Categories
Patika

Bulanık Suda Katı Bir Atık

İnsan kendisine yarar sağlayacak karşılaşmalar yaşamamışsa veya yaşadığı karşılaşmaları kendisine yararlı kılamamışsa -nitelikli kitaplar, insanlar, olaylar, deneyimler gibi- yaşadığı kimlik bunalımdan dolayı, -ki sürekli bir kimlik dayatmasının sonuçlarından biridir bu- kendisini bir uyruk, vatandaş, mümin vd. olarak ifade etmeye çalışır. Böylelikle -geçer akçe olarak- ayağını sağlam zemine bastığını, sırtını sağlam duvara dayadığını düşünür. (Duvarsız yapamaz.) Çünkü bu kimliklerle çevresi tarafından kolayca kabul görebilir. Bu çevreler ise bozuk düzenin bozuk çarklarının dişlilerinden oluşur. Düzen bu çevrelerce yürür, yürütülür. Fakat edinilen kimlik, Ulus Baker’in de dediği gibi, bunalımla eşdeğer olduğundan varoluşunu hiçbir zaman tam anlamıyla kanıtlayamaz, sürekli bir tatminsizlik ve akabinde hınç ideolojisinin devreye girişi vardır, sürekli ötekiler yaratan, suçlayan. Böyle kişilikler hiçbir zaman kendisini birey olarak ifade edemez, bir şekilde uyruk, din, devlet adına konuşur. (Ağız kendisinin ağzı değildir, yüz kendisinin yüzü değildir, duyu alma organları kendisine ait değildir; parçalanmış bedeni standartlar tarafından organize edilir, tipik robotik yaşam, etkin oluşa değil tepkiye ayarlı) Kimliksiz ve yurtsuz kendisini çıplak hisseder ve verili düzende çıplaklık bilindiği gibi utanç kaynağıdır. Arzusu bulanık sularda doğada çözülmesi zor olan zararlı katı bir atık gibi yüzer. Dolayısıyla kendilerini hiçbir zaman gerçekleştiremez, yaratamazlar, kuvvet yoğunlukları arasında göçebe oluşları kavrayamazlar. Kimlikler, imajlar ve arasındaki bunalımda yaşayıp giderler. Ahlakçı kişiliğin kaderidir bu; etik kişilik ise bunun aksine sürekli majöriter toplumsal rolleri aşandır.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Eline Çekici Al

Eline Nietzsche’nin çekicini alarak Anne ve Baba temsillerini parçalara ayırana dek vurmaya devam et. Bu parçalara mercek ustası Spinoza’nın yonttuğu gözlüklerden Deleuze’ün içe doğru kıvrılan tırnaklarının arasına sıkıştırarak bak: oidipus, nasihat, yasa, mülkiyet, tarih, tanrı, ahlak, köle, iktidar, yeryurt, temsil, arzunun bastırılması. Hiç bir parçasını kaçırma gözünden. Değerlerin değerlendirilmesini başlat; etik bir sürece tabi tut. Göreceksin ellerinde tuttuğun parçalar insanlığın sefaletidir; bu kokuya bir süre dayan, içine çek çürümüşlüğü ki anlayasın bok ve sidik plastikle karıştırılınca nasıl bir medeniyet inşa edildiğini.

Suyunu çıkarana dek sık avuçlarında. Kanalizasyonun çukurunun nerede olduğunu bir polise danış ve bırak ellerindeki suyu çıkmış temsilleri bir kanalizasyon çukuruna.

Temsilleri kanalizasyona bırakma operasyonu tamamlanmış değildir, erek anne babaya dönüş değil. Kafka’nın kan emici cüretini kuşan. Baba temsilini yeniden canlandırmak en büyük korkusuydu Kafka’nın ve korkusunun üzerine yürümek yerine ondan kaçıç çizgileri icat etti, kitapları ve mektupları bunlara tanıktır.

Aile, biyolojik bir kan bağı değildir. Kan bağı ancak meşruluk sağlamak amacıyla öne sürülen bir ayrıntıdır sadece. Aile ancak iktidar, mülkiyet, yasa düzleminde anlaşılır. Baba yasa koyucu, anne ahlak abidesi, çocuk yoğurulan bir hamur, işlenen bir plastik, alüminyum, yap-boz bir oyuncak, emirlere itaatkar bir asker, çok geçmeden piyasaya sürülecek bir işçidir. İşte budur aile!

Yıkılmayan aile üçgeni kendini çoğaltır, düzenin her yeri bu üçgenlerle doludur. Bir yerden başka bir yere kaçmak bu sebeple başka bir temsildeki üçgene girmektir. Değerlerin değerlendirilmesi, etik bir sürece tabi tutulması bu yüzden önemlidir.

Çekici elinden hiç bırakmamalısın, temsiller her yerde yasa koyucu, yasa yorumcusu olarak her zaman karşına çıkacak, yasaya uyman istenecektir.

Aile üçgeninden kaçıp üniversitede müdür, öğretmen ve müfredat-disiplin-gelecek kaygısı-sınav üçgeninde anne baba temsillerini arama. Aile üçgeninden kaçıp iş yerinde patron, makine, meta-disiplin-ücret-serbest piyasa-mesai üçgeninde anne baba temsillerini arama! Aile üçgeninden kaçıp başka ideolojik temsillerde anne babayı arama. Aileden kaçıp anne babayı yeniden canlandıracak temsilleri üretme! Temsillerle boğuş, her temsil yapay bir yasadır, o duvarda oyuklar aç, “aşındırma denemeleri” gerçekleştir, sürtün ve del; Nietzsche’nin çekicini elinden bırakma. Yaşamın zerafeti o oyuklarda, deliklerdedir. İdeal bir yaşam yoktur. Ulaşılacak bir gelecek, hedef yoktur. Her şey yoldur, yolda’dır, Kreouac’ın yolu iyidir, dönüşü çukur, dönüşü boşver. Yolda olmayı önemse, bir çingene-oluş yerleşik olmaktan her zaman iyidir.

Düşü yitime; bir zamanlar çocuktun ve doğal bir ihlalciydin, hatırlayacağın tek şey bu olmalı.

Baran Sarkisyan

Categories
Felsefe

O İyi mi Kötü mü?

“Sen kötüsün, öyleyse ben iyiyim.” Bu formülde konuşan köledir. Burada da bir takım değerlerin yaratıldığını yadsıyamayız. Ama ne garip değerlerdir bunlar! Ötekinin kötü olarak ortaya konmasıyla başlar. Kendine iyi diyene, işte şimdi kötü denmeye başlandı. Bu “kötü” eyleyendir, kendini eylemekten alıkoymayandır, eylemi üçüncü kişiler üzerindeki sonuçları açısından ele almayandır. Ve şimdi “iyi”, kendini eylemekten alıkoyandır: Her eylemi, eylemeyenin bakış açısına, eylemin sonuçlarını yaşayanın bakış açısına, hatta eylemin niyetlerini inceleyen kutsal bir üçüncü kişinin bakış açısına taşır. “Hiç kimseye karşı şiddet uygulamayan, saldırmayan, karşı-saldırıda bulunmayan, intikamı Tanrı’ya bırakan, bizim gibi kendini saklayan, kötü ile karşılaşmaktan kaçınan, ve bundan başka da, biz hastalar, mütevazılar ve adiller gibi yaşamdan pek bir şey beklemeyenlerin hepsi ‘iyi’dir.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne) İşte (ahlaki anlamda) iyi ve kötü böyle doğar: İyinin ve kötünün etik belirlenimleri yerlerini ahlaki yargıya bırakır. Etikteki iyi ahlaktaki kötüye, etikteki kötü de ahlaktaki iyiye dönüşür. Ahlaki anlamda iyi ve kötü, etik olarak iyi ve kötü değildir, tersine belirlenimlerinin değişimi, yer değişimi ve altüst oluşlarıdır. Nietzsche şu nokta üzerinde ısrar eder: Ahlaki olarak “iyinin ve kötünün ötesinde”, etik olarak “iyinin ve kötünün ötesinde” değildir. Tam tersine. Ahlaki anlamda iyi ve kötü yeni değerlerdir, ama bu değer yaratmanın çok tuhaf biçimidir! Etik anlamdaki iyi ve kötünün tersyüz edilmesiyle yaratılırlar. Eyleyerek değil, eylemekten alıkoyarak yaratılırlar. Olumlayarak değil, yadsımakla başlayarak. İşte bu yüzden onlar yaratılmamış, kutsal, aşkın, yaşamdan üstün olarak adlandırılırlar. Yaratılma biçimlerinde neler sakladıklarına bakalım. Olağanüstü bir kin, yaşama ve yaşamda etkin ve olumlu olan her şeye karşı bir kin saklarlar. Sonucu olduğu bu öncüllerinden koparılan hiçbir ahlaki değer bir an bile varolamazdı. Ve daha derin bir biçimde, hiçbir dini değer, sonucu olduğu bu kinden ve intikamdan ayrılamaz. Dinin olumluluğu, görünüşteki bir olumluluktur: Kuvvetliler “kötü” ve “lanetli” oldukları için zayıfların, kölelerin, fakirlerin iyi olduğu sonucuna varılır. “İyi mutsuz”, “iyi zayıf” yaratıldı: Kuvvetlilerle mutlulardan intikam almanın en iyi yolu. Musevilikten gelen hıncın gücü, onu yönlendiren ve hareketlendiren bu güç olmasaydı, Hıristiyanca sevgi ne olurdu? Hıristiyanlığın sevgi kavramı, Musevilikten gelen hıncın karşıtı değil, onun sonucu, uzantısı, taçlandırılmasıdır. Din, uzantısı olduğu ilkeleri iyi kötü saklar (ve kriz dönemlerinde hiç saklayamaz olur): olumsuz öncüllerin ağırlığı, intikam ruhu, hıncın gücü.

Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, sf: 151-52, Norgunk

Categories
Patika

Beterin Beteri

Yeter ki fırsat verilsin; bir gaddardan daha gaddar olacaktır, bir kurnazdan daha kurnaz. Böyle kişileri herkes çevresinden veya kendisinden bilir. Yeter ki fırsat verilsin bu iyilik meleklerine. Fırsat önemli bir meseledir. Cioran, ”En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlardan çıkar” diye boşuna söylememiştir. Mazlumun hayal gücü iktidarda ise bu çok doğaldır elbette. Tanrılarını bile bezdirmiştir bunlar.

Günün birinde cinayetten suçlu bulunan bir tutuklu varmış. Halk suçsuz olduğuna inandığı bu kişiyi hapisaneden kaçırarak kendisi yargılamaya başlamış, sonra gidip kendi elleriyle tutukluya önce işkence yapmışlar, sonra da darağacında asmışlar. Yargının kötücül gücü. Bir yalancı bir yalancıyı hoşgörmez örneğin, yalancı yalancıyı kıyasıya yargılar, en ağır hakaretleri savurur. Kendisiyle boğuşamayanın kötücül hali. Vergilerden şikayet eden bir vatandaşı günün birinde bakan yapalım, canından bezdirecektir halkı. Evlenene dek çocukken babasından yediği dayaktan yakınmıştır, sonra o da kendi çocuğunu dövmüştür. Şu mazoşizm ile sadizmin birlikteliği. Yoksulluğun edebiyatını yapmaktadır ama günün birinde ‘şans’ yüzüne gülüp piyangoyu tutturmuştur, yoksullardan nefret etmeye başlayacaktır. En beter homofobiklerin kendisinden bile gizledyip bastırdığı homoseksüsel eğilimi olması gibi. Bu, kraldan çok kralcılık yapmaktan da öte birşeydir. Kralcılık yapan bunu gizlemez, açıktan yapar ama ‘kötülük’ için eline fırsat geçmediği için ahlakçılık yapan ve bunun için nutuklar atan kişi kralcıdan daha beterdir. Sinsi ve riyakardır. Azgelişmiş ve kadercidir. Genellikle cehaletle dolmuştur ama bilgeleri de yok değildir. Bilgeleri daha üsturupludur, yapacağı üçkağıtçılığı kılıfına uydurarak yapar. Melville’nin Sağlam Adam’ı gibi.

”Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o’dur” diyen Nietzsche, haklıdır. İnsan kendinden bilir en büyük kötülüğü ve şovalyelik yaptığında, yani gösteriye başladığında tüm pisliklerini görünmez edeceğini zanneder, hedefi şaşırtır. Bunun için din adamlarını gözlemlemek yeterlidir. Hani şu din, inanç olmazsa halkı tutamayız, birbirine tecavüz eder diye vaaz verenler, ki haklıdırlar son derece. Saramago da bunu Körlük kitabında, bir anda herkesin körleşmesiyle ahlakın kırılgan yapısını çarpıcı bir şekilde anlatmıştır. Fakat dizginlenmiş ‘kötücülük’ daha beter değil midir? Günün birinde dizginlerinden kurtulacaktır. İçindeki o kötücül reaktif arzu ya kendi bedenini yiyip bitirecektir ya da başka bir bedene zarar verecektir.

Neden böyledir? Çünkü edindiği veya edindirildiği değerlerin neden bilgisiyle pek ilgilenmemiştir, sınamamıştır, kendisini ve doğayı tanımamıştır, nedenlerle değil sonuçlarla ilgilenmiştir, sadece çevreye uymuştur, hoş görülmek istenmiştir, sürü psikolojisiyle hareket etmiştir, dünya hali diye düşünmüştür. Kendisini bastırmıştır ve aşırı kodlanmıştır; birşeyin ‘çılığını yapmak, yani ahlakçılık, malcılık, dincilik gibi insanın doğal organizmasını bozan bu ‘çılık neşe ve sevgi yerine kayıtsızlık ve kin üretir. Ve bir yerde mutlaka patlar. Günlerce kakanı tuttuktan sonra patlayan bağırsakların ortaya saçtığı bok gibi.

Baran Sarkisyan

Categories
Patika

Ahlâk Üzerine

Her sistem kendine bir ahlâk kurar. Bilindiği gibi ahlâk yazılı yasalar değildir. Ahlâk, neyin doğru-yanlış veya iyi-kötü olduğunu belirleyen ve topluma dayatan gayri resmi bir baskı aracıdır. İçinde yaşadığımız sistemde her şey sınıfsal yapıya sahiptir. Kapitalizminde yasa belirleyicileri de burjuva sınıfıdır. Ahlâkı irdelerken de sınıfsal yapıyı göz ardı etmemek gerekir.

Kılıfına uydurulan her hırsızlık, misal, burjuvazinin artı değere “kâr” adı altında el koyması toplumun değer yargılarına göre kötü değil, aksine, normal olandır. İşçinin patronuna başkaldırıp haklarını istemesi kapitalist sistemin ahlâkına göre iyi midir, kötü müdür? Kötüdür! Ekmek teknesine ihanettir! Nankörlüktür!

Ya cinayet. Cinayet iyi midir, kötü müdür? Eğer öldüren devletse bu halk nezdinde meşru kabul edilir ve sorgulanmaz. Ama eğer bir işçi, patronunu öldürürse, bu kötüdür.

Örneğin, yaşadıkları aşkın doğal bir getirisi olan cinsel arzuları, toplumun ahlâk kurallarını dikkate almaksızın özgürce yaşayan erkekler ile kadınlar aynı şekilde mi değerlendirilmektedir? Hayır. Erkek sevişince, “aslan parçası, erkek adam” olarak nitelenirken; kadın seviştiğinde “namussuz, orospu” olarak niteleniyor.

Nasıl ki dirensek terörist, içsek gâvur oluyoruz; kadın sevişince de orospu oluyor.

Ahlâk her daim egemenlerin işine yaramaktadır. Egemen sınıfın, egemen cinsiyetin, egemen ulusun, egemen dinin…Bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor; kimin için ahlâk? Mülkiyete dayalı sistemde ahlâkın sınıflar üstü, evrensel bir yapısı olamaz. Çünkü, önemli olan, ahlakın kimin işine yaradığıdır.

Bakunin’in dediği gibi,  “İnsan yalnızca eşitçe özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi, hem ilkece hem de gerçekte, adalettir. Eğer insan ahlâkının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür.”

Bugünün ahlâkı, asıl ahlâksızlığın koşullarını yaratmaktadır. Gerçek ahlâk, sistemin dayattığı ve kabul gören ahlâkın reddi ile ortaya çıkacaktır. Egemen nasıl kendi ahlâkını yaratıyorsa, ezilen de kendi ahlâkını yaratmak zorundadır.

Cihan Ören

Categories
Kadın

Seks İşçiliği ve Ahlak

Öncelikle devletin seks işçiliği tanımına bakalım. TDK, hayat kadınını şöyle tanımlamış: ‘’ Para karşılığında erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden ve bu işi meslek edinen kadın, fahişe, orospu, orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, sürtük’’

Sanırım TDK, sözlükte daha fazla yer kaplamaması için tanımı daha fazla uzatmamış. Aksi takdirde küfretmeye devam ederdi! Peki aynı TDK, ‘’hovarda’’lığı nasıl tanımlıyor? Şöyle: ‘’ 1. sıfat Zevki için para harcamaktan kaçınmayan (kimse) 2. Çapkın 3. isim Hayat kadınının parasını yiyen erkek. ‘’

Genel bakış açısı tanımlarla böyledir. Şüphesiz bu tanımlar erkek egemen zihniyetin ürünüdür. Aynı zamanda bu sektörden büyük vergiler kopararak gelirler elde eden de devletin kendisidir.

Erkek egemenliğine dayanılarak oluşturulan ahlak kuralları; ister feodal, ister kapitalist yahut din motifli olsun tutarsızdır. Egemen olan tarafındadır. Örneğin, erkeğin, nikah mühürü olmaksızın cinsel deneyimler yaşaması ayıplanmaz; aksine teşvik edilir. Fakat cinselliği daha ağır basan kadın, eğer nikah mühürü olmaksızın böyle bir deneyimi yaşarsa toplumun genel yargısı kesindir: Ahlaksızlık, namussuzluk!

Şayet böyle doğal bir deneyimi yaşayan kadın öldürülmezse veya bir çıkış yolu bulabilecek güce sahip değilse, bu sefer cinsel gücünü para karşılığında satmaya başlayacaktır. Yani inşasını düzenin sağladığı bir genelevde veya herhangi ‘’yasadışı’’ bir yerde seks işçisi olacaktır.

Yaşadığımız ülkede belli bölgelerde ağırlığını sürdüren feodal ahlak kurallarında da değişen bir şey yoktur. Erkek, nikah mühürü vurdurmak istediği kız çocuğunun ya da genç kadının babasına başlık parası ödeyerek satın alması ayıplanmaz. Gelenek görenek böyledir. Burada da ölene dek ya da yıpranana dek satın alınan kadın yalnızca kocasının gönüllü veya gönülsüz yasal, ahlaklı fahişesidir. Öte yandan sırf toplumsal veya ailevi baskılardan, ekonomik sebeplerden dolayı evlenen kadın da aynı duruma düşürülmektedir.

Her iki durumda da kadını fahişeliğe sürükleyen ataerkil ahlak kurallarıdır. Argo deyimle, pezevenk olan ahlak kurallarıdır.

Nadir de olsa kadının kendi iradesiyle cinsel gücünü satarak geçimini sağlamak istemesinde de anormal bir durum yoktur; tıpkı, bir kişinin kol gücünü belli saatler aralığında fabrika patronuna satması gibi.

Yine de ahlak kuralları fahişeliğin kabul edilemez bir durum olduğunu söyler. Samimi değildir. Samimi olmasının koşulları da yoktur. Bu ülkede seks işçisi kadınların sayısı 150 bin olduğu tahmin edilmektedir. Bu 150 bin sayısını en az 100 ile çarparak seks işçisiyle birlikte olan erkek sayısını bulabiliriz. Çıkan sonuç, bu sektörden memnun en azından 15 milyon erkek çıkıyor. Bunların bir çoğu da ahlakçı kesilirler.

Birgün gazetesi yazarı Necmi Erdoğan, bir seks işçisiyle yaptığı röportajda, seks yaptıktan sonra bazı erkeklerin kendisine ‘’Sıcak suyun var mı? Bi abdest alabilir miyim?‘’ veya ‘’ Hakkını helal et’’ dediklerini söylüyor…

Seks işçilerini aşağılamak riyakarcadır. ‘’Namusumla kazandım’’ deyimi genelevden çıkmadır. Bir işçi fabrikada emek gücünü sattığı için toplum tarafından aşağılanıyor mu? Bir işçinin emek gücünü satması ile bir fahişenin cinsel gücünü satması arasındaki fark nedir? Şüphesiz aradaki tek fark ızdırap farkıdır.

Cinsel gücün para karşılığında satılmasını meşrulaştırmak değil buradaki amaç. Karşı çıkılması gereken ataerkil ve mülkiyetler dünyasında emek gücünün, cinsel gücün para ile satılmasıdır. Düzen kendine kurbanlar ve cellatlar yaratmaktadır. Hedefimiz kurbanlar değil, cellatlar ve cellatların sırtını dayadığı düzen olmalıdır. Seks işçiliğini var eden bu temeller yıkılmadığı sürece bu sektör de varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Baran Sarkisyan