Categories
Dinler Sorunu

İnanç Özgürlüğü

İnanç Özgürlüğü, kulağa sempatik bir ifade olarak geliyor. Ama bu iki mefhumu önce ayrı ayrı değerlendirmeye tuttuğumuzda birbirinden çok farklı mefhumlar olduğunu görebiliyoruz. En basitinden, özgürlük, kişinin özünün öz/gür olduğunu varsayarken dini inançlar insanı kul düzeyinde ele alıp özünü de tanrıya bağlar. Dini inançlar bireyin özgürlüğünü ahlak ve kanunlarla yokederken, -tıpkı devletler gibi- özgürlükten bahsedemeyiz. Hatta bu özgürlük ve inanç mefhumlarının tanımları bile daima tartışmalıdır. İnanç özgürlüğünü, “bizim dinimizden olmayanı günü geldiğinde cihat adı altında kellerini koparma özgürlüğü” veya “Çocukları aileleri aracılığıyla laik eğitimden koparma, saçını vs örtme özgürlüğü” olarak ifade ettiğimizde durum değişmiş olur ya da “kutsalım olan ineklerin özgürlüğü” olarak ifade ettiğimde. Tüm tahakküm ilişkileri için de geçerlidir bu: okulda, askeriyede, fabrikalarda bireylerin üzerindeki tahakkümü özgürlük olarak nitelendirebilir miyiz?

Özgürlük dediğimizde ona sabit değişmez tanımlar getirebilir miyiz, bu özgürlüğün doğasına aykırı mıdır? Veya inançlı bir insan tutsak, inançsız olan özgürdür gibi kesin ifadeler kullanabilir miyiz?

Bizler sürekli güncellenen konuları bir hükümet toplantısında yasa oylaması yaparmışçasına tartıştığımız için sözgelimi inanç özgürlüğü için bir taraf olumlu, diğer taraf olumsuz oy kullanarak anında bir ikilik oluşturur ve işin özünü gözden kaçırırız. Meseleyi bir önermenin yasal olup olmaması üzerinden ele aldığımızda konuyu yeterince tartışmamış oluruz ve sonuçta gücü bünyesinde biriktiren ve çoğunluğu elinde bulunduran taraf zafer kazanır. Fakat inanç nedir, ne işimize yarar, hangi inançları esas alacağız ve esası neye göre belirleyeceğiz, özgür kılınan bir inancın sınırları ne olacaktır, ve bugün getirilen sınır ne zamana kadardır, özgürlük nedir, ne işimize yarar gibi soruları bile toplumca tartışmamışızdır henüz.

Özetle söylemek istediğim benim burada doğru sorular üretip üretmediğim değil; herhangi bir konuda taraf olmaktan önce sorulması gereken sorular ve tartışılması gereken yanıtların olduğudur. Doğru sorular ve tartışma kültürü yasalardan çok daha önemlidir diye düşünüyorum. Çünkü bu yapılamadığında toplumsal güç bir devlet aygıtına devredilmekte, kölelik daha da derinleşmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

Cihatçılar Gerçek İslamcılardır

“Besle kargayı oysun gözünü!” ne kadar türcü bir atasözüyse, “Besle cihatçıları, yaksın askerlerini de o kadar gerçek!” Sen Kürdistan’da taş taş üstünde bırakmayıp masum insanları bodrumlarda yakmakla yetinmez de terörizmini komşu bataklıklara da yaymaya çalışırsan böyle melânetlerle karşılaşman kaçınılmaz olacaktı, nitekim oluyor da… Aslında olan, bu kez Kürtlere vurduğu için bir aralar Işid’i “ehven” sayanların kuyruğuna takılan ülkemin saf insanlarının çocuklarına oluyor…
Burada asıl ele alınması gereken şey, genel anlamda, İslam’da vazgeçilemez insan haklarıyla ilgili bir kavramın olmaması. İslam, “seçimlere ve demokrasiye izin vermeyen”, kişisel özgürlükleri reddeden, anti-semitik ve batı karşıtı totaliter bir ideolojidir.
Muhammed’in ölümünün ardandan bıraktığı varidatın (atları, develeri, koyunları, vb.) kaydını tutan imam-ı taberi, Muhammed’in silahlarının lâkaplarını da kaydetmiştir. Muhammed, 624 Nisan’ında Yahudi kabilesini Medine’den kovarken onlardan ganimet olarak aldığı üç kılıca, Türkçe “yırtıcı” “çok keskin” ve “ölüm” anlamına gelen adlar takmıştır. Diğer kılıçlarının ve mızraklarının lâkapları da hep şiddet ve ölüm kokar. Muhammed’in kendisinin de lâkaplarından biri “mahi” yani “mahvedici”dir: “Ben mahiyim, Allah benimle küfrü yok edecektir.” Bu bile bize İslam’ın şiddete bakış açısı hakkında pek çok şey söylemektedir. Eh, müslümanlara düşen de “Allah ve meleklerin bile çok salevât getirdikleri ve dolayısıyla kendilerinin de salevât getirmeye ve tam bir teslimiyete mecbur oldukları” (ahzâb 56) peygamberin yolundan gitmektir. Zaten Muhammed ‘barış’ ve ‘hoşgörü’ durumunu “tüm dünyanın Allah’a biat ettiği ve İslam’ı kucakladığı an”la sınırlar. Başka bir deyişle İslam’da barışa ulaşmanın yolu uzlaşmadan değil… Başka dinlere hoşgörüden değil… Gayrimüslimlere var olma ve hayatlarını istedikleri gibi yaşama izni vermekten değil, hesaplaşma, cihat ve şeriatı benimsemekten geçer. Her müslüman erkeğin görevi kâfirlere karşı savaşmaktır; yani vaaz vererek ve ikna ederek değil, gereken her yola başvurarak ve dünyanın tanık olduğu gibi mümkün olduğunca şiddet uygulayarak… İslam’ın özü budur. çünkü mesela saf suresi şöyle der: “allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Bu sizin için çok hayırlıdır. Bunu yapınız ki Allah, günahlarınızı bağışlasın…”
“Muhammed, Allah’ın son peygamberi ve onunla gelen barış da Allah’ın son mesajıdır. İslam tek gerçektir ve Allah’ın kabul ettiği tek gerçek dindir.” işte İslam’ın tek öğrettiği budur. Diğer dinler de kendilerinin cennete giden tek yol olduğunu ileri sürer ancak İslam diğer dinlerin inananlarını öldürerek, zorla din değiştirterek ve köleleştirerek bütün dinleri yok etmeye ya da boyun eğdirmeye açıkça ve fiilen inanan tek dindir. İslam’da izin verilen tek şey İslam’dır. bunları biz söylemiyoruz; İslam din adamları söylüyorlar. İslam başka dinden olanları, özellikle Hıristiyanları bir oğlu olduğunu iddia ettikleri Allah’ın tekliğini reddetmekle ve dolayısıyla peygamber ve resullerine hakaret etmekle ve şeytanî uygulamalara tevessül etmekle suçlar. Ayrıca Allah’ın yasakladığı şeylere izin veren ve iktidara getirdikleri temsilciler vasıtasıyla kapris ve arzularına cevaz veren seküler, liberal toplumları da lanetler. İslam katle Allah’ın izin verdiğini, hatta böyle yapmayı emrettiğini öngörür; başka hiç bir unsurun yaşamasına da izin vermez, çünkü içlerinde yaşayan “diğer unsurların” fitne çıkarabileceklerini varsayar; bu yüzden de fitneyle akıllarda hiç bir soru işareti olmaması için öldürmeyi mubah görür. Çünkü enfâl suresi: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve insanların Allah’ın dininin egemenliğini kabul etmelerine kadar onlarla savaşın.” der. Kısacası, İslam’ın hoşgörü dini olduğu iddiası sadece safsata değil, özellikle müslüman olmayanlar için tehlikedir de.
“Cennet kılıçların gölgesindedir.” Bu hadisin ışığında “herkes ölecek, gerçek İslam gelene kadar” sloganını düstur edinen cihatçılar ne yapıyorlarsa kitabına uygun yapıyorlar. Bu köktendincilerin sorunu, sırtlarını kutsal kitaba dayayıp oradan aldıkları feyz ya da gazla herkesi kendilerinden aşağıda görmeleri bence. Hele de onlara dönük küçümseyici, politik doğrucu vaazlar onları zıvanadan iyiden iyiye çıkartıyor. Cihatçıların yaptıklarının Kuran’da birebir karşılığı var. eylemleri, aklı dışlayan, sadece Kuran’a iman eden ve yeri geldiğinde de bu imanlarını ayetlere harfiyen uyarak yerine getiren selefilerin eylemlerinin aynısı. Öyle ki onlar da selefiler gibi “Amelinde bir kusuru olanın imanının da bir cüzünün eksik olduğunu” iddia ediyorlar. Örneğin bir vakit namazı kaçıran ya da içki içen bir insanın imanı eksiktir. Eksik iman, iman sayılamayacağı için, bu kişi kâfirdir. Kâfirin ise canı, malı, hatta ırzı helâldir. İşte cihadçıların artık Türkiye’ye, mesela Fransa’ya ya da İngiltere’ye hangi gözle bakıyorsa aynı gözle bakmasının nedeni biraz da budur. Her iki tarafın da stratejik ve pragmatist nedenlerle birbirlerine destek olduğu dönem geçti. Artık cihatçılar Türkiye toplumunu da kendisine düşman olarak görüyor. İslam fıkhında Dar-ül Harb ve Dar-ül İslam denilen iki kavram var. Dar-ül Harb, müslümanların tehlikede olduğu, bulundukları coğrafyada seküler bir rejimin hakim olduğu dönem olup bu dönemde müslümanlar takiyye yaparak erk’le uzlaşır, barışçıl mesajlar verir ve güçlenip iktidarı ellerine geçirene kadar dengeyi korurlar. İkinci kavram olan Dar-ül İslam ise müslümanların iktidar mekanizmasını eline geçirdiği dönemdir. Bu dönem cihat dönemidir. Yani Allah yolunda savaşıp, kâfirleri öldürerek şeriat kanunlarının hakim olacağı bir İslam dünyası yaratılacak dönem. İşte cihatçı örgütler için bugün Dar-ül İslam dönemidir. Bunun dayanağını da Bakara’da bulabiliriz: “Kafirleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin…” Dolayısıyla cihatçıların teröründe insanlıkdışılık vardır ama islamdışılık yoktur. Hatta denebilir ki inandıkları dini kendilerince yerine getirirken herkesten daha dürüst davranmaktadırlar. Çünkü selefi geleneği demek Kuran’ı olduğu gibi, değiştirmeden hayata geçirmektir.

Atilla Tuygan

Categories
Dinler Sorunu

Ateizm Felsefesi

Ateizm felsefesinin yeterli bir açıklamasını yapmak için, İlahi Varlık inancının ilk günlerinden bugüne dek sergilediği tarihsel değişimleri ele almak gereklidir. Ancak bu tarihsel süreç, okumakta olduğunuz makalenin kapsamı dahilinde değildir. Yine de Tanrı, Doğaüstü Güç, Ruh, İlahi Varlık veya Teizm’in (Tanrı’ya inanma) özünün ifadesini bulduğu başka terimlerin, zamanla ve ilerlemeyle birlikte daha fazla belirsizleşmesi ve muğlaklaşmasına değinmek yerinde olacaktır. Başka bir deyişle, insan zihninin doğal fenomenleri kavramayı öğrenmesiyle orantılı olarak, ayrıca bilimin insani ve toplumsal olayları giderek daha isabetli biçimde birbiriyle ilişkilendirmesiyle, Tanrı fikri de giderek daha fazla ki­şisel olmayan ve bulanık bir çehreye bürünmektedir.

Günümüzde Tanrı artık, Varlığının başlangıcındaki aynı güçleri temsil etmemektedir; insanın kaderi de eski çağlardaki gibi Demir yumrukla yönlendirilmiyor. Daha ziyade, Tanrı fikri artık, insanın zayıflığının her köşesine sinmiş olan merak ve kuruntuları tatmin edecek bir tür ruhani itkiyi ifade etmektedir. İnsanın gelişimi boyunca Tanrı fikri, fikrin ortaya çıkışıyla tamamen tutarlı şekilde, insan ilişkilerinin her aşamasına uyarlanmak zorunda kalmıştır.

Tanrıları doğuran anlayışın kaynağı, korku ve meraktır. Doğa olgularını anlamaktan aciz, üstelik doğada meydana gelen şeylerin çoğundan tedirgin olan ilkel insan, her korkutucu olayda kendini hedef almış uğursuz bir güç görmüştür; her tür hurafenin atası ihmal ve korku olduğu içindir de, ilkel adamın tedirgin hayali Tanrı fikrini icat etmiştir.

Dünyaca tanınmış bir ateist ve anarşist olan Mihail Bakunin, büyük eseri Tanrı ve Devlet’te çok zekice bir saptamayla şöyle diyordu: “Tanrılarıyla ve yan-tanrıları, peygamberleri ve azizleriyle bütün dinler, algılama yetenekleri henüz tam gelişmemiş ve kendileri dışındaki olayları tam anlamıyla kontrol edemeyen insanların önyargılı imgelerinden doğ­muştur. Dolayısıyla, dinsel cennet, insanın cehalet ve ilikatla yücelttiği, büyütülmüş ve tersine çevrilmiş -yani, kutsallaştırılmış- olarak kendi yarattığı hayalden başka şey olmayan bir seraptır. Dinler tarihi, insan inancında birbiri ardına ortaya çıkan tanrıların doğuşu, ihtişamı ve düşüşünün tarihi, insanoğlunun kolektif aklı ve bilincinin gelişmesinden başka bir şey değildir. İnsan, kendisindeki veya dışsal doğadaki bir niteliği, hatta büyük bir kusuru, tarihsel gelişmesi sırasında bir çocuk edasıyla hızla keşfettikçe, bunları önce tasavvurunun ötesinde abartıp büyütmüş, sonra da tanrılara atfetmiştir… Şu halde, metafizikçilere ve din idealistlerine, felsefecilere, siyasetçilere ve şairlere karşı bütün saygımla söylemek isterim ki: Tanrı fikri, insan aklı ve adaletinden vazgeçmek demektir; Tanrı fikri, insan özgürlüğünün en kesin biçimde yadsınmasıdır ve hem teoride hem de pratikte ister istemez insanoğlunun köleleştirilmesine varır.”

Böylece Tanrı fikri, devrin ihtiyaçlarına göre tekrar canlandırılıp düzenlenerek, genişletip daraltılarak insanlığa hakim oldu; insan, aydınlanmış iradesiyle, başını korkusuzca güneş ışığına çevirene dek de hakim olmaya devam edecektir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi ve kendi kaderine yön vermesiyle orantılı olarak, teizm lüzumsuz hale gelir. İnsanın, türdeşleriyle ilişkilerini ne ölçüde belirleyebileceği, Tanrı’ya bağımlılığından ne derecede kurtulabileceğine bağlı olacaktır.

Şimdiden, bir spekülasyon teorisi olan teizmin yerini, ispatlamanın bilimi olan ateizmin aldığına dair çeşitli belirtiler vardır. Teizm, Öteki Dünya’nın metafizik bulutlarına asılı dururken; ateizm, köklerini sağlam toprağa salmaktadır. İnsan gerçekten kurtulacaksa, kurtarması gereken şey cennet değil, yeryüzüdür.

Teizmin gerileyişi -hangi akıma sahip olurlarsa olsunlar, teistlerin endişelerinde gözlendiği üzere- en ilginç manzaradır. Onlara sıkıntı veren şey, bir şekilde, kitlelerin her gün daha fazla ateist, daha fazla din-karşıtı olduklarının, yani Ulu Öte Dünya’yı ve onun cennetvari alanını meleklerle serçelere bırakmaya fazlasıyla istekli olduklarının, kitlelerin acil hayati sorunlarına giderek daha fazla eğildiklerinin farkına varmalarıdır.

Kitlelerin Tanrı fikrine, ruha ve ‘Cenab-ı Hak’a nasıl geri döndürüleceği, teistlerin en acil sorunudur. Bu sorular metafizik gözüktüğü kadar, aslında oldukça belirgin bir fiziksel arka plana sahiptir. Dinin, ‘Kutsal Hakikat’in ödül ve cezaları (dünyadaki en büyük, en bozuk ve tehlikeli, en güçlü ve karlı sanayi olan silah ve savaş gereçleri sanayii de bundan muaf olmamak üzere) alameti farikasıdır. Bu, insan zihnini karartan ve insan yüreğini soluksuz bırakan bir sanayidir. Mecburiyet, kural tanımaz; bu yüzden de tanrıya, vahye veya Ulu Öte Dünya’ya dayanmasa bile, teistlerin bü­yük kısmı her konuyu ele almak zorunda kalmışlardır. Belki de onlar, insanlığın bin bir çeşit Tanrı markasından giderek usandığını hissediyorlar.

Bu ölü teistik inancın nasıl canlandırılacağı, bütün mezheplerin ölüm kalım meselesidir. Bu yüzden, onların gösterdikleri hoşgörü, anlamanın değil, zayıflığın hoşgö­rüsüdür. Belki de bu, bütün dini yayınlarda gözlenen çe­şitli dini felsefeleri ve çatışan teistik teorileri tek bir mezhebe itimatta birleştirmeyi öngören çabaları açıklar. Giderek çeşitlenen ‘tek doğru Tanrı, tek saf ruh, tek gerçek din’ anlayışları, kitleleri ateist düşüncelerin ‘zararlı’ etkilerinden kurtarmak için çılgıncasına ve hoşgörülü bir şekilde gizlenmektedir.

Hiç kimsenin, insanların neye inandığıyla -ister inanıyor olsunlar isterse inanıyor görünsünler- gerçekten ilgilenmemesi, teistik hoşgörünün bir karakteridir. Bu amaca ulaşmak için, en kaba ve bayağı yöntemler kullanılır. Her eğitimli zihin için hakaret anlamına gelmesi gereken dini gayret toplantıları ve Billy Sunday’li uyanışlanyla, bunların cahil ve meraklılar üzerindeki etkisi -pek nadiren olmamak üzere cinsel düşkünlükle bulanmış- bir hafif delilik ortaya çıkarma eğilimindedir. Bütün bu çılgınca çabalar, Rus despotundan Amerikan Başkanı’na dek, Rockefeller ve Wanamaker’dan en küçük burjuvaya dek bütün dünyevi güçlerden onay ve destek bulmaktadır. Billy Sunday, Y.M.C.A., Hıristiyan Bilimi ve başka dini teorilere saçılan sermaye, nasılsa bir gün boyun eğen, uysallaştırılan ve vurdumduymazlaşan kitlelerden elde edilecek devasa karlar olarak geri dönecektir.

Teistlerin çoğu, bilinçli veya bilinçsiz olarak, tanrıda ve şeytanda, cennette ve cehennemde, ödülde ve cezada, boyun eğmeleri, uysallaşmaları ve kanaatkar olmaları için insanları terbiye eden bir kamçı görür. Gerçekse, teizmin tabanını çok önceden kaybettiği, ancak Servet Tanrısı ve iktidarın ortak desteğiyle yaşatılmaya çalışıldığıdır. Teizmin gerçekte ne ölçüde iflas etmiş olduğu, bugün Avrupa’daki siperlerde ve savaş alanlarında görülmektedir.

Bütün bu teistler  ilahlarını, sevgi ve iyiliğin tanrısı olarak resmetmediler mi? Yine de binlerce yıldır verilegelen bu tip vaizlerin ardından, tanrılar hala insan ırkının can çekişmesine sağır kalıyorlar. Konfüçyüs, Çin halkının yoksulluğu, bakımsızlığı ve sefaletiyle ilgilenmez. Buddha, Hinduları kavuran kıtlık ve açlıktan rahatsız olmadan felsefi kayıtsızlığı içinde yaşar; Jahve, İsraillilerin acı haykırışlarına sağırdır; İsa’ysa birbirlerini boğazlayan Hristiyanlar karşısında ölümden dirilmeyi reddeder.

‘En Yükseklere giden’ bütün şarkı ve şükranların yükü, adalet ve merhamet sunan o ölümsüz Tanrı içindir. Oysa ölümlü insanlar arasındaki adaletsizlik hala büyüyüp çoğalmaktadır. Sadece bu ülkedeki Amerika’daki- kitlelere uygulanan zulümler bile bütün cenneti doldurup taşırmaya yeter gözüküyor. Peki, bütün bu dehşeti, bu hataları, insana karşı işlenen bu insafsızca suçları sona erdirecek tanrılar nerede?

Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar de­ğildir, İNSAN’dır. İnsan, bütün ilahi varlıklarca kandırılmış, onların ruhani memurlarının ihanetine uğramış olan insan, dünyaya adalet getirmeyi kendisi üstlenmelidir.

Ateizm felsefesi, insan zihninin genişlemesi ve büyümesini ifade eder. Teizm felsefesiyse -eğer onu felsefe diye adlandırabilirsek tabii- durağan ve sabittir. Bu gizemlerin iç­ yüzünü anlamak için teistik bakış açısıyla yapılacak üstünkörü bir girişim bile, her şeye kadir olmaya inanılamayaca­ğını ve insanın dışındaki ilahi güçlerin hikmetinin temelsizliğini gösterecektir bize.

Ne iyi ki, insan zihni asla sabitliklerle, katılıkla sınırlanmamıştır ve sınırlandırılamaz. İnsan zihni, bilgiye ve hayata doğru olan ağır ilerleyişine kesintisizce devam etmektedir. İnsan zihni, “evrenin, hiçlikten doğan bir tür ilahi aklın yaratıcı emirlerinin sonucu olmadığının, mükemmel iş­leyen şaheser bir karmaşadan üretilmediği”nin farkına varıyor; insan zihni, evrenin, zamanın, çatışma ve afetlerin, teistlerin ‘düzen ve güzelliğe yönlendirilen bir evren’ dedikleri istikamette giden ayıklanma ilkesiyle kristalleşen çekimin, çağlar boyunca işleyen kaotik kuvvetlerin bir ürünü­dür. Joseph McCabe’nin Tanrının Varlığı’nda oldukça iyi ifade ettiği üzere: “Doğanın yasası, bir kanun yapıcı tarafından hazırlanan bir formül değil, gözlenen olguların basit bir özetidir -bir ‘olgular yığını’dır. Şeyler, ortada bir yasa var diye belli bir şekilde hareket etmezler, bizim şeylerin o şekilde hareket etmelerini öyle ifade etmemiz yüzünden ‘yasa’ diye bir şey vardır. ”

Ateizm felsefesi, hiçbir metafiziksel Öteki Dünya veya İlahi Düzenleyici’nin bulunmadığı bir hayat anlayışını temsil eder. Ruhları, kahinleri ve ortalama kanaatkarlığıyla insanlığı çaresiz bir alçalışa mahkum eden gerçekdışı dünyanın aksine ateizm felsefesi, özgürleştirici, genişletici ve gü­zelleştirici imkanlarıyla fiili, gerçek bir dünya anlayışıdır.

Bu gerçek, görünür dünyanın ve bizim hayatlarımızın, fiziksel olarak gösterilebilir kuvvetler yerine çok uzun sü­reden beri metafiziksel spekülasyonların etkisi altında kalması, çılgınca bir paradoks olarak görünebilir; ancak bu, acınası bir gerçektir. Teistik düşüncenin kamçı darbeleri altında kaldıkça bu dünya, insanın Tanrı’nın iradesi doğrultusunda kendinden fedakarlık etme kapasitesinin sınandığı geçici bir durak olabilir. Ancak o iradenin doğasını anlamaya giriştiği anda, her şeye gücü yeten sonsuz bir iradenin ötesine geçme çabasının ‘sonlu insan aklı’ için boş bir şey olduğu söylenir insana. Bu her şeye kadir olmanın müthiş ağırlığı altında, insan toza dönüştürülür -karanlıkta kalmış ve terden sırılsıklam, iradesiz bir yaratık halini alır.

Ateizm felsefesinin zaferi, insanın tanrılar karabasanından kurtulması, ulaşılamaz olan hayallerin dağılıp kaybolması demektir. Aklın ışığı tekrar tekrar teistik karabasanı defetmiştir, ancak yoksulluk, sefalet ve korku -eski ya da yeni olsunlar, görünürdeki biçimleri ne olursa olsun, özlerinde çok az farklı olmalarına rağmen- bu hayalleri yeniden yaratmıştır. Ateizmse, felsefi yönüyle yalnızca belirli bir Tanrı algısına bağlılığı reddetmekle kalmaz, hepten Tanrı fikrine hizmetkarlığı reddeder ve bu doğrultudaki teistik ilkelere karşı çıkar. Kendi işlevi bağlamında Tanrı fikri, yeryüzünü ve yeryüzü üstündeki insanları do­ğaüstü, hatta her şeye kadir bir gücün yönettiğini iddia eden teizm ilkesinin yarısı kadar bile zararlı değildir. Ateizmin bütün gücüyle savaştığı şey, teizmin mutlakçılığıdır, teizmin insanlık üzerindeki mahvedici, düşünce ve eylem üzerindeki felç edici etkisidir.

Ateizm felsefesinin kökleri bu dünyada, bu hayattadır; amacı, Yahudacı, İsacı, Muhammedci, Budistik, Brahmanistik veya başka herhangi bir akım olsun, insan ırkının bütün bu Tanrı-başlarından kurtulmasıdır. İnsanoğlu, tanrılarını yarattığı için uzun zamandır ağır bir şekilde cezalandırıldı; tanrılar ortaya çıktığından beri insanın payına acı ve zulümden başka bir şey düşmedi. Bu aptalca hatadan kurtulmanın tek bir yolu var: İnsan, kendisini cennet ve cehennemin kapılarına zincirleyen bu prangaları kırmalıdır, böylece yeniden uyanmış ve aydınlanmış bilinciyle yeryüzü üzerinde yeni bir dünya kurmaya başlayabilir.

Ancak ateist felsefenin insan aklı ve zihninde zafer kazanmasından sonradır ki özgürlüğe ve güzelliğe ulaşabiliriz. Cennetten hediye edilmiş bir güzelliğin, işe yaramaz olduğu ispatlanmıştır. İnsan ancak, kendisi için uygun olan tek cennetin dünya üzerinde olduğunu görmeyi öğrendiğinde, güzellik o zaman hayatın özü ve itkisi haline gelecektir. Ateizm halihazırda, insanın -yoksullar için hazırlanmış manevi bir tezgah olan-, cennetle pazarlığı anlamına gelen ceza ve ödüle bağlılığından kurtulmasına yardım etmektedir.

Bütün teistler, İlahi Güce inanç duyulmadığı takdirde ahlak, adalet, dürüstlük ve sadakatin olamayacağında ısrar etmiyorlar mı? Korku ve umuda dayanan böylesi bir ahlak, kısmen kendine karşı dürüst olmakla, kısmense ikiyüzlü­ lüksle dolu iğrenç bir ürün olagelmiştir. Doğruluğa, adalete ve sadakate gelince, onların cesur temsilcileri ve yürekli açıklayıcıları kimler olmuştur? Neredeyse her zaman için tanrısız olanlar: ateistler; onlar bu uğurda yaşamış, mücadele etmiş ve ölmüşlerdir. Onlar, adaletin, doğruluğun ve sadakatin cennetle ilgili olmadığını, insan ırkının toplumsal ve maddi hayatında meydana gelmekte olan devasa de­ğişikliklerle ilişkili olduğunu ve bunlarla birlikte örüldüğü­nü, sabit ve ebedi değil, bizzat hayatın kendisi gibi değişken olduğunu biliyorlardı. Ateizm felsefesinin ulaşabileceği nihai yer hakkında hiç kimse bir kehanette bulunamaz. Ancak şu kadarı şimdiden tahmin edilebilir ki, insan ilişkileri ancak ateizmin yeniden-yaratıcı ateşi sayesinde geçmişin dehşetinden arınabilir.

Düşünen insanlar, dini terörün insanlığa dayattığı ahlaki kuralların basmakalıplaştığını ve bu yüzden bütün canlı­lığını kaybettiğini anlamaya başlıyorlar. Bugüne, onun par­çalayıcı niteliğine, düşmanlıklarıyla birbirleriyle çatışan çıkarlarına, suçlarına ve hırsına genel bir bakış, teistik ahlakın kısırlığını kanıtlamaya yeterlidir.

İnsan, kendi yakın çevresiyle, toplumdaki başka bireylerle olan ilişkilerini öğrenmeden önce kendine gelmelidir. İsa’ya zincidi Prometheus, karanlıkların akbabalarının avı kalmaya mahkümdur. Zincirlerinden kurtulmuş Prometheus ve sizse, geceyi ve onun dehşetini defedeceksiniz.

Tanrıları yadsımasıyla ateizm, aynı zamanda insanın en kuvvetli onanması, insan sayesinde de hayatın, amacın ve güzelliğin ebediyen onanmasıdır.

Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir

Categories
Dinler Sorunu

Serbest Piyasa ve Din

Dinin bir meta olarak serbest piyasada tekelleşmesine şeriat denir. Yani tek seslilik. Dini konularda hükümlerin tek elde toplanması. Dinin tüm getirisi tekeli elinde bulundurana akar böylelikle. Türkiye’de bilindiği gibi Erdoğancılar, Fethullahçılar, Süleymancılar gibi haramiler köşe başını tutmuş olsa da şeriat yoktur. Liberal anlayış vardır. Gerçi Diyanet Bakanlığı ve iktidar dönem dönem fetvalar çıkarsa da belli bir kesim dışında muhalefetle karşılanmaktadır. Çünkü bu liberal anlayışa uymamaktadır. Fetvayı yalnızca Diyanet verecekse diğer hocalar nereden ekmek kazanacak? Türkiye’de ne kadar müslüman varsa o kadar sayıda İslam anlayışı vardır neredeyse. Televizyonda boy gösteren varlıklı, göbekli, göbeksiz, mercedesli, renolu din hocalarının veya otelleri, dersaneleri, ocakları olan tarikat şeflerinin birbirinden farklı dini hükümlerde bulunması ve her birinin kendine ait cemaati bulunması bunun en önemli göstergelerinden birisidir.

Neden bu kadar çok din hocası olduğunu düşündüğümde bu ülkede bu işin geniş bir piyasası olduğu sonucuna varamadan edemiyorum. Kitap ve Tanrı bir denilse de bu hocaların söyledikleri neden hep birbirinden tutarsız olduğunu düşündüğümse ise bu piyasada geçerli kural olan her müşteriyi memnun etme sonucuna erişiyorum. Sözgelimi iktidara yakınsanız Nihat Hatipoğlu gibi hocalara, ulusalcı iseniz Yaşar Nuri Öztürk gibi hocalara, anti kapitalistseniz İhsan Eliaçık gibi hocalara, kedicikleri ve magazini severseniz Adnan Oktar gibi hocalara, radikal iseniz İbda-c, Işid, Hizbullah gibi örgüt şeflerine uyarsınız ve daha hangi yönelimde iseniz mutlaka kendinize yakın bir hacı-hoca bulursunuz. Yeter ki arayın, yoksa da bunun yeterli sayıda tüketicisi olduğunda bunun da piyasası açılacaktır.

Yani gerçek İslam bu veya değil kısır tartışmalarından öte gerçek İslam şu veya bu demenin anlamsız olduğunu, çünkü bunu piyasanın belirlediğini ve nihayetinde ölümcül hastalara asprin önermek dışında bir mucizesi olmadığını düşünüyorum.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu Kadın

Dinler ve ”Karılar”

Neden peygamberler hep erkek olagelmiştir sorusuna yanıtlar aradığımızda peygamberler döneminin aynı zamanda erkek egemen bir dönem olduğu cevabını alırız. Haliyle kadın bir peygamber peydah olsa da hiçbir topluluk bu kadın peygamberi dinlemeyecek, Tanrı, sözlerini ve hakimiyetini yayamayacaktır. Buradan Tanrı’nın dahi erkek egemen toplumun kalıplarını yıkmaya gücü ve cesareti olmadığını anlıyoruz. Zaten buna pek de niyetli olmadığını kutsal sözlerinden de anlayacağız.

Peki, ataerkiyi besleyeyenin tek başına dinler olduğunu varsayabilir miyiz? Tek başına hayır. Ancak din ve ataerkinin birbirlerini besleyip geliştirdiği varsayımında bulunabiliriz ki kutsal kitaplar da bize bunu göstermektedir.

Kutsal sayılan kitapları incelediğimizde her birimiz bu kitapların eril bir mürekkebe bandırılarak yazıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Halbuki kitabı yazan peygamber erkek olsa da bu sözler Tanrı’nın sözleri olduğu inancı vardır ve yine inanışa göre Tanrı ne erkektir ne de kadındır. Öyleyse kullanılan dilin de eril değil cinsiyetsiz olması gerekmektedir. Buradan Tanrı’nın da egemen bir erkek olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz? Belki de. Bir erkek kalemi eline almış; dünyanın sırlarını insanlığa anlatıyordur. Yaşamın her alanını düzenleyen kurallar getirmektedir. Herhangi bir imparator, diktatör gibi. Uymayanları da cehennemle cezalandıracağı tehditini savuruyordur. Ve tüm bunlar erkek egemen anlayışların dışında değildir.

Öyleyse günümüzün hakim olan din anlayışlarından kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen kitapların içerisinden örneklerle inceleyelim.

Talmut kitabı Yahudi topluluğun hayatını düzenleyen çok önemli bir kitap olduğu söylenir. Yahudilerin 1400 yıl boyunca bu kitapla eğitildiklerini belirterek kadının Adem’in kaburga kemiğinden nasıl ve niçin yaratıldığını anlatan pasajı buraya taşımakta fatda var. Şöyle denmektedir:

Ben, kadını hafif meşrepli olmasın ve kibirden başını yüksekte tutmasın diye Adem’in başından yaratmadım. Çok araştırmasın diye de gözlerinden yaratmadım. Gizlice kulak vermesin ve laf taşımasın diye de kulağından yaratmadım. Geveze ve konuşkan olmasın diye de ağzından yaratmadım. Haset etmesin diye de kalbinden yaratmadım. Eli boş şeylere uzanmasın diye de elinden yaratmadım. Boş yere gezmesin diye de ayaklarından yaratmadım. Ben kadını Adem’in bedeninden sürekli örtülü ve gizli olan bir parçasından yarattım ki her zaman örtülü ve iffetli kalsın.” (Dr. Rab Emakuhen, Talmut’tan seçmeler, Emir Feridun Gorgani’nin tercümesi, s. 178)

Kadın öyle şeytani ki, Tanrı, kadın şöyle veya böyle olmasın diye, Adem’in şurasından veya burasından değil de kaburga kemiğinden yaratmıştır ki, örtülü ve iffetli olsun. Buradaki örtü dikkat çekicidir. Kutsal sayılan Tevrat’da da bu konuya geniş yer verilir. Kadınların örtünmesi tıpkı İslam’daki gibi şart koşulur.

Peki Hıristiyan inancında kadının yeri nedir? İncil’de Pavlus Korintlilere seslenirken toplumsal hiyerarşinin çizgilerini şöyle belirtir: ”Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek ve Mesih’in başı Tanrı’dır” (1. Korintliler, 11 /3) Dua ve yakarış sırasında da erkeklere biçlen görevler ile kadına biçilen görevler farklıdır. Şöyle ki; ”Eğer kadın örtünmüyorsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da traş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Erkek başını örtmemelilidir. Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır.” (1. Korintliler, 11/6-7) Erkeğin kadın için değil, kadının erkek için yaratıldığı da yine aynı bölümde yazılıp, çizilir.

İslamiyet’te kadının yeri ve işlevini yaşadığımız coğrafyanın müslüman olmasından dolayı biliyoruz. Diğer dinler gibi İslam’da da kadınlar erkeğin buyruğunda ve denetimindedir. Nisa-34’ün mealini Diyanet İşleri şöyle açıklamaktadır: ”Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

İslam inancına göre son peygamber kabul edilen Muhammed’in cinsel yaşamını araştıran yazarların kitapları incelendiğinde Muhammed’in cinsel açıdan epey güçlü olduğu, epey fazla kadına cinsel olarak gücünün yettiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Muhammed’in karılarından biri olan Aişe, şöyle demektedir: ”Allah senin şehvet zevkini karşılamak için ne de çabuk herşeyi sağlıyor” (Muzaffer Oruçoğlu, Sahihi Buhari Muhtasarı’dan aktarıyor. II. 311 ve cilt XI. 151, Hadis 1721) Öyle ki, bunun için ayetler dahi inmiştir. Kölesi ve oğulluğu olan Zeyd’in karısı Zeynep’le evlenebilmesi için Tanrı, Muhammed için şu ayeti indirivermiştir: “Vakta ki Zeyd onun istediğini yerine getirerek (Zeynep’i) boşadı; biz de seni (Zeynep’le) evlendirdik. Ta ki müminler için oğulluklarının eşleri boşandıktan sonra oğullukların eşleriyle evlenmelerinde bir beis olmasın…” (Kur’an, Ahzab ayet:37) Bu ayetten sonra da Muhammed kölesinin karısı Zeynep ile evlenip muradına ermiş olur. Bugün bize epey aykırı gelen bu durumlar o dönem gayet doğal sayılıyordu. Bu sebeple bu tür şeyleri inanmakta zorlansak da bu örnekler birçok erkek dindarın iştahını kabartmaktadır. Zira cennet için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Sanırım örnekleri çok daha fazla uzatmaya gerek yoktur.

Şüphesiz toplumsal koşulların çeşitliliği, coğrafya ve çağ farkları, siyasal rejimlerin değişimi sebebiyle teori ve pratik her zaman birbirine uymayabilmektedir. Fakat teorilerin ana hatları böyle çizilmişken cemaatin pratikte daha da vahşileceği yaşanılan örneklerle sabittir.

Dinleri neresinden tutup neresinden bakarsak bakalım kadının özgürleşmesine dair ne bu dünyada ne de ”öte” denilen dünyada kölelikten gayrıca bir yeri yoktur.

Dini anlayışlara göre kadının köleliği devam ettirilmesi bir yana kadını kendine köle / karı eden erkek de özgür sayılamaz.

Dinlerin değiştirilmez / dönüştürülmez yasasına aykırı olarak dinler ne kadar reforme edilmeye çalışılırsa çalışılsın, kadınlara ve erkeklere özgürlük çıkmayacağı, neticede insanın kul sayıldığı, bunun özgürlüğün doğasına aykırı olduğu, dahası özgür bir toplumu yaratacak koşulları sağlamadığı açıktır.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

Komün ve Din

Her din, bağrından çıktığı dünyevi sistemin, idealize edilmesi, olağanüstü bir güç ve büyüyle donatılarak, ruh ötesine sürülmesi esasına dayanır. Semavi dinlerde bu durum, oldukça belirgindir. Sistemin yerini ilahi sistem, kralın yerini Tanrı, memurların yerini melekler, hizmet erbabının yerini huriler ve gılmanlar, refah ve dinlenme özleminin yerini cennet, işkence ve hapishanenin yerini de cehennem alır. Din insana, yaratıcı, ilahi otoritenin karşısında, kayıtsız şartsız boyun eğmeyi telkin eder. İnsan, Tanrı’nın karşısında, eleştirel akla, kuşkuya, itiraz ve direnme hakkına sahip bir özne değil, bu haklardan yoksun, basit bir nesne, tepeden tırnağa bir teslimiyettir. Din, kralların, sultanların, şahların, tarih boyunca, kendilerini, Tanrı’ya yakın göstermelerine, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgeleri olarak sunmalarına sürekli icazet vermiştir. Bir yanda Tanrı’nın aslanı, kılıcı, gölgesi olan egemenler, diğer yanda ise bunlara biat eden, Tanrı’nın aciz kulları. Din yeter ki bunları güçlendirsin, daim kılsın; benzetmenin mantığı, yani Tanrı’dan daha parlak bir ışığın Tanrı’ya vurması, onun gölgesini yeryüzüne düşürmesi o kadar önemli değildir.

Din, ezilen, korkan, cüceleşen insanın, güce boyun eğişinin, tapışının adıdır. Bu bakımdan komün, dine karşıdır, dinsizdir. Gelgelelim ki, komünün, insanın ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkan dini yok etme diye bir görevi yoktur. Bu görev, tarihe aittir. Tarihin görevlerini üstlenen bir devrimi, tarih ciddiye almaz, yeri geldiğinde tepeler, geçer onu.

Komün, yığınlardan çekinmez, dine karşı görüşlerini açıklar. Dini güçlendirmeye hizmet eden politikalar izlemez. Dini, kısıtlama, baskı altına alma, onu özgürlüğünden yoksun bırakma politikaları izlemeyeceği gibi, başka güçler tarafından izlenen bu tip politikalara da karşı çıkar. Komün, inanç üzerindeki baskının, insanın özgürlüğü üzerinde kurulan baskılardan birisi olduğunu bilir. İnsanın manevi dünyasının baskıyla biçimlendirilmesini, ciddi kişilik sorunlarına ve toplumsal depresyona yol açacağını bilir.

Komün, tüm inanma biçimlerini aynı kefeye koymaz. İnanç sistemleri içerisinde nispeten daha eşitlikçi, kast ve katı hiyerarşi anlayışından uzak, kendi dışındaki inanç sistemlerini sapkınlıkla nitelemeyen inançları diğerlerinden ayırır. Her inanç sistemi içerisinde, ezilen insana daha yakın yorumları dikkate alır. Sonsuzluğu Tanrılaştıran ya da bir yaratıcının varlığına inanan, ama hiçbir ilahi vecibeye inanmayan, dinlerin kutsal kitaplarını Tanrı’ya mal etmeyen ve Tanrı tarafından konulmuş hiçbir ilahi vecibeye de inanmayan “aydın inançları” nı da diğerlerinden ayırır. Komün, her dinin olumlu ve olumsuz, ileri ve geri, yaşayan ve ölü yanlarını birbirinden ayırır ve yaşayan, olumlu, ileri ögelerin insani özüne işaret eder.

Komün, hangi din veya mezhepten olursa olsun, yığınların kendi inanç sembolleri, şiarları ve renkleriyle, kendilerini ezen devlete karşı mücadelelerini, genel toplumsal özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak görür ve onlarla omuz omuza mücadele eder; bunu yaparken hiç kuşku yok ki, kendisiyle onlar arasındaki farklılığın, tüm yönleriyle açıklar. Komün, “omuz omuza yürüdüğüm bu hareket, iktidara gelirse, halkı ezer mi ezmez mi?” üzerine hesap yapmaz; tarihte ortaya çıkan hiçbir inanç sisteminin, kendi dışındaki inançların, düşüncelerin özgürlük getirmediğini ve bu gerçeğin sadece dinlere değil, dinleri kullanan tüm sömürücü sınıf iktidarlarına özgü olduğunu bilir. Hangi inanç veya sınıftan olursa olsun, sorun, insanın özgürleşmesi, kendi insani özünün öncüsü, yepyeni bir anlayışla biçimlendiricisi olarak tarih sahnesine çıkması sorunudur.

Komün, dinlerin son tahlilde, kutsal kitapları, kurtuluş yolları, kuralları, vecibeleriyle birer ideoloji olduklarını; çıkış dönemlerinde ileri bir rol oynadıklarını ve hiçbir ideolojinin de dinden, dinin genel ikliminden, yönteminden tamamen bağımsız olmadığını; kurmayı amaçladığı, kendi komün cumhuriyeti sisteminde bile, inananların çoğunlukta olacağını; inancı zorla ortadan kaldıran bir hareketin, farkında olmadan onu kendi içine alacağını ve onun değişik bir türevi olarak ortaya çıkacağını bilir.

Muzaffer Oruçoğlu, Devlet ve Komün

Categories
Dinler Sorunu

İnanç

İster mistik, isterse bilimsel olsun, yaşamın en zayıf yanıdır inanç. İnsanın, kendine, kendi gücüne ve maddi dünyaya güvensizliğinin ilanıdır. Sorumlulukların bir bölümünden ve başkaldırıdan kaytarmanın bir yoludur. Kendi başkaldırısını, kendine karşı başkaldırının ön şartı olarak gören özgür bir akıl, gayet doğaldır ki inanca ihtiyaç duymaz. İnanç, efendi arayışı olduğu için gücünü insanın, inandığı şey karşısında cüceleşmesinden alır ve kuşkudan korkar. Kendi özünü ifade etme, gerçekleştirme amacını taşısa da inananın aklı özgür değildir. İnandığı gücün karşısında, eleştiri silahından, düşünce ve eylem özgürlüğünden yoksundur. Akıl özgürleştikçe inanç gücünü yitirir. Aklın özgürleşmesi de insanın çok yönlü bilgi ve yaşam deneyimiyle, incelmiş, derin duygu gücüyle donanmasına bağlıdır.

İnancın mistik biçimlerinde insanın durumu daha vahimdir. Her şeyi hiçleştiren ölümün ürkütücü karanlığına karşı insanın sanal bir yaşam umuduyla inandığı güce boyun eğişi zavallıcadır. Ölümün silip süpüren, yok sayan kahredici gücünü kabullenmeyen, Gılgamışvari bir ölümsüzlük arayışına dahi çıkmayı göze alamayan insanın, anlama çabasından, kuşkudan uzak, münzevi bir ruhla tapındığı güce teslim oluşu, diz çöküşü, yalvarışı, insanın tipik bir tükeniş halidir. Boyun eğmeye, yalvarmaya, istemeye eğilimli bir karakter, mistik inanç sisteminden çıkıp, Tanrı’yı inkâr temelinde bir başka ideolojiyi benimsediğinde, bağrından kopup geldiği mistik inancın tapınma ruhunu, savunduğu ideolojide, değişik bir biçimde hemen gösterir. Savunduğu ideolojiye eleştirel yaklaşmaz, herhangi bir eleştiri karşısında onu ortodoksça savunur ve eleştirel yaklaşımları da sapkınlık olarak görür. İnandığı ideolojinin ilkelerini aşma cesaretini genellikle gösteremez; gösterse bile o ilkeleri aştığını ve artık aşılanların geçersiz olduğunu söyleyemez, tevil yoluna baş vurur. İnandığı gücün, baş döndürücü, büyük ve sonsuz değişimin içinde bir zerrecik olduğunu düşünmek istemez, ölümsüzlük kavramını yüceltir, yapılan işlere ölümsüz ve derin anlamlar yükler. Dahilerin bir bölümü ile zır deliler hariç, herkesin tapınağı vardır. Adı özgürlük bile olsa, tapınak, tapınaktır.

İnanç çağındayız. Bu çağ, on bin yıl sonra nasıl bir çağa evrilir ve evrilen çağda inancın durumu ve rolü ne olur? Çok yönlü bilgi ve derinlikli sanat, inancı zayıflatıyor. İnsan, çok yönlü bilgiden, derinlikli sanattan, özgür düşünceden ve zengin sosyal pratikten uzak kaldığı müddetçe inanacaktır. İnancın olduğu yerde, insan insanı yönetecek ve “herkesin herkese karşı savaşı” sürecektir. İnternet, kitaba ayrılan zamanı yutmasına rağmen, kuşkuyu, eleştiriyi ve izlemeyi geliştirdi. Düşünce, dar, yerel çitlerinden dışarı taşmaya başladı. Milliyetçi düşüncenin ve dinler çatışmasının karşısında saf tutan evrensel, hümanist düşüncenin gücü ve taraftarları arttı. Yığınların bu modern duvar gazetesinden en çok mistik inancın şikâyet etmesi boşuna değildir. Kesin olan bir şey vardır ki, o da insanın tarihsel ilerleyişinin inanca doğru değil, inançsızlığa doğru olduğudur.

Muzaffer Oruçoğlu

Categories
Dinler Sorunu

Laiklik, İslam ve Işid Üzerine Düşünceler

 

Bugün ılımlı dindarın birkaç gömlek sonrası Işid’dir. O gömleğin etiketinin üzerinde ”din elden gidiyor” yazıyor, her zaman tutacak slogandır bu, yeter ki koşulları iyi hazırlansın.

Işid’i vareden koşullar nelerdir diye düşündüğümüzde gözümüzü inançsız toplumlara değil de müslüman toplumlara götürürüz. Bu tür dinci örgütler her zaman böyle toplumlar içerisinde birkaç dini propagandayla kendisine militan, sempatizan bulabilir çünkü. Ya da şöyle söyleyelim, bir kişiyi Işidçi yapmak istiyorsanız onu öncelikle müslüman yapmanız gerekmektedir.

Türkiye’de 93’te Sivas’ta gerçekleştirilen katliam hala hafızalardadır. Yeter ki propagandası yapılsın; din adına yakılmayacak insan yoktur bu ülkede. Çünkü İslam adına ne yapılırsa yapılsın, İslam sorgulanmamakta, çoğu zaman yapılanlara sessiz kalınmakta yahut destek olunmaktadır.

Cioran şöyle diyor: ”Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir; artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.”

Tanrıyı ”diri” tutmak ise dindarların vazgeçilmezleri arasında. Çünkü Tanrı diri değilse kendileri de ölmüştür. Yaradılışçılık inancı bunu gerektirir.

Ben bu sebeple hem dindar toplum ile hem de laik bir rejimi aynı paralelde göremiyorum. Birbirine zıt çünkü. Türkiye’de kendine bu kadar çok sayıda ”dindar” diyenlerin olması zaten ülkenin laik olmamasından kaynaklanıyor. Zira müslümanlıklarını dahi devletine borçlu olan bir ülkede şeriata karşı güçlü bir muhalefetin oluşturulması çok zordur. ”Din elden gidiyor” borazanı, ”laiklik elden gidiyor” borazanına daha baskın gelir. Hem elde olmayan birşeyin gidiyor denmesi de ayrı bir sorundur. Bu ülkede ne laiklik vardır ne de tam anlamıyla bir şeriat.

Laikliği eğer din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, toplum içinde yer alan farklı dini görüşlerin birbiriyle barış içinde yaşaması olarak anlayacaksak burada dini bir sorun başgöstermektedir. Çünkü İslam kişinin tüm yaşamını düzenleyen kurallar içerir, devlet de kişinin tüm yaşamını düzenleyen kurallar getirir. Bu devlet ya İslama uygun bir devlet haline getirilecektir ya da İslam devlete uygun bir hale getirilecektir. Hakim olan dine mensup kişilerin farklı dinlere mensup ve hiçbir dine mensup olmayan kişilerle barış içinde yaşaması ise yine İslam’a uymuyordur. Çünkü İslam’daki cihad ilkesi ve gayrimüslimlerle dostluk ilişkilerinin yasaklanması buna engeldir. Bu elbette diğer dini görüşler için de geçerlidir. Tarih din savaşlarıyla doludur. Geldiğimiz 21. yüzyılda hala din sorununu tartışmak zorunda kalıyorsak bunun sebebi devletlerin dinden vazgeçmemiş olmasıdır. Çünkü kurumsallaşmamış bir dinin bugünlere dek gelmesinin mümkünatı yoktur.

Laiklik zaten daha çok ülkede hakim olan dini görüşün dışında kalan kesimlerin daha bir samimiyetle savunacağı birşeydir. Örneğin Türkiye’de azınlıkta kalan Hıristiyanların, Musevilerin, Alevilerin ve ateistlerin hakim olan İslam inancından korunma içgüdüsüyle savunabileceği birşey olabilir.

Yine de ülkede hakim olan dine mensup olup da laikliği savunanlar vardır, bu da farklı bir İslam anlayışıdır. Bu görüşe göre her inançlı kişi kendisinden sorumludur, inancının gereklerini istediği kadar, istediği şekilde yerine getirmelidir, devletin herhangi bir dayatmasına gerek yoktur. Şüphesiz bu görüş katı ve dayatmacı İslam görüşüne göre daha ılımlıdır. Fakat İslam’ın özünde olan cihadçılık bu anlayışı her an yıkma potansiyeli taşımaktadır. Çünkü din felsefesinde farklı görüşlere, farklı anlayışlara yer yoktur; tekçidir, sualsizdir. Fakat bu anlayış da yaşamın olağan diyalektiğine uzun süreli dayanamadığından her din günün koşullarına uymak zorunda kalmaktadır. Bu şu anlama gelir: İslam hukuku köleci toplum baz alınarak oluşturulmuş kurallar bütünü iken bugünkü çağdaş hukuk kapitalist toplum baz alınarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla İslam hukuku ile çağdaş hukuk arasında tarihsel bir çelişki vardır. Fakat günümüz egemenleri dinden vazgeçmemiş, dini kapitalist topluma uygun haline getirmiştir. Bu sebeple baskın olan anlayış her zaman sistemin ihtiyacına göre belirlenmektedir.

Türkiye’de hakim olan sünniler ikiye ayrılmış durumdadır. Muhafazakar ve ılımlı sünniler ile laik ve ılımlı sünniler. İlk grupta yer alanlar çoğunlukta olup bir gömlek sonrası Işidçilik potansiyelini barındırırken, ikinci grupta yer alanlar belki bir değil ama birkaç gömlek sonrası Işidçilik potansiyeli taşımaktadırlar. Yeter ki bunun koşulları hazırlansın.

Akp eğer tamamiyle Kuran’a uygun bir anayasa istiyorsa refaranduma götürsün, çoğunluk bunu ”evet” ile oylayacaktır ya da Akp bunun için birkaç gün en başta belirttiğim gömleği giyerek ”din elden gidiyor” propagandasını yapsın, kısa sürede tamamiyle dinci bir anayasa yapılır.

Ama şimdilik böyle bir ihtiyaç duymadığını düşünüyorum. Ilımlı İslam günümüz emperyalizm çağına daha uygun düşüyor çünkü. Ilımlı İslam kapitalizmle, emperyalizmle uyumlu çağdaş dindar bir toplumu öngörür. Ve kitleler bu haliyle daha rahat yönetilmektedir.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

İnsanın Tanrıyla İmtihanı

İnsan, varoluşundan bu yana varoluşunu mücadele dışında anlamlandıramamış ama bir başarı da kazanamamış, kazanamadığı için de kendine binlerce tanrı icat edip ona tapınmış, o da cehaletten.

Dinin bugün toplumlar içerisinde sürekliliğini sağlayan şey toplumların genel cehaletidir. Cehaleti de cehalet olarak kalmamış, ötekilerek yaratarak kendinden olmayana vahşet saçmıştır. Vahşet ise, tarafsızları da vahşet saçanların saflarına eklemleyerek ama illa ki ötekileri belli bir kitlesellikte sabit kılarak hiç’ten büyük bir güç elde etmiştir. Mayasını cehaletten alıp hamurunu bol suyla yoğurduğu devasa bir güç.

İnsan yaşamı için illa bir tanrı inancına gerek yok. Zaten tanrı diye tabir edilen şey yaşamın içinde anlamını daha çok kocada, parada, vatanda, patronda, babada buluyor: tanrı baba, tanrı devlet, tanrı para… Zaten bu daha mantıklı. Bunun böyle olmasının sebebi ilahi bir tanrının yaşam içerisinde bulunamayışı, yerinin maddeye havale etmesidir. Söz konusu durum, ‘ilahi’ olanın maddede vücut bulmasıdır.

Doğru ve yanlış, iyi ve kötü değer yargıları da toplumların yaşadıkları sisteme göre şekillenmekte ve bu bağlamda ahlakı da dinin değil, sistemin belirlediği aşikardır. 1400 yıl önceki değer yargılarını bugüne uyarlama-güncelleme çalışmaları hep bu yüzdendir.

Bu yüzdendir ki, insanın tanrıyla imtihanı değil, hiç’in hiç’le imtihanı vardır ki bu imtihanın sonucu da hiçtir.

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

Bir Tanrının Tasviri

Gerçek bir tanrı. Elle tutabiliyorsunuz, gözle görebiliyorsunuz. Kokusunu dahi alabiliyorsunuz. Çünkü çok keskin bir kokudur kan kokusu… Kolları bir ahtapotun kollarından daha fazla. Askerleri donanımlı, kurumları dikenli tel örgülü.

Cenneti de var, cehennemi de… Cenneti kontenjanlı. Ben diyorum ki bin kişilik, siz deyin ki onbinlerce kişilik. 6 milyarlık nüfusu unutmalayalım. Bu yüzden cehennemin kontenjanı sınırsız. Cehennem ki, ateş değil; açlık, işkence, kurşun, zulüm ve tecrit.

Öte dünyası başka bir dünyada değil. Cehennemi de cenneti de bu dünyada. Cennetinde Tayyip’ler, cehenneminde Ali’ler. Cennetinde Muhammed’ler, cehenneminde Niçe’ler. Cennetinde Sabancılar, Koçlar ve bilcümle asalaklar, cehenneminde işçiler. Cennetinde erkekler, cehenneminde kadınlar. Cennetinde egemenler, cehenneminde ötekiler, azınlıklar, ezilenler. Yerüstünde gökdelenlerin cennetinde, yeraltında Soma’nın cehenneminde. Amerika’nın cennetinde, Kobane’nin cehenneminde.

Ben elbette Tanrıya inanıyorum. Yoksa bir marş esnasında nasıl milyonlarca ayak ve baş uygun adam yürüyebilir ki. Bu yoklukta mağazalar nasıl tıklım tıklım dolabilir başka. Bir cinayet haberi başka türlü nasıl bu kadar kayıtsızca izlenir. Sokaklarda bu kadar çok çocuğun kanının oluk oluk akıtılmasını, hapishanelerin çocuklarla tıktım tıklım dolmasını başka nasıl açıklayabiliriz.

Öyle bir Tanrı ki bu, günde en az 8 saat işe koşturtan, karşılığında komik bir rakam veren, karşılığında sırıtan bir Tanrı. Ama ağzını koklasanız, ağzı leş gibi para kokar.

Hayatımızın her alanını düzenleyip örgütleyen de o’dur.

Soyut, metafizik tanrılara elbette inanmıyorum. Çünkü öyle birşey yok, çünkü o sadece hayal. Faydasız, zararsız; hiç. Ama burjuvanın en iyi besili beygiri. Putperest de olmadım hiç. Ama kadere inanıyorum. Bu kader elbette örneğin İslamın bahsettiği kader değil. Bazı tanrılar bizim hayatımızı ekiyor, biçiyor, yönlendiriyor, meyvesini topluyor. Tarlamızı elbette biz kendimiz seçeriz; başkaları tarafından ekilmek, biçilmek, sürülmek şartıyla!

Benim kafam düzenin bu çalgısına bir türlü ritim tutturamıyor. Çünkü Adorno da ”yanlış bir hayat doğru yaşanmaz” diyor.

Ah Muhsin Ünlü de bir keresinde “burası dünya yahu, burası, bu kadar işte” demişti; bu dünyayı tanıyalım, gerçek tanrıyı, yani kapitalizmi tanıyalım, yıkalım. Diğeri zaten yok. O sadece biçtiği bir ahlaktan ibaret. O ahlakı yıkmak ayrı bir mücadele.

Ben her allahın günü bu tanrının üzerine işiyorum. İşediğime de para kesiyor tanrı. Ama diyorum ki hepimiz birlikte işersek yalnızca işemeyi bedavaya getirmekle kalmaz, bu Tanrıdan sonsuza dek kurtulmuş bulunuruz.

Baran Sarkisyan