Categories
Ulusal Sorun

Şükrü Erbaş: Bütün Parçalardan Oluşur Sayın Savcı

Üç kademeli polis kontrolünden geçirilerek girilen, eşikleri bile insanı ezen kocaman yapının en güvenli odasında, ‘ülkenin bölünmez bütünlüğü’nün teminatı olarak oturan savcı, altını kırmızı kalemle çizdiği suçlu yazıların bulunduğu kitabı elinde evirip çevirerek, sesinin olanca alışkanlığı ve akışkanlığı ile ‘ülkenin parçalanmasından yana mısınız?’ diye sordu genç adama.

Bütün insani değerlerin paramparça olduğu bir coğrafyada kaç zamandır ‘bütünlük’ün tanımını yapmaya çalışmaktan aklına ağrılar giren genç adam, dilinde Emerson’ın, ‘insan düşündüğü kadar özgürdür’ sözü, toplumdaki çağdaş köleliğin gizini çözmek istercesine, pencereden sızan gün ışığının aykırı iyimserliği ile baktı savcıya.

‘Bütün, parçalardan oluşur sayın savcı,’ dedi. ‘Zaten parçalı bir şeyin parçalanmasını istemek sizce de anlamsız değil mi? Biz, bütünü oluşturan parçalardan bir kısmını görürken, diğerlerini görmüyorsak, gerçekte bütünü tanımıyor, bütünün ne olduğunu bilmiyoruz demektir. İnsanın bilmediği bir şeyi bölmeye kalması da, zaten parçalı bir şeyi parçalamak istemesi kadar anlamsız değil midir sizce de?’

‘Bakın sayın savcı, ben bir dünya yurttaşıyım. Benim, dünyanın şu ya da bu noktasında, üstelik kendi seçimim dışında doğmuş olmam, dünyanın diğer noktalarını yok saymamı, orada yaşayan ve benim gibi kendi istenci dışında orada doğmuş olan insanları küçümsememi, onlara üstünlük taslamamı gerektirir mi? Böyle bir bakış, dünyada tüm insanların yaşadıkları bölgeyi tek doğru, tek gerçek, tek iyi ve güzel sayarak birbirlerini küçümsemeleri gibi bir sonuca yol açmaz mı? Başkalarına karşı böyle bir tavır içinde olan insan, başkalarının aynı tutumuyla, yani kendi silahıyla karşı karşıya değil midir? Sizce böyle bir duygu ve davranış içinde olan insan hastalıklı bir sevgisizlikle ilk başta kendi ipini çekmez mi? Zenginlik yalnızlıktan değil çoğulluktan gelir. Kuşları düşünün sayın savcı ne büyük bir çeşit zenginliği ile süslerler gökyüzünü ve ağaçları. Yalnızca şahinleri sevip kırlangıçları düşman bilmek, en azından bizim çatı pervazlarımızın renksiz ve rüzgarsız kalması değil midir?’

‘Sonra sayın savcı, halkları birbirinden ayıran sınırlar değildir. Gökyüzünün, suların, rüzgarın sınırı olur mu hiç? Düşmanlık bir sınır gerektirir belki, korunma güdüsüyle, ama bir kıyısızlık gerektiren sevgi sınır tanır mı? Halkları, dilleri ve o dil içinde yapıp yarattığı kültürel değerleri, farklı ve soylu kılar. Düşünsenize sayın savcı, camı Fenikeliler buldu diye cam bardakla su içmemezlik edebilir miyiz? Camı kullanmak için bizim Fenikelileri kendimize uyruk kılmamız mı gerekir? Öyleyse sayın savcı, bırakın Kürtler de kendi türküsünü kendi sesiyle söylesin.’

Üç kademeli polis kontrolüyle güvenliği sağlanmış ve eşikleri bile insanı ezen kocaman yapısının en güvenli odasında oturan savcı, pencereden sızan gün ışığının aykırı iyimserliği içinde ceza yasasının ilgili hükümlerine gölgeli gözlerle baktıktan sonra, ‘ekleyeceğiniz bir şey var mı?’ diye sordu genç adama.

‘Konu dışı belki ama’ dedi genç adam, ‘madem sordunuz sayın savcı, Emerson’ın iki sözünü daha anıtsatmama izin verin: ‘Bu ülkeyi yönetenlerin yapacağı ilk iş, iyice bir yıkanmaktır’ diyor Emerson. Yüz elli yıl önce Amerika için söylenmiş bir söz bugün neden canımı bu kadar acıtıyor dersiniz? Son olarak bir söz daha: ”Bir ulus ne zaman yurtseverlik çığlıkları atmaya başlar, hemen aklıma ellerinin temizliğini ruhunun aklığını araştırmak gelir.’ Bu kadar sayın savcı… Cezası ne olursa olsun insan düşündüğü kadar özgürdür.’

Şükrü Erbaş (Bu yazı Erbaş’ın ‘İnsanın acısını insan alır’ adlı kitabından alınmıştır.)

Categories
Ulusal Sorun

Irkçılık Aptallaştırır

Hiçbir ulusu tek bir kategoride değerlendiremeyiz, çünkü uluslar aynı ekonomik yönetimin altında bulunsalar bile farklı sınıflardan ve farklı siyasal, dinsel, mezhepsel, ideolojik düşüncelerden oluşur. Dolayısıyla iyi ve kötü değer yargıları da, kültürleri de, yaşam tarzları da sınıflarına, eğitim seviyelerine, hatta iklim koşullarına ve dini, siyasal görüşlerine göre değişkenlik göstermektedir. Aynı zamanda çeşitli kan gruplarından ve ten renklerinden oluşurlar. Biyolojik olarak ne kendi ulusları içerisinde ne de başka uluslar içerisinde herhangi bir üstünlükleri veya aşağılıkları yoktur.

Yaşadığımız düzende toplum bağrından tecavüzcü de doğurabilir, bir devrimci de doğurabilir, bir hırsız da doğurabilir, bir hümanist de doğurabilir, bir ırkçı da doğurabilir. Toplum bunların tümünü, hatta daha fazlasını içinde barındırabilir. Dolayısıyla tecavüzcülük, hırsızlık gibi kötü olarak tanımladığımız şeyler herhangi bir ulusun tekelinde değildir. Ya da dürüstlük, yardımseverlik gibi iyi kabul ettiğimiz şeyler de herhangi bir ulusun tekelinde değildir.

Ama dünyanın tüm ırkçılarını tek bir kategoride ifade edebiliriz: aptallar grubu. Dünyanın neresinde olursa olsunlar, aynı aşağılık psikolojisini yaşamakta, ne kadar aşağılık olduklarını da başka bir ulusu aşağılayarak gizleyeceklerini zannetmektedirler. Ve hemen hemen hepsi ırkçı söylemlerine ”Ben ırkçı değilim ama…” veya ”Ben faşist değilim ama…” diye başlamaktadırlar. Sadece küçük bir azınlığı ırkçı olduklarını kabul edebilmektedir.

Irkçılığı, salt bir ırka mensup bir kişinin başka bir ırka mensup bir kişiyi aşağılaması olarak açıklayamayız. Bir insanın bir hayvana eziyet etmesi de, bir erkeğin kadını aşağı cins görmesi de farklı türden bir ırkçılıktır.

Durum bu iken ırkçılığın türediği siyasal bataklık neresidir? Genellikle faşist devletlerden türemektedirler ya da faşist devletlerin kalıntısı örgütlerden. Özellikle sömürge ülkelerde ırkçılık revaçta olabilmektedir. Halk, devletin teşvikiyle ”benim ırkım daha üstün, seninki daha aşağı” kavgasını verirken sömürü düzeni sorunsuz bir şekilde sürüp gider. Açlıktan ölecektir ama hala ırkının nasıl üstün olduğuyla övünen kişilikler çokca türer böyle düzenlerde.

Psikolojik ve sosyal boyuttaki bataklığı ise günümüzün kapitalist üretim ilişkilerinde aramakta fayda var. Toplumsal ilişkiler düzeyinde yabancılaşma ve değersizleşme yaşayan kişi rahatlıkla ırkçı fikirlere sarılabilmekte, yaşadığı aşağılık duygusunu bu şekilde aşabileceğini zannetmektedir. Yani söz konusu psikolojik durumu: aşağılık psikolojisinden yükselen üstün olma duygusu. Toplumsal konumunu çözümleyebilecek bilince erişememiştir oysa. Irkçılık da emek, kabiliyet gerektirmediğinden çevresel etkenlerle bu türden geçişler kolay olmaktadır.

Birey olarak toplumda kendini varedemeyen kişi ırk, devlet, ulus, din, cinsiyet, lider gibi kutsallar yaratır kendine. Onlara tüm cehaleti ölçüsünde şovenist duygularla sarılır. Böylelikle toplumda saygın bir yere eriştiğini zanneder. Bu ırkçı şahıs, isterse bir tecavüzcü, işkenceci, sömürgeci, hırsız olsun; yaşamında bugüne dek hiçbir şey yaratamamış olsun; hiçbir çocuğun başını okşamamış, hiç hayatında tek dize şiir okumamış, hiç çiçek sulamamış olsun; yine de mensup olduğu ırkıyla, devletiyle övünmekten ve diğer ulusu aşağılamaktan geri durmaz. Çünkü ırkçılık aptallaştıcıdır. Algısı tekdüzedir; sorgulama, eleştirme, mukayese etme gibi yetenekler edinememiştir.

Düşünen bir hayvan özelliği taşıyan insan maalesef geldiğimiz 21. yüzyılda düşünceleriyle etrafa pislik saçmaya devam etmektedir.

Yaşadığımız düzende bu pislikten korunmak için bile belli bir çaba, emek gerekmektedir. Öncelikle hiçbir ulusun başka bir ulustan, hiçbir ırkın başka bir ırktan, hiçbir türün başka bir türden, hiçbir cinsiyetin başka bir cinsiyetten üstün olmadığını kabul etmemiz gerekmektedir. Bunun için de yaşadığımız düzeni doğru yöntemlerle çözümleyebilmemiz gerekmektedir. Üretici ve yaratıcı olmamız gerekmektedir. Dünya müziklerini dinlememiz, dünya klasiklerini okumamız gerekmektedir. Çünkü dünya müziklerini dinlemek ve dünya klasiklerini okumak aynı zamanda sınırlar üstü bir yolculuk yapmak demektir. Ufkun genişlemesi demektir.

Anlayacağınız üzere ırkçı olmamak için epey çaba gerekirken ırkçı olmak için pek bir çaba söz konusu değildir. Irkçı olmak için kendinizi verili düzene teslim etmeniz yeterlidir. Kurumlar düşüncenizi şekillendirip ana akım medya ile yönlendirileceksinizdir zaten. Çünkü verili düzenin doğası alt-üst ilişkisi olan hiyerarşiye dayanmaktadır ve ırkçılıkla mücadele bu sebeple aynı zamanda yaşadığımız düzenle mücadele etmek demektir.

Baran Sarkisyan

Categories
Ulusal Sorun

Ulusal Kutsal

Her dönemin kendine özgü kavramları vardır ve o kavramlar hayatın gerçeklerine dayandığı oranda anlam taşır, çözüm önerir. Mesela“ulus-devlet” dediğinizde, herkes için bir cennetten söz etmiş olmazsınız. Hayat, keserini sermaye sınıfından yana yontmaya başladığında, onun vakti gelmiş demektir. Ulus, üzerinde yaşadığı coğrafyada organize olup kendi iradesi, gücü ve kültürüyle kendi kapitalist pazarını geliştirme olgunluğuna ulaşmış topluluk demektir. Biz bunu, “geç” bir ulus devlet olarak kapıdan son anda girdiğimiz 1900’lü yılların ilk çeyreğinde “idrak” ettik. O günler, bir“kurtuluş savaşı” verdikten sonra girmek istediğimiz kapitalist dünyanın bizi “bağımlı” bileşen olarak yapılanmaya zorladığı günlerdir. Siyasal bağımsızlık coşkusuyla hareket eden kadrolar emperyalizmi yalnızca silahlı ordulardan ibaret görüp iktisadi içeriğini atlamış olabilirler mi? Değil tabii ki, “muasır” ın rol dağılımı böyledir. “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizmi ve bizi yutmak isteyen kapitalizmi” bu rol dağılımı ile gördük.

Devlet eliyle kapitalist yetiştirilen süreçten geçip devlet eliyle kapitalizm yerleştirmeye evrildikten sonra, emperyalizme biat ve kendi devrimine ihanet edilen bir yere geldik. Aynen böyle oldu. Olmasaydı, hilafetin sökülüp cumhuriyetin dikildiği yerde din de yeniden bu kadar ağırlık kazanıp ideolojik alanın önemli bir bileşeni olamazdı.
Amerikan milliyetçiliğini saymazsak (bir suç ortaklığı olarak doğdu), milliyetçilik, domuzdan tüy koparmak isteyen burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki kurucu ideolojisidir. Burjuvazi, hakimiyeti ele geçirdiği anda gericileşir. Bir zamanlar haykırdığı “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganlarına şimdi dönüp bakmaz.

Üzerinde yüzyıllardır yaşamanız, bir yurdun gerçek anlamda sizin olmasını garanti etmez. Öyle olsaydı, “tam bağımsızlık” sloganlarına hala ihtiyaç duyulmazdı. Geçmişte ulusal kurtuluş kavgasına sahne olan zemin, sınıfsal kurtuluş kavgasıyla geri alınacak bir zemindir artık. Peki, hal böyleyken yapılan onca milliyetçiliğin anlamı nedir?
“Türkiye Türklerindir” sözü kimleri kapsar mesela? Türk soyundan gelenleri mi, yoksa ona “vatandaşlık bağı ile bağlanan” her etnikten herkesi mi? Daha düne kadar büyük bir imparatorluğun irili ufaklı her etnikten ahalisi neden içlerinden “Türk” olanın adıyla anılmaya bağlansın ki? Bu vurgu “kederde ve kıvançta” kurulan bir ortaklığı ifade eder mi? Açıktan açığa “etnik kimlikçilik” yapan devlet, Türk’e vurgu yapmadan iki laf eden diğer kültürel kimlikleri neden “bölücülük” yapmakla suçlar?

Tarifini bile yapamayan insan, milliyetçiliğe taban olur çoğu kez. Her şeyden bir milliyetçilik çıkarıp “ötekiyle” çarpışır. Milliyetçiliğin, kendinden olana sahip çıkmak olduğunu sanır. Oysa kendisi bile kendine ait değildir, kaçırdığı budur. Sınıf bakışından yoksun memleket vurgusu, egemen olana hizmet eder.

Birden fazla etnik grup barındıran bir fanusu ulus devlet olarak yapılandırırken; berikine öteki hepsini ezecek şekilde vurgu yaparsanız, oranın bütün yurttaşlara ait olmasını engellersiniz. Oysa ulus denilen şeyin bir soya dayanma şartı yoktur. Etniğe eşitlenmez, birine zorlanmaz. Kapitalist birikim sürecinin getirdiği bir kavramdır ulus. Pazara bağlıdır. Öncesi yoktu, kapitalizmden sonra da sonrası olmayacaktır.

Ulus kavramı, ilerici olmak zorunda kalan burjuvaziye ait bir tasvirdir ve ulus bilinci de kendi pazar sınırlarını sağlama alma telaşıdır. Uygulanan program her zaman burjuvazinin kendi programıdır, ulusal çıkar diye sunduğu çıkar kendi sınıf çıkarıdır. Emperyalizmin acentesi olarak işlese de, ülke sınırları içinde geliştiği için ulusal ekonomi diye sunulan ekonomi kendi ekonomisi, ulusal ekonominin büyümesi kendinin büyümesi, ulusal servetin artması kendi servetinin irileşmesi, ulusal devlet dediği devlet kendi devletidir. Zenginliği elinde tutan kapitalist ve kapitalistleşen feodal bey için bu böyledir.

Beş altı yıl önce cumhuriyet kutlamalarına katılan kitle; İslam dozu yükseltilmiş faşizm yerine milliyetçi faşizmle donatılmış cumhuriyeti geri istediği için değil, 1923 ruhunu çağırdığı için gaza boğulup coplanmıştı. Hilafetten kopan memlekette hilafet naraları duymak istemediği için. Peki, Cumhuriyet kutlamalarını yasaklayanlar? Onlar da kutlayan kitlenin 1923’e kilitlendiğini düşünüyordu. Şimdi Kürt ulusalcılığı da ruhsal olarak kendi 1923’ünü yaşıyor ve “ezen ulus-ezilen ulus” klişesini önemsemeyen her eleştiri karşısında alınganlık gösteriyor. Emperyalizmin uğradığı her yeri istediği gibi hizaya sokup tek tek ülkelerde “içsel olgu” haline geldiği bir dünyada milliyetçilik yapmak, havanda su dövmektir.

Ulus kavramının sahibi olmayan mülksüzlerin, ulusal burjuvazinin bile gönüllüsü olmadığı ateş hattında ne işi olabilir? Onlar için ulusal kurtuluş mücadelesi, çağımızda sadece kulağa hoş gelen bir yanılsamadır. Ulus, burjuvazi için kutsaldır. Milliyetçilik de öyle. Onca bedel ödendikten sonra, önce kurtuluş kısmı unutulur, sonra ulusal kısmı. Etniğe bağlı kültürel mücadele ise zaten milliyetçilik sayılmaz. Bir sosyalist için faşizme karşı çıkmak mağdurun kimliğiyle ilgili değildir. Ezen, ulusun makine dairesini ele geçiren burjuvazidir ve ezerken kendi sınıf çıkarları adına ezer (senin ve benim adıma değil). Ulusa dahil olduğunu düşünen çulsuzlar ise dolgu malzemesidir. Atı alan burjuvazidir ve Üsküdar’ı geçmiştir.

Burjuvazinin bu çağda hiçbir etnik kimliğe hayrı dokunmaz. Türklere de dokunmaz.

Emperyalizm, kendi pazar alanındaki kimseye bağımsız bir ayrıcalık tanımaz (o yerin kadim halkına bile). O pazardan vereceği bir tezgah ise sorunu çözmez. Üstüne yeşil kırmızı sarı bir örtü serip, başına Kürt seçkinlerinden bir kadroyu oturtmak da o tezgahı Kürde ait bir tezgah yapmaz. Başında bekleyen kadro yevmiyesini alır, o başka. Geriye bir tek, yetmiş yıl önce orta Avrupa’da birkaç sosyalist devlet çıkaran savaş gibi zorlamalar kalıyor ki, Kürtlerin yaşadığı bütün coğrafyalarda savaş var zaten. Çağımız halk kurtuluş çağıdır: Aynı ulusal sınırları paylaşan bütün etnik grupları kapsayan, bütün mazlumlara ve tarihe nefes aldıran sınıfsal bir kurtuluş! Yüz yıl önce tartışılan konu, elinizdeki bulgurdan nasıl bir yemek yapacağınız olabilir. Oysa ateşler yandı, yağlar kavruldu, kazanlar kaynadı ve lezzetini beğenmeseniz bile bir pilav geldi önünüze. Siz bulguru değil bunu tartışacaksınız. Bulgur yok!

Şimdiki domuz, ulus-devlet öncesindeki domuz değildir. Koparmak istediğiniz tüy ise emperyalizmin postundadır ve onu koparmanın yolu ulusal kurtuluş değil, halk kurtuluş mücadelesinden geçiyor. Silahlı mücadeleyi önemseyen bir güç birikecekse bu yönde birikmeli, enerji buraya akmalı. Sistemin sınıf niteliğini değiştirmeyecek bir çözüm içinse, zaten silaha gerek yoktur. Diyelim ki, yoksul bir ailenin ulusal kurtuluş için dağlarda gerillacılık yapan yirmi yaşındaki çocuğusunuz. Ulusal mücadeleyi başardınız, dağ başında kullandığınız mağaradan indiniz. Bir ulus devlete sahip oldunuz. Aradan otuz yıl geçti, aynı mağara aynı yerde duruyor ve onu şimdi sizin gerilla oğlunuz kullanıyor ama bu kez sınıfsal kurtuluş için! Hangi duyguya kapılırsınız?

Lenin ve Stalin’in UKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı) başlığı altında “ayrı devlet kurma hakkı” olarak söyledikleri, yaklaşık yüz yıl önce tamamlanan bir sürece ilişkindir. Öcalan da “Benim anlayışımda devlet kurmak yok. Lenin gibi düşünmüyorum. İlkede devlete karşıyım” diye söylüyor zaten.

Kürt illeri aylardan beri kuşatılmış, yıkılmış binaların bodrumlarında insanlar yakılmış. Kendi yurdunda mültecileşen yoksul Kürt halkı “Demokratik Özerklik” kavramının neresindedir, ne kadarını bilip ilgilenmektedir? Niteliğini anlayamadığın, tartışıp bilince dönüştüremeden kendini bir anda hendeklerin ve kuşatmaların arasında bulduğun bir sürecin bedelini ödüyorsun kardeşim, esas nokta burası!

“Demokratik Özerklik” adı verilen program; emeği ayağa kaldıracak sözler söylemeyen, sistemi radikal bir inkara uğratıp devleti ürkütmeyen, merkezi iktidarın gücünü güçlü yerel yönetimlerle, tekellerinkini ise kooperatiflerle sınırlandırmayı uman bir programdır ve muhtelif zamanlarda “1920’li yıllardaki Mustafa Kemal’in izindeyim, onu kendime örnek alıyorum – Marx’ı çok aşan değerlendirmeler yapıyoruz, ideolojiler geliştiriyoruz” diyen Öcalan tarafından formüle edilmiştir. Böyle sistem içi bir talebin dayatma (yani fiili durum yaratma ve sistem dışı araçlar kullanma) ile hayata geçmesi mümkün olur mu? Amacını “devleti masaya oturtmak” olarak belirleyen bir silahlı hareket, sistem içine ne kadar katkı sağlar?

Ulusal mücadele, mülksüzleri de temsil eden bir dünyayı hedeflemez. Ulusal burjuvazi, alacağını aldıktan sonra durur. Emek ise, kalan yolu yalnız yürür. Sınıf çıkarları ikisine de bunu emreder. Peki ya zindanlar? Oralar da emeğin kurtuluşu için mücadele edenlere kalır!

Ulusal anlamdaki her iyileşme, ateş hattında çarpışan Kürt yoksullarından çok, Kürt ulusal burjuvazisinin özgül ağırlığına bağlıdır. Eğer bir güç olacaksan, sistem içi kanalları kullanıp kendi renginle bir güç olacaksın ve bu ulus devlet senin de ulus devletin olacak.

İbrahim Karaca

Categories
Ulusal Sorun

Ezen Ulus Milliyetçilerinin Karakteristik Özellikleri

Bir ülkede ezilen ulusların varlığında ezen ulus milliyetçiliği hangi renkten olursa olsun, ister vatanseverlik olarak nitelendirilsin, o kapkara bir ırkçılıktır.

Yaşadığımız coğrafyadaki ırkçıların bazı karakteristik özellikleri şunlardır:

-Ülkede asimilasyona karşı çıkan ezilen uluslara nefret duyma, başkaldırırlarsa öldürülmelerini hak görme.

-Sıklıkla terör demogojisine başvurma.

-Ezilen ulusların örgütlü mücadelelerini ”dış güçlerin oyunu” olarak nitelendirme.

-İnkarcılık.

-Coğrafyada yaşayan diğer ulusları sürekli hor görme ve akabinde ona aşağılamak amacıyla lakaplar takmak. Örnek: Kürde ”kıro”, Araplara ”pis”, Ermeniye ”Ermeni dölü”, Ruma ”gavur” demek.

-Asimilasyonu kabullenip ezen ulus saflarına geçmiş kişileri kardeş bellemek.

-Ezen ulus saflarında din, politika ve kültürel olarak farklılık bulunsa dahi ezilen uluslara karşı tutumda birlik olmak.

-Resmi ideolojiyi benimsemek.

-Ezen ulus saflarında hükümet karşıtlığı olsa bile devleti kutsayıp orduyu yüceltmede ittifak.

-Vatansever olduklarını iddia etseler bile ezilen uluslara duydukları nefretin onda birini emperyalistlere duymamak; Nato üslerine, yabancı sermayeye gıkını çıkarmamak.

-Yoksul ve mülksüz olsalar dahi kendilerini vatanın biricik sahibi zannetme; fakat coğrafyada emperyalistlerin şirketler, bankalar, askeri üsler ve politik ilişkiler aracılığıyla kurmuş olduğu hükümdarlılığı görememe.

-Sınıf bilincinin yokluğu.

Baran Sarkisyan

Categories
Ulusal Sorun

Sömürgecilik Üzerine Söylev

Sömürgeci ile sömürge arasındaki ilişkide yalnız zorla çalıştırmaya, baskı ve gözdağına, polise, vergi toplamaya, hırsızlığa, tecavüze, zorunlu ürüne, nefrete, güvensizliğe kendini beğenmişliğe, kabalığa, beyinsiz seçkinlere ve alçaltılmış kitlelere yer vardır.

Şimdi de bir denklem ilan etme sırası bende:

Sömürgecilik=Şeyleşme

Uğultuları duyuyorum. Bana ilerlemeden, ‘’başarılanlardan’’ tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar.

Ben öz suları çekilip tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yıkılmış, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü imkanları ortadan kaldırılmış toplumlardan bahsediyorum.

Onlar bilgileri kafama fırlatıp duruyorlar, istatistikleri, yolları mil uzaklıklarını, demiryolu raylarını.

Ben Kongo-Ocean’a kurban edilen binlerce insandan bahsediyorum. Ben, şu an bunları yazdığım sırada, Abidjan Limanını elleriyle kazanlardan bahsediyorum. Ben tanrılarından, alışkanlıklarından, yaşamlarından, yaşamdan, danstan, bilgelikten koparılmış milyonlarca insandan söz ediyorum.

Ben, içlerine kurnazlıkla korkunun aşılandığı, kendilerine aşağılık kompleksine sahip olmanın, korkuyla titremenin, diz çökmenin, umutsuzluğa kapılmanın ve dalkavukça davranmanın öğretildiği milyonlarca insandan bahsediyorum.

Onlar ihraç edilen pamuğun ya da kakaonun tonajıyla, zeytin ağaçları ve asmaların yetiştirildiği alanların kaç dönüm olduğuyla benim gözlerime kamaştırmaya çalışıyorlar.

Darmadağın edilmiş doğal ekonomilerden söz ediyorum – öncesinde yerli nüfusa adapte olmuş uyumlu ve uygulanabilir olan ekonomilerden- tahrip edilen tarımsal mahsulden, sürekli olarak karşılaşılan kötü beslenmeden, yalnız metropolün faydalanacağı doğrultuda yönlendirilen tarımsal gelişmeden, ürünlerin yağlanmasından, hammaddelerin yağmalanmasından söz ediyorum.

Onlar bu suiistimallerden kendilerine bir gurur payı çıkarıyorlar.

Suiistimaller hakkında çok fazla konuşuyorum, dediğim de şu; eskilerin üzerine çok daha iğrenç olan yenilerini ekleyip duruyorlar. Onlar bana bunlara neden olan yerel tiranlardan bahsediyorlar ama ben genellikle eski tiranların yenileriyle çok iyi geçindiklerini ve aralarında insanların zararına bir karşılıklı hizmetler ve suç ortaklığı şebekesi kurulduğunu kaydediyorum.

Onlar bana medeniyetten bahsediyorlar, ben proleterleşmeden ve mistifikasyondan bahsediyorum.

Kendi adıma Avrupalı olmayan medeniyetlerin sistematik bir savunusu yapıyorum.

Her geçen gün, adaletin her yadsınması, polis tarafından yenilen dayak, kan içinde boğulan her işçi talebi, her cezalandırma seferi, her polis arabası, her jandarma ve her milis eski toplumlarımızın değeri konusunda bizi ikna ediyor.

10955679_650658128394531_7189016884205043088_nOnlar komünal toplumlardı, küçük bir azınlık için çalışan büyük bir çoğunluk değil.

Söylendiği gibi sadece kapitalizm öncesi(prekapitalist) toplumlar değil, kapitalizm karşıtı(antikapitalist) toplumlardı.

Her zaman demokratik toplumlardı.

Yardımsever toplumlardı, kardeşçe toplumlardı.

Ben, emperyalizm tarafından yok edilen toplumların sistematik bir savunusunu yapıyorum.

Onlar hakikiydiler, bir temenni değildiler; hatalarına karşın nefret edilecek ya da suçlanacak toplumlar değildiler. Hallerinden memnundular. Onlarda ‘’başarısızlık’’ sözcüğünün de ‘’avatar’’(Tanrının dünyaya insan ya da hayvan şeklinde inmesi fikri) sözcüğünün de bir anlamı yoktu. Onlar umudu dokunulmamış olarak sakladılar.

Oysa ki bunlar Avrupa dışındaki Avrupalı kurumlara atfedilebilecek kelimeler. Benim tek tesellim, sömürgeleştirme dönemlerinin geçmesi, ulusların bir süre için uyuması ve bu insanların hayatta kalması.

Böyle konuşunca, bazı çevreler anlaşılan benim içimde bir ‘’Avrupa düşmanı’’ ve Avrupa öncesi geçmişe dönüşün peygamberini keşfettiklerini uyduruyorlar.

Kendi adıma, ben, bu tip görüşleri nerede ifade ettiğimi, Avrupa’nın insan düşüncesinin tarihindeki önemini nerede küçümsediğimi, nerede herhangi bir geriye dönüşün mümkün olabileceğini ileri sürdüğümü sonuçsuz bir şekilde arayıp duruyorum.

Gerçek şu ki; ben çok daha farklı bir şey söyledim: Sözgelimi Afrika’nın büyük tarihsel trajedisinin dünyanın geri kalanıyla temasa geçmekte bu kadar geç kalması kadar kötü olmadığını; Avrupa’nın yayılmaya tam da en vicdansız finansörlerin ve sanayicilerin ellerine düştüğü sırada başladığını; yolumuzun üzerinde bu tip bir Avrupa’yla karşı karşıya gelmenin bizim talihsizliğimiz olduğunu ve Avrupa’nın tüm insanlığın önünde, bu ceset kulelerinden sorumlu olduğunu.

Avrupa’nın modern sömürüyü eskinin adaletsizliğine, nefretle dolu ırkçılığı eskinin eşitsizliğine eklendiğini söyledim.

Niyetimden dolayı saldırıya uğrarsam, belirtmek isterim ki, Avrupa’nın sömürgeci faaliyetini sömürge rejimde belli alanlarda ulaşılan maddi ilerlemelerle aklamaya çalışması a posteriori(deneysel olarak) sahtekarlıktır –çünkü Avrupa müdahale etmeseydi aynı ülkelerin hangi maddi gelişme aşamasında olacağını kimse bilemediği için ani değişim, tarih boyunca her zaman her yerde mümkündür, çünkü teknolojinin Afrika ve Asya’ya girişi, bunların idari yeniden yapılanmaları, tek kelimeyle ‘’Avrupalılaşmaları’’(Japonya örneğinde de ortaya çıktığı gibi) hiçbir şekilde Avrupalının işgaline bağlı değildir; çünkü bu Avrupalı olmayan kıtaların Avrupalılaşması Avrupalıların topukları altında olmaktan başka bir şekilde de başarılabilirdi, çünkü bu Avrupalılaşma hareketi zaten yürürlükteydi, ve hatta yavaşlatılmıştı, çünkü Avrupa’nın her ele geçirişinde yolundan saptırılmıştı.

Bunun kanıtı ise şu anda Afrika’nın yerli insanları okul isterken reddedenin sömürgeci Avrupa olması, Afrikalılar limanlar ve yollar isterken Avrupalı’nın pintilik yapması, sömürgeleştirilenler ilerleme isterken, bunları geri bırakanın sömürgeci olmasıdır.

Aimé Césaire, 
-Sömürgecilik Üzerine Söylev, Çev:Güneş Ayas Syf:77-81

Categories
Ulusal Sorun

Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit

Vatanseverlik nedir? Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek az Amerikalı’yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.

O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.

Diğer bir anti-vatansever olan Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve insanlık dışı bir boş inanç olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inan. İlkel insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü. Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inanç.

Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.

Diğer yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar’ın kan dolu hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur. Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve cephane için haykırmaktayız. Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika’da bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa’da Fransız, Almanya’da Alman ya da İngiltere’de İngilizler değiller mi? Bir kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi? Evet, onların vatanseverliği Roosvelt’in insanlarının adına yaptığı gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir vatanseverliktir.

Bu, Meksika’da binlerce insanı öldüren baş katil Diaz’ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.

Ama vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için yeterince iyidir bu. Voltaire’in en yakın arkadaşlarından olan ve şu sözleri söylemiş olan Büyük Frederick’in tarihi zaferini anımsatıyor bu bizlere: “Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta tutulmalıdır.”

İnsanlar vatansever olmaya zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca “savunucuları”nı destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek. Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.

Genel kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir. Gerçekten de Carlyle’ın söylediği gibi, “Savaş, kendi savaşlarını vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi kaybetmelerine izin verirler.”

Her savaşı aynı nedene dayandırmak da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım. Kalplerimiz gaddar İspanyollar’a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru, bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler’in birçok Kübalı’yı öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene de Amerikan Toplumu’nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş, kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık söylemek gerekirse Amerikalılar’ın hayatları, kanı ve parası İspanya hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika’nın kıskacı altındayken, Küba’yı özgürleştirmek için yollanan askerlere savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.

Bu tür sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve Gran Düka’lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle savaşı başlatmıştı.

Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki, silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.

Ne var ki, daha güçlü bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.

Yüzyıllardır toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları, kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o kadar çekici olacaktır.

Bir ordu ve bir donanma insanların oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı’nın ABD’nin gurur ve zaferlerini hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri, filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek için mi dedim? “Cesur oğlanlar” yeterli yemeği bulabilmek için isyan etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.

İki yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki? Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle kalmıştı, “bir çocuk için unutulmaz bir anı.”

Gerçekten de hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse, insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?

Biz Amerikalı’lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz Amerika’nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.

İşte vatanseverliğin mantığı budur.

Vatanseverliğin ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.

Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!

Ben Amerika’da militarizmin dünyanın diğer yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.

Bunun başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet de İncil’in yolunu seçiyor: “Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek yapayım.” Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. “Dünyayı görmek için iyi bir fırsat!” diye bağırıyor hükümet duvarlardan. Masum çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus’a doğru ilerliyor.

Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler’in ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür. Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM.

Emma Goldman

Çeviri: Kara Kedi

Kaynak: “Patriotism, a Menace to Liberty” (1911).
Print Friendly

Categories
Ulusal Sorun

Sömürge Halklar ve İsyan

Sömürgecinin, asimilasyonu, dolayısıyla sömürgeleştirilenin kurtuluşunu kabul edebileceğini ya da etmesi gerektiğini söylemek, sömürge ilişkisini örtbas etmek anlamına gelir. Ya da, sömürge ayrıcalıklarını ve yerleşimcilerle sanayicilerin fahiş haklarını mahkum ederek, sömürge emeğine adil ücret ödeyerek, sömürge insanının hukuki, yönetsel ve siyasal açıdan ilerlemesini sağlayarak, sömürgeyi sanayileştirerek.. kendi konumunu tamamen altüst edebileceğini ima etmek olur.

İsyan…

O halde sömürge insanının yapabileceği ne kalmıştır geride? Kendi durumunu sömürgeciyle uyum ve birlik içinde değiştiremeyince, ona karşı çıkarak özgür olmaya çalışacaktır: isyan edecektir.

Sömürge halkların isyanlarına şaşırmak bir yana, tam tersinden daha sık ve daha şiddetli olmadıklarına şaşırmamız gerekir. Aslında sömürgeci kendisini ona karşı birçok açıdan korur: Seçkinlerini sürekli güçsüz düşürür, her şeye rağmen öne çıkmayı başarmış olanları yozlaşma ya da polis baskısıyla sistematik olarak yok eder; tüm halk hareketlerinin provokasyon yoluyla bastırması, vahşice ve hızla yok edilmesi. Sömürge insanının kuşkularını, kendisini yenene ister istemez hayran olma mağlupların saldırganlığının yetersizliğini ve muğlaklığını, sömürgecinin kadir-i mutlak gücünün sonsuz iyiliğin meyvelerini taşıyabileceğine dair uzun süre korunan umudu daha önce belirtmiştik.

Bununla birlikte, isyan sömürge durumundan çıkmanın, aldatmaca olmayan tek yoludur ve sömürge insanı bunu er ya da geç keşfeder. Durumu mutlaktır ve mutlak bir çözüm talep eder; uzlaşma değil, kopuş. Geçmişinden koparılmış, geleceğinin önü kesilmiştir, gelenekleri can çekişmektedir ve yeni bir kültür edinme umudunu kaybeder. Ne dili vardır, ne bayrağı, ne teknik bilgisi, ne ulusal ne de uluslararası varlığı, ne hakları ne de görevleri Hiçbir şeye sahip değildir, artık bir şey değildir ve bir şey olmayı umut edemez. Üstelik çözüm her gün daha acil hale gelir. Sömürge insanını yok etme mekanizması her geçen gün daha da kötüleşir. Baskı ne kadar artarsa, sömürgeci o kadar çok gerekçeye ihtiyaç duyar. Sömürge insanını ne kadar çok aşağılaması gerekirse, kendini o kadar suçlu hisseder, kendini aklamaya o kadar çok ihtiyaç duyar vb. Bu cehennemi döngüden, parçalanma dışında, kopuş dışında nasıl çıkabilir? Sömürge durumu, kendi içsel kaçınılmazlığıyla, isyana çağrıdır. Çünkü sömürge durumu düzeltilemez; bir kölelik zinciri gibi, ancak kopartılabilir.

… ve Sömürgenin Reddi

O zaman şartların değiştiğine tanık oluruz. Asimilasyon bir kenara bırakılınca, sömürge insanının kurtuluşu, benliğinin ve özerk onurunun yeniden keşfi sayesinde gerçekleşmelidir. Sömürgeciyi taklit etme çabaları kendini inkar etmeyi gerektiriyordu; sömürgecinin reddi ise kendini keşfetmenin vazgeçilmez bir başlangıcıdır. Bu suçlayıcı ve yok edici görüntüden kurtulmak gerekir; baskıya cesaretle saldırmak gerekir, çünkü çevresinden dolanıp gitmek olanaksızdır. Bu kadar uzun süre sömürgeci tarafından reddedildikten sonra, sömürge insanının sömürgeciyi reddetme günü gelmiştir.

Sömürgeleştirilenin reddi ancak mutlak olabilir, yani yalnızca isyan değil isyanın da aşılmasıdır, yani devrimdir.

Albert Memmi
Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi

Categories
Ulusal Sorun

Batı’nın Doğu’yla İmtihanı

Türkiye’de on yıllardır süren bir iç savaş var. Öncelikle bu gerçeklik kabul edilmelidir. Onbinlerce insan yanlışlıkla öldürülmüş olamaz. Batı insanı yaşadığı bölge itibariyle savaşın sıcaklığını hissetmediğinden ve Doğu’da yaşananları televizyondan film veya futbol maçı seyreder gibi izlediğinden savaşın yaşandığını kabul etmeyerek bir devlet söylemi olarak ”terörle mücadele” edildiğini söyler.

Bunu söyleyen kişi muhtemel ki sokaklarından hiç tank geçmemiş, savaş uçakları evinin çatısından yakın mesafe uçuş gerçekleştirmemiş, köyü yakılmamış, dipçikle başın nasıl ezildiğine şahit olmamış, sokakları hiç kan kokmamıştır. Dolayısıyla adli davalar dışında adliye salonlarını hiç aşındırmamış, hapisanelerde hiç yatmamış yahut bir yakınını uzun yıllar hapisaneden çıkmasını beklememiştir. Halbuki Doğu’da yaşayan bölge insanı bu tür zulmü uzun zamandır hemen hemen hergün yaşamaktadır. Dolayısıyla her evin bir tutsağı veya savaşta öldürülmüş bir yakını vardır. Savaşı sıcağı sıcağına yaşamaktadır.

90’lı yıllarda Cizre’de çocuk olmak ile yine 90’lı yıllarda İzmir’de çocuk olmak elbette çok farklıydı. Sözgelimi İzmir’de o yıllarda çocuklar mahallelerinin boş arazisinde misket oynarken Cizre’de çocuklar akşamki çatışmadan arta kalan boş mermi kovanlarıyla kule yapmaya çalışıyordu. Batı’da çocukların başını okşaya okşaya her sabah varlıklarının Türk varlıklarına armağan etmeleri tembihlenirken Doğu’da çocuklar bu ırkçı andın pratiğini kendi üzerlerinde tüm şiddetiyle hissediyordu.

Her devlet kendisine biat edecek birey yetiştirmek ister. Boyun eğenin başını okşayarak yetiştirirken buna direnenin başını keserek yetiştirmeye çalışır. Dolayısıyla o çocuklar bugüne dek öldürülmediyse siyasi tercihleri de farklı olacaktır.

Bir insanın yaşadığı bölgede doğumundan itibaren yaşadıkları, şahit oldukları onun kişiliğini belirlemesinde önemli etkenlerden biri sayılır her zaman.

Batı’nın Doğu’ya bakış açısı genelde ”Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür”, ”Orası terör yuvası” ve ”sürgün yeri” sözleriyle özetlenebilir.

Batı’nın Doğu’yla imtihanı genelde Batılı’nın memur-asker sıfatıyla bölgeye gönderilmesiyle ya da ana akım medyanın Doğu’da yaşananlarla ilgili yazıp çizdikleri ile gerçekleşir. Batı’nın Doğu’yla tanışması her zaman bu koşullarda gerçekleşir ve bu koşul tamamiyle devlet kökenlidir.

Batı’da doğup yetişmiş olan bireyin Doğu’ya bakış açısı her iki durumda da devletin bakış açısıyla özdeştir. Çünkü ana akım medya zaten devletin propaganda aracıdır ve devlet halkın nereye nasıl bakmasını istiyorsa medyayı o şekilde kullanır. Memur veya asker olarak bölgeye gönderilenler ise devletin memuru ve askeridirler. Memur ve asker devletin emir eri olduğuna göre bölgeyi devletin gözüyle görmekten ve devletin ideolojisini bölgeye taşımanın ötesine geçemez; geçerse görevden alınır.

Devletin çizdiği çemberin dışına çıkamayanların Doğu’yu bir terör yuvası zannetmesine pek şaşırmamak gerekiyor.

Çok ilginçtir devlet ne zaman bölgede bir katliam yapsa -Dersim katliamından Roboski, Cizre, Sur, Silopi katliamına dek- Batı’daki milliyetçilik katliamın şiddeti ölçüsünde artmıştır. Diğeri de doğal bir refleksle karşıt milliyetçiliğini arttırmakta gecikmemiştir.

Doğu’nun Batı’yla imtihanı ise genelde zorunlu göç sebebiyle gerçekleşiyor. Yani, ya ekonomik zorluklardan dolayıdır ya da bölgede yaşanan savaş sebebiyledir. Fakat Batı’ya geldiklerinde çok fazla sorunla karşılaşılır. Çünkü Batı’da milliyetçilik ve ırkçılık gibi ideolojilerin yaygınlığı ve genel olarak zenofobi hastalığından dolayı Doğu’lu giyim ve kuşamından, anadili olan Kürtçe bir ağızla kendini kaba bir Türkçe’yle ifade etmeye çalışmasından ve siyasi tercihlerinden dolayı dışlanmakta ve hor görülmektedir. Örneğin ”Keko” sözcüğü Kürtleri aşağılamak için sıkça kullanılan bir terim haline gelmiştir.

Batı ile Doğu’nun birbiriyle imtihanı bugüne dek devletin faşizan yapısından dolayı başarısız geçmiştir. En son Gezi ayaklanmasında hükümete karşı bir ortaklık sağlanarak birlikte direnilmiş fakat Gezi sonrası yine aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere çekilmesiyle eski haline dönmüştür.

Batı’nın artık devletin kendilerine de düşman olduğunu bilmeleri gerekiyor. Evet, bu ülkede Türkler etnik kimlik üzerinden baskı görmüyor olabilir fakat Türk emekçileri, Türk kadınları, Türkmen alevileri ve diğer tüm ötekiler devletin sınıfsal, cinsiyetçi ve mezhepsel baskılarına maruz kalıyor. Devlet bunu direkt olarak değil dolaylı yollarla yaptığından dolayı Türk halkı ile devlet arasındaki çelişki Kürt halkının devlet ile arasındaki çelişki kadar net görünmemekte. Bu çelişki daha çok kendini devlet ideolojisinden sıyırmışlar için net olarak gözükmektedir.

Halkın bir bölümüne katliam yapan devletin çatısı altında yaşayan hiçbir halk özgür yaşıyor sayılamaz. Özgürlükler ancak eşit bir toplumda yaşanabilir. Bir göz ağlarken diğer göz gülebiliyorsa o gülen göz kötülük barındırmaktadır.

Batı artık devletin çizdiği çemberin dışına çıkmalı ve empati kurmaya başlamalıdır. Yoksa hepimiz bu kan deryasında boğulacağız çok yakında. Empati kurmaya yönetmenliğini Haluk Ünal, Ezel Akay, Serpil Güler, Cem Terbiyeli ve Önder İnce’nin üstlendiği Küçük Kara Balıklar belgesini izlemekle başlayabilirsiniz…

Baran Sarkisyan

*Yazıda kullanmış olduğum ”doğu” ve ”batı” terimleri coğrafi bir terim olarak kullanılmıştır. Zira Doğu, siyasal olarak Kürdistan’dır.