluyor.

Nisan 2014 komşu ülkelere dair bazı gazete haberleri :
« Daha önce resmi evlilik yaşının 18 olduğu fakat ailenin izniyle 15 yaşındaki çocukların da evlenebildiğiIrak’ta artık 9 (dokuz) yaşını doldurmuş çocuklar yasal olarak evlendirilebilecek. »

« Mısır’da ise kızların evlenme yaşı 14’e çekiliyor. »

« İran’da kız çocukları 13 yaşında evlendirilebiliyor, erkek çocuklariçin evlilik yaşı 15. »

Ve Suriye sınırında nson söylentiler :
Zor durumdaki mülteci ailelerin 16, 17, 18 yaşındaki genç kızlarının Antep ve Urfa civarında ikinci ve üçüncü eş olarak 10 000 TL’ye imam nikahıyla evlendirildiği söyleniyor.

TANRI BİLE İZİN VERSE, SÜT KUZULARININ YAŞLI KURTLARA KURBAN EDİLMEMESİ İÇİN TANRILARA RAĞMEN MÜCADELEYE DEVAM…

22 Mart 2015,
Ayşe Hür

Categories
Çocuk

Çocuğa yüklediğimiz sıfatlar ne getirir, ne götürür?

Bir kafeye oturup küçük çocuklu aileleri gözlediğinizde isimlerden çok aşkım, bitanem, aslanım, paşam, prensesim gibi sözcükler duymanız olası. Çocukları sevme cümleleri ise güzel kızım, yakışıklı oğlum, akıllı çocuğum, başarılı kızım.

Peki, çocuklara isimleriyle değil sıfatlarla seslenmenin nesi yanlış? Neden pek çok kişi çocuklarına bu şekilde seslenmeyi tercih ediyor? Çok mu abartıyoruz ağzımızdan çıkan her sözcüğü tartarak?

Her birimiz değişik nedenlerle çocuğumuz olsun isteriz. Bazen toplumun beklentilerini karşılama zorunluluğu bazen çift halinden aileye dönüşme isteği. Bazen gelecek ve yalnızlık kaygısı bazen kendi narsistik arzularımız. Çoğu zaman ise hepsinden bir parça. İşte önemli olan, bu nedenlerden hangisinin öne çıktığı, belirleyici olduğu. Çünkü nasıl bir ebeveyn olacağımızın ya da çocuğumuzu nasıl büyüteceğimizin ipuçları oradadır.

Çocuk sıklıkla anne babaların tamamlanmamış, terk edilmiş narsisizmlerinin –dünyanın merkezinde ve biricik olma, sevilme, onaylanma, beğenilme, kabul görme-tamamlayıcısı oluyor. Ebeveynlerin kendi erken çocukluk dönemine ait narsistik ihtiyaçları ne kadar karşılanmamışsa -yani beğenilme, sevilme, olduğu gibi kabul edilme gibi temel ihtiyaçları kastediyoruz- çocuklarından beklentileri de o derece yüksek olur.  Ne yaparsa yapsın eksik kalmış hisseden bu kişi, çocuğunu kendisinin bir uzantısı olarak görecek ve mükemmel olma arzuları çocuğunda hayat bulacaktır. Çocuğu ve dolayısıyla kendisi en güzel, en yakışıklı, en akıllı, en başarılı ve daha pek çok “en” olacaktır. Böyle bir ebeveyn aynı zamanda çocuğunun kusurlarını görmek istemez, onu olduğu gibi kabullenmekte zorlanır. Çocuğun anne babasına ait tüm bu duyguları hissetmesi de kaçınılmaz olur.

Sık sık anne babasından güzellik, güç ve başarı içerikli sözcükler duyan çocuk, bunları sahip olması gereken özellikler olarak algılar. Olması gerekenden çok daha fazla anlam yüklediği bu özelliklere ulaşamadığında ise huzursuz olur. Yeterince akıllı, güzel ya da başarılı olmadığında onlar tarafından sevilmediğini, kabul görmediğini düşünür. Anne babayı mutlu etmek adına da belki hiç sahip olamayacağı şeyler için gereksiz bir çaba içinde tükenir. Anne babanın işaret ettiği seviyeye ulaşamadığında ise yetersizlik, değersizlik duyguları hızlıca gelişir.

Başarı ve güzellik, göreceli kavramlar olduğundan çocuğun algısı da karmaşıktır. Kime göre güzel, kime göre başarılı.

Ölçü nedir?

Ölçü yaşadığımız düzen içinde maalesef “diğerleri”dir. Özellikle ekran aracılığıyla maruz kaldıkları reklamlar, popüler diziler, ünlü dolayısıyla başarılı olarak algılanan (güzel/yakışıklı/marka sahibi/) isimler ve karakterler. En kusursuz halleriyle sunulan bu figürlerle kendi bedenlerini ya da becerilerini kıyaslayan gençlere dönüşüyor çocuklar. Bizler çocuklarımıza sıfatlar yükledikçe, toplumsal cinsiyet kodlarının yaygınlaşmasına hizmet etmiş, yine yeniden üretmiş oluyoruz. Kızlar güzel, uslu, terbiyeli, erkekler güçlü,  aslan parçaları olmayı sürdürüyor. Elbette sadece biz çocuklarımıza böyle hitap ettiğimiz için olmuyor tüm bunlar. Arada bir ağzımızdan kaçıveren övgü dolu sözcükleri de çok dert etmeyelim. Ancak dozunu ayarlayalım, neye hizmet ettiğini bilelim, çocuğumuz üzerindeki etkilerini gözlemleyelim.

Peki, çocuklarımıza hiç mi övgü dolu şeyler söylemeyelim?

Söyleyelim tabii. Doğuştan sahip olduğu ya da rekabet unsuru olabilecek özellikleri yerine çalışkanlık, yardımseverlik, duyarlılık gibi öğrenebileceği, geliştirebileceği ve gerçek bir doyum sağlayabileceği erdemleri övelim.

Bir diğer sık karşılaştığımız durum ise çocuğa erişkinlerin dünyasına ait “aşkım, sevgilim, erkeğim” gibi sözcüklerle seslenmek. Çocuğu dudaktan öpmek de bunun davranışsal formu. Çocuk bunları çevresinden görür ve talep ederse de, bunların büyükler arasında yaşanabileceği anlatılmalıdır. Bu konuda gösterilecek hassasiyet, çocuğun sağlıklı cinsel gelişimi için gereklidir. Çocuğu tacizden korumak ve çocuğa kendinin korumayı öğretmek için ayrıca önem taşır. Sağlıklı olan çocuğa kendi ismiyle seslenmektir. Oğlum ya da kızım da denebilir.

Sadece çocuklara seslenirken kullandığımız sözcükler değil, yaptıkları işlere yaptığımız yorumlar da önemli. Çocuğumuz sınavda başarılı olduğunda onunla birlikte sevinelim, tebrik edelim. Çalıştığını ve karşılığını aldığını söyleyelim. Ama coşkuyla “işte benim koçum, akıllı oğlum tabii ki başaracaktın” dediğimizde çocuğa başka bir mesaj vermiş oluruz; “Akıllı ve başarılı olduğun için beni çok mutlu ettin, bu benim için çok önemli”. Çocuk tam tersi başarısızlığa uğradığında ise, anne babasında hayal kırıklığı ya da eleştirel bir tutumla karşılarsa tablo tamamlanmış olur. Çocukta böylelikle becerebildiği kadar sevildiği algısı yerleşir. Ardından sıkça gelen “peki arkadaşların ne yaptı” sorusunun karşılığı ise “senin ne yaptığını değil, diğerlerinin yanındaki değerini görüyorum” dur. Çocuk bu aşamada çalışsa bile bunu kendisi için ya da keyif aldığı/merak ettiği için değil, sizi memnun etmek için yapacaktır. Ölçüsü de artık kendi sınırlarını tartmak değil ötekileri geçmektir. Mutlu çocuklar sıklıkla anne babaları için değil kendileri keyif aldığı için üreten, arkadaşlarıyla değil kendileriyle yarışan çocuklardır. Bu çocukların anne babaları da çocuklarını bir şey olmaya zorlamadan, oldukları gibi kabul edebilmiş ebeveynlerdir.

Gülperi Putgül Köybaşı

Categories
Çocuk

Egemen Sınıfın Uyutma Araçlarından Biri: Masallar

Burjuvazi, zihinsel, bedensel ve dilsel gelişimin 7 yaşına kadar büyük ölçüde tamamlandığından hareket ederek, eğitim çarkından geçirdiği çocuklar için “7 yaş çok geç” diyor. Bu nedenle okula başlama yaşını küçültmeye çalışıyor, her okula ana sınıfı açıyor, ana sınıflarını zorunlu yapmak istiyor. Burjuvazi için eğitmek, yontmak, biçimlendirmek, kafasını ezmek için 7 yaş çok geç olabiliyor gerçekten de. Eğitim “uzmanları”nın en iyi öğrenmenin hangi yaşlarda olduğuna kafa yormaları, bilgili, bilinçli kuşaklar yetiştirmek için değil, uyutulmaya, kandırılmaya en müsait yaşların hangi yaşlar olduğunu araştırmak ve o yaşlarda ideolojik biçimlendirme için bombardımana başlamak. Bu yüzden de bu “saygı değer” uzmanlar, “yatmadan önce çocuklarınıza mutlaka masal okuyun” diyorlar. Bu yaşlardaki çocukları “uyutmaya” alıştırmanın en iyi araçlarından biri elbette ki masallar!

Albenili kitaplarda resimlerle süslenmiş masallar, çocuğun yeni oluşmakta olan bilincine dantel gibi işlemeye başlar düzeni. Masallar, toplumsal normları, değerleri, korkuları, yanılsamaları, bilinç bulanıklıklarını en iyi veren eğitim materyalleridir ve çeşitli derslerle doludur. Aile kurumu önemlidir, ailenin belirlediği ve koyduğu kurallara uymak gereklidir, çok çalışan kazanır, dünyada adalet vardır ve bir gün mutlaka tecelli edecektir, yeter ki gönlünü ferah tut, sabırla beklemeyi bil! Haksızlıklara karşı ancak sihirli, olağanüstü güçleri olan karşı koyar, sen naçizane güçsüzlüğünle hiçbir şeye karşı duramazsın! Yani haksızlıklar karşısında insanüstü bir güce sahip değilsen kurtulmayı hayal etmeyeceksin!

Okuduğumuz masallarda mutlaka yoksullar ve zenginler vardır. Yoksullar safında olan bizlerin bu masallardan çıkarmamız beklenilen derslerse şunlardır: “Yaşamımızı sürdürmek için mutlaka çok çalışmalıyız, hem de çok! Başkasının ne yaptığı bizi ilgilendirmez, biz elimize ne geçecek derdinde olmalıyız. Sonunda mutluluğa ereceğiz.” Sanki çalışırken kendimiz için çalışıyormuşuz gibi bir yanılsama yaratılır. Örneğin ağustos böceği ile karınca masalındaki çalışkan karınca sonunda mutlu olurken, yaz boyunca saz çalıp eğlenen ağustos böceği karıncaya muhtaç hale gelir. Oysa işçiler, karıncalardan daha çok çalışırlar, hem de dört mevsim boyunca ve buna karşılık tüm yıl sefalet içinde geçirirler günlerini. Burjuvalar ise ağustos böceği gibi yer, içer, eğlenirler, ama hiç çalışmadıkları halde, masaldaki gibi sefil olmazlar.

Tüm masallarda aile kutsal bir kurumdur. Gerçek anneler hep melek gibidirler, kötü bir anne varsa o da üveydir. Baba eğer bir kötülük yapmışsa ya üvey anne ya da kötü birisi yüzünden çocuklarına kötülük yapmıştır. Ama yine de bu yüzden evden ayrılmak zorunda kalmış çocuklar, dışarıda daha fazla kötülükle karşılaştıktan sonra son durak olarak yine ailelerine döner ve onu öpüp başlarına koyarlar. Geri döndüklerinde de zaten herkes pişman olmuş, kötü üvey annenin başına da bir kötülük gelmiştir. Yani masallarda anlatılmak istenen şudur: Aileniz dışında hiç kimseye güvenmeyin, aileniz ne kadar kötü olursa olsun daima başkalarından daha iyidir. Sığınacak tek liman orasıdır.

Masallarda fakirin fakire âşık olduğu nerdeyse hiç görülmez. Yoksul kahraman ancak zengin birine rastladığında ve ona âşık olduğunda kurtulabilecektir. İyiler hep güzeldir. Kötüler ise çirkindir. Külkedisi olmaktan kurtulmanın yolunun da zengin bir prens bulmaktan geçtiği anlatılır, zaten iyiler güzel olduğuna, güzeller zengin olduğuna göre prens de yakışıklı olacaktır muhakkak. Güzel yoksul kızların, yoksullar arasında işi olmamalıdır masala göre. O, güzelliğiyle bir yoksul erkeğe değil bir zengine layıktır! Yoksul bir erkek de kendine denk olacak şekilde çirkin bir yoksul kız bulmalıdır. Bu yüzden, bulunduğun koşullardan kurtulmanın tek bir yolu var masallarda, güzel olup zengin bir prens bulmak. Ama çirkinler için de umut bitmemiştir. Çirkin ördek yavrusu çirkinliğinden dolayı sınıf atlama hayalini unutabileceklere ilaç gibidir. Bu masalları okuyarak çirkin ördek yavrusu olduklarını düşünen tüm kızlar, bir gün güzel kuğuya dönüşecekleri günü beklerler.

Masallarda güzel yoksul kızlar prenslerini bulup sınıf atlayıp arkalarına bile bakmadan saraya doğru giderken, geride kalan çaresizler için de masallar vardır: Kibritçi kız masalı! Ona da mücadele nasip edilmemiştir. Ancak ölüm onu kurtarabilir. “Eğer çok yoksulsan debelenme, ‘çaresi yok’ diye düşünüyorsan işte sana çare: Öldür kendini, sen de kurtul ben de kurtulayım” der masalcı, yani burjuvazi. “Yaktığın her kibrit tanesi senin umutlarındır, ama çok kısa sürelidir, asla sonsuza kadar kurtuluş yok senin için” der. “Bu yüzden acı çekmeye değmez. Kimse seni görmüyor. Bunda suçlu olan sensin.”

Umutsuz, ama ölmek istemeyen, her şeye rağmen yaşamaya azimli olanlar için de bir masal var: Polyanna! Her kötü durumda daha beter bir durumla karşılaşmadığı için bulunduğu koşullara şükreden Polyanna bize de şükürcülüğü öğretmek ister. Elde olana şükredip, varolan durumu daha kötüsüyle kıyaslayıp, teslimiyete sürüklemeye çalışır bizi. Teslimiyetçiliğin mantığına kaptırır, yenilginin teorisini yazdırır.

Masalların henüz uykuya geçmeden önce çocuklara okutulmasını tavsiye ediyor burjuva uzmanlar. Rüyasında masalın kahramanıyla özdeşleşen çocuk, gündüz de benzer masalların çizgi film versiyonuna maruz kaldığında, beyni adeta felce uğrar. Uyutulurken okunan her masal, yetişkin bir insan oluncaya kadar unutamayacağı, bilincinin derinlerinden ona hükmedecek bilgiler olarak kalır.

Evet, çocuklarımızı çok erken yaşlarda eğitmeliyiz, ama düzenin kırbacıyla terbiye etmeden, korkutmadan, bireysel kurtuluş hayalleriyle beslemeden! Burjuvazinin çocuklarımız için yazdığı masalları değil, sınıfımızın kanlarıyla yazılan gerçek öyküleri, mücadele öykülerimizi, sınıfımızın hikâyesini anlatmalıyız onlara. Çocuklarımız uyurken o hikâyelerin kahramanları olmayı hayal etmeliler, sömürünün olmadığı bir dünyayı yaratacak olanın insanüstü güçler değil, birlik olmanın olağanüstü gücü olduğunu öğrenmeliler.

Aylin Dinç

Bu yazı marksist.net’ten alınmıştır.

Categories
Çocuk

Olağanüstü Ülkenin Bayramsız Çocukları

1980’li yılların sonu ve 90’lar bu coğrafyada iki tane ülke vardı, olağan olan ve olağanüstü olan, olağan ülke tüm olağanlığıyla yaşamına devam ederken, olağanüstü ülkede olağan üstü bir halin uygulamaları yapılıyordu. Olağan ülke dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan felakete vah tüh çekerken, olağanüstü ülkenin insanlarının yaşadıkları karşısında üç maymun bir tavır takınmıştı. Olağanüstü ülkenin insanları bir savaşın ortasında zorla göç ettiriliyor, bu ülkenin ağabeyleri, ablaları, babaları bir gece kolluk kuvvetleri tarafından götürülüyor ve bir daha geri dönmüyorlardı. Olağan ülkenin insanları ana akım medyanın haberleriyle içlerinde olağanüstü ülkeye karşı nefret büyütürken olağanüstü ülkenin insanları zorla göç ettirildikleri topraklardan geldikleri büyük şehirlerde, farklı dil ve kültürleriyle sağır ve dilsiz bir yaşam sürmek zorunda kalıyorlardı.

Bütün bunlar yaşanırken olağanüstü ülkenin bir de çocukları vardı. Savaş sesleriyle yaşamaya alışmış, gördükleri silahların, tankların, tüfeklerin oyuncak olamayacağını bilerek büyüyorlardı. Olağan ülke onlara öğretmen gönderiyordu, onlar koşulsuzca sevdikleri öğretmenlerinin onlar için ne anlama geldiğinin farkında bile değillerdi. 1990’lı yıllarda bu coğrafyada iki tane ülke vardı, olağanüstü ülke ve olağan ülke, olağan ülkenin çocukları tüm dünya çocuklarıyla birlikte “bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” çığlıkları atarken, olağanüstü ülkenin çocuklarından, ne dünyanın ne de olağan ülkenin haberi vardı. Bu yıllara tanıklık edenler ancak bütün bu olanların farkındaydı. Bir arkadaşım sayesinde haberdar olduğum, bu dönemde olağanüstü ülkede öğretmenlik yapmış bir öğretmenin mektubundan bahsedeceğim şimdi sizlere ve böylece daha iyi anlatabileceğim olağanüstü ülkenin çocuklarını, şöyle başlıyor mektup:

“Ben 1996 ve 99 yılları arasında Siirt’te bir yatılı okulda görev yapan, Giresunlu bir öğretmenim. Şuan 46 yaşımdayım. Aslım Laz. Ve şuan hala aktif meslek hayatıma devam ediyorum.

Aklıma her geldiğinde beni derinden üzen, vicdanımı sızlatan, bazen ağlatan, pişmanlığa boğan o 3 yılda yaşadıklarımı, yaptıklarımı ve bizden yapılmasını istenenleri büyük bir vicdan azabı içinde anlatacağım”

Olağanüstü ülkede öğretmenlik yapmış bu öğretmenimiz en azından vicdan kelimesinin anlamını öğrenmiş o çocuklardan, devletlerin politikalarından habersiz, oyun edasıyla yaşamını sürdüren o küçük insanların suçsuzluğunu fark etmiş bu nedenle bu giriş cümlesinin en önemli kelimesi vicdan. Şöyle devam ediyor mektup:

“Okulumuzun öğrencileri tamamen Kürt öğrencilerden oluşuyordu. Çevre köylerden geliyorlardı. Henüz yaşları çok küçük olanlar da vardı. Büyük olanlar da. Kimileri de yaşıtlarının çok çok üstündeydi. Onlar da okula geç başlayanlardı.

Kendi köyünde ilkokulu bitirip ortaokul için Yatılı okula gelenlerin çoğu Türkçe bilmezdi. Türkçeyi bilmeden nasıl geçtiniz derslerden dediğimizde, buna bile cevap veremiyorlardı. Soruyu belki anlıyorlardı ama telaffuz edemiyorlardı.

Ben üniversitede ülkü ocaklarına gitmiştim, vatanımı milletimi ve bayrağımın bütünlüğünü bozan her şeye karşıydım. Dilimiz Türkçe’ydi ve bu yüzden Kürtçe konuşan daha doğrusu Türkçe bilmeyen o öğrencilerden nefret ediyordum. Bazen kafamda onları yok etmenin hesaplarını yapıyordum”

Olağan ülkeden gelen bu öğretmen kendisinin de çok suçu olmayan o tekilci ulus devlet politikalarından besleniyordu. Ulus devletler için tek, dil, tek din, tek kültür, tek bayraktı esas olan, her türlü çoğulluğu reddeden, bu ideolojiyle beslenen olağan ülke insanları için tek bir dil vardı o da Türkçe bu nedenle bu coğrafyada başka bir dil olması, konuşulması tahammül bile edilemez bir durumdu. Ve okul o ideolojinin yaygınlaşmasını en iyi sağlayan biçimleme kurumlarındandı. Öğretmenin görevi farklı olanı farksız hale getirip, tek bir kalıba sokmaktı, bu nedenle bu öğretmenin de yaptığı devletin ideolojisini uygulamaktı ki kendisi de bu ideolojiyle büyütülmüş bir olağan ülke insanıydı. Ve devam ediyor öğretmenimiz:

“Hiç aklımdan gitmeyen bir olay var. Ve aklıma geldikçe kahroluyorum. Ve inanın bu satırları yazarken ağlıyorum. Bir öğrencim arkadaşına Kürtçe vara vara( gel gel) dediğini duydum ve merdivenlerin başında yanına yaklaştığım gibi bütün gücümle ona tokat attım. Merdivenlerden düşüp kolu kırıldı. Ona niçin tokat attığımı bile bilmiyordu. Acı içinde feryat figan ağlıyordu. Arabam vardı. Hemen arabayı getirip onu hastaneye götürdük. Yolda merdivenlerden kendim düştüm demesini istedim. Fazla zorlamadım yine de. O da beni çok sevdiği için bunu kabul etti ve doktor ne oldu sana dediğinde yarı Türkçe yarı Kürtçe arkadaşımla şakalaşırken merdivenlerden düştüm dedi.”

Çünkü o çocuktu ne olağan ülkenin ulus devlet politikalarından ne de ona yapılmak istenenden haberi vardı, olağan ülkenin ona gönderdiği öğretmenini karşılıksız seviyordu çünkü o onun için kalkıp gelmişti, herkesin unuttuğu ama devletin ve militarizmin unutmadığı o coğrafyaya, onun görevi ona dilini unutturmaktı, onu, Kürtçe doğduğu o yaşama Türkçe olarak katmaktı. Ancak çocuklar için böyle bir şey yoktu, onlar hele öğretmenlerinin onlara kötülük yapacağını hiç düşünemeyecek kadar çocuktular. Ve şöyle devam ediyor mektup:

“Vedalaşırken arkamdan bir sürü öğrencim ağıt yakarcasına ağlıyordu. Belki o sahneydi beni insanlığımı bulmaya iten. Hiç unutmadım ama hiç o sahneyi. Yıllarca düşman gözüyle baktığım, dilini yasakladığım, asimile etmeye çalıştığım, varlığını kendi varlığıma adatması için baskı uyguladığım o öğrencilerim, ben onlardan ayrılıyordum diye hıçkıra hıçkıra ağlayıp, ne olur gitmeyin öğretmenim, ne olur gitmeyin öğretmenim diyorlardı.Oysa hemen öncesinde onlarla vedalaşırken, içten sarılmamıştım onlara, onlara sarılırken bile aklımda başka hesaplar vardı.
Ve onların arabamın ardından ağlayarak koştuklarını görünce, frene basıp, bütün kinimi, nefretimi içimden çıkardım. Sizin olsun bayrağınız dedim, vatan da sizin olsun her şey de.Ve kapıyı açıp, geri koşarak, hepsine onları yüreğime basarcasına sarıldım. Sizi çok seviyorum dedim. Hem de çok. Siz benim evlatlarım ve kardeşlerimsiniz. Sizi çok seviyorum. Ne olur beni affedin. Hakkınızı helal edin. Ve bir çocuk gibi boylarının seviyesine inip onlarla ağladım.

O gün anladım. İnsanlığın her şeyden daha değerli olduğunu. O gün anladım sevginin ne kadar güzel olduğunu. İşte o gün anladım kimsenin rengine, diline, ırkına bakmadan insanları sevmenin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu. Ve bir de şuan bu satırları yazarken, bütün o öğrencilerimden ve ailelerinden özür diliyorum. Biliyorum öbür dünyada Allah onlara yaptıklarımın hesabını soracak bana.

Ne olur hakkınızı helal edin.
Buna ihtiyacım var.”
(L.D.Y)

Olağan ülkeden olağanüstü ülkeye gönderilen bu öğretmenin mektubu aslında o dönem o bölgede yaşanan pek çok şeyin özeti gibi kadın, çocuk, yaşlı fark etmeden uygulanan o politikalar ve o savaşın gölgesinde büyüyen çocuklar, dillerinin birileri tarafından kusur olduğunu bilmeden, onlara gönderilen öğretmenlerini karşılıksızca seven, devletten ve politikalarından habersiz sadece sevmeyi bilen o yürekler, bilmiyoruz af edebilecekler mi? Yaşadıklarından, belleklerinde yer eden o acı anılardan, izlerden kurtulabilecekler mi? Hani çocuk bayramı denilen bu günde bayram yapabilecekler mi? Bütün bu soruların cevaplarını onlar verecek, ancak büyük harflerle barışı konuştuğumuz bu günlerde bu öğretmenin yaptığı gibi yüzleşilebilirse acılarla, tüm biçimlenmiş ideolojilerden kurtulup af dilenebilirse, bir umut olur belki ama önce af dilemek ve af edilmeyi beklemek gerekiyor, o olağanüstü ülkenin bayramsız çocukları belki affederler ama siz devletsiz, politikasız, ikilsiz yalnızca vicdanla özür dilemeyi bilirseniz.

Emek Erez

Categories
Çocuk

Ergen Bir Toplumun Pedofilisi

Yetişkin olmayı başaramayan toplumlar uç noktalarda konumlanır, ya çocuksudur ya da ihtiyar bir zihinle malûldürler. Sorumluluğu olmayan bu iki konumun süper-ego(üst-ben) denetiminin zayıf oluşundan muhatap aldığı kesim çocuklardır. Çünkü ancak çocuklara güçleri yetebilir, onlarla eşit olabilir, onları beğenirler. Hedef kitleleri de, düşmanları da, fantezileri de, kurbanları da, kısaca her şey çocuklardır.

Tabular, dogmalar, yasaklar duvarının yüksek olduğu toplumlarda duygusal zekanın düşük seviyelerde oluşu arasında bir korelasyon görüyorum. Yasakların duvarı yükseldikçe, duygusal zekâ ve içsel denetim düşmekte, kendini kontrol edemeyen, her durumda otoriteye ihtiyaç duyan, vicdani gelişimleri dumura uğramış, sürü ahlakıyla davrananlar, yasaklarla baş edemedikleri için anormal olanda çıkış ararlar. Normallerin yasak olduğu ülkelerde anormal olanda çözüm arayanların oranı artacaktır elbet.

Yetişkin bir ‘cins-i latif’ tarafından reddedilme korkusuyla baş edemeyen ergen ruhlu, duygusal zekâ yoksunu şüphelimiz, kendisine karşı koyamayacak, güç yetiremeyecek bir muhatap/kurban bulup sefil arzularını tatmin etme yolunu deneyecektir. Buraya kadar kimsenin itirazı yoktur sanırım. Ancak çocuk-sevici bir ruhu besleyen ve okşayan popüler kültürden, ortamdan, piyasadan bahsetmek istiyorum. Duygusal zekâsı güdük kalmış bir halkın ‘id’(alt-ben)ini gıdıklayan mesajlar gönderen pop kültürün, çocuksu kadınları hem arzu nesnesi hem de masum bir imge olarak sunuşu (hem nalına hem mıhına bezirgânlığı) pedofiliyi yasak bir cennet meyvesi olarak pazarlama puştluğundan başka nedir ki?

Birçok ünlünün (!) pedofilik bir imge olarak sunuluşu bu alanda bir piyasa yaratıldığı içindir.

Ergen ya da çocuksu tavırlara sahip kimseleri, herkesin hoş tutmakta yarışması, onları yetişkin olarak görmeyip “dizlerine oturacak bir çocuk” edasıyla kabul etmelerinin arka planını kurcalarsak, iç açıcı tablolar göremeyiz. Bunlar kadın ya da erkek olsunlar toplumun şımarttığı, o istemeden de ödüllendirilen,  her yaptığına gülünüp geçilen, büyümeleri asla istenmeyen kişilerdir. Çünkü kimseyi reddetmeyen tutumları, herkesin hoşuna giden kolaycılıkları sefa düşkünlerinin ‘id’lerini okşar. Onları oyuncu, şarkıcı, manken, sunucu vd olarak zevkler haremine dâhil ederler. Daha ötesi bu şirinellalar köşe yazarı, şair (!), entellektüel, tv programcısı olarak piyasaya sürülüp, dergi-gazete köşelerinde, tv programlarında, reklamlarda, panellerde boy gösterirler. Hikmet sahibi “Bilge Konfüçyus” muamelesi yapılan bu cühelaların birer pedofilik imge olduğunu söylemiştim. Bu şekerellalar, konsomatris edasıyla masadan masaya gezip tozarken, kimlerin paşa gönlünü hoş ediyorlar, kimlerin bilinç dışı gıdıklanıyor bilemeyiz.

Sanat ve edebiyat çevresinin de böylesi şımarıklıklara yüz vermesini, diğer yandan çocuk hakları, çocuk ihmali ve istismarı konusunda ilgisiz kalmasını hayra alamet bulmuyorum. Garibanların hayatını, serseriliğe kurban gidenleri üçüncü sayfa haberleri olarak umursamayan elitler hangi sınıfın yazarlarıdır? Oysa edebiyatın ufuk açıcılığı ve öngörüsü, çağlar boyunca bilimin yolunu açtı. Çocuk ihmal ve istismarından psikoloji ve psikiyatriden daha evvel ilk kez bahsedenler, Victor Hugo, Emile Zola, Charles Dickens vd yazarlardı. Filozoflardan J.J. Rousseau’yu sayabiliriz. Daha sonra Jung ve Otto Rank, bu sorunu psikolojinin sorunsalı haline getirebildiler. Sanayileşmenin yol açtığı acımasızlığı Oliwer Twist romanında görürüz.

Bugün Irak’ta, Suriye’de olan hak ihlalleri ve çocuk istismarlarıyla sanat edebiyat çevremiz ilgilenmiyor. Tek bir kitap ya da film yayınlanmadı, dergilerde bahsediliyor mu, ben henüz rastlayamadım. Tüm parti, dernek, sendika, radyo-tv kanalları, dergi çevreleri de bu konularda iki kelam etmekten imtina ediyor ve hiçbir eylem yapmıyorlar. Bu söylediğimi örneğin Pelin Batu talep etse, bu çevrelerin ona her imkânı sunmakta tereddüt etmeyeceklerinin hepimiz farkındayız. Oysa kötülük, budalalık ve vurdumduymazlıktan doğuyor.

Hüseyin Kaplan (hkaplan35@gmail.com)

Categories
Çocuk Gündem

Konuşurken çok namuslu bir toplum, ama genellikle susuyor

Vicdansız bir toplumuz.

Din, ahlak, namus, vicdan, dürüstlük, mertlik…

Daha yüzlerce aksesuarımız var.

Yeri geldiğinde hepsini üstümüze giymekte bir an bile tereddüt etmiyoruz.

Ve bağıra çağıra hem kendimizi, hem de asla derinlemesine düşünüp sonuna kadar hissetmediğimiz bu kavramları savunmaya kalkışıyoruz.

Sonra bu gürültülü gösteri bitiyor ve sıradan hayat kaldığı yerden akmaya devam ediyor.

Çığırtkanlar susuyor ve her zaman yaptıkları gibi zavallı menfaatleriyle kirli büyük oyunlardan birkaç küçük parça avantaj koparmaya gayret ediyor.

Ne adına?

Milyarlarca yıllık evrenin tarihinde ne yaparsan yap sadece bit kadar bir yer kaplayacak olan ömürlerini biraz daha bol para, mal mülk ve iktidar getirisiyle “rahatlatmak” için..

*    *    *

Bakın son günlerin tartışmasına.

Onca çocuk istismar kurbanı, birçoğuna tecavüz edilmiş.

Yıllarca…

Kim bilir ne acılar çekmişlerdir. Ve çekiyorlardır.

Duyabiliyor musunuz?

Acının sesini duyabiliyor musunuz?

Duymak için susup dinlemek gerekir.

Ne kadar dikkatle dinliyorsunuz bu çocukları?

Yoksa siz de en kolayını yapıp Ensar Vakfı’nı mı konuşuyorsunuz?

İktidar yanlısıysanız topu evirip çevirip “bizimkileri her durumda savunmak lazım” kaygısını mı taşıyorsunuz?

“Buna bir kere rastlanmış olması, saygın bir kurumu karalamak için gerekçe olamaz”; siz de böyle düşünenlerden misiniz?

*    *    *

Size “bir kere” tecavüz ettiler mi hiç?

“Bir kere” vücudunuza sizin izniniz olmadan dokunsalar…

Okşasalar…

Pantolonunuzu veya eteğinizi çıkarsalar…

Üzerinize abansalar…

Sadece “bir kere” ama…

Neler hissederdiniz?

Karaman’da 45 erkek öğrencinin yalnız vücudu değil ruhu da kirletilmiş, karartılmış, yaralanmış…

Yıllarca…

Lanet olası siyasi ve ekonomik menfaatlerine zarar gelmesin diye bir şeyler söyleme derdinde olanlara sesleniyorum:

Kelimeleriniz vicdan raylarının çok dışında seyreden kara trenler gibi yürekleri parçalayıp sağa sola savrulacağına…

Susun bari!

En azından susun!

Susmak, başka sessizlikleri duyabilmek için şarttır.

Susmasını becerdiğinizde, belki o çocukların da sustuğunu fark edebileceksiniz.

Onlar susuyor.

Yıllardır.

Onların suskunluğu başka ama.

Onlar suskunluklarına birileri cevap versin diye bekliyorlar aslında.

*    *    *

Konuyu “AKP’nin yıpratılması için bir fırsat” olarak gören muhaliflere de sözüm var.

Bütün mesele Ensar Vakfı mı gerçekten?

Bu ülkede çocuklar sürekli olarak şiddet, istismar, tecavüz tehdidi altında yaşıyor.

Ensestin toplumsal tabanının yüzde 30’lara, hatta 40’lara çıktığı söyleniyor.

Anlıyor musunuz?

Erkek ya da kız çocuğunun, çoğu kez babası, bazen de başka yakınları tarafından “cinsel heyecan ve tatmin aracı olarak kullanılması” adım başı rastlanan, sıradanlaşan bir vahşet buralarda.

Türkiye, ensest vakalarında dünyada ön sıralarda.

Ve hemen herkes susuyor.

“Çocuk gelin” denilen rezalette de aynı durumdayız.

Orada da susan, hatta bazen davul zurnayla küçücük çocukların hayatının mahvedilmesine alkış tutabilen milyonlar yaşıyor bu topraklarda.

“Rızası dâhilinde” diye konuyu kapatan sadece birkaç hâkim değil, koca bir toplum!

Kim bu sorunları gündeme getiriyor? Kaç kişi? Ne kadar sıklıkla? Nasıl bir kararlılıkla?

*    *    *

Çevrenizde hiç gördünüz mü bu tür örnekleri?

Çocuk istismarından kuşkulandığınız oldu mu?

Ensesti hissettiniz mi?

Hepsine hayır diyenler hiç olmazsa zahmet edip de Atlıkarınca veya Mustang filmini görsün mesela.

Türkiye’de milyonlarca insanın – bu arada yalnızca ensestin kurbanlarının değil, olayın farkında olan akrabaların da – bu felaketle ilgili tavrının ne olduğunu biliyor musunuz?

Susuyorlar.

“El alem ne der” deyip susuyorlar.

“Ailem yıkılır” deyip susuyorlar.

“Akrabalar birbirine girer” deyip susuyorlar.

Cezalandırılmamak için susuyorlar.

Nihayet unutmak, gerçeği reddetmek için susuyorlar.

Sükût altın değildir her zaman.

Bazı sessizliklerin temelinde korku yatar.

Ve Cervantes’in dediği gibi, “korkak ruhlarda mutluluğa yer yoktur”.

Biraz da bundan dolayıdır Türkiye’nin dünyanın en mutsuz ülkelerinden biri olması.

*    *    *

Çocuklara tecavüz ediliyor.

Kadınlara tecavüz ediliyor.

Kürtlere tecavüz ediliyor.

Hukuka tecavüz ediliyor.

Ülkeye tecavüz ediliyor.

Tek tük çığlıklar yükseliyor bu tecavüzler sırasında.

Ama çoğunluk, tecavüz sırasının kendisine gelmediğine şükredip susmayı tercih ediyor.

Bu kadar uysal, bu kadar korkak, bu kadar vicdansız bir topluma baştan aşağı tecavüz etmeye tek bir kişinin bile gücü yetebilir.

 Hakan Aksay
Yazı, t24.com.tr’den alınmıştır.
Categories
Çocuk

Esas Sapıklık Nedir ve Çocuklarımızı Nasıl Koruruz?

Mahrem yerlerini öğretin, diyorlar çocuklarınıza.

Ne için söylüyorlar? Tacizlere, istismarlara, tecavüzlere karşı koymaları için.

Bu nasıl bir pisikologluk, nasıl bir pedagogluk?

Çocuğun mahrem yeri mi olur?

Bu bir yetişkin sorunudur, çocuk sorunu değil. Çocukların doğasıyla oynayarak sorunu çözemeyiz.

Çocuğun kendisini korumasına ihtiyacı yok. Zaten fiziksel olarak böyle bir gücü de yok. Ve zaten çocuk vücudunun bazı noktalarına dokunulduğunda iç güdüsel olarak buna tepki gösterir. Cinsellik yaşına erişmemiş çocuklarda bu tepki DNA’ya kodlanmıştır.

Esas mesele yetişkinlerin güç merkezli toplumsal sistemini, toplumsal cinsiyetçiliği ve kapalı toplumu ortadan kaldırmak, sevgi, paylaşım, eşitlik, özgürlük temelli, akılcı, bilimsel bir toplumsal sistem oluşturmak ve şeffaf, dürüst, açık bir cinsellik, bir ahlak, bir ekonomik, bir politik sistem geliştirmektir.

Böylelikle bir çocuğa, bir kadına, bir LGBTİ bireyine dönük istismar, tecavüz ve şiddeti önlemiş oluruz. Çünkü ancak o zaman gücün bir zorbalık, bir sömürü, bir baskı yani istediğini kendisinden daha az güçlü olana yaptırma işi olmadığını, bir enerji işi olduğunu, başkalarının hak ve özgürlüğünü en az kendisininki kadar önemsemek işi olduğunu anlamış olacağız.

Çocuğa ağız, dudak, göbek gibi organlarını yetişkinlerden saklamasını salık vermek sapıklığın başka bir çeşididir. Etrafına ve topluma karşı güvensiz, bencil, asosyal, aseksüel, narsist bireyler yetiştirmemizi sağlar. Ki zaten hali hazırda yetişen bireyler, aynen bu şekilde, tabusal cinsellikle büyüyor, cinselliği sadece üremek olarak görüyor. Böylelikle cinsel dünyası son derece sıkıcı, mutsuz, cinsel açıdan sorunlu bir cinnet toplum meydana geliyor.

Çocuklarınızın başını örtmeyin. 18 yaşına gelinceye değin onu dinsel ve geleneksel yasalarla yetiştirmeyin. Rehberiniz bilimsel yasalar ve evrensel değerler olsun.

Erkek çocuklarınızı cinsiyetinden ötürü kayırmayın, ona ayrıcılıklar tanımayın. Kız çocuklarıyla, eşcinsel çocuklarla eşit olduğunu anlatın ona. Cinsiyetçi ve şiddet içerikli oyuncuklar, elbiseler almayın. Bu tür etkinliklere götürmeyin, bu tür filmler, diziler, reklamlar izlettirmeyin, oyunlar oynattırmayın. Kız ve erkek çocuklarını sürekli aynı etkinlik içinde buluşturun. Yaşamı birlikte keşfetmelerini, öğrenmelerini, paylaşım ve dayanışma içinde olmalarını öğretin.

Çocuklarınızla her şeyi ama her şeyi konuşun. Tabu olmasın. Tabunun olmadığı bir yerde çocuklarınız olumsuz birşeyle karşılaştıklarında sizinle rahatlıkla paylaşabilirler sorunlarını. Sorunu sakın örtbas etmeyin. Hukuki ve sosyal haklarınızı mutlaka arayın. İstismarı, tacizi, şiddeti mutlaka ilgili STK’lara, medyaya, kamuya bildirin.

Çocuklarınızı devlet yurdu dışında başka yurtlara, hücre evlerine, kuran ve din kurslarına göndermeyin. Devletin de bilimsel bir eğitim ve evrensel değerlerle bir çocuk gelişim modeli edinmesi için çabalayın. Eylem, protesto, örgütlenme haklarınızı kullanın. 5 yıldan beş yıla oy vererek sorunlar çözülmüyor. Politik olun. Uyanık olun. Hiç bir siyasi partiye ve lidere körü körüne bağlanmayın. Hükumetin politikalarını sürekli denetleyin. Unutmayın: örgütsüz güç, güç değildir. Devlet ve özel okullarda mutlaka denetlemenin ve hesap verirliliğin oluşmasını sağlayın.

Türkiye’de her yıl yargıya 20 bin civarında çocuk istismarı dosyası geliyor. Kapalı ve tabulu bir toplum olduğumuzu göz ardı etmezsek, en az bu sayının üç katı kadarı da aileler, devlet yetkilileri, müdürler, yargı ve hükumet tarafından örtbas ediliyor, üstü kapatılıyor. Bir o kadarı da korktukları ve çekindikleri için ailelerine ve yetkililere söyleyemiyor çocuklar.

Biz sapık bir toplumuz. Biz şiddeti, gücü ve rekabeti kutsayan bir toplumuz. Bununla yüzleşmezsek asla kalıcı bir çözüm üretemeyiz. Bir ailenin çocuğunu dövmesi, çocuğa karşı cinselliği tabulaştırması, kutsallaştırması ya da tukakalaştırması, çocuk bedenini baskılaması, bir ailenin çocuğuna eşcinsellerden, başka ırklardan, kültürlerden, hayvanlardan, dinlerden, mezheplerden, engellilerden, yoksullardan nefret etmesini öğretmesi de en az çocuk istismarı kadar sapıkçadır.

Zafer Kılıç

Categories
Çocuk

Şiddet, Tecavüz ve Çocuklar

Cinayet, tecavüz, hırsızlık gibi vakalarda suçu bireye indirgeyen genel-geçer anlayış, suçun toplumsal koşullarını örtbas ederek, suçun tekrar üretilmesine yardımcı olur. Dolayısıyla Ensar Vakfı’nda 45 çocuğa tecavüz vakasında sadece tecavüzcünün yargılanması adil bir yargılama olmayacaktır.

Ensar Vakfı’na bağlı bir tarikat evinde çocuklara tecavüz haberi bir öğrencinin ailesine tecavüze uğradığını anlatmasıyla öğrenildi. Yani bu çocuk bunu ailesine söyleme cesareti gösteremeseydi belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Tıpkı haberimiz olmayan yüzlerce tecavüz olayı gibi.

Eğer tecavüz, erkek egemen düzenin bir sonucu ise bunu salt bireysel bir sapkınlığa indiremezsiniz. Tabi sadece Ensar Vakfı’nı suçlu bulmak da indirgemecelik olur. Zira Türkiye’de tecavüz münferit bir olay değil, epey yaygın bir olaydır. Kadınlara olduğu gibi çocuklara da vakıflardan okullara, aile içinden sokaklara dek her yerde karşılaşabilmektedir.

Tecavüz ise şiddetin sadece bir başka biçimidir. Anne veya babanın çocuğu dövmesi, sözlü  olarak azarlaması, tehdit etmesi, odaya kilitlemesi, gözünü korkutarak başörtü takması, onu kapitalizmin bir metası haline getirmesi de çocuklara şiddetin, istismarın bir biçimidir.

Toplum olarak öncelikle çocuk istismarına fazlasıyla duyarsız olduğumuzu kabul etmeliyiz. On binlerle ifade edilen çocuk işçilerin, çocuk dilencilerin, çocuk tutsakların olduğu; çocuk porno filmlerinin epey yaygın olarak izlendiği; ailesinden, öğretmeninden, bir büyüğünden, polisten şiddet görmemiş hemen hiçbir çocuğun olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Maalesef “hoşgörü” kültürümüzden olsa gerek, çocuğa uygulanan şiddete göre tavır belirliyor, çoğu zaman tepkisiz kalıyor, hoşgörüyoruz. Örneğin, sokakta şahit olduğumuz bir annenin çocuğa şiddeti olayını genellikle hoşgörürken, çocuğa cinsel şiddet uygulayana genellikle sessiz kalmayız. Fakat her ikisi de şiddetin farklı biçimleridir. Birinin tahribatının daha ağır olması diğerini hafif suç veya meşru kılmamalıdır.

Çocuk bir yetişkine göre daha zayıf, korumasız ve saf olduğu için daha fazla şiddete uğrar. Çocuğa şiddetin biçimine göre çocuğun üzerindeki etkisi değişebilmektedir. Fakat çocuğu azarlamayı, tokatlamayı hoşgörüp tecavüzüne karşı çıkmak tıpkı suçu bireye indirgeyen anlayış gibi samimiyet dışı bir yaklaşımdır.

Çocuklar kimsenin mülkü değildir. Bir aile çocuğu okula, atölyeye gönderirken bile “eti benim kemiği senin” diyerek mülkiyeti paylaşma derdine düşüyor. Her şey gibi çocuklar da, günümüz dünyasında ailenin, kurumların, devletin mülkü olduğu sürece istismar maalesef devam edecektir.

Baran Sarkisyan