Categories
Patika

İnsan Halen Godot

İnsan halen Godot’yu bekliyorsa konuşulması gereken Godot’dur. Peki kimdir Godot?

Godot aslında insanın varolduğu günden bu yana beklediğidir, umuttur, çıkıştır, ışıktır. Ancak bu ışığa insanın ulaştığına şimdiye değin tanık olunmamıştır. Köle isyanları, Spartaküs tam da bu ışığın ele geçirildiğine inancın pekişmeye başladığı an sönmemiş midir? Ya Avrupayı yüz yıl sarsan ünlü Köylü isyanları? Yalnızca iktidarı devrimci gibi gözüken ancak soyluların devlet idaresinde zaaflı olduğu noktaları daha muhkem hale getiren ve böylece devleti eskisinden daha güçlü ve zalim kılan burjuvazinin işine yaramıştır. Köylülerin elindeki umut ışığının bir daha tam ele geçirildiğine inanıldığı zaman gerçek olmadığı bilgisine ancak yıllar sonra varılmıştır. 19. yüzyılı kasıp kavuran çağdaş sosyalist devrimleri düşünelim. Ellerindeki insanlığın geleceğini işaret eden meşaleler önce Avrupa’da, derken emperyalizmin en zayıf halkası olan Rusya’da, sonra bütün Balkan ülkelerinde, Latin Amerika’da ve Çin’de, Kore’de, Vietnam’da bir çok devrimin yapılmasına yol açmış, devrimler çağına yol açmıştı. Ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde aydınlar, öğrenciler, işçiler ve köylüler bu ülkelerdeki devrim ateşini ülkelerinde de yakmışlar, kapitalizme, emperyalizme kısaca sisteme karşı onurlu bir isyan bayrağı açmış ve karşı saldırılara beklenmedik bir direniş savaşı başlatmışlardı. Bu direniş yer yer umutsuz olsa da bugün de sürmektedir. Ama her defasında Godot yine beklenir olandır, yüreğimizdedir. Godot bir anlamda Pandora’nın kutusunda kalan umuttur. Dünyaya bu kutudan dağılan açlık, hastalık, rüşvet, savaş, sömürü gibi kötülükler karşısında içimizde yaşattığımız umuttur. Pandora’nın mitosu gibi bir mitostur Godot. Bir gün gelecek ve bütün kötülükler bitecek. Pandora’nın kutusundan yayılan kötülüklerle nasıl eşitlikçi, sömürüsüz toplumun simgesi Ana Tanrıçanın gücü elinden alınmışsa, Beckett hiç gelmeyecek olan Godot’suyla bu eski mitolojiye gönderme yaparak umutsuz bir bekleyişe mahkum etmiştir bizi. Godot umutsuz bir bekleyişin simgesidir.

Esma Özlen

Categories
Kültür-Sanat Bahçesi

Bir şeyi sanat eseri yapan nedir?

Bu sorunun yanıtı için sağduyu gerçekten yetersiz. Çünkü hep aynı olana meyleder. Sanat bu aynılığın, alışılagelmişliğin kırılmasını sağlayan bir şey. Evet ben bir beden olarak tepeden tırnağa duyumsayan bir varlığım ama neden söz konusu bir sanat eseri olduğunda onu sadece 3 algım ile duyumsamakla yetineyim? Bedenim çok daha fazlasını yapamaz mı? Ben bu bedenimin duyumsama yetisini arttıramaz mıyım? Bu benim elimde olan bir şey fakat bunun için zaman, dikkat ve estetik deneyim gerekiyor. Bunun için elbette ressam olmaya gerek yok. Ama az çok estetik deneyim alanlarından geçmek gerekiyor. Mesela, sanat galerilerine gitmek gerek. Bu sadece sanat için geçerli değil, Bir şeyi ne kadar yakından takip ederseniz ona dair düşünceleriniz daha açık, hisleriniz daha yoğun olur. Her şey bir anda olmuyor sonuçta. Bir oluş söz konusu. Dolayısıyla bir beden olarak oluş içinde sanat eseriyle aramda daha yakın bir ilişki kurabilmem için tekil olan şeyleri gözden kaçırmamayı başarmış olmam lazım. Bir özne, karşısındaki sanat eseriyle her zaman özel bir ilişki kurar. Kurulan bu ilişkinin sonucunda çıkan yorumun bence epistemik olarak değerlendirilmesi gereksiz. Çünkü bu öznenin nesneyle özel bir ilişkisi olduğu ve özel olarak kaldığı için, yapılan yoruma doğru ya da yanlış demek o eserin, özneyle olan ilişkisine bir müdahaledir. Sonuçta o sanat eserinden neden hoşlandığım, neden haz aldığım sorusunun cevabı, benim öznel ve kişisel alan yorumumdur. Dolayısıyla bireysel yani tekil olduğu sürece sanat eseri hakkında ortak bilgi diye bir şey yoktur; her özne dış dünyayı duyumsayarak öznel bir deneyim sağlar. Sanat eseriyle her öznenin deneyimi de özerktir. Epistemik açıdan dış dünyayla tekil öznenin deneyimine gelirsek… bu deneyim de özerktir. İki insanın aynı kavrayışa ve anlama sahip olması nasıl iddia edilebilir? Böyle bir iddia kaygan zeminde yürümeye benzemiyor mu? Picasso’nun Guernicası, Leonardo’nun Vitrivius Adamı, Raffaello’nun Atina Okulu Freski, Johannes Vermeer’ın İnci Küpeli Kızı, Van Gogh’un tabloları ve daha sayamadığım dünyaca şaheser olan  tablolar. Bu tablolara kimisi uzun uzun bakar, kimisi üstünkörü, kimisi de bakar ama dışa çıkan bir duygusu olmaz, kimisi de duygudan dolar taşar. Ama ben o hayret duygusunu seviyorum. Ve bu tablolara ve mimarilere bakan insanların da hayrete düştüğünü seziyorum. Bazen ifade edemesek de bizde canlanan o duyguyu hissedebiliriz. Bu hayret, değil midir zaten bir sanat eserini öne çıkaran? Sanat eseri bende estetik haz yaratmalı, evet. Bunun da koşulu aslında tikeli verip, tümeli bana düşündürmesi. İnsanın tikel bir örnekten, tümeli hissetmesi sanatı sanat yapan şey bence. Ama bu sanat “işte şudur” diyemediğim bir sanat. Yoksa eser didaktik bir eser olmaktan öteye geçemez. Bu didaktik yönü arttıkça bir sanat eseri de dolayısıyla sanat olmaktan çıkar. Benim için sanat, derin bir felsefi içeriğe sahip anlatı formudur. Bence sanat her şeyi kapsıyor, doğa gibi.  Sanki sanat çok başka bir güzellik ve hayret alanıymış gibi geliyor bana. Sanki hakkında hiçbir şey bilmediğim ama bir o kadar o eserde gizil olanı fark ettiğimde üzerine saatlerce konuşabileceğim bir alan gibi geliyor. “Nietzche’nin çok doğru olarak söylediği gibi, bilim ve felsefe bir şeyi bilgi haline getirdikten, bir problemi çözdükten sonra artık onun üzerinde durmaz; o herkes için aynı olan bir bilgi niteliği kazanmıştır. Oysa sanatta böyle bir durum yoktur. Sanat için bu ilişki, sanatçı ve nesnesi arasındaki bağ, kişiden kişiye değişiklik gösterir; fakat hiçbir zaman bilgi alanında olduğu gibi terk edilmez. Nesne burada her defasında ve her çağda yeni baştan ele alınır; yeni bir ilişkinin temeli olur; o nesneye her zaman geri dönülebilir.”

Sanat eserini sanat eseri yapan şeylerden biri de tin’dir. Fakat bu tin öyle bir tin ki, önerme olarak ortaya konamayan ama pathos olarak kavradığımız bir şeydir. Sanat felsefesinin işte tam da bu yüzden genel bir tanımını yapamıyoruz. Tanım kavramı baştan başa sıkıntılı bir kavram olduğu için, bu sınırlandırıcılığa yol açar. Oysa sanat sınır tanımayan muazzam bir yaratım alanı.  Peki sanatçı ile eseri arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Bence bu soru da önemli çünkü bir eser, onu ortaya çıkaranın hamuruyla karılır. Samimi olması gerekir eserine, kendisine. 17. yy’da sipariş üzerine yapılan eserleri düşündüğümüzde bu belki böyle değil; ısmarlama olunca bir sanat eseri ne kadar sanat eseridir tartışılır. Ama bence bir ürün olmak durumundan çok ayrı bir şey sanat eseri. Onun karakteristiği taklit edilemezliğinde gizli olduğu gibi yine aynı şekilde karakteristiğinin bir parçası olarak tinin de ayrılmaz bir parçası.

Sanat eseri eğer ticari kaygılar güden bir şeyse, artık o eser bir estetik nesne olmaktan çıkmaya başlar. Ve maalesef, günümüzdeki sanat eserlerini değerlendirmek artık o kadar zorlaştı ve her şey o kadar çok tüketim nesnesi haline geldi ki bu çemberin dışına çıkan, özgünlüğünden ödün vermeyen sanatçıların bir kısmının varlığından haberdar olmak bile bir nimet.

Esma Özlen

Categories
Kadın

“Öyle erilsin ki öz savunma koysunlar yoluna”

Doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. İnsanlarda kendilerini gerek toplum tarafından gerekse kendi türü bakımından korumak zorundadır. Doğada yaşayan bir canlı kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalmazken, insan kendi türü tarafından baskı ve sömürü altında kalır. Bu durumda insan kendi türü olan ama kendisinden daha zayıf gördüğü insan üzerinde tahakküm uygulamaya başlar.

Toplum tarafından ‘zayıf halka’ olarak nitelendirilen kadın, ilkel komünal yaşamdan günümüze kadar erkeklerle aynı dünyayı paylaşmasına rağmen, aynı toplumsal koşulları bir türlü elde edememiştir. Çünkü kadının taşıdığı beden, erkeğe göre daha az fiziksel güce sahip olduğu kurgusundadır. Ve onun erkek tarafından korunması gerektiği düşüncesi insanların kafasında geçerlilik kazanmıştır. Oysaki araştırmalar ilkel komünizmin yaşanıldığı dönemde kadın ve erkeğin fiziksel özellikleri ve güçleri arasında bir fark olmadığını ispatlamıştır. İlkel komünal toplumlarda kadın toplumun diğer üyeleri gibi yaşama içgüdüsüyle vahşi hayvanlara karşı kabileyi koruyabiliyordu. Doğada avlanıyor ve besin toplayabiliyordu. Çünkü yaşamlarını sürdürebilmeleri için dayanışma içinde olmaları gerekiyordu. Topluluğu bir arada tutan bu güç düşmana karşı en iyi silahtı. Asyalı kadın hikayeleri kadıncıl toplumların nasıl ayakta dimdik bir şekilde durabildiğini gösterir. İnsanlık yüz binlerce yıl önce bu durumdaydı. Bugün ise komünal yaşamın yerini özel mülkiyet, sınıflar, patriyarka ve kapitalizm aldı. Kadınlar erkek-devlet-hükümet işbirliği içinde her geçen gün toplumda ötekileştiriliyor. Cinayete kurban gidiyor. Uygulanan politikalar, ataerkil zihniyeti ve cinsiyetçi yaklaşımları geliştirmeye ve geçerlilik kazandırmaya çalışıyor. Kadınlar bu ataerkil zihniyete karşı bir araya gelerek, daha fazla ölmemek için örgütlü mücadelelerini sürdürüyorlar. Dünyanın birçok yerinde kendi öz-savunma birliklerini oluşturan kadınlar çarenin “erkek devletin vereceği adalet” olmadığının farkına varmış durumda.

Öncelikle metnin giriş cümlesinde belirttiğim gibi, doğada yaşayan her canlının kendine özgü bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizmaları sayesinde kendilerini koruyabilir ve yaşamlarını sürdürebilirler. Burada anlatmak istediğim, canlılar kendileri için tehdit oluşturacak bir saldırıya karşı savunma mekanizmalarını kullanabilirler bu gayet normaldir ve suç teşkil etmez. Çünkü canlının kendini koruma içgüdüsü devreye girer. Böylelikle ortaya bir mağdur ve bir fail çıkar. Mağdur savunma mekanizmasını kullanarak kendini failden korur. Fail kurtulur ya da kurtulmaz ama mağdur hep mağdur olarak kalır. Çünkü ataerkil sistem mağdurun mağdur olarak kalması için elinden gelen her şeyi yapar. Örneğin mahkemelerde failin aldığı iyi hal indirimleri gibi…

“Antalya’da sevgilisinin üzerine benzin dökerek yakan sanık ‘iyi hal indirimi’ aldı.”

“Adana’da kendisini aldattığından şüphelendiği 44 yaşındaki eşini boğarak öldüren 47 yaşındaki sanık, ‘tahrik’ ve ‘iyi hâl indirimleri’ uygulanarak 19 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

“İstanbul Küçükçekmece’de sevgilisini ve sevgilisinin kız arkadaşını öldüren sanık iki kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, sanığın cezasını, ‘iyi hal’ ve ‘pişmanlık’ indirimi yaparak 50 yıla düşürdü”

“Diyarbakır’da kendini subay olarak tanıtıp, 14 yaşındaki 3 kızı evine götürdüğü, esrar içirdiği ve porno film izletip cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 150 yıl hapis istemiyle yargılanan tercüman Ubeydullah Ç. ‘Saygın Tutum’ indirimi uygulanarak 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”

“Erzurum’da boncuk almaya gelen 12 yaşındaki E.A.’ya cinsel istismarda bulunduğu için 12.5 yıl hapis cezasına çarptırılan 49 yaşındaki tuhafiyeci C.U.’nun aldığı ceza kızın tedaviyle ‘psikolojisi düzeldiği’ için 10 yıl azaldı.”

Her gün okuduğumuz bu gazete başlıklarına baktığımızda görüyoruz ki, erkek olmak indirim almaya yetiyor. Hal böyleyken kadınların neden öz savunmada ısrarcı olduğunun da altını çizmiş oluyoruz.

Esma Özlen