Categories
Tarih

Açlık Grevi: İrlanda Deneyimi

Bana “Bobby Sands hakkında öğrendiğin en önemli şey nedir?” diye sorulduğunda, cevabım oldukça basit: Onun açlık grevinde nasıl öldüğü değil; nasıl yaşadığıdır.

Bobby Sands de dahil olmak üzere 10 kişinin öldüğü 1980/1981 açlık grevleri, siyasi bir silah olarak açlık grevlerinin en meşhur kullanım örneğidir. Ancak açlık grevlerinin İrlanda siyasi kültüründe çok eski bir tarihi vardır.

Eski Kelt’lerde kişinin kendisine haksızlık yapan zenginin kapısının eşiğinde kendini aç bıraktığı, Troscadh ya da Cealachan adı verilen bir açlık grevi biçiminin uygulandığı söylenir. Bazı tarihçiler bunun bir ölüm orucu olduğunu; adaletin de kapı eşiğinde birinin ölmesine izin vermenin utancıyla gerçekleştirildiğini söyler. Diğerleri bunun ölmek için yapılmadığını, sembolik bir eylem olduğunu, asıl amacının suçluyu kamusal olarak utandırma olduğunu söyler. Her halükarda, bu protestonun iki biçimi de modern İrlanda’da siyasi bir silah olarak oldukça düzenli bir biçimde kullanılmıştır.

Britanya sömürgeciliğine karşı İrlandalıların direnişinin tarihi, açlık grevinde ölen kahramanlarla doludur. En çok tanınanlardan biri Dublin’deki Mountjoy Hapishanesi’nde Britanya tarafından zorla beslendikten sonra ölen, 1916’daki “Paskalya Ayaklanması” gazisi Thomas Ashe’dir.

1920’de, Cork belediye başkanı Terence MacSwiney’in de aralarında bulunduğu üç erkek, İngiltere’nin Brixton Hapishanesindeki açlık grevinde öldüler.

1921’de İrlanda’nın parçalanmasının ardından kurulan yeni “Özgür İrlanda Devleti” tarafından hapse konulmalarını protesto etmek için yaklaşık 8 bin IRA tutsağının 1923’ün Ekim ayında girdiği açlık grevi sırasında iki kişi öldü.

1940’larda İrlanda hükümetine karşı yaptıkları açlık grevi sırasında üç erkek hayatını yitirdi.

1970’lerde IRA’nın kurulmasının ardından, açlık grevleri tekrar yaygınlaştı. IRA’lı Michael Gaughan 1974 yılında bir Britanya hapishanesinde zorla beslendikten sonra öldü. Ve 1976’da Frank Stagg yaptığı 62 günlük açlık grevinin ardından öldü.

Her ne kadar pek çok açlık grevcisi eylemlerine kimsenin ölmemesi gibi bir niyet olmadan başlamış olsalar da, Türkiye’dekinden farklı olarak İrlandalılar “açlık grevi” ve “ölüm orucu” arasında bir ayrım yapmazlar.

1972’de IRA’lı tutsaklar kimsenin ölmediği bir açlık grevinde başarılı bir biçimde siyasi tutuklu statüsü kazandılar. Daha sonra yatakhane şeklindeki barakalarda yaşadıkları ve (gerilla eğitimini de kapsayan) eğitimlerini, (el işi üretim kooperatifini de içeren) işlerini, boş zaman faaliyetlerini, kaçıp savaşa yeniden katılma girişimlerini de kendilerinin organize ettiği Long Kesh hapishane kampına taşındılar. Tutsaklar, kendi göreli özgürlüklerini Britanya’nın İrlanda işgaline karşı mücadeleleriyle ilgili kolektif ve bireysel bilinci artırmak için kullandılar. Che Guevara gibi uluslararası devrimcileri, James Connolly gibi İrlandalı sosyalistleri okudular. Bu, IRA’nın silahlı mücadelenin bir parçası olarak toplumsal siyasete daha çok önem veren, daha az hiyerarşik ve daha katılımcı bir yapıyı içerecek şekilde yeniden kurulması için temel sağlıyordu.

IRA hapishanede kendi örgütlenmesini yeniden inşa ettikçe, Britanya hükümeti de stratejisini değiştirdi. Bu yeni stratejinin temel sacayağı genç Katolik erkeklerin yaygın tutuklanmasını, işkence altında ağır sorgulamaları ve genellikle sadece sorgu altında alınan sözlü ya da yazılı ifadelere dayanılarak tek bir hakimin suçluyu ilan ettiği jürisiz mahkemleri kapsayan bir dizi güvenlik operasyonuydu. Bu sürecin sonunda yeni bir hapishane yapısı ortaya çıktı.

Mart 1976 sonrasında yaptıkları eylemlerden dolayı suçlu bulunan tüm tutsakların siyasi statüsü geri alındı ve bunlar Long Kesh hapishanesinin yeni inşa edilen “H-Blokları”nda hücre hapsine çarptırıldılar. Daha sonra Güney Afrika’daki Robben Adası’nda da kopya edilen bu sistemde, her iki kanadında 25 hücrenin ve orta çizgisinde de idari alanın olduğu, “H” şeklindeki sekiz tane hücre bloğu bulunur.

2000 yılında Türkiye’de gerçekleşen “Hayata Dönüş” operasyonu ve tutsakların F-tipi hapishanelere şiddet yoluyla yerleştirilmesi gibi, İrlanda’daki bu yeni hücre tipi hapishane yapısı kaçınılmaz olarak, içlerinde Bobby Sands’in de bulunduğu on kişinin ölümüne sebep olan yoğun bir açlık grevine yol açmıştı.

2000-2006 yıllar arasında Türkiye’de gerçekleşen açlık grevine ilişkin benzerlik bu noktada yitiyor. IRA tutsakları derhal açlık grevine başvurmak yerine, hücre hapsine karşı beş yıl boyunca süren amansız bir mücadele vermişlerdir. İçinde bulundukları hapis koşulları korkunçtu: herhangi bir IRA tutsağı suçluluğunu meşrulaştıracak hapishane üniformasını giymeyi reddettiğinde; hiçbir giyecek, kalem, kağıt, radyo ya da (İncil ve başka dini metinler haricinde) okuyacak materyal verilmeden küçük bir hücreye atılıyordu. Hücrelerde yatak, masa ve dolaplar gibi temel eşyalar dışında bir şey bulunmuyordu.

Tutsaklara yasak olmayan bireysel eşyalar sabun, diş macunu, diş fırçası, tarak ve aylık dört ufak paket tuvalet kağıdından ibaretti. Hiç kıyafetleri olmadığı için tutsaklar battaniyelere sarınıyorlardı ve bu yüzden “battaniye adamlar” diye anılır olmuşlardı. Bu tutsaklar beş yıl boyunca haftanın her günü 24 saat süresince kapalı tutulmuşlardı.

Hücrelerinden yalnızca Pazar günleri blok kafeteryasındaki dini törenlere katılmak ve ayda bir kez yarım saatliğine arkadaşları veya aileleri ile görüşmek üzere ayrılabiliyorlardı.

Bu kısıtlı koşullarda inanılması güç olan gerçekleşti; tutsaklar rejime karşı birkaç yıl sürecek olan toplu direnişi başlattı. Otoriteler her protesto eylemine dehşet verici yeni cezalandırmalar ve mahrumiyetlerle cevap verdi. Gardiyanlar tutsakların duşa girmelerine izin vermemeye başladılar; tutsakların dışkı kovalarını, ağızlarına kadar dolu olmalarına rağmen, boşaltmayı reddettiler. Köpükten yapılma döşekleri haricinde, tutsakların tüm eşyalarına el koydular. Tutsakların ellerine geçen tek şey ayda bir kez ailelerinden edinebildikleri ufak paket tuvalet kağıtlarıydı.

Tutsaklar biriken idrarı hücre kapılarının altından atmaya çalıştığında gardiyanlar bunu hücrelerine geri süpürüyor ve bu da köpük döşeklerinin idrarla sırsıklam olmasına neden oluyordu. Dışkılarını pencereden dışarı attıklarında ise, gardiyanlar bunları hücrelerine geri atıyordu. Nihayetinde, tutsaklar duvarları dışkılarıyla sıvanmış, köşelerine yemek artıkları yığılmış hücrelerinde çırçıplak yatmaya zorlandılar.

Her yeni ceza şaşırtıcı bir şekilde tutsakları daha da güçlü kılmıştı. Her ay tanıdıklarının ziyaretlerine gittiklerinde tütün, tükenmez kalem yedekleri, sigara kağıtları (üzerine yazmak için), eğitim materyalleri (sigara kağıtları üzerine yazılmış küçük yazılar) ve plastik ambalaj (tutsağın vücudunda sakladığı herşeyi vücut sıvılarından korumak için) gibi küçük şeyleri kaçak yollarla elde edebilmişlerdi. Bu kaçakçılık eylemleri sonucunda, tutsaklar dışarıdaki hareketle de temas halinde kalabilmişlerdi. Dışarıya sızdırdıkları hapishane koşullarına ilişkin bilgiler halkın destek hareketinin ana dayanağı olmuştu.

En mühimi ise, IRA destekçilerine ya da onların siyasi partisi Sinn Fein üzerindeki yasaklara rağmen, tutsaklar beş yıllık bu süreçte İrlanda’daki herkesin H-Bloklarında ne olup bittiğini bilmesini sağlayan bir kamuoyu hareketi oluşturabilmişti. Her tutsağın sigara kağıtları üzerine günde birkaç tane mektup yazdığı ve bunların dışarı sızdırılıp dünya çapındaki etkili isimlere ulaştırıldığı bir “propaganda fabrikası” inşa etmişlerdi. Bobby Sands, tutsakları destekleyen kitlesel bir kamuoyu hareketinin taslağını çizen bir mesaj dışarı sızdırmış ve şöyle yazmıştı:

“İnsanlara ulaşma fikrinin amacı onlara basit bir mesajı iletmektir. Herkese gönderdiğimiz mesaj basitçe şöyle olabilir: “H-Blokları Parçala”…**

Bu mesajın herkese ulaşmasını; unutulmasının herkes için imkansız hale gelmesini; kim ve nerede olursa olsunlar, bunu görmelerini, duymalarını istiyoruz. H-Blok’a ilişkin materyaller, insanların duygularını harekete geçirmeye, onları tetiklemeye ve ayaklandırmaya yardımcı olacaktır.”

Sands’in önerisine göre hareket kapsamında “milyonlarca afiş” asılacak, sloganları “H-Blokları Parçala” olacak ve bu, İrlanda’daki hatta İngiltere’deki tüm duvar, köprü, otoban ve kamu binalarına yazılacaktı. Ayrıca, “Babamın H-Blok’ta Ölmesine Göz Yumma” yazılı tişörtler giyen ya da görseller taşıyan çocukların resimleri halka gösterilecekti.

Bunlar gerçekleşti. İngiltere ve İrlanda’da medyanın kör edilmesine karşın, IRA tutsaklarının mesajları kısa süre içinde herkesçe bilinir oldu. Gittikleri her yerde, hatta harcadıkları paralarda bile bu gerçekle karşılaştılar (insanlar paralarının üzerine harcamadan önce “H-Blok” yazmışlardı). Sonrasındaysa mesaj, Kuzey Amerika, İngiltere ve Avustralya’daki kalabalık İrlandalı göçmen toplulukları arasında yayıldı.

Altı yılımı Bobby Sands’in biyografisi üzerine yaptığım araştırmayla geçirdim. Bana “Bobby Sands hakkında öğrendiğin en önemli şey nedir?” diye sorulduğunda, cevabım oldukça basit. Bobby Sands’e ilişkin en önemli şey açlık grevinde nasıl öldüğü değil; nasıl yaşadığıdır. Eylem gücüyle, H-Blok içerisinde dünyanın duyarsız kalamayacağı bir hareket ve topluluk inşa edebilmiş olmasıdır.

Böylece İrlandalı tutsaklar, 1980 yılının sonlarına doğru başlayan korkunç süreçte ucu ölüme varabilecek açlık grevine başlamış oldular. İlk açlık grevi, Aralık 1980’de örgütün o alandaki yöneticilerinden birinin, ölmek üzere olan açlık grevi eylemcisi tutsağa yemek verilmesi için hapishane yetkililerine çağrıda bulunmasıyla başarısızlıkla sonlanmıştı. Mart 1981’de Bobby Sands’in açlık grevine başladığı zamanlarda, açlık grevinde olan tutsaklar ölümle yüz yüze olduklarının bilincindeydi.

Hiçbir tutsağa greve katılmaları konusunda baskıda bulunulmadı. Tam aksine, IRA’nın Birlik Komutanı açlık grevinde gönüllü olarak yer alan tüm erkek ve kadınlara grevden çekilmeleri çağrısında bulunan bir mektup gönderdi.

Mektupta, açlık grevine başlanıldığı takdirde ölümün en olası sonuç olduğu yazılıydı. Eylemcilerin kendilerinden emin olmaları gerektiği, aksi halde “son anda vazgeçmeleri” durumunda açlık grevindeki diğer tutsaklar için telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkacağı belirtildi. Mektupta, isimlerinin silinmesini isteyenlerin utanç duymalarının yersiz olduğu, açlık grevinin bütünüyle gönüllü bir eylem olduğu ifade edildi. Bir kez başladığında, gerekli olması halinde, ölüme uzanan bu süreçte yer alabilip alamayacağından her tutsağın emin olması gerekmekteydi.

Bobby Sands öncülüğündeki açlık grevinde on tutsak yaşamını yitirdi. Çok aşikar bir ahlaki zafer kazandılar. Dünya medyası etkin bir biçimde arkalarında durdu. The New York Times, ölümünden önce İngiltere Parlamentosu’na üye seçilen Bobby Sands’in “gözü pek İngiltere Başbakanı’nın hakkından geldiğini” yazdı. Ulusal Parlamentolar açlık grevindeki tutsakları, susma eylemleri yaparak ve deklarasyonlar yayınlayarak onurlandırdılar. İlerleyen zamanlarda Zapatista hareketini oluşturan Meksika-Chiapas’taki siyasi tutsaklar, 1981 yazında İrlanda’daki durumu örnek alarak açlık grevine başladılar. Güney Afrika’daki ANC tutsakları ve Nelson Mandela da benzer girişimlerde bulundular. Tüm bunlar, onlarca İrlandalı tutsağın başlattığı ve on insanın hayatını yitirdiği açlık grevi sebebiyle gerçekleşti. Önemli bir diğer neden ise, hareketin temsilcilerine yönelik saldırganca yasaklamalara rağmen, battaniye adamların ve onların dışarıdaki destekçilerinin beş yıl boyunca sürdürdükleri mücadele idi.

Açlık grevi sona erdiğinde İrlandalı tutsaklar siyasi statülerine tekrardan kavuşabildiler. Vakit kaybetmeden H-bloklardaki hapishane alanları üzerinde denetim edinip bunları kolektif hatlarda yönettiler. Hapishaneden çıktıktan sonra birçok tutsak, siyasetlerini kendi topluluklarına taşıyıp alternatif İrlanda okulları, konut projeleri, kooperatifler, geliştirme teşkilatları, sanat grupları ve benzerlerine hayat verdiler, bunlara katılımda bulundular.

Bobby Sands funeral

Açlık grevindeki İrlandalı tutsaklar dünya genelinde hafızalara kazındılar. Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önündeki cadde hala “Bobby Sands Caddesi”dir. Türkiye’deki tutsaklar da 2000 ve 2006 yılları arasında tüyler ürpertici bir ölüm orucu süreci yaşamışlardı. Görüştüğüm tutsaklar, eylemleri için “Boby Sands” kod adını kullandıklarını anlatmaktaydı.

Birleşik Devletler’in Ohio eyaletinde 2011 yılında, ölüm cezasına çarptırılmış üç tutsak yaklaşık yirmi yıldır istisnasız tecrit halinde tutulmaktaydı. Bobby Sands’i ve açlık grevi yapan İrlandalı tutsakları öğrendiklerinde, sevdikleriyle güvenlik camı arkasında görüşmek yerine temasın mümkün olduğu ziyaret haklarını edinmek için kendi açlık grevi eylemlerini örgütlemeye heveslendiler. 12 gün sonrasında mücadelelerini kazanmışlardı. Aynı şekilde Bobby Sands ve İrlanda’daki yoldaşlarından haberdar olduklarında, yaklaşık yirmi yıldan fazla içinde bulundukları korkunç tecrit koşullarına ilişkin eyleme geçebileceklerine ikna olmuşlardı. Hem Ohio hem de Kaliforniya’daki tutsaklar, Bobby Sands ve İrlandalı yoldaşlarından önemli mesajlar edindiler: kendilerini manevi olarak destekleyecek ve haklı taleplerinin kaale alınması konusunda hükümete baskıda bulunabilecek bir kitle hareketi başlattılar.

Açlık grevi oldukça ürkütücü bir eylemdir. Yavaş ve acı içinde ölmek anlamına gelir. Bunu yeğleyenlerin içinde yaşadığı koşullar o kadar tahammül edilemez hale gelmiştir ki, bu korkutucu sürece göğüs germek bile söz konusu koşullarda hayatta kalmaya çalışmaktan daha elverişlidir. Direnişin son basamağıdır bu. Tutsak arkadaşlarına karşı öylesine çetin bir bağlılık ve sevgi beslerler ki, bu bizim tahayyül edebileceğimizin ötesindedir.

Belki de açlık grevinin ehemmiyetini ifade etmeye en çok yaklaşan, Bobby Sands ve yoldaşlarını överken söyledikleriyle Fidel Castro’dur:

“Altmış gün boyunca açlık grevinde kalarak idealleri uğruna ölme kudretine sahip insanların huzurunda despotların eli ayağı titrer! Bunun yanında, yüzyıllar boyunca insani feda ruhunun simgesi haline gelen İsa’nın çarmıhtaki üç günü nedir ki?”

Şimdiyse açlık grevi tekrar Türkiye’nin gündeminde. İrlanda ve Kuzey Amerika’daki deneyimler gösteriyor ki, bu mücadelenin kazanılmasını sağlayan tek şey var: halkın bilgisi ve desteği. Bu destek ve bilgi olmadan tutsaklar kendi başına bırakılmış olacaktır.

* Denis O’Hearn, New York Eyalet Üniversitesi (University of New York – Binghamton) Sosyoloji Bölümü’nde Profesördür ve “Hiç bitmeyecek şarkı: Bobby Sands, Bir Nesli Ayaklandıran İrlandalı Açlık Grevcisi” (Nothing But an Unfinished Song: Bobby Sands, The Irish Hunger Striker Who Ignited a Generation) başlıklı Bobby Sands biyografisinin yazarıdır.

** (ç.n) Bobbys Sands’in hücresinde yazdığı ve Prison Poems (1981) kitabında yayınlanan şiirlerinden biri: “The Rhythm of Time”

Çeviri: Başak Can, Samet Çamoğlu

Denis O’hearn (bianet.org)

Categories
Patika

Toplumdaki Hakim Görüşler

Bugün yaşadığımız dünyaya kötü diyebiliyorsak toplumlardaki hakim görüşler de sorgulanmalıdır. Toplumdaki hakim görüşler daha çok devlet propagandalarından, atasözlerinden, halkın kendi deneyimlerinden ve dini görüşlerden oluşmaktadır. Elbette tüm bu görüşler var olan sistemde mayalanmaktadır. Bu görüşler masum değildir; sistemin bir anlamda halk yürütücüleridir. Çoğumuz sorgulamadan ezberleyerek bir başkasına aktarıyoruz.

Bu düzen böyle gelmiş böyle gider:

Yaşadığı dünyadan memnuniyetsizliğini dile getiren herkes sanırım bu sözle karşılaşmıştır. Öncelikle bu düzen böyle gelmemiştir. Böyle gelmediği gibi böyle de gitmeyecektir. Yaşadığımız kapitalist çağın öncesi feodal bir çağdı. Feodalizmden önce de köleci toplum vardı. Köleci toplumdan önce de ilkel komünal toplum vardı. İlkel komünal toplum sınıfsız bir toplum olup insanın insan tarafından sömürülmediği bir düzendi. Bugün içerisinde bir çarkı olduğumuz kapitalist sistem de miadını doldurmuş, fakat miadını uzatmak adına gün geçtikçe barbarlaşmaktadır. Bu düzen peki hep böyle mi gidecek? Yoksa bu düzen böyle mi kalacak? Osmanlı döneminde de çoğunluğun görüşü ”bu düzen böyle gelmiş böyle gidecek”ti. Osmanlı yıkıldı gitti, feodalizm de tarihin çöplüğüne gitti.

Siyasetten uzak dur:

Halkın siyaset korkusu daha çok 80 darbesinde estirilen terörden kaynaklanıyor. Sürgünler, işkenceler, katliamlar, fişlemeler… Hala devam eden bir süreçtir bu. Çünkü bilinir ki devrimci siyasete adım atmak demek bir çok bedeli göze almak demektir. Bu bedel ödeme korkusu çok insanı siyasetten uzak tutmaktadır. Fakat siyasetten uzak çoğunluğun yaşamı incelendiğinde apolitik kitlenin yoksullukla, işsizlikle, haksızlıklarla ödediği bedeller vardır. Bu düzende yaşamak her halükarda bedel ödemeyi gerektirir. Bugün Türkiye’de siyaset, burjuva siyasetçilerine bırakıldığı için yasalar da cezalar da her zaman yoksulun üzerinde tahakküm kurmaya yönelik. Bu yüzden siz siyasetle ilgilenmiyor olsanız da siyaset sizin hayatınızla ilgileniyor ve daha önemlisi ekiyor, biçiyordur.

Önce kendini kurtar:

Dünyayı sen mi kurtaracaksın ünleminden sonra gelen ikiyüzlü bir öneridir. Önce kendini kurtar’dan kasıt; önce bir okulunu bitir, bir iş sahibi ol, evlen, çoluk çocuğa karış, sonra bakarsın dünya işlerine demektir. Fakat bu sonra hiç gelmeyecektir. Çünkü zaman sürekli kişiyi kurumlarıyla sisteme bağlamakta ve eğitmektedir. Kurtuluşun tek başına olmayacağı, kendisini kurtarmaya çalışanlara bakarak görebiliriz. Bireyin kurtuluşu toplumun kurtuluşuna bağlı olduğu gibi toplumun kurtuluşu da bireyin kurtuluşuna bağlıdır.

Kızını dövmeyen dizini döver:

Ataerkiden beslenmiş olan bu atasözü açıkça kadına şiddete teşvik etmektedir. Anlamı şöyle: Bir anne veya baba olarak mal olarak gördüğün kızını sen dövmezsen, o kız çocuğu ahlaksızlaşır, çünkü kadınlar şeytani özellikler taşıdığı için sen onu itaatkarlaştırmalısın. Bir üyesi olduğumuz toplumda erkek ve kız çocukların eğitimi aynı değildir. Bir kız çocuğuna annesi yemek yapmayı, temizlik yapmayı öğretirken bu süreçte erkek çocuk böyle bir eğitimden geçmez. Bu yüzden her kadın babası, sevgilisi, kocası tarafından şiddet görmeye kodlanmış olur.

Oku da büyük adam ol:

Türkiye’de üniversite diplomalı işsiz sayısı 1 milyondur. Mezun sayısı arttıça da bu diplomalı işsizlik de artmaktaktadır. Hal böyle iken ‘büyük adam’ olmak sadece okul okumakla ilgili birşey değildir. Kaldı ki ‘büyük adam’ olmak, cinsiyetçi bir ifade olup ayrıca yıkılması gereken bir sözcüktür. Okul okumak denilince öncelikle eğitim sistemi sorgulanması gerekiyor. Türkiye’de eğitim, paralı, bilimsel olmayan, ezbere ve sınava odaklı bir sistemdir ki; okuldaki eğitimle yetinen kişi mezun olduktan sonra ne olursa olsun kendine ve topluma tamamiyle faydasız biri olarak çıkar karşımıza. Her sistemin eğitim politikası kendi sistemine faydalı bireyler yetiştirmek yönündedir.

Nikahta keramet vardır:

Esasında dini bir terim olan keramet sözcüğü, günlük yaşamda sorunları aşma, kudret, ‘bir nikahlanın gerisi çorap söküğü gibi gelir” vb anlamında kullanılır. Ama hiç de öyle değildir. Öncelikle nikah cinsel ve birlikte yaşamın dini öndere veya devletin onayını almak anlamına gelir. Kına geceleri, düğünler, yeni mobilyalar, evler, düğün kıyafetleri, makyajları gelenek ve görenek olarak sunulurken evlilik piyasasının canlanmasına hizmet eder. Bütün ömür de taksit ödemekle geçer. Keramet bunun neresindedir?

Türkün Türkten Başka Dostu Yoktur:

Daha çok okullarda ve milliyetçi kişilerden işittiğimiz bu söz aslında paranoya olarak ifade edilen psikolojik bir rahatsızlıktır. Ötesi ırkçılığı da içinde barındırır ki son derece tehlikelidir. İnsanın insanla dost olması doğaldır. Dostluğa, ırklardan dolayı önüne set çekmek ise saçmalıktır. İnsanın kişiliğini belirleyen daha çok sınıfsal konumu ve yetiştiği kültürdür. Devletlerin sınıfsal çelişkileri ve sömürüyü gizlemek-ötelemek adına ırkı ön plana çıkarmasından dolayı maalesef çok kişi bu devlet politikasına alet olmakta ve geldiğimiz 21. yüzyılda ırkçılık hala aşılamamış bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.

Şüphesiz çok daha fazla örnekleyebilir ve sorgulayabiliriz bu görüşleri. Bu görüşleri hemen hemen hergün çevremizden duyuyoruz. Toplumumuzda okuma, araştırma, sorgulama gibi alışkanlıklar olmadığı için bu hazır kalıp sözleri kullanıyor veya bu sözlere uygun yaşıyoruz. Sonuçlarını ise hep birlikte yaşıyoruz.

Baran Sarkisyan

Categories
Ulusal Sorun

Batı’nın Doğu’yla İmtihanı

Türkiye’de on yıllardır süren bir iç savaş var. Öncelikle bu gerçeklik kabul edilmelidir. Onbinlerce insan yanlışlıkla öldürülmüş olamaz. Batı insanı yaşadığı bölge itibariyle savaşın sıcaklığını hissetmediğinden ve Doğu’da yaşananları televizyondan film veya futbol maçı seyreder gibi izlediğinden savaşın yaşandığını kabul etmeyerek bir devlet söylemi olarak ”terörle mücadele” edildiğini söyler.

Bunu söyleyen kişi muhtemel ki sokaklarından hiç tank geçmemiş, savaş uçakları evinin çatısından yakın mesafe uçuş gerçekleştirmemiş, köyü yakılmamış, dipçikle başın nasıl ezildiğine şahit olmamış, sokakları hiç kan kokmamıştır. Dolayısıyla adli davalar dışında adliye salonlarını hiç aşındırmamış, hapisanelerde hiç yatmamış yahut bir yakınını uzun yıllar hapisaneden çıkmasını beklememiştir. Halbuki Doğu’da yaşayan bölge insanı bu tür zulmü uzun zamandır hemen hemen hergün yaşamaktadır. Dolayısıyla her evin bir tutsağı veya savaşta öldürülmüş bir yakını vardır. Savaşı sıcağı sıcağına yaşamaktadır.

90’lı yıllarda Cizre’de çocuk olmak ile yine 90’lı yıllarda İzmir’de çocuk olmak elbette çok farklıydı. Sözgelimi İzmir’de o yıllarda çocuklar mahallelerinin boş arazisinde misket oynarken Cizre’de çocuklar akşamki çatışmadan arta kalan boş mermi kovanlarıyla kule yapmaya çalışıyordu. Batı’da çocukların başını okşaya okşaya her sabah varlıklarının Türk varlıklarına armağan etmeleri tembihlenirken Doğu’da çocuklar bu ırkçı andın pratiğini kendi üzerlerinde tüm şiddetiyle hissediyordu.

Her devlet kendisine biat edecek birey yetiştirmek ister. Boyun eğenin başını okşayarak yetiştirirken buna direnenin başını keserek yetiştirmeye çalışır. Dolayısıyla o çocuklar bugüne dek öldürülmediyse siyasi tercihleri de farklı olacaktır.

Bir insanın yaşadığı bölgede doğumundan itibaren yaşadıkları, şahit oldukları onun kişiliğini belirlemesinde önemli etkenlerden biri sayılır her zaman.

Batı’nın Doğu’ya bakış açısı genelde ”Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür”, ”Orası terör yuvası” ve ”sürgün yeri” sözleriyle özetlenebilir.

Batı’nın Doğu’yla imtihanı genelde Batılı’nın memur-asker sıfatıyla bölgeye gönderilmesiyle ya da ana akım medyanın Doğu’da yaşananlarla ilgili yazıp çizdikleri ile gerçekleşir. Batı’nın Doğu’yla tanışması her zaman bu koşullarda gerçekleşir ve bu koşul tamamiyle devlet kökenlidir.

Batı’da doğup yetişmiş olan bireyin Doğu’ya bakış açısı her iki durumda da devletin bakış açısıyla özdeştir. Çünkü ana akım medya zaten devletin propaganda aracıdır ve devlet halkın nereye nasıl bakmasını istiyorsa medyayı o şekilde kullanır. Memur veya asker olarak bölgeye gönderilenler ise devletin memuru ve askeridirler. Memur ve asker devletin emir eri olduğuna göre bölgeyi devletin gözüyle görmekten ve devletin ideolojisini bölgeye taşımanın ötesine geçemez; geçerse görevden alınır.

Devletin çizdiği çemberin dışına çıkamayanların Doğu’yu bir terör yuvası zannetmesine pek şaşırmamak gerekiyor.

Çok ilginçtir devlet ne zaman bölgede bir katliam yapsa -Dersim katliamından Roboski, Cizre, Sur, Silopi katliamına dek- Batı’daki milliyetçilik katliamın şiddeti ölçüsünde artmıştır. Diğeri de doğal bir refleksle karşıt milliyetçiliğini arttırmakta gecikmemiştir.

Doğu’nun Batı’yla imtihanı ise genelde zorunlu göç sebebiyle gerçekleşiyor. Yani, ya ekonomik zorluklardan dolayıdır ya da bölgede yaşanan savaş sebebiyledir. Fakat Batı’ya geldiklerinde çok fazla sorunla karşılaşılır. Çünkü Batı’da milliyetçilik ve ırkçılık gibi ideolojilerin yaygınlığı ve genel olarak zenofobi hastalığından dolayı Doğu’lu giyim ve kuşamından, anadili olan Kürtçe bir ağızla kendini kaba bir Türkçe’yle ifade etmeye çalışmasından ve siyasi tercihlerinden dolayı dışlanmakta ve hor görülmektedir. Örneğin ”Keko” sözcüğü Kürtleri aşağılamak için sıkça kullanılan bir terim haline gelmiştir.

Batı ile Doğu’nun birbiriyle imtihanı bugüne dek devletin faşizan yapısından dolayı başarısız geçmiştir. En son Gezi ayaklanmasında hükümete karşı bir ortaklık sağlanarak birlikte direnilmiş fakat Gezi sonrası yine aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere çekilmesiyle eski haline dönmüştür.

Batı’nın artık devletin kendilerine de düşman olduğunu bilmeleri gerekiyor. Evet, bu ülkede Türkler etnik kimlik üzerinden baskı görmüyor olabilir fakat Türk emekçileri, Türk kadınları, Türkmen alevileri ve diğer tüm ötekiler devletin sınıfsal, cinsiyetçi ve mezhepsel baskılarına maruz kalıyor. Devlet bunu direkt olarak değil dolaylı yollarla yaptığından dolayı Türk halkı ile devlet arasındaki çelişki Kürt halkının devlet ile arasındaki çelişki kadar net görünmemekte. Bu çelişki daha çok kendini devlet ideolojisinden sıyırmışlar için net olarak gözükmektedir.

Halkın bir bölümüne katliam yapan devletin çatısı altında yaşayan hiçbir halk özgür yaşıyor sayılamaz. Özgürlükler ancak eşit bir toplumda yaşanabilir. Bir göz ağlarken diğer göz gülebiliyorsa o gülen göz kötülük barındırmaktadır.

Batı artık devletin çizdiği çemberin dışına çıkmalı ve empati kurmaya başlamalıdır. Yoksa hepimiz bu kan deryasında boğulacağız çok yakında. Empati kurmaya yönetmenliğini Haluk Ünal, Ezel Akay, Serpil Güler, Cem Terbiyeli ve Önder İnce’nin üstlendiği Küçük Kara Balıklar belgesini izlemekle başlayabilirsiniz…

Baran Sarkisyan

*Yazıda kullanmış olduğum ”doğu” ve ”batı” terimleri coğrafi bir terim olarak kullanılmıştır. Zira Doğu, siyasal olarak Kürdistan’dır.

Categories
Kadın

Seks İşçiliği ve Ahlak

Öncelikle devletin seks işçiliği tanımına bakalım. TDK, hayat kadınını şöyle tanımlamış: ‘’ Para karşılığında erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden ve bu işi meslek edinen kadın, fahişe, orospu, orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, sürtük’’

Sanırım TDK, sözlükte daha fazla yer kaplamaması için tanımı daha fazla uzatmamış. Aksi takdirde küfretmeye devam ederdi! Peki aynı TDK, ‘’hovarda’’lığı nasıl tanımlıyor? Şöyle: ‘’ 1. sıfat Zevki için para harcamaktan kaçınmayan (kimse) 2. Çapkın 3. isim Hayat kadınının parasını yiyen erkek. ‘’

Genel bakış açısı tanımlarla böyledir. Şüphesiz bu tanımlar erkek egemen zihniyetin ürünüdür. Aynı zamanda bu sektörden büyük vergiler kopararak gelirler elde eden de devletin kendisidir.

Erkek egemenliğine dayanılarak oluşturulan ahlak kuralları; ister feodal, ister kapitalist yahut din motifli olsun tutarsızdır. Egemen olan tarafındadır. Örneğin, erkeğin, nikah mühürü olmaksızın cinsel deneyimler yaşaması ayıplanmaz; aksine teşvik edilir. Fakat cinselliği daha ağır basan kadın, eğer nikah mühürü olmaksızın böyle bir deneyimi yaşarsa toplumun genel yargısı kesindir: Ahlaksızlık, namussuzluk!

Şayet böyle doğal bir deneyimi yaşayan kadın öldürülmezse veya bir çıkış yolu bulabilecek güce sahip değilse, bu sefer cinsel gücünü para karşılığında satmaya başlayacaktır. Yani inşasını düzenin sağladığı bir genelevde veya herhangi ‘’yasadışı’’ bir yerde seks işçisi olacaktır.

Yaşadığımız ülkede belli bölgelerde ağırlığını sürdüren feodal ahlak kurallarında da değişen bir şey yoktur. Erkek, nikah mühürü vurdurmak istediği kız çocuğunun ya da genç kadının babasına başlık parası ödeyerek satın alması ayıplanmaz. Gelenek görenek böyledir. Burada da ölene dek ya da yıpranana dek satın alınan kadın yalnızca kocasının gönüllü veya gönülsüz yasal, ahlaklı fahişesidir. Öte yandan sırf toplumsal veya ailevi baskılardan, ekonomik sebeplerden dolayı evlenen kadın da aynı duruma düşürülmektedir.

Her iki durumda da kadını fahişeliğe sürükleyen ataerkil ahlak kurallarıdır. Argo deyimle, pezevenk olan ahlak kurallarıdır.

Nadir de olsa kadının kendi iradesiyle cinsel gücünü satarak geçimini sağlamak istemesinde de anormal bir durum yoktur; tıpkı, bir kişinin kol gücünü belli saatler aralığında fabrika patronuna satması gibi.

Yine de ahlak kuralları fahişeliğin kabul edilemez bir durum olduğunu söyler. Samimi değildir. Samimi olmasının koşulları da yoktur. Bu ülkede seks işçisi kadınların sayısı 150 bin olduğu tahmin edilmektedir. Bu 150 bin sayısını en az 100 ile çarparak seks işçisiyle birlikte olan erkek sayısını bulabiliriz. Çıkan sonuç, bu sektörden memnun en azından 15 milyon erkek çıkıyor. Bunların bir çoğu da ahlakçı kesilirler.

Birgün gazetesi yazarı Necmi Erdoğan, bir seks işçisiyle yaptığı röportajda, seks yaptıktan sonra bazı erkeklerin kendisine ‘’Sıcak suyun var mı? Bi abdest alabilir miyim?‘’ veya ‘’ Hakkını helal et’’ dediklerini söylüyor…

Seks işçilerini aşağılamak riyakarcadır. ‘’Namusumla kazandım’’ deyimi genelevden çıkmadır. Bir işçi fabrikada emek gücünü sattığı için toplum tarafından aşağılanıyor mu? Bir işçinin emek gücünü satması ile bir fahişenin cinsel gücünü satması arasındaki fark nedir? Şüphesiz aradaki tek fark ızdırap farkıdır.

Cinsel gücün para karşılığında satılmasını meşrulaştırmak değil buradaki amaç. Karşı çıkılması gereken ataerkil ve mülkiyetler dünyasında emek gücünün, cinsel gücün para ile satılmasıdır. Düzen kendine kurbanlar ve cellatlar yaratmaktadır. Hedefimiz kurbanlar değil, cellatlar ve cellatların sırtını dayadığı düzen olmalıdır. Seks işçiliğini var eden bu temeller yıkılmadığı sürece bu sektör de varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Olduğumuz Şey

Foucault, iktidarın öncelikli işlevini boyun eğdirilmiş bedenler olarak açıklamaktaydı. Çünkü yine ona göre normal insan, yalnızca bir kurguydu. Gerçekten de öyledir. Şov yapmak ve para kazanmak dışında başkaca bir kaygısı bulunmayan, toplumu apolitikleştirmenin bir aracı olarak ayarlanmış Beyazıt Öztürk ve Beyaz Show programı, yine ekran başında saçma sapan konuları ve esprileriyle izleyicileri kahkahaya boğarken Ayşe öğretmenin telefonu anlık da olsa yapaylık ve sahtelikle örülmüş kahkahaları kırarak, çocukların öldürüldüğünu duyurdu sağır kulaklara. Anlık insani bir refleksle Ayşe öğretmenin konuşmasını alkışlatan bay kurgu Beyazıt, ertesi gün bu insani davranışına karşı kalkan iktidar ve mülkiyet sopası sonrası devletinden özür diledi. Öyle ya, Beyazıt’ın tüm hayatı gibi kendisi de bir kurguydu.

Beyazıt’ın geri adım atması, daha doğrusu özüne dönmesiyle birlikte topluma verilen mesaj şüphesiz, “çocuklar ölmesin” demenin terör propagandası olduğu ve bu tür söylemlerden uzak durulması gerektiğiydi. Beyazıt’a devlet eliyle verilen “ayar”, topluma verilen bir ayar ve gözdağıydı. Toplum olarak ayarlanmışlığımızı ise bugüne bakarak  rahatlıkla anlayabiliriz. Pavlov’un köpeği misali şartlandırılmış gruplar,  coğrafyanın bir bölümü kanrevanken keyiflenenler ya da hiçbir şey yokmuş gibi yaşamına devam edenler, ‘elden ne gelir’ciler, kaderciler…

Peki, ya yaşanan katliamlar? Katliamlar su götürmez bir gerçeklik. Yıllardır savaş konulu filmlerde izlediğimiz, Filistin’lerde gördüğümüz fotoğraflar, videolar her gün yaşadığımız coğrafyada inkarı namümkün olan çırılçıplak bir gerçeklik olarak gözlerimizin önünde.

Toplum olarak bir kişiye yönelik linç kampanyaları üzerinden kendimizi aklamaya çalışmak yerine kendimize ve karşı olduğumuz şeye dönmeliyiz. Peki nasıl?

Foucault, günümüzün sorununun artık ne olduğumuz değil, olduğumuz şeyi reddetmek olduğunu söylüyordu. Çünkü, artık olduğumuz şey, karşı olduğumuz şeyi değiştirmeye yetmiyor. Zulüm, her gün katlanarak büyüyen bir çizgide ilerlerken iktidar bizi de öğütüyor. Olduğumuz şey ile karşı olduğumuz şey arasındaki benzerlik gün geçtikçe artıyor. Olduğumuz şeyin yetersiz kaldığı ve bunu reddedişin önemi burada açığa çıkar.

Olduğumuz şey, normalliktir, dolayısıyla kurgudur.

Bilmiyorsak; bilen olmalıyız. Duyarsızsak; duyarlılaşmalıyız.

Ezilensek; direnen olmalıyız. Direnensek; başkaldıran…

Baran Sarkisyan

Categories
Dinler Sorunu

Din ve Toplum

Dindarlık çoğu zaman doğuştan edinilen bir kimliktir. Fakat bu Muhammed’in iddia ettiği gibi insanın fıtratından dolayı değil; doğar doğmaz aile-toplum-devlet zoruyla kimliğe kazınan din hanesinden dolayıdır. Bu kimlik böylelikle politikleştirilmiştir.

Dinler, insanın doğuştan itibaren zayıf yaradılışlı olduğu inancına sahiptir. İnsan herşeyi bilemez, her sırra vakıf olmaz. Bu inançlarını dinlerin hemen her çağda varlığını sürdürmesine dayandırmaktadırlar. İnsanoğlu her çağda şu veya bu tanrıya tapınmıştır. Bilim ve teknolojinin gelişmediği ilkel ve köleci toplumlarda bunu kısmen doğru kabul edebiliriz. İnsanlık güneşin nasıl doğup battığını, doğal afetler karşısında çaresizliğini, sonsuzluk arayışını dinler yaratarak cevaplar bulmaya çalışmıştır. bu sebeptindir ki günü gelmiş güneşe tapınmış, günü gelmiş ağaca tapınmış, günü gelmiş kendi eliyle işlediği puta tapınmış, günü gelmiş görünmez ama herşeyi gören-bilen-yaratan dediği tanrıya tapınmıştır. Şüphesiz, sürekli savaş halinde olan, gözle görebildiği birşey yerine görünmez ama herşeye vakıf olan, ona cennetler vaat eden tek bir tanrıya tapınmak daha makuldu. Kenttanrıcılıktan çoktanrıcılığa, oradan da tek tanrılığa geçişte yaradılışçılık inancı öz olarak sabit kalmak üzere biçimlerde değişikliklerle sürdürülmüş; insan zayıf veya günahkar sayılıp bir yaratıcıya mecbur kılınmıştır. Bu yaradılış efsanesi ise ilk olarak Sümer ve Babil yaradılış efsanesine dayanmaktadır. Bu efsaneler az-çok değiştirilerek kutsa sayılan kitaplara da girmiştir.

Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin kıt olduğu, hatta bilginin dahi kıt olduğu dönemlerde yaratılan binlerce tanrıyı ve onların doğrultusundaki inançları, ibadetleri anlayabiliyorken gelmiş olduğumuz 21. yüzyılda dinlerin varlıklarını hala koruyabiliyor olmasını anlamakta zorlanabiliriz. Fakat bilimsel gelişmelerin toplumun her kesimince haberdar olmadığı, bazı bilimsel gelişmlerin dine uydurulmaya çalışldığı, devlet eliyle topluma sürekli inanç aktarıldığı, inanç sahibi insanların da bilmekten değil de gelenekten dolayı inandığı koşullarda bu durum pek anlaşılmaz değildir.

İnanmak ve bilmek iki ayrı kulvardır. Herkesin inandığına inanmak, senelerce bilimsel makaleler okuyup kafa patlatmak yerine hacı-hoca sözüyle iman etmek kolay olanıdır. Fakat bilmek, doğası gereği sorgulamayı, araştırmayı, eleştiriyi, bilgiyi barındırdığından ve tüm bunlara bir de toplumsal baskının limiti düşünüldüğünde oldukça zordur. Yapılan bir ankette ”Ne sıklıkla bilimsel tartışmalar yaparsınız?’ sorusuna yüzde 71’lik kesimin ”Hiç” cevabını verdiği, okul kitaplarında evrim teorisinin dahi en önemsiz konu olarak işlenip yaradılış efanelerine dikkat çekildiği, medya ve siyasetin sürekli din propagandası yaptığı koşullarda durumumuz daha da netleşir.

Yine de bugünün hakim olan dinleri, hoşgörü dini olarak nitelenir. Gerçekten öyle midir? Ne yazık ki bu hoşgörünün ne teoride ne de pratikte bir karşılığı vardır. Kendi cemaatinden olmayanı cehennem ateşiyle cezalandırılacağı tehditinin altında nasıl bir hoşgörü olabilir? Kendi içlerinde dahi mezheplere, tarikatlara bölündüğü ve bu mezhep ve tarikatların çatışmasında dahi hoşgörünün esamesi okunmazken, farklı dinlere veya deistlere, ateistlere hoşgörü çıkmayacağı mutlaktır. Örneğin İslam inancına göre müslümanların farklı dine mensup kişilerle ve inançsızlarla dostluk kurması büyük bir günahtır.

Dinlerdeki Tanrı-kul ilişkisi ile toplumlardaki köle-efendi, kadın-erkek, çocuk-yetişkin, halk-devlet ilişkisi içiçe geçmiş, birbirlerini etkileyerek bugüne dek gelmişlerdir. Kutsal sayılan kitapların her birinde kulun tanrıya, kadının erkeğe, çocuğun yetişkine, halkın devlete, kölenin efendisine biat etmesine yönelik öğütleri bunu gösteriyor. Buradan devletlerin dinlerden niye vazgeçmediği, niçin kendi tekeline aldığını görebiliriz. Karl Marks’ın dini halkların afyonu olarak tanımlaması bu açıdan önemlidir. Dinlerin kendi doğalarına aykırı olsa da her türlü yoruma açık olmaları dinin işlevleri devletlerin epey işine gelmektedir.

Sömürü düzenlerinin manevi ayağı dinlerdir. Köleci dönemde ilkeleri belirlenen dinlerin biat, saygı, koşulsuz inanç, ahlak gibi değer ve davranışların düzenin sürüp gitmesinde önemli etkenlere sahip olduğu açıktır.

Kurumsallaşmış dinlerin manevi önderleri sayılan hacı-hocaların, tarikat şeflerinin, ruhban sınıfının, diyanetin, siyasetçilerin dini kendi çıkarlarına göre kullandığı ve dolayısıyla dinlerin yozlaştırıldığına dair görüşler vardır. Fakat bu dini liderler eğer olmasaydı dinler bugünkü varlığını şüphesiz koruyamacak; toplum bilinç durumuna göre yeni dinler arayışına ve inançsızlığa geçecekti.

Öte yandan ise Işid gibi örgütlerin İslamın adını kirlettiği, İslamfobiyi güçlendirdiği görüşleri vardır. Halbuki bu ve benzeri örgütler hangi amaç ile kurulmuş olursa olsunlar; üyeleri, sempatizanları epey dindar kişilikler olup Kuran’daki cihad anlayışına göre hareket etmektedirler. Öyle ki, ortalama bir müslüman ile bir Işidçiyi karşı karşıya getirip konuşturun, yüksek ihtimalle Işidçi ortalama dindarı kendi saflarına çekecektir, ki öyle de olmaktadır. Düşük ihtimal olan ise ortalama müslümanın karşı çıkış göstermesidir; fakat bu karşı çıkış dini bir sebeple değil, politik veya vicdani bir sebeple olacaktır. Türkiye’de yapılan bir ankete göre ”Radikal İslam örgütlerine destek veriyor musunuz?” sorusuna yüzde 51’lik kesimin ”Evet” demesi ürpertici ama şaşırtıcı değildir.

Türkiye’de kendisine ”inançlıyım” diyen yüzde 80-90’lık kesimin inandığı kitabı anlayarak okumadığı ya da hiç okumadığı, dinini ev-ev gezen hacı-hocalardan, tarikat şeflerinden, imam vaazlarından, televizyondaki servet sahibi hocalardan öğrendiği bilindiktir. Fakat tam tersi bile olsa ayetler açık ve nettir. Tam tersi olması için ve objektif bir bakışla tüm dinlerin ve bilimlerin incelenip karar verilmesi gerekir ki, bu bir insan ömrü için yeterli olmayacaktır. Öyleyse, hazır ana-babamın inancına sahip olayım kolaycılığı her zaman için egemen anlayıştır.

Dinler tüm metafizik ve değiştirilmez-dönüştürülmez ilkelerine rağmen cemaatlerinden ve toplumsal koşullarından ayrı değerlendirilemez. Bugünlere dek gelen İslamın geçirdiği dönüşümler ve aynı çağda bile İslam anlayışları farklıdır. Köleci dönemin İslamı ile feodal dönemin, kapitalist dönemin İslamı farklıdır. Ve tabi diğer dinler de öyle. Aynı coğrafyada aynı dönemde yaşan A kişisinin İslam anlayışı ile yine aynı coğrafyada aynı dönemde yaşayan B kişisinin İslam anlayışları da farklı olabiliyorken buna bir de coğrafya ve çağ farklılıkları eklendiğinde ortaya neredeyse dindar sayısında din ve tanrı anlayışı çıkacaktır. Öte yandan hem dindar olup yaşamın materyalist gerçekleriyle yaşayanlar da her zaman çoğunluktadır.

Bu anlayışlar dönem dönem devletlerin, tarikatların, mezheplerin ihtiyacına göre birleştirilip kullanılabilir. Bugün de bunu yaşamaktayız. Yaşadığımız coğrafyada devlet eliyle kışkırtılan ak tenli müslümanların kara tenli müslümanlara nefret ve kini bunu göstermektedir.

Dini vareden toplumsal koşullar ve bilimsel gerçekler toplumsallaşmadığı sürece din kendi işlevini sürdürmeye devam edecektir. Tabii sömürü düzenleri de…

Baran Sarkisyan

Categories
Sinema

Sanatçının Çiçek Açan Silahı: Noviembre

”Bu boktan dünyayı değiştirmeyi nasıl istiyorum, bilemezsin!”

Herşey filmin baş kahramanı olan Alfredo’nun İspanya’da konservatuar eğitimiyle başlar. Alfredo idealist bir gençtir. Hocasının ”Niçin tiyatro?” sorusunu ”Tiyatro diyorum. Çünkü insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlamamızı sağlayacak eşsiz bir yol. İşte bunun için tiyatro!” olarak cevaplar. Memur zihniyetli hocalarıyla Alfredo’nun fikirleri birbirine zıttır. Çünkü onun ifadesiyle,”Diğer insanlara ulaşmak için tek yol gösteriyi sokaklara taşımak.”

Evet, sanatçının görevi sanatını halka taşımak ise sanat da sokağa taşınmalıdır. Halk sokaktadır. Ticarethaneye dönen gösteri salonlarında değil.

Alfredo, arkadaşlarıyla birlikte Kasım adında bağımsız bir tiyatro grubu kurar. Kasım manifestosuna göre gösteriler daima caddelerde, sokaklarda, metrolarda; halk neredeyse orada yapılacak ve sinema gibi ticarete bulaşmış kişilerle asla iş biriği yapılmayacak. Fakat en önemli ilkeleri asla ve asla gösterilerden para kazanılmayacak; kamusal veya özel bağışlar kabul edilmeyecek.

”Yaptığımız ve onu nasıl gerçekleştirdiğimiz kendimizi özel hissetmemizi sağlamıştı. Özellikle de bunu karşılıksız yapıyor olmamız. Hiçbir şeyin bedava olmadığı dünyada, hayal edilemez bir şeydi bu. Açıklamaya gerek bile yoktu. İnsanlar kendi fikirleriyle geldiler.Hem de aklıma bile gelmeyecekfikirlerle.Para vermeye yeltenenleri reddedince şaşırdılar. Bir anlam veremediler.”

Madrid sokaklarında doğaçlama olarak sergiledikleri oyunlar oldukça sansasyoneldir. İnsanları hem sarsarlar, hem şaşkına çevirirler, hem düşündürüp sorgulatırlar hem de bu gösteri karşısında ücret talep etmemeleri izleyicileri bir kez daha şaşkına çevirir. Sergiledikleri her performans şehirde olay yaratır. Örneğin ”Cinayet” adlı oyunlarında aktörler şehrin sokaklarında ard arda cinayetler işler. Şehir bir anda kan deryasına döner. Ölenler için ambulanslar çağrılır. Çünkü herkes bu oyunun gerçek olduğunu zanneder. Fakat grubun amacı halkın dikkatini terörizme çekmektir. Veya ”Kahrolası Tv” adlı performanslarında caddenin ortasına bir televizyon koyup saatlerce televizyon izlerler. Yoldan geçenler de onlara eşlik ederler. Vermek istedikleri mesaj, televizyonun bireyi yaşamın gerçekliğinden soyutlamasıdır.

Neredeyse bütün gösteriler ”izinsiz gösteri” gerekçesiyle polis baskınıyla sonlandırılır. Gözaltına alınıp, kostümlere el koyulur. Yaşadıkları maddi sıkıntılar ve devlet baskısı grupta tartışmalara neden olurken, fikir ayrılıkları başlar. Grubun para karşılığında bir festivalde gösteri sergilemesi ve üyelerinin ”Mesih” adlı oyunda seyirciye ”Sizler kan istiyorsunuz, alın size kan” diyerek elindeki boya dolu kovayı seyircinin üzerine boşaltması işleri iyice karıştırır. Nihayet grup birbirinden kopar.

Kapitalizme dayananamamıştır grup. Fakat bu son değildir. Alfredo’nun aklına bir fikir gelir ve grup tekrar toparlanır. Bu gösteri çok daha tehlikeli ve sansasyonel olacaktır. Kraliyet binası basılacak ve üst sınıflar için sergilenen opera sahnesine seyirciden habersiz palyaço kılığında sahnenin tepesinden trapezle giriş yapılarak sanat hakkında görüşlerini anlatacaklardır.

Alfredo palyaço kostümüyle trapez aracılığıyla sahnenin ortasında sallanmaya başlar. Çok şerefli Kültür Bakanlığı’nca karşılanan konseri kesmek zorunda kaldığını belirterek bağıra-çağıra, sessiz-sedasız ama etkin bir biçimde sanat hakkında görüşlerini açıklamaya başlar:

noviembre_229177

”Günümüzde tiyatro ve sanat gerçekten kokuşmuş bir halde! Leş kokan genel kurul odaları, devlet memurları, ticaret, reklamcılık, tek düzelik, rahatına düşkünlük, boş zaman, can sıkıntısı, bürokrasi ve yalan-dolan! Bir tek sanat yok!

Zavallı sanatım! Sanat artık yok! Artık sadece sanat ticareti, sanat borsası ya da sanatı teşvik ticareti olacak! Bir başka banka hesabı daha, sayıları toplama sanatı. Ama biz buna alet olmayacağız!

Çünkü bizler, özgürüz.

Bizler, sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz. Ve onlara güç verebileceğine. Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadının ruhuna erişebilir. Sanat, topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi bir birey yapar. Sanat, evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat bir ilah olabilir. Ama bir dekor asla! Gerçek bir silah! Hedef vurulmalı.”

Alfredo çiçek açacak oyuncak silahını ateşler. Aynı anda da salondaki güvenlik görevlisi bunu gerçek silah zannederek gerçek silahıyla sahnedeki Alfredo’ya ateş açar. Alfredo ölür ve film biter.

Evet, sanatçının silahı çiçek açmıştır; devletin silahı ise ölüm saçmıştır.

Filmi bitirdiğimizde filmin gerçekten yaşanmış olduğu sanısına kapılıyoruz. Bu da bize sanatın gücünü göstermiş oluyor.

Filmin Künyesi:

Yapım: 2003, İspanya
Yönetmen: Achero Manas, Federico Manas
Görüntü Yönetmeni: Juan Carlos Gomez
Müzik: Eduardo Arbide
Oyuncular: Adriana Domínguez, Amparo Baró, Amparo Valle, Angel Facio, Fernando Conde, Héctor Alterio, Ingrid Rubio, Javier Ríos, Jordi Padrosa, Juan Díaz, Juan Margallo, Juanma Rodríguez, Núria Gago, Óscar Jaenada, Paloma Lorena
Süre: 104 dakika

*

Son söz olarak; yaşadığımız ülkede insanlar kültür-sanat alanında oldukça zayıf. Türkiye’de insanlar Recep İvedik’le gülüyor, dizilerle hüzünleniyor, televizyondaki eğlence programlarıyla eğleniyor. Sonuç olarak sanatsız kalan toplum ‘yaşayan ölüler’ halinde duygusuz, duyarsız, sorgusuz ve empatisiz halde toprağa gömülmeyi bekliyor.

Sanatın ne olduğu, ne hale geldiği ve ne olması gerektiğine dair fikir edinebilmek için Noviembre filminin izlenmesi dileği ile…

Baran Sarkisyan

Categories
Eğitim

Eğitim Sistemi Üzerine Düşünceler

İnsanın ilk hayvanı ele geçirip onu eğitmesinden bugüne dek insanın eğitim anlayışı hiç değişmemiş; aynı yöntemlerle sistem haline getirmiştir. Devlet tüm kurum ve kadrolarıyla ele geçirdiği halktan yarar sağlamak için onu evcilleştirmesi gerektiğini düşünmekte; yasaları ve ahlakıyla yularını sıkıca bağlamakta, açlıkla sınamakta, gerekirse polisiyle terbiye etmekte, öğretmeniyle iş-görür hale getirmektedir.

Aç tavuğun gözlerini açtığında kendisini ambarda zannetmesi gibi insanlar da gözlerini dünyaya açtığında kendilerini haliyle kurulu bir düzende bulurlar ve göreceği adaletsizliklere, zulümlere, yoksulluklara, eşitsizliklere şaşırmaması ve isyan etmemesi için eğitilmesi gerekmektedir. Bu düzenin ekonomik bir temeli vardır ve bu işleyişin üretim ve tüketim ilişkilerinde yer alması gereken kalifiye elemana ihtiyaç vardır: kafa ve kol emekçileri.

Kendisine uyumlu ve makbul vatandaşlar isteyen devlet elbette eğitim alanında da tüm sorumluluğu yüklenecek; kuralları, yöntemleri, ideolojiyi, eğitimi kimin ve nerede vereceğini kendisi belirleyecektir.

Bu haliyle eğitim sisteminin temel esaslarını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Temel eğitim mimari, işleyiş ve misyon olarak hapishaneye benzer kurumlarda verilecektir. (etrafı tel örgü ve demir parmaklıklarla çevrili, kapısında güvenlik güçlerinin bulunduğu, dört duvar arası hücre tipi sınıflıklar)
  • Resmi ideolojinin dışına katiyen çıkılmayacak; devletin sarsılmaz güç, vatanın bölünmez, parçalanmaz olduğu çeşitli vesilelerle sürekli vurgulanacaktır. (istiklal marşı, diktatörlerin heykel ve posterleri, vatandaşlık dersleri, resmi bayram anmaları, kutlamaları çerçevesinde yapılacak etkinlikler vb.)
  • Eğitim verecek kişiler devletin sıkı süzgecinden geçmesi gerekmektedir. Memur oldukları, memur olmanın ”emir alan kişi” anlamına geldiği iyice belletilmelidir. (16 yıllık eğitim süreci, formasyon, temiz sabıka kaydı, erkekler için askeri eğitimden geçme zorunluluğu)
  • Hiyerarşik düzen disiplinle korunacak, ödül ve ceza sistemi uygulanacaktır. (müdür, öğretmen-öğrenci ilişkisi – müfettiş kontrolü, karneler)
  • Öğrenciler arasında rekabet esas kılınacaktır.
  • Verili eğitim sistemine göre başarısız olan veya disiplin kurallarına uymayan öğrencilere aptal olduğu her seferinde hissettirilecektir. (dayak, herkes içinde küçük düşürme, okuldan uzaklaştırma veya kovma, sınıfta bırakma)
  • Sisteme kalifiye eleman yetiştirilecektir. (işçi, memur, polis, doktor, siyasetçi vb.)

Okulda öğrenciye itaatin ve askeri disiplinin öğretildiği ilk ders: Öğretmen geldi, ayağa kalk! Eğitim daha sonra başlar. Devletin uygun gördüğü bilgi ve fikirler sisteme uygun insanlar yaratabilmek adına resmi ideolojinin kılıfından geçirilerek öğrenciye empoze edilir. Sözgelimi, öğrenci tarih dersinde ayağa kalkıp öğretmenin verdiği bilgilerin eksik veya yanlış olduğunu iddia edip iddiasını destekleyen kanıtlar sunsa da öğrenci dikkate alınmaz. Çünkü öğrenci sadece eğitilendir ve başında bir eğiticisi vardır.Sınavda öğrencinin bildiği değil, resmi olarak kabul edilen bilgi doğrudur. Öyleyse, öğrenci öğrenci gösterilen veya söylenen kaynaktan bilmek durumundadır. Başarılı sayılması için başkaca şansı yoktur.

İnsanın kendisini eğitici veya eğitilen kişi olarak görmesi aptallıktır. Zekaların eşitliğini kabul etmemektir.

Tüm eğitim sistemleri zekalar hiyerarşisine dayanır. Bu hiyerarşide devlet temel akıl; öğretmen üst, öğrenci aşağı zekadadır.Dolayısıyla hiç kimse birşeyi kendi kendine veya kolektif öğrenme süreciyle öğrenemez. Öyleyse toplumda eğiticiler şarttır. Fakat bu haliyle eğitim özgürleştirici değil aptallaştırıcı bir sistemdir. Çünkü, ”Bir zekanın bir başka zekaya tabi kılındığı yerde aptallaşma vardır” (Jacgues Ranciere, Cahil Hoca, sf:20)

Hemen hemen hiçbir öğrenci gerçek özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, demokrasinin ne olduğunu; esas bilgilere hangi yöntemlerle erişip çığır açacak fikirlere nasıl ulaşacağını okul sıralarında öğrenmez. Öğretmen, öğrencinin yolundaki köstektir. Okulda öğrenilen sadece ve sadece kendisinin cahil olduğu ve ”eğer bir yerlere gelmek istiyorsa” empoze edilen bilgi ve fikirleri papağan gibi ezberleme gerektiğidir.

Öğrenci müfredata uygun öğretmene sadık kalarak mezun olsa bile cehalet hırkası hala üzerindedir; sadece cahalet hırkasının üzerine ”okumuştur” yazılı bir nişan takılmıştır. Bu nişanla kalifiye eleman olmanın en iyi niyetli açıklaması sistemin kendi açtığı ölümcül yaralara yara bandını saran el olmaktır olsa olsa. Bu el bazen doktordur, bazen mühendis, bazen bir memur, bazen bir amele, bazen bir sosyolog, bazen de bir öğretmendir.

Bilgeliğin yolu cehalet hırkasına ”okumuştur” yazılı nişanlar taktırmaktan değil, o cehalet hırkısını bir an önce soyunmaktan geçmektedir.

Edebiyatı, türkçeyi, tarihi, sosyolojiyi, felsefeyi, psikolojiyi, fiziği, biyolojiyi, siyasal bilimleri, iktisadı ve dahasını öğrenmek için gerçekten okullara, kadrolu-kadrosuz eğiticilere ihtiyacımız yok. Tüm bunları kendi kendimize veya kolektif çalışmayla da öğrenebiliriz. Eğer amacınız gerçekten öğrenmek ve dünyayı değiştirmek gibi bir ideali taşıyorsanız.

Aptallaştırıcı ve köleleştirici eğitim sistemi maalesef parasız, bilimsel, demokratik ve anadilde eğitim talepleri ve mücadelesiyle reformize edilemez. Eğitimin de kapitalist sistem gibi devrimci bir dönüşüme ihtiyacı vardır. Zekaların eşitliği ilkesine dayalı, kolektif öğrenme yöntemini esas alan bir eğitim sistemine ihtiyacımız vardır.

O zamana kadar da kendi kendine öğrenmekten, bunu yaşamın pratiğinden geçirmekten, okullarda firarı örgütlemekten ve kolektif öğrenme ağlarını şimdiden örmeye başlamaktan başkaca bir şansımız da yok.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Ütopya Arındırır

Bugünkü aptallaşma doğrudan ütopyadan kopmanın bir sonucudur. Ütopyanın istenmediği yerde düşünce kuruyup gider. Düşünce salt ikilem içinde ölür.” diyor Adorno.

Evet, ütopya istenmiyor. Çünkü ütopya herşeyden önce verili gerçekliğin reddidir. Sadece reddi değil, verili gerçekliğe alternatif bir idea sahibi olmasıdır.

Ütopyanın istenmediği yerde itaatçilik, umutsuzluk kol gezer. Eleştirel düşünce yoktur. Şairin dediği gibi, küçük çıkarların büyük kurnazları vardır. Sadece politikacılar değil. Dilencisinden bankacısına dek her köşeyi kurnazlar tutmuştur. Ütopyası olmayan düşünürlerin, aydınların dahi günü kurtarmaktan gayrıca bir düşüncesi yoktur. Sattığı düşünceler, batan geminin mallarıdır.

Nasıl bir ütopya, sorusunun cevabı gerçekliğin aksi düzleminde olması şarttır. Çünkü o ütopyadır, verili gerçekliğe aykırılık onun tek temel ilkesidir.

Ulus, cinsiyet, sınıf, tür ayrımının olmadığı; insanın insanı, hayvanı, doğayı sömürüsünün olmadığı; kağıt paranın ağaç israfı sayılıp artık basılmaması, para diye birşeyin olmaması; çalışmanın zorunluluğa değil ihtiyaca göre düzenleneceği; özel mülkiyetin ve onun aile, din, okul, hapishane, tımarhane gibi kurumlarının parçalanıp yok olduğu; ülke, devlet gibi bölücü kurumların yok olmasıyla coğrafyayı kan kırmızıyla ayıran, bölen sınırların kalktığı; ve dolayısıyla savaşların ortadan kalktığı bir dünyada herhangi bir ülkenin, ulusun değil de dünyanın vatandaşlığı…

Ütopya, bugün gerçekleşmesi imkansız toplum tasarımlarıdır. Tıpkı eşitlik ve özgürlük gibi. Eşit ve özgür bir toplum yoktur. Eşitsizlikten ve tutsaklıktan doğan ihtiyaçla eşit ve özgür bir toplumun ideali, talebi ve mücadelesi vardır. Eşit ve özgür toplumlarda bu kavramların tezatını ifade edecek koşulları barındırmadığı için dilde de yer almayacaktır. O zaman eşitlik ve özgürlük ifade edilir birşey değil yaşanılır birşey olacaktır. Bu topluma erişim için yürütülen mücadele düşünceyi filizlendirecek, düşünce mücadelede meyve verecektir; Adorno’nun bahsettiği düşünce ölmeyecektir.

Peki ütopya ne işe yarar? Onu da Eduardo Galeano açıklasın: ‘‘Ütopya önümüzde uzanan bir ufuk çizgisi gibidir. Siz ona doğru bir adım atarsınız, o sizden bir adım uzaklaşır. Siz ona iki adım atarsanız, o sizden iki adım uzaklaşır. İşte ütopya buna yarar, yürümeye.

İlk bakışta bir kısır döngüyü anımsatan bu yürüyüş aslında düşünceyi, mücadeleyi, yenilenmeyi, düzenin kirinden arınmayı sağlayan bir döngüdür.

Nazım’ın dediği gibi;

Yürümek;
yürekten
gülerekten
                yürümek…

Baran Sarkisyan