Categories
Kadın

Kadın-Oluş

Kadın-Oluş

Deleuze ve Guattari cinsiyet farklılığının gerçekliğini inkar etmez. Bunun basitçe öznelliğin kuruluşunda yatmadığını savlarlar. Onlara göre Erkek / Kadın ikili çifti, kişiyi tanımlayan kategorik şebeke üzerindeki kenetlenmiş koordinat kümelerinden bir tanesidir. Bunlar hiç kimseye (Personne) tekabül ederler. Bunlar boş kategorilerdir. “Kadın” basitçe, eksikliğinde “Erkek[in]” hiçbir anlamının olamayacağı karşıt terimdir. Basitçe, “Erkek” olarak belirtilen şeyin üstün farz edilmesine tekabül eder. Bu ataerkil bir inşadır. “Erkek” standarttır: karşısında bireylerin yargılanacağı ve hiyerarşi içinde değerlendirileceği, toplumsal olarak inşa edilmiş insanlık ölçütüdür. “Kadın” alt-standarttır: “Erkek[e]” bir “Öteki” karşısında üstünlük sağlayacak bir şey veren yardımcı öğedir, öyle ki onun karşısında her daim Aynı kalabilsin. Eklenti bir “Erkek” olarak “Kadın” İngiliz dilinde etimolojik olarak da saklıdır. Eski İngilizce’de bu sözcük karı-Erkek (wife- Man) anlamına gelirdi. “Erkek” (Man) ve “Kadın” (wo-Man) kategorik değerlendirmenin aynı düzeyine ve sistemine aittir. Aynı dışlayıcı ayırıcı sentezin iki kutbunu belirtirler.

Herhangi bir kategoriye bütünüyle tesadüf eden hiçbir beden yoktur. Bir beden ona tahsis edilen kategoriye sadece bir sınır olarak yaklaşır: cinsiyet şebekesinde onunla tesadüf etmesi amacıyla seçilmiş koordinata göre toplumun onun için inşa ettiği bağlantlara ve yörüngelere itaat etme derecesine dayanarak az çok “kadınsı” veya az çok “erkeksi” bir hale gelir. “Erkek” ve “Kadın”ın böyleyken, mantıksal soyutlama olmaktan başka bir gerçekliği yoktur. Neyin soyutlamaları olduklarına bakacak olursak, bunlar tatbik edildikleri insan bedenleri değil, ama toplumun, altındaki bedenlerin birer bağımlısı olmasını beklediği alışkanlık-biçimlendirici bütün-çekicilerdir (aşk, okul, aile, kilise, kariyer: her bir cinsiyet kategorisinin alt tipleri etrafında dönen yapay kapalı enerjetik sistemler). “Erkek”, “Kadın” ve onların birçok alt-kategorisi, toplum tarafından teşvik edilen nesne seçimlerinin ve yaşam tarzlarının (istikrarlı dengeler) kalıplaşmış kümelerini belirtir. Bedenlerin mümkün olduğunca somutlaştırmaya zorlandığı klişelerdir bunlar. Hiçbir beden “erkeksi” ya da “kadınsı” değildir. Birisi sadece ona tahsis edilen klişeye yaklaşır; yaratıcılıktan ayrılan bitimsiz bir sapma içinde, mıknatısla daha yakından çekildikçe daha fazla mesafe alan metal gibi. Tek sonuç ölümdür. Cinsiyet, sapma-halindeki-arzudan (herkesin gizli potansiyeli ve doğum hakkı) ayrılan ölümcül bir ıraksamadır. Mineralsi bir özdeşleşmeye benzer; tepkisel bir örtü, molar bir üst-kodlamadır (yeniden-üretim). Bir beden herhangi bir cinsiyete sahip değildir: cinsiyetleştirilmiştir. Cinsiyet ona socius tarafından tahsis edilir. Ortaya çıkan adalet sarayının değil ama başka bir suç fabrikasının duvarlarını örmekte kullanılan tuğladır: aile kalesi. Cinsiyet mahkumiyetin bir biçimidir, bedenin bağlayıcı ve dönüşümsel kapasitesinin toplumsal olarak işlevsel bir kısıtlanışıdır. Her ne kadar bütünüyle toplumsalsa da, cinsiyet tabii ki de bedenlere rastgele kategoriler tahsis ediyormuş gibi keyfi değildir. Cinsiyetleştirme, bedenin biyolojk olarak belirlenebilmesi amacıyla toplumsal olarak belirlendiği süreçtir: anatomik farklılığa tutturulmakla, kader olarak kalıba dökülen toplumsal yönlendirme.

Kalıplaşmış kadın cinsiyeti, daha büyük bir belirsizlik (“yanardöner”) ve devinim (“hafifmeşrep”) ihtiva eder ve paradoksların orantısız yüküyle birlikte ataerkil gelenekle doludur (bakire / fahişe, anne / sevgili). Üst moleküler hal, “normalde” karşılıklı olarak dışlayıcı olan durumları çakıştırma kapasitesini içerdiği için, Deleuze ve Guattari, kişileştirilmiş-bireyin yeniden üst-molekül oluşu için kadınsı klişenin erkeksi olana göre daha iyi bir çıkış noktası takdim ettiğinde ısrar eder. İşte bu yüzden “kadın-oluş” dedikleri şeyi her iki cinsiyet için önerirler. Kadın-oluş, belirlenimsizliği, devinimi, ve kalıplaşmış kadın geçmişinin paradoksunu, şimdide işlediğince socius tarafından desteklenebilir olduğu bir noktaya doğru taşımayı kapsar–ötesine geçildiğinde, tanımdaki eksikliğin bir yörünge seçmekteki olumlu bir güç olduğu sınırın üzerinde bunu yapar (olasılık dünyasından gücüle doğru giden bir sıçrama-atılım). Kaçınılmaz olarak bu, geleneksel olarak hedefledikleri için ve onlar vasıtasıyla, kategorinin yeniden tanımlanmasını içerir: “yanardönerlik,” evin ya da işe ait başka sıkıcı arenaların sınırları içinde kalmalarına karşı kadınların tarafındaki politik bir (geleneksel evliliğin bariyerlerini yıkmaya, karşılanmamış ev emeğine, ve genel olarak kadınların çalışmasına dair feminist proje): “hafifmeşreplik” sanatsal bir yaratıcılık dahilinde çok yönlülüğe yükselecek şekilde icra edilir (kadın yazarlığının yaratıcılığı). Hafife alınan bir kategoriden kolektif özgürlüğün yüksek derecesine; değer biçmeden yeniden-değerlendirmeye. Yeniden-değerlendirmek dışında, kategori değiştirmenin de bir yeri vardır. Kadınsı klişe stratejik olarak suiistimal edilebilir: örneğin, kendisine toplumsal olarak tahsis edilmiş duygular ve etkiler yörüngesinden kaçmayı dileyen bir erkek tarafindan devralınabilir (birçok tarzda, cinsiyet-değiştirme operasyonuyla, gay ilişkideki pasif partner olarak, “kadın-kimliğine” sahip heteroseksüel olarak yaşamakla). Ya da hedefteki bir beden tarafından böylesi bir aşırılığa taşınabilir, bir kadın tarafından böylesi bir hünerle icra edilebilir, öyle ki, işler tersine dönebilir ve erkekler kendi kimliklerinin tuzağına düşerler (“kadınsı tavır”).

Ailevi bir üst-kodlama varolduğu sürece, molar Erkek tarafından, yani engelleyici uygulama tarafından tasvip edilmeyenleri savunan ve onlara yetki veren bir cinsiyet politikasına ihtiyaç duyulacaktır. Geleneksel arenada, toplumsal üst-kodlama tarafından standart-altı koşullara sürülmüş bireylerin durumunu yükseltmeyi amaçlayan eylem, oluşun kaçınılmaz bir görünümüdür: kadınlar, gayler, ve başka cinsel azınlıklar, eşit olduklarını beyan ederek kendi kolektif potansiyellerini çok daha fazla elde ederler. Ama bir kategorinin yeniden-değerlendirilmesi veya hatta yeni kategoriler icat etmek tek başına yeterli değildir. “Kadın”ların “Erkek”lerle ya da herhangi bir kategorinin bir diğeriyle eşit olduğunu vurgulamak, sadece molar niteliğin ayrıcalıklarına ve sınırlamalarına eşit haklar tanır. İnsanların bedenlerinin, kendi potansiyellerini yeniden talep etmeye bütünüyle muktedir olabilmeleri için, önce molar sistem tasfiye edilmelidir. Varolan düzene dahil olma gereği vardır, ama tek başına bir amaç olamaz. Çünkü temel olarak aynı-oluş[tur]–molarlaşmaktır–bu. Eğer koruyucu bir mekanizma, öteki-oluşlar için politik olarak kullanılmazsa sonuç olarak bir öz-yıkımdır. Dahil olma, atılımı mümkün kılan stratejidir.

Deleuze ve Guattari icin nihai amaç, ne bir kategoriyi yeniden-tanımlamak, suistimal etmek, veya stratejik olarak abartmak, ne de yeni bir kimlik icat etmektir. Onların amacı, özdeşlik aygıtını aynılık eşiğinin ötesine tekilliğe doğru itmek için kategorik şebekeyi bütünüyle parçalamaktır. Takribi olarak kapalı bir sistemdeki mütakabil farkların kısıtlamalarından bedeni alıp (ayrımcı bir ikili mantık dayatan üst-kodlayıcı diferansiyel şebekenin tesis ettiği, dışsal sınırların çeşitlenmesi), onu yitirgenliğin mutlak farkına fırlatmak (öyle farklılaşmış bir bedensel durumdur ki kendinden bile farklılaşır; karar-verilemez olan her bir şimdisinde, geçmişini birçok geleceğiyle birlikte korur; özgürlüğün sonsuz derecesinin keyfini süren her daim açık bir sistemdeki ikili-olmayan maddi diferansiyel olarak bedenin kendisi; girdaptaki yaşam: yoğunluk). Deleuze ve Guattari için cinsel politikasının sonu cinsiyetin (ataerkilliğin altındaki molar cinsiyet organizasyonunun) paramparça edilmesidir–aynen, sınıf politikasının sonu olarak sınıfın (kapitalizmin altındaki molar iş organizasyonunun) paramparça edilmesi gibi. Amaç, herkesin kendisini cinsiyetsizleştirmesi, molarlaştırıcı-olmayan, cinsel yaratıcılığı sınırlamak yerine onu destekleyen tarafsız bir sociusun yaratlımasıdır: üst-moleküler öz-icatların yerel-global bağıntılı yolakları dahilinde, farktan hiper-farklılaşmaya doğru.

Deleuze ve Guattari’nin “kadın-oluş” kavramına dair formulasyonu, işin doğrusu cinsiyetçidir. Değişimin sorumluluğu kadınlara yüklenmiştir, çünkü onları farklı kılan onlara ait klişedir. Erkeksi kalıbı onun desteklendiği bir eşiğin ötesine itebilecek benzer bir devrimci erkek-oluşun (örneğin, “erkeksiliği” yapısökümcü bir aşırılığa taşımak amacıyla onu teatralleştiren gay ve lezbiyen sado-mazoşist topluluklar tarafından kullanılan stratejileri takip edenler) olasılığına inanmazlar. Normal erkeğin bu tarzda bir erkek-oluşu imkansız olacaktır, çünkü bunu yaptığında zaten olduğu şeyden başkası olamaz, ama daha ziyade sadece daha çok zaman aynı kalır. Oluş, heteroseksüel erkek için acil bir seçenek değildir. Onlara ait bedenlerin ve arzuların neredeyse bütünüyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu Standart Erkek-biçimi, oluş-karşıtlığının kişileşmesidir. Molarlık, doğası gereği oluşun-feshidir. “Önden gitmeye,” yani öz yıkıma rıza göstermesi gerekenler, kendi biçimlerini esnetmesi gerekenler, “gerçek” erkeklerdir, molar erkeklerdir. Kendilerini biçimsizleştirmeleri gerekir. Şimdiye kadar onları tanımlamış olan, ve onlar adına ötekiler için tamamlayıcı tanımlar dayatan üst-kodlama aygıtından bedenlerini ve arzularını ayrıştırmaları gerekir. Bu sadece, olmaya bir son verip oluşa muktedir olduklarnda mümkün olacaktır. Varolan toplumsal düzenin onlara uyarladığı ayrıcalıklar ele alındığında, molar erkeklerin bu öz-yıkım görevine ani bir şevkle sarılması ihtimal dahilinde değildir. İntihar etmelerine yardımcı olunmalıdır. Kadınlar ve cinsel azınlıklar önden gitmek “zorunda” değillerdir–ama beklemek zorunda da değillerdir.

Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi (Deleuze ve Guattari’den Sapmalar) kitabından alınmıştır.

Categories
Kadın

Atatürk ve Feminizm

Atatürk kadınları yüceltti, okuma yazma öğretti, seçme seçilme hakkı verdi dersin, kemalizmi aşamadığından hakkın bahşeldilmeyeceğini, ancak ve ancak kazanılabileceğini anlamazsın. Bu coğrafyada feminist mücadelenin Cumhuriyetten de önce başladığını, Osmanlı’da onlarca feminist dergi çıkarıldığını, dernekler kurulduğunu ama kapatıldığını, Cumhuriyetin ilk döneminde de “Kadınlar hak alamaz, onlara o hakkı ancak biz veririz” erkek anlayışının geçerli olduğunu, Cumhuriyet tarihinde ilk partinin Kadınlar Halk Fırkasının olduğunu, ancak kapatıldığını, seçme ve seçilme hakkının olmadığı dönemde Nezihe Muhiddin’in yine de aday olduğunu ama dönemin Cumhuriyet gazetesi tarafından “Kadınlar mecliste giyim modasını tartışacak” gibisinden alaya alındığını, yine aynı dönemde feminist kurumların kapatıldığını, taleplerinin aşırı bulunduğunu bilmezsen devlete kölece bağlılığını ilan edersin ve varlığın eğer Türk varlığına ve onun resmi erkekçi ideolojisine teslim olmayacaksa köleden bir farkın olmayacağını anlamazsın.

Kapitalist bir düzende politik bir yöneticilik hakkının erkek bir devlette faşizmi erkekçe yönetmekten geçtiğini bilmezsin. Tansu Çiller faşizmi yönetirken “Bakın kadınlar iktidar bile olabiliyor” propagandasına kanarsın da Kürd kadın vekiller veya sosyalizm mücadelesi veren devrimci kadınlar tutuklandığında ya da infaz edildiğinde sesini çıkarmazsın. Öyle ya devlete başkaldırmak kadınların neyinedir? Düzen yıkıp düzen kurmak erkeklerin işidir sadece…

Ataerkiyi eğer bir sistem olarak düşünüyorsan, yani bunun düzen içerisinde yerleşmiş ahlaki, yasal, ekonomik, politik verilerini kavrayabiliyorsan feminist mücadelenin de bir sistem karşıtı mücadele olduğunu öğrenmelisin.

Baran Sarkisyan

Categories
Felsefe

Felsefeyi “Öteki”ne açmak…

“Karşıdan iki kişi geliyor sandım; oysa sadece bir erkek ile karısıymış.”
Rus atasözü

Felsefeciler kendi etkinliklerini, tarihsel ve toplumsal koşulların etkilerinden bağımsız olarak Hakikat’in aranması olarak tanımlarlar. Ne var ki, bu tür olumsallıkları aşmış olma iddiasına karşın felsefe tarihi, her dönemde, felsefi etkinliğe katılmış olan insanların karakteristik kaygılarını ve kendilerini algılayış biçimlerini yansıtır.

Bu algılayış biçimleri ise ister istemez, onların çeşitli aidiyetleriyle (sınıfsal, ırksal, cinsel,dinsel, vb.) ilişkilidir.

Felsefeciler, tarihin farklı dönemlerinde din adamı, yazar, üniversite hocası olmuşlardır ve hepsinde de ortak olan bir şey vardır: Ezici bir çoğunlukla, erkektirler.

Dolayısıyla etkinliklerinin sonuçları, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, “erkeğe ait bir uğraş olarak felsefe”den ne anlıyorlarsa onu yansıtmıştır.

Hiç kuşkusuz, Batı felsefe geleneği içinde az sayıda kadın da yer almıştır ama unutmamak gerekir ki, onlar kadın olmalarına rağmen felsefeci olmuşlardır.

Kadınların ve dişil olanın bu gelenekten dışlanması kasıtlı bir komplo değil, var olan toplumsal koşulların doğal bir sonucudur. Bu koşullar değiştikçe felsefenin de değişeceğini söylemek mümkün; nitekim, 20. yüzyılda kadınların felsefe alanına daha fazla girmeleri ve feminist felsefenin gelişmesi de bunun bir göstergesi.

Bedene karşı akıl, doğaya karşı kültür

Batı felsefe geleneğinin gövdesini oluşturan eski felsefecilerin büyük çoğunluğu, kadınların erkeklere göre daha az rasyonel olduğuna inanmaktaydı. Ve kendi rasyonalite ideallerini de, akıllarında erkek özelliklerini ve paradigmalarını tutarak formüle etmişlerdi.

Ne var ki, Genevieve Lloyd’un dikkat çektiği gibi, Akıl’ın “erkekliği”nin kökenlerinin daha derinlerde aranması gerekir.(1)

Sahip olduğumuz kadınlık ve erkeklik idealleri ve kavramları, egemenliğe ve iktidara dayanan yapılar içinde oluşturulmuştur. Ve erkek-kadın ayrımının kendisi de betimleyici nötr bir sınıflandırma ilkesi olarak değil, bir değer ifadesi olarak kullanılagelmiştir.

Erkeğin üstün tutuluşu, felsefe tarihinde, “düzeni, ışığı ve erkeği yaratan bir iyi ilke vardır; bir de kaosu, karanlığı ve kadını yaratan kötü ilke” dediği aktarılan Pitagoras’a kadar geri götürülebilir. Erkek, kadın olmayandır; rasyonalite ise, dişilliğin aşılması olarak kavranır.

Dişillik yalnızca norm sayılan erilliğe göre ve onunla ilişki içinde tanımlanır, kendi içinde özerk bir varlık olarak değil! Erkeğin düşünmeyi, aklı, kültürü ve uygarlığıtemsil etmesine karşılık kadın, duyguları, bedeni, maddeyi; rasyonel olana karşılık irrasyonel olanı; bilinebilir olana karşılık bilinemez olanı; varlığa karşılık yokluğu temsil eder.

Aristoteles’e göre ruh beden üzerinde, akıl duygu üzerinde, erkek de kadın üzerinde egemendir. Tanrısal ruh ile ilişkili olan Saf Akıl (nous), yalnızca erkeklere özgüdür ve yer yüzündeki herşeyden üstündür.

Dolayısıyla erkeğin zihni, her türlü maddeden daha yüksek ve daha kutsaldır; hatta ideal erkek bedeni olan Apollonien bedenden bile üstündür.

Aristoteles’in jenerik insan tipinden sapmış hilkat garibeleri (“eksik ya da sakat kalmış erkek ceninler”) olarak tanımladığı kadınlar, bedensel işlevlerinin “edilgin” ve “duygusal” tutsakları oldukları için zihinsel bakımdan “etkin” ve “rasyonel” olan erkeklerden daha aşağıdırlar.(2)

Hıristiyan düşüncesi, Aristoteles’in görüşlerini devralarak daha da derinleştirir ve dinsel düşüncenin taşıdığı olanca ağırlıkla egemen kültürün her alanında kök salmasını sağlar.

İnsanlığın gelişmesinin can alıcı dönüm noktalarından biri olan 17. yüzyıl Bilimsel Devrim’inin doğacı filozofları, Aristoteles’i en ağır eleştirilere tutup boş inanca karşı Aristotelesci kozmolojiyi yıktıkları halde, onun kadınların zihinsel eksikliği ve aşağılığı konusundaki görüşlerine pek dokunmadıkları gibi, bu savı “modern” görüşlerle desteklerler.(3)

Bu dönemde de zihin ve akıl yürütme yetisi, erkeklere özgü nitelikler olarak görülür ve doğanın fethedilmesinin yanı sıra bedenin zaptedilmesi hedeflenir.

Doğacı filozoflar, Aristoteles’in cinsiyetçiliğine, doğaya egemen olup ona boyun eğdirme sevdasını eklerler.

Böylece Batı düşünce geleneği, 17. yüzyılda da Akıl’ı bedenin “kirleticiliği”nden ve dişil olan herşeyden uzak tutmak, Logos’u Sophia’dan bağımsız kılmak şeklindeki Klasik dönem anlayışını sürdürür.

Karl Stern, Kartezyen rasyonalizmde, “aklın saf bir erilleşmesiyle” karşılaştığımız saptamasını yapar: “Artık, Bilgeliğin (Sophia’nın) anaç eli reddedilmiş ve kendinden emin mağrur Akıl, mutlak egemenliğini ilan etmiştir.”(4)

Feminist felsefeci Elizabeth Gorsz’un deyişiyle, kadın ya da dişil öğe, Batı felsefesinin bastırılmış “öteki”si, aşmaya, hatta temsil etmeye cesaret edemediği sınırdır:

Batı düşüncesinin popüler ya da felsefi birçok versiyonunda, beden bir düşman ya da en azından daha değerli ‘aşkın’ uğraşlardan kişiyi alıkoyan bir baştan çıkarıcı olarak görülür…

Rasyonel kişi, akıl ile ilişkilendirilen yetilerin ve değerlerin, bedenin temsil ettiği aşağı yetileri denetlediği ve düzene soktuğu kişidir.

Zihin ve nesnellikte içkin olarak eril olan ya da tutkuda ve bedensellikte içkin olarak dişil olan hiçbir şey yoktur; ama gene de filozoflar, açıkça ya da metaforik olarak tutkuyu, duyguları ve bedeni dişillik ile, aklı ise erillikle ilişkilendirmişlerdir.

Yani beden, dişil bir biyolojik konumla, zihin ise kadınlara göre erkeklerin ulaşması daha olanaklı olan bir erillik konumuyla bağlantılandırılmıştır. (5 )

Erkeğin ezeli “öteki”si: Kadın

Bu noktada, “kadınlığın” kendisinin de kısmen bu yapı içinde şekillendiğini hatırlamak gerekir; kadınların, kadınsı ve dişil olanın karşıtı olarak tanımlanmış bir kültürel ideale kolayca katılamayacakları açıktır.

Kadının ve dişil olanın dışlanması ya da aşılması, geçmişteki Akıl ideallerine başat insani özellikler olarak entegre edilmiş, kadınsılığın içeriği de kısmen bu dışlama süreci tarafından belirlenmiştir.

Dolayısıyla burada sorun, cinsiyetsiz olduğu iddia edilen Akıl ideallerinin, basitçe kadınlara da uygulanabilirliğini savunmaktan çok, bu ideallerin yapıbozuma uğratılarak cinsiyetçi niteliklerinin ortaya çıkarılması ve dönüştürülmesidir.

Nitekim Batı felsefe tarihindeki en ünlü kadın düşünürlerden olan Simone de Beauvoir örneği, aynı rasyonalite paradigması içinde kalmanın, felsefenin temel yöneliminde köklü bir değişmeye yol açmadığını ortaya koyar.

Varoluşçu teoriyi, kadın olmanın “özel varoluşsal” koşullarına uygulayan Simone de Beauvoir, 20. yüzyılın en etkili yapıtlarından bir olan İkinci Cins’de, insanlık tarihi boyunca kadının, erkekler tarafından, erkeğin “öteki”si olarak tanımlandığını, doğa ve beden ile özdeş kılınarak kültür ve uygarlık yaratma sürecinden dışlandığını söyler:

[…] insanlık erildir ve erkek kadını kendisi içinde değil, erkeğe göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez… Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt olarak özsel olmayandır. Erkek öznedir (ben), mutlak olandır, kadın ise Öteki.”

Kadının “öteki” olarak toplumsal, tarihsel, kültürel ve psikolojik kurgulanımına ilişkin çözümlemesiyle Simone de Beauvoir, çağdaş feminist teorinin en önemli temellerinden birini atar.

Ona göre, kadınlık ve erkeklik kalıplarını belirleyen sembolik yapılar, bütün toplumlarda bir uzlaşmaz karşıtlıklar (dikotomiler) diyalektiğine uyar.

Bu diyalektikte, eril olan kültür ile, dişil olan da doğa ile ilişkilendirilir. Birbirine karşıt biçimde kurgulanmış bu iki alan arasında hiyerarşik (eşitsiz) bir ilişki vardır: Tıpkı kültürün doğaya egemen olması gibi, erkek de kadına göre egemen konumdadır.

Simone de Beauvoir, kadının erkeğin ezeli “öteki”si olduğunu öne sürerken varoluşçu ben-öteki kavrayışını insanlık tarihindeki kadın-erkek ilişkisine uyarlama çabası içindedir. Aynı zamanda antropolog Levi-Strauss’a da dayanır.

Strauss’a göre, kadınlar hem erkekler gibidir, hem de değildir: Erkekler gibi insandırlar ama kültür ve toplum içindeki özel işlevleri, erkeklerden farklı bir biçimde, erkekler arasında değiş tokuş edilmektir.

Kadınların biyolojik yeniden üretim açısından “değerli” olmaları (yani doğurganlık nitelikleri), onların insanlar (erkekler diye okumak gerekir) arasında toplumsal iletişimin araçları, nesneleri ve işaretleri olmalarına yol açar. Levi Strauss hümanizmden de vazgeçmediğinden, kadınları “insanlık” tanımının dışına atmak istemez:

Kadınlar da insan varlıklarıdır ama, kültürün sembolik düzeni içinde kendileri için konuşmazlar, arzu ifade etmezler, ya da anlam üretmezler. Bunu erkekler, kadınları aralarında değiş tokuş etme dolayımıyla gerçekleştirirler!

Buradan, kadının var olduğunu ama verili sembolik düzende kendisini ifade etmesinin mümkün olmadığını öne süren Lacan’a geçmek zor değildir.

Aslında bu görüşlerin tümünde, kadınlar ile erkekler arasında bir iktidar/egemenlik ilişkisinin varlığı konusunda bir farkındalık söz konusudur. Ne var ki, bu ilişkinin kendisini sorgulayıp dönüştürmeye çalışmak yerine, verili durumu meşrulaştıran zihinsel kurgular türetmekte ve dolayısıyla onu ideolojik olarak haklılaştırmaya hizmet etmektedirler.

Simone de Beauvoir da çözümlemesinin bütün sarsıcılığına karşın sonuçta gene aynı paradigmanın dışına çıkamaz. Ona göre, kadın bir insan varlığı olduğu için sadece “kendinde varlık” (nesne) değil, aynı zamanda “kendisi için varlık”tır, yani bilince sahiptir.

Ne var ki, bir yandan da toplumsal koşullar tarafından ben/özne olması engellenir ve erkeklerin egemen olduğu bir dünyada “ötekiliğe” mahkum edilir. Dolayısıyla, bu analizden, toplumsal koşullar değiştiği takdirde kadının ezilmesinin de ortadan kalkacağı sonucu çıkarılabilir.

Ama ilginçtir ki Simone de Beauvoir, “anatominin kader” olduğunu, yani kadının biyolojisi nedeniyle hep ikincil konumda kalacağını öne süren Freud’dan burada ayrılsa da çözümlemesinin sonunda benzer bir noktaya gelir.

Kadın, tarihin başlangıcından itibaren, doğurgan bedeni ve bunun getirdiği yükler nedeniyle kültür ve uygarlık üretimine katılamamış, gerçek anlamda özne olamamış, bu da onu erkeğin “öteki”si olmaya mahkûm etmiştir.

Görüldüğü gibi yazar, dişilliğin aşılması üzerine kurulu Akıl idealini norm kabul ettiği için, onun sınırlarını aşamamaktadır. Bedeni, soyut düşünce ve kültür yaratabilmek için aşılması gereken bir engel olarak gördüğünüz zaman, kadının [doğurgan] bedeninin onun eksiksiz insan olma çabasının önündeki engel olduğu sonucuna varmamanız zordur.

Fransız feminist teorisyen Luce Irigaray’ın dediği gibi, erkek merkezli (fallosantrik) paradigmalar içinde kalındığı sürece, dişil olanın ancak erilliğe ilişkin olarak ve ona göre temsil edilmesinin dışına çıkmak mümkün değildir.

Kim kimi “tamamlıyor”?

Bu bağlamda, “aynılaştırma” (kadını, erkeği norm kabul eden bir “insanlık” ideali içinde eritmek), karşıt ve dışlayıcı ikilikler kurmak ( kadını, erkeğin tersi, “erkek olmayan” olarak tanımlamak) ya da cinslerin birbirinin eksiklerini tamamladığını ve her birinin farklı özelliklerinin kendi içinde değerli olduğunu savunan “tamamlayıcılık” yaklaşımları, varolan eril paradigmanın dışına çıkan yaklaşımlar değildir.

Bu sonuncu anlayış daha eşitlikçi ve “hayırhah” görünse de görünüşe aldanmamak gerekir.

Felsefe tarihinin iki ünlü temsilcisi Jean Jacques Rousseau ve Immanuel Kant, geleneksel olarak kadına atfedilen özellikleri kabul ederler ve bu özellikleriyle kadının erkeği “tamamlaması”nı isterler.

Ne var ki, burada sorun, bir insan varlığı olarak kadına özerklik tanınmaması ve norm olan erkeğin eksiklerini tamamlama, hatta onun hayatını kolaylaştırma göreviyle yüzyüze bırakılmasıdır.

Rousseau’nun kafasındaki kadın karakteri (Sophie), erkeğin (Emile) daima destekçisi olacak, fedakârlık, duygu ve sevecenlikle hem onu tamamlayacak hem de rahat ettirecektir.

Kant da Rousseau gibi, erkeğin ve kadının birbirini tamamlayıcı özelliklerinin bir arada, tek bir ahlaki varlık oluşturduğunu düşünür:

“Evlilik yaşamının birleştirdiği çiftler, adeta, kadının beğenisi ve erkeğin aklı tarafından temsil edilen ve yönetilen tek bir ahlaki kişilikmiş gibi davranmalıdırlar.” (6)

Kant gibi parlak bir düşünürün, konu kadınlara geldi mi, binlerce yıllık ataerkil önyargıyı dile getiren Rus atasözünün yansıttığı paradigmanın dışına çıkamaması gerçekten ironiktir.

O atasözünün “veciz” biçimde ifade ettiği şey kadının kendi başına bir kişi, özerk bir insan varlığı sayılmamasıdır; Kant da, evlilik birliği içinde kadının, sonuçta erkek aklı tarafından temsil edilen ve yönetilen “tek bir ahlaki kişilik”te eritilmesini savunmakta; “tamamlayıcılık” sonuçta, erkeğin norm sayıldığı bir “aynılaştırma”ya varmaktadır.

Yani hep bir eril norm vardır ve “öteki” (bu bağlamda kadın) hep o norma göre ölçülüp belirlenmektedir. Oysa bu düşünürler, kadını “tamamlayıcı” özelliklerle tanımlarken, kadın cinsine yönelik bir övgü yaptıklarını düşünüyorlardı.

Ama kadınların “nesnel akıl yürütme yetisi”nden yoksun olduklarını öne sürerken, kadınlara özgü olduğu düşünülen bu özelliğin, aslında kadınların erkeksi başarı alanlarından binlerce yıllık dışlanmalarının ürünü olduğunu görmezden geliyorlardı ve ortaya attıkları görünüşte “hayırhah” teori, sadece bu gerçeğin maskelenmesine yarıyordu.

Bu olgu, daha sonraları, örneğin bir Schopenhauer’in kadın karakterine küçümseyerek bakmasında netlik kazanır.

Kadınlar Hakkında adlı denemesinde, kadının akıl yürütme yetisinden yoksun olduğunu ve bunun doğuştan gelen bir olgunlaşmamışlığı yansıttığını ileri süren Schopenhauer, kadınların zamanla ancak sınırlı türden bir akıl yürütme yetisi kazanabileceklerini ve “bütün yaşamları boyunca büyük bir çocuk olarak” kalacaklarını buyurur. (7)

Burada, kadının doğuştan “eksik insan” olduğunu iddia ederek onu rasyonel akıl yürütme alanının dışına atan Aristoteles’ten  bu yana fazla bir şey değişmemiş ve felsefenin “dişil olandan kaçışı” hala sürüyormuş gibi görünüyor. Bazı filozoflar, dişil “öteki”yi felsefenin içine almaktansa, felsefenin “ölümü”nden ya da “sonu”ndan söz etmeyi yeğliyorlar.

Felsefenin tarafsızlık iddiası

Ne var ki, felsefeyi “öteki”ne açma çabaları da yok değil. Batı söyleminde örneğin Nietzsche, Freud, Derrida gibi düşünürler, pozitivist rasyonaliteden daha farklı bir şeye, bedene, bilinçaltına vb. yer açmaya çalıştılar.

Ne var ki, onlarda da dişillik değilse bile -burada Derrida’nın “ben dişiyim” demesini hatırlamak gerekir- spesifik kadın, “öteki” olarak kalmaya devam etti.

Bu düşünürlerin kadınlara ilişkin metaforlarını, yorumlarını salt retorik ya da üslup bezemesi olarak kabul etmek mümkün değildir.

Nietzsche’nin örneğin Zerdüşt’te erkeği derinlik, kadını ise yüzeysellik olarak sunmasını ve kadın-erkek ilişkisini mutlak biçimde farklılaştırmasını rastlantı olarak görebilir miyiz?

Ona göre kadın açısından erkek, çocuk edinmenin aracıdır -zaten kadınlarla ilgili her sorunun tek bir çözümü vardır:Gebelik!-, erkek içinse kadın hem tehlike, hem oyundur.

Her ne kadar Derrida, Nietzsche’nin kadının “yüzeyselliğinden” söz ederken bunu bir “gizem ve belirsizlik” anlamında kullandığını söylese de, kadın gene “eksiklik”le maluldür ve eksikliğini tamamlamak, kendisine “derinlik” verebilmek için erkeğe muhtaçtır.

Brian Easlea, Nietzsche’nin sadece “erkek” olunmakla yetinilmeyip “süper erkek” olunmasını istediğine dikkat çekerek “yani, elindekiyle yetinen değil, daha fazla güç ve iktidar isteyen, barış değil savaş peşinde koşan bir erkek” idealine sahip olduğunu vurguluyor:

“Bu savaşçı erkek, ‘küçük esnafın, Hıristiyanların, ineklerin, kadınların, İngilizlerin ve diğer demokratların’ hayalini kurduğu süfli barış ve iyilik durumunu hakir görür.” (8)

Dolayısıyla erkek savaşmak için eğitilmelidir, kadın da o savaşçıyı doğurmak için!

Bunun dışında her şey, Nietzsche’ye göre aptallıktır. Nitekim, kendi dönemindeki kadın hareketini de bu nedenle aşağılar.

“Erkeğin mutluluğu, ‘Ben yapacağım’dır; kadının mutluluğu ise ‘Erkek yapacak'” diyerek, gene binlerce yıllık kutuplaşmış karşıtlıkları tekrarlayıp kadını bu karşıtlıkların aşağı ve edilgen kutbuyla (doğa, beden, duygu, vb.) özdeşleştiren Nietzsche’nin bu görüşlerini, salt retorik olarak kabul etmek kolay değildir.

Klasik metinlerde kadınlar hakkında böyle aşağılayıcı görüşler ortaya atan yazarların bunu yapabilmelerinin en önemli nedeni, gücü ve iktidarı temsil etmeleridir.

Bu gücü, kadın doğasını Aristoteles’in ya da Nietzsche’nin olumsuz yargılarını haklı kılacak biçimde sunan söylem geleneğinden almakta ve o geleneği sürdürerek ileriye de aktarmaktadırlar.

Artık kadınlar, değişen nesnel ve öznel koşulların sonucunda, bu açıkça aşağılayıcı yargıların farkına varacak ve onları reddedecek konuma ulaştılar. Ama örtük  cinsiyetçilikle başetmek daha zor.

Felsefeciler, felsefeyi, disiplinlerin cinsiyet açısından en tarafsız olduğu öne sürülen bilimle özdeşleştirmeye eğilimlidirler. Oysa feminist eleştiri, bu tarafsızlık iddiasının, kurumsallaşmış eril kalıpyargıları ve değerleri disiplinin dokusuna entegre etmek için kullanılan bir araç olduğunu ve dişillik ile ilişkilendirilen değerlerin dışlanmasına hizmet ettiğini ortaya koydu.

Zaten Anglo-Amerikan felsefesinin pozitivizminde ve neo-pozitivizminde doruğa çıkan Kartezyen kesinlik, düzen ve tarafsızlık arayışına meydan okumalar uzun zamandır eksik değildi.

Örneğin Marksizm, metodolojik bireyciliğin ve bazen de objektivizmin eleştirisini geliştirdi ve gerçekliğe ilişkin yargılarımızın belirli toplumsal örgütlenme biçimlerinden kaynaklandığını savunarak bilgi üretimi sürecini daha tarihsel bir çerçevede kavramak gerektiğini vurguladı.

Amerikalı doğacı düşünürler James ve Dewey de tıpkı daha önce Nietzsche’nin yaptığı gibi, rasyonalizme ve evrenselciliğe karşı radikal saldırılar yönelttiler ve Aklın -bir kez doğru yönteme sahip olunduğunda- duyguların, içgüdülerin, isteklerin ve değer yargılarının “kirletici” etkilerinden bağımsız “saf” bir alan olduğu şeklindeki Kartezyen akıl idealini sarstılar.

Yakın zamanlarda ise, bu ideal, bizzat Anglo-Amerikan geleneği içinde yer alan çeşitli post-yapısalcı ve yapıbozumcu (dekonstrüksiyonist) yaklaşımların saldırısı altındadır.

Egemen paradigmaların dışına çıkabilmek…

Çağdaş feminist epistemoloji de Kartezyen çerçevenin yetersiz olduğu ve yeniden yapılandırma ve gözden geçirmeye ihtiyaç bulunduğu yargısını paylaşıyor.

Bu çerçevenin eleştirisini yaparken feminizm; Marksist tarihselcilik, psikanalitik teori, edebiyat teorisi, bilgi sosyolojisi de dahil olmak üzere diğer geleneklerden ve disiplinlerden de yararlanıyor.

Bu arada Batı felsefe geleneği içindeki bazı düşünürlerin yapıtlarının feminist bir “okuma”sını yaparak onlardan da yararlanmaya çalışıyor. Bu düşünürlerden biri, yukarıda açıkça cinsiyetçi olduğuna işaret ettiğim Nietzsche.

Kadını kamusal alandan dışlayıp doğurganlığın ve erkeğin hayatını güzelleştirip süslemenin mahrem alanıyla sınırlandıran böylesi cinsiyetçi bir filozofun feminizme nasıl bir katkısı olacağı, haklı olarak, sorulabilir. Ama Nietzsche’nin düşüncesinde, Freud ve Derrida’da olduğu gibi, geleneksel Aydınlanma rasyonalitesinden daha farklı bir şeye -bedene, bilinçaltına, ötekine- yer açma potansiyeli var ve feminist düşünürler de bu potansiyelin gerçekleşme olanaklarının peşindeler.

Özellikle Nietzsche’nin benlik eleştirisinin, yani her türlü eylemin ardında süregen, istikrarlı, sabit bir “ben”in bulunduğu tezini sorgulamasının, toplumsal egemenlik ve normalleştirme çabasına karşı direnme olanağı sağladığı düşünülüyor.

Ayrıca Ahlakın Soykütüğü’nde, Hegelci efendi/köle ilişkisine alternatif bir ilişkisellik anlayışını; kendinden farklı olan herşeyi değersiz ve düşman olarak görmeyen, farklılığı içine alan yaklaşımını ve bir yandan felsefi söylem ile uğraşırken bir yandan da “oyunbaz” bir biçimde onu sorgulamasını hem eleştirel düşüncenin gelişmesi, hem de felsefenin “öteki”ne açılabilmesi açısından değerli buluyorlar.

Gerçekten de bu görüşler, felsefenin geleneksel olarak dışladığı öznelerin söyleme dahil edilmesini mümkün kıldığı için önemli. Örneğin Kelly Oliver, “Nietzsche’nin felsefi söylemi, dışladığı ötekilere açma çabasının felsefe tarihindeki en güçlü çaba olduğunu ve onun metinlerinin felsefeyi başka türlü yapmayı tasavvur edebilmemizi mümkün kıldığını” söylüyor.(9)

Derrida’nın, varolan egemen yapıları ve kavramları eleştirmek, sarsmak ve parçalarına ayırmak anlamını taşıyan yapı bozum kavramını da feministler, felsefenin öteki’ne açılmasını sağlamak açısından haklı olarak çok yararlı buluyorlar. Nitekim Derrida’nın kendisi, “yapıbozum, hiçlikte kapanıp kalmak değil, öteki’ne açılmaktır” diyor.

Bazıları Nietzsche’yi de Derrida’yı da yalnızca seçim nesnemizi değil, seçen özne’yi de yapıbozuma uğrattıkları için belli bir stratejiyi, yöntemi, ya da politikayı seçmeyi imkansız kılan bir “radikal relativizm”le suçlasalar bile “öznenin yapıbozumu” yani “felsefe yapan özne kim?” sorusu gerçekten önemli.

Buradan “iktidar” sorununa geçmek; felsefe yapan öznenin sınıfsal, ırksal vb. konumu gibi toplumsal cinsiyet konumunu da sorgulamak zor değil.

Ne var ki bu düşünürler, Batı söylemini bilinçaltına, bedene ve öteki’ne açmak konusundaki çabalarına karşın, can alıcı bir noktada dişil olanın ya da kadının etkin katılımını dışlayan, erkek merkezli (fallosantrik) bir söyleme geri kayıyorlar.(10)

Bu hiç de şaşırtıcı değil, çünkü felsefe de diğer bilgi biçimleri gibi yaygın toplumsal inançlara ve değer yargılarına karşı bağışıklı değil. Tersine hem onları yansıtıyor hem de kurgulanmalarına yardımcı oluyor.

Felsefi teoriler, onların merkezinde yer alan sorunların ortaya çıkmasına yol açan tarihsel deneyimlerden bağımsız olarak anlaşılamaz.(11)

Nitekim, felsefi söylemin kadınlara ilişkin baskıcı temsilleri, metaforları ve imgeleri, cinsiyetçi ve ataerkil iktidar ilişkileri dışında olmadıkları gibi, bu ilişkileri yeniden kurmaya ve pekiştirmeye hizmet ederler.

Zaten, birçok filozofun kadınları küçümseyen, aşağılayan sözleri o kadar fütursuzca söyleyebilmeleri de, içinde bulundukları “sorgulamasız” iktidar konumu sayesinde mümkün olur.

Felsefecilerin, felsefenin cinsiyetler-üstü ya da cinsiyet açısından nötr olduğuna ilişkin iddiaları, egemen cinsiyetçi değerlerin kurumlaşmasına ve disiplinin dokusuna işlemesine izin vermek, üstelik perspektivizmin ve konumsallığın da tümüyle unutulması anlamına geliyor.

Peki, aynı şey “akıl cinsiyet tanımaz” iddiası için de geçerli midir? Ya da, Genevieve Lloyd’un deyişiyle, cinsiyet nedir bilmeyen Akıl idealinden kurtarılabilecek bir şey var mıdır?

“Cinsiyetsiz Akıl” iddiası, ancak bir ideal olarak, gelecekte erişilmesi mümkün bir şey olarak, gerçektir. Eşitlik idealleri, başka yerde olduğu gibi burada da var olan (fiili) eşitsizlikleri gizlemeye hizmet edebilir.

Birçok felsefecinin aksi yöndeki umut ve özlemlerine karşın, geçmişten bugüne aktarılan Akıl idealimiz erildir; bu ideal, cinsiyet farklılığını aşmak şöyle dursun, eşitsizlik içeren bu farklılığın oluşturulmasına katkıda bulunmuştur.(12)

Felsefe, Akıl ideallerini kadını ve dişil olanı dışlayarak belirlemiştir ama, aynı zamanda gene felsefe, kendi içinde, bu yanlı idealler üzerine eleştirel düşünme ve onları sorgulama olanaklarını da barındırmaktadır.

Varolan Akıl idealinin cinsiyetçi yanlılığını eleştirmek, aklın kendisinden vazgeçmek anlamına gelmez, ama yanlılıktan arınmış yeni bir idealin ortaya konmasını gerektirir. Çünkü “sembol sistemlerini basitçe reddetmek, herhangi bir şeyi değiştirmez, onların yerine başkalarını koymak gerekir.

Böylesi bir ‘yerine koyma’ olmadığı zaman zihnin kriz, ya da yenilgi zamanlarında eski, bildik yapılara geri dönmesi kaçınılmazdır.” (13) Dolayısıyla sorun, eski paradigmaların içinde kalmak değil,çağdaş feminist felsefenin yapmaya çalıştığı gibi çerçeveyi değiştirebilmektir. (BB)

* Prof. Dr. Fatmagül Berktay, İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi.

1 Genevieve Lloyd, Erkek Akıl, Ayrıntı yayınları, İstanbul, 1996.

2 Aristotle, On the Generation of Animals, I, 4:2, 767 B5-15 ve II, 3:737a; The Works of Aristotle, ed. W.D.Ross, London, 1921.

3 Brian Easlea, Science and Sexual Oppression,, Weidenfeld & Nicolson, 1981, s.71.

4 Karl Stern, The Flight from Woman, Allen and Unwin, 1966.

5 E.Grosz, “Philosophy”, Sneja Gunew, ed., Feminist Knowledge, Critique and Construct, Routledge, 1990, s.152 vd.

6 Kant, Observations on the Feeling of the Beautiful and the Sublime, Kısım, 3, s.3.78;akt. G. Lloyd, Erkek Akıl, s.102.

7 Schopenhauer, Essays and Aphorisms, Penguin, 1970.

8 Nietzsche, Twilight of the Idols, s.92; akt. B. Easlea, s.176.

9 Kelly Oliver, Womanizing Nietzsche, Routledge, 1995, “Preface” s.x.

10 aynı yerde, s.xii.

11 Jean Grimshaw, Philosophy and Feminist Thinking, University of Minnesota Press,1986, s.37.

12 Lloyd, s. 135.

13 Carol Christ ve Judith Plaskow, eds., Womanspirit Rising, Harper and Row, 1979, s.275.

Categories
Felsefe

Kadın ve Felsefe, Eyvah Eyvah!

„..filozofların pek azı, kendilerini kadınlar hakkında atıp tutmaktan alıkoyabilmişlerdir“

Fatmagül Berktay

“Karısı güzel olan adam mutlu olur, güzel olmayan ise filozof” demiştir güya Sokrates. Geyik kısmını hızla geçersek esprinin gerçek içeriğini görebiliriz: Felsefe Tarihi’nde kadın yoktur/ ya da felsefe „kadınsız“dır. Kadınlar hakkında atıp tutan filozofların çokluğu ve atıp tuttuklarının insanı şaşırtan tek düzeliği, meselenin kişisel olmaktan ziyade yapısal bir şeyden kaynaklandığını anlamak için başlangıç noktası sayılabilir. Fakat yine de Kant gibi bir düşünürün, kadınların mantığa ve düşünmeye uygun olmadıklarını söylediğini gördüğümüzde tuhaf bir şaşkınlık duymadan edemeyiz. İlle olumsuz bir tonlamayla söylenmiyordur bu belki, ancak olumlanarak işaret edilen kadınsılığın ne olduğuna bakıldığında da aslında aynı şeylerin tekrar edildiği görülür. Nietzsche gibi, “kadına mı gidiyorsun, kırbacını hazırla” diyen filozoflarsa insanı, “allah feministlerin şerrinde hepimizi korusun” paniğine sürüklüyor ister istemez. „Bir durun, belki şöyledir“ falan demeye kalmadan adamın façasını bozarlar, valla kimse kurtaramaz sizi!  O sebeple ehil olmayan niçeciler‘in sağda solda konuşurken dikkatli olmasında fayda var. Bakın, ben bir şey diyor muyum? Şu halde, kadının felsefeyle bir sorunu varmış gibi görünmesine rağmen asıl olarak felsefenin kadınla bir sorunu, dahası bir kadın sorunu olduğunu saptayarak devam edebiliriz.

„Felsefe“ ve „kadın“ ilişkisi, Fatmagül Berktay‘ın yıllar önce okuduğum ve meseleyi çok güzel anlattığına inandığım yazısında denildiği gibi, “zor bir ilişki”dir gerçektende. (Bkz. Felsefe ve Kadın: Zor Bir İlişkiFatmagül Berktay, Cogito 6-7, kış-Bahar 1996, „Şiddet“ sayısı). Zorluk, felsefede kadının dışlanmışlığından ve bu dışlamanın yapısal nedenlerinden kaynaklanır.  Kavram ve kategorileriyle bir anlamlandırma pratiği olarak felsefe mitsel yansızlık ve evrensellik iddialarına rağmen bu noktada bir tür cinsiyetcilikle biçimlenen bir  hiyerarşik düzenlenmeyle ortaya çıkar. Bu dışlayıcı yapı, kadını, sadece dışarda bırakmakla kalmaz, onu bedensellikle sınırlandıran ve “hakikat arayışı”nın dışında konumlandıran bir bilgi/iktidar yapısı içinde kategorize  eder ve tanımlar. Kadın ve dişilik, erkeğe ve erilliğe göre tanımlanır, bu da kadının bir eksiklik olarak tarif edilmesi anlamına gelir; erkek düşünceyi, aklı, kültürü ve uygarlığı temsil ederken kadın doğaya, bedene, duygulara karşılık gelir -“rasyonel olana karşılık irrasyoneli, bilinebilir olana karşılık bilinemez olanı, varlığa karşılık yokluğu temsil eder“(Berktay). Burada bir tür epistemolojik erillik sözkonusudur, bu temsil düzeneği, post-yapısalcı düşüncede “fallus-merkezcilik” kavramıyla ifade edilen soruna bağlıdır doğrudan.

Felsefe, bu noktadan ilerleyecek olursak, eril bir temel üzerinde kurulmuş ve “kadın”ın dışlanmasını kendi içinde “kadın doğası” denilen bir kavramlaştırmayla kategorize etmiştir. (Günahını almayalım, bunu yapan sadece “felsefe” değildir, “din” ve seküler “ideolojiler” de aynı katagoriyi ve söylem biçimini kullanır). Felsefe tarihide resmi olarak bu çerçevede yazılmıştır. Dolayısıyla kadın “bilgi-sevgisi”ne yöneldiğinde bir tür çifte-dışlayıcı işlemle karşı karşıya kalmaktadır: Hem bilgi sürecinden dışlanmış, hem de bu dışlama işlemi tarafından bir bilgi nesenesi olarak tanımlanmış olmaktadır. Felsefeye yöneldiğinde kadını bekleyen ikilem açık olsa gerek: Ya temelde kendisini dışlayan bir bilme biçimi içinde felsefe yapmaya razı olacaktır, ya da felsefe içinde felsefeye karşı (ama tümüyle içerde kalmaya da razı olmaksızın) içkin bir eleştiriyi sürdürecektir.

Berktay’ın dediği gibi böylece, kadın’ın “hayatı gerçekten çok zorlaşacaktır”; çünkü kendisine öğretilen herşeyi, öğrenmek zorunda olduğu her şeyi sorgulamak ve hesaplaşmak zorundadır aslında. Buradaki zorluk, sorgulamanın ve hesaplaşmanın aynı zamanda kendisiyle ve varoluşuyla karşı karşıya kalması  anlamına da gelir. Bu açıdan “kadın filozof” deyişinin ironik (dolayısıyla da trajik) bir yanı vardır. Bir anlamda şizofrenik bir durum sözkonusudur diyebiliriz. Felsefenin sorgulanmasına ve hesaplaşılmasına ilişkin Berktay’ın bahsettiği farklı feminist perspektiflerin varlığı; yani mevcut felsefenin feminist bilgiler ve bakış açıları ile gözden geçirilip düzeltilmeye mi çalışılacağı, yoksa dışarıdan sorgulamanın sürdürülüp başka bir  çerçeveden mi hareket edileceği de, bu zorlu durumun işaretlerinden biri olarak alınabilir.

Esas olarak aklın ve dilin dışarısının olmadığını dikkate alacak olursak ve feminist eleştirinin tam da bunlarla ilgili olduğunu anlayacak olursak, burada beliren zorluğun yapısal bir sorun olduğundan şüphemiz kalmaz. Her iki perspektifin de dikkate değer olduğunu kabul edebiliriz  bu açıdan.  Feminist eleştiri, hem felsefeyi gözden geçirip düzeltmeli, hem de mevcut felsefi çerçeveyi aşan bir boyutu sürdürmelidir. Örneğin Marit Rullman’ın iki ciltlik, antik çağdan yirminci yüzyıl ortalarına uzanan çalışması “Kadın Filozoflar” ve İngeborg Gleichauf’un “Kadın Filozoflar Tarihi” çalışması tam da bu noktada gayri resmi tarih yazım örnekleri olarak dikkate değerdir. Felsefede kadının yokluğu, aynı zamanda kadının yok sayılması anlamına geldiği için dışlamanın bu boyutuna direnç gösteren ve kadın filozofların varlığını örnekleyen çalışmalardır bunlar. Bu, gayri-resmi felsefe tarih yazımı feminist felsefe eleştirisinin tamamlayıcı bir parçasıdır bu bakımdan. Ancak, felsefe ve kadın ilişkisinin zorluğu açısından hadise burada bitmez; kadın filozofların varlığının gösterilmesi felsefede, felsefenin “kadın”ı dışlayan mekanizmasını ortadan kaldırmaz çünkü.

(Bu parantezi yazı içinde nereye koymam gerektiğini bilemedim, ancak hemen bir parantez ile, Lacan’ın “kadın yoktur, kadın erkeğin semptomudur” önermesiyle ilgili olası yanlış anlamalardan ayrışmak üzere buraya bir şerh düşeyim istiyorum. Mürit Zizek yorumuyla alarak bu önermenin esas itibariyle olumlu bir içeriğe sahip olduğunu belirtmek isterim. Bu önemli bir noktadır, çünkü böbürlenerek Lacan’inda dedigi gibi  zaten kadın yoktur diyen erkegin hödüklük ettiğini, buradaki yokluk vurgusu nedeniyle reaksiyona kapılan kadının da meseleyi kavramadığını böylece söyleyebiliriz.  Varoluş Lacancı sistemde simgesel sisteme dahil olmak anlamına geldiğinden, kadının yokluğu burada simgeselleştirilemezliğini, nihai olarak simgeselleştirilip tüketilemezliğini gösterir. Bunun iyi ya da kötü bir şey olup olmadğını bellirlemek muhtemelen bir bakış açısı meselesidir, ancak geç dönem feminist okumalar simgeseleştirilemezliği olumlu bir şekilde değerledirecek perspektifler geliştirmişlerdir. Buradan ilerlersek, felsefenin kendi kuru sıkıcılığına meydan okumanın yollarından biri olarak alabiliriz bunu. Kadın, “kadın doğası” denilen kategorizasyonda temsil edilemez ve buradan giderek felsefi söylemin yapısal soruşturulması açıklık kazanır. Özneleşmeye imkan bulamayan kadın böylece dolayısıyla nihai anlamda nesneleştirilemez de. Tam da bu noktada sanıyorum, “otuz yıldır incelemelerimin sonunda yanıtını bulamadığım tek bir sorun var, kadın ne ister?” diyen Freud’u anlayabiliriz. Kadın “karanlık kıt’a”dır. Bu tür anlam kaymalarından sakınmak için Lacan’ın bir doz Zizek ile birlikte alınmasında fayda vardır herkes için. Elbette, “Lacancı düşünce”nin feminizmle nasıl bir ilişkisi sözkonusudur, feministler Lacan’ı nasıl okuyorlar ve ne alıyorlar, dahası psikanalizi kullanma biçimleri ne yöndedir ve Zizek ile atışılan mesele nedir ayrı bir bahis olarak kaydedilmeli. Ben artık kapatayım şu parantezi izninizle, konuya döneyim buradan.)

Feminist eleştiri, felsefenin ve düşüncenin cinsiyetsiz bir alan olduğu varsayımını geçersiz kılmakla kalmaz, her tür anlatıya ve dile rahatlıkla sızan (kimi zaman küçümseyen ama daha çok da kadını övüyormuş gibi yapan) “kadın doğası” ve “kadınsılık” gibi vurguların hiç de masumane olmadıklarını da gösterir. Durum felsefe açısından da her bakımdan aksini gösterir zaten, hem kurumsal pratiği hem de dilsel yapısı aksini kanıtlar. Felsefe tarihi, bu eleştiriye göre, hem kadınların felsefi etkinlikleri yok saymış, hem de bu yok sayışını (kurumsal ve söylemsel yapısıyla) bir düşünce biçimi haline dönüştürmüştür. Bir tür epistemoloji egemen hale gelmiştir böylelikle. Hiyerarşik kavramsal yapının (doğa-ruh, madde-zihin, beden-düşünce, duygu-akıl) ikili işleyişi ile bu epistemik yapı genel geçer hale sokulmuştur. Fıtrata, toplumsal yasaya ya da biyolojiye işaret etsin etmesin, kadın-erkek ikiliği de bu epistemolojik temelin dolaysız bir teazahürüdür.

“Filozof Hypetia”

Kadından beklenen ve olması istenen her durumda kadınlığınınbilincinde olması ve kadınsılığa sahip çıkmasıdır. Kadının ve kadınlığın bu yüceltimi mevcut epistemolojinin ürettiği bir düşünmeye bağlıdır. Muhafazakar modernler değil yalnızca, modern muhafazakarlar da bu noktada benzer bir söylemi “erkeklik” ve “erkekleşme” eleştirisi kılığına sokarak feminist eleştiriye karşı sürdürmektedir. Böylece “erkeklik”e mesafe koyulduğu ama “kadınlık”ın da elden çıkarılmadığı bir durum sağlandığı sanılmaktadır. Sadece bu söylemi kullanan erkeklerin değil kadınların da rağbet ettikleri bir şeydir bu. Erkeğin iktidarı sarsılacak, şiddet ve saldırganlık gibi, kabalık ve bencillik gibi eril özellikleriyle alt edilecek, ama “kadınlık” denilen şey, şefkat gibi, yumuşaklık gibi, duyarlılık gibi kadınsı özellikleriyle muhafaza edilecektir. Oysa sorun tam da burada bu ayrımın kendisinde gizlidir ve mevcut cinsiyetci söylemin bu şekilde zarif kullanımı da asli sorunu hiç değiştirmemektedir. Mevcut ikili ve hiyerarşik epistemolojiyle  başetmek bu kadar kolay olsaydı ne güzel olurdu gerçektende. Felsefeye  dönersek, Kartezyen rasyonalizm dediğimiz düalist dizgenin, bu  hiyerarşik-kategorik yapının mantıksal bir sonucu olduğunu saptayabiliriz burada. Rasyonalizm bu haliyle, “düşüncenin saf bir erilleşmesidir“.

Descartes bunun tek başına suçlusu değildir haliyle. O, bir düşünce yapısının belirli bir formülünü ortaya koymuştur. Marit Rullmann bu nedenle “Kadın Fiozoflar”ın tarihini yazmaya yöneldiğinde bunu, “… baştan beri feminist felsefenin amacı, felsefi düşünme alanında kadınların bu çifte dışlanmalarını göstermek ve bunun bilgi teorisi bakımından önemini ortaya çıkarmak olmuştur.” ( sf. 13) der. Hiyerarşik ikilikler dolayısıyla feminist felsefe eleştirisi bu noktadan itibaren dil eleştirisi biçini alır, çünkü ister felsefe dışında olsun ister içinde öyledir ki “kadın” ya da “kadınlık” hakkında konuşmak ataerkil önyargıların yinelenmesinden ibaret bir pratik sergiler. Dolayısıyla Rullmann karşı tarih yazımını epistemolojik bir sorun olarak da ifade eder; “Eğer şimdiye kadar kadın, felsefede bir eksiklik, erkek varlığı ve düşüncesinin negatifi olarak görülmüşse, yapılması gereken, bu bilgi teorisi bakımından da önemli olan durumun gösterilmesi, yani felsefi düşüncedeki cinsel başkalığın hesaba katılmasıdır.” (sf.15)

Cinsel başkalıktan sözetmeye başladığımızda işler hepten sarpa sarıyor görünmektedir. Çünkü buradan itibaren mesele artık “kadın filozoflar”ın varlığı yokluğu konusu olmaktan kategorik olarak çıkar. Örneğin Beauvour’dan söz ederken ona  kadın filozof demenin cinsiyet ayrımcılığı mı olduğu, yoksa yok sayılan dişiliğin fılozoflukla ilişkilendirilmesi ve haksızlığın telafi edilmesi mi olduğunu tartışmak anlam kaybına uğruyor burada bir bakıma. Meselenin tam bu noktasında da baba bir sorunla(kaşınıyorum!) karşı karşıya geliyoruz çünkü: Erkek Akıl. Konunun anlaşılması için Genevieve Lloyd’un aynı adlı kitabına bakılmasında fayda var. Lloyd, meseleyi bütün bir felsefe tarihi içinden Akıl’ın erilliği noktasında masaya yatırmaktadır. Akıl sorgulanmasının çeşitli biçimleri mevcut (Farnkfurt okulu, Feyerabend, Kovel vs.) Lloyd bunu feminist bir perspektiften derinleştiriyor ve cinsiyet sorunu dolayımında okuyor. Dolayısıyla, bu ince fakat teorik olarak ağır ve tez olarak sert kitap, aklın cinsiyetci yapısını tartşmaya açıyor.

Platon’dan Descartes’a, Kant’dan Sartre’a düşünce tarihinin içinde işlediği akıl paradigması ya da verili Akıl idealleri Lloyd’un iddiasına göre kadını dışlamakla kalmaz yalnızca, kadınlığı oluşturan şey de bizzat ve aynı zamanda bu dışlama yoluyla işletilir. (Öyle anlaşılıyor ki feminizm bu şekilde giderse ocağımıza incir ağacı dikecek bir yol izlemektedir). Kadının felsefe içinde arıza çıkarmaktan başka bir yolu yok gibidir durum böyleyse.  Felsefi yargılar, belirli türdeki önyargılardır cünkü: “En kolay ve neredeyse tartışmasız kabul göreceği önceden bilinen yargılar, kadınların ‘doğa’ları, rolleri, işlevleri, nasıl olmaları ve nasıl olmamaları gerektiği, onlardaki ahlaki duygunun ya da akıl yürütme yetisinin zayıflığı, bedenlerine ve tutkularına kolayca yenik düşmeleri vb. vb. konularda verilir.” Başta da söylediğim gibi bu yargıların ille de olumsuz bir görünümle ortaya çıkmaları gerekmez, aksine ve özelliklede günümüzde bu yargılar kadınlığı olumlayan ve kadınsıllığı yücelten olumlu bir söylemle de orata çıkabilmektedir. Felsefe ve kadın ilişkisinin zorluğu bu noktada açıklık kazanır. Bu yargılar, felsefenin hiç de saf ve her şeyin üzerinde bir işleyişe sahip olmadığını, cinsiyetler üstü bir konumu olmadığını gösterir.

Feminist eleştiri’nin (teorinin ya da felsefenin) tek boyutlu ve yekpare bir öğreti olduğunu düşünmek saçmadır. Feminizme yönelik itirazların genelde gürültüye getirdikleri bir konudur bu. Feminist eleştiri de elbette kendisini vareden tarihsel koşulların ve düşüncenin tezahürüdür öncelikle. Fakat, sadece marksist feminizm, radikal feminizm, psikanalitik feminizm, postyapısalcı feminizm gibi kuramsal-politik çeşitliliği değil, farklı dönemselliklere karşılık gelen dalgaları da sözkonusu olduğundan ayrımları önemsiz görebileceğimiz anlamına gelmez bu. Hatta şu bile söylenebilir, kategorik olarak feminist eleştiriyiindirgeyebileceğimiz ve orada hesabını görebileceğimiz bütünsel feminizm sözkonusu bile değildir. Judith Butler femimizmin “kadın öznesi”nin üstünü çizip tartışmaya açtığında feminist eleştiriyi sürdürmektedir yinede.

Bu noktadaki ayrımlara dikkat edilmesi yerinde olacaktır. Birinci dalga feminizm sıkıca aydınlanmacılığa bağlı  olarak “kadın hakları”, “eşitlik”, “özgürlük” gibi taleplerle politik feminizmin ana gövdesini belirleyecek şekilde ortaya çıkmışken, üçüncü dalga feminizm kuramsal ve felsefi olarak aydınlanmacı aklı ve epistemolojiyi de hedefleyerek bütün bir patriyarkal kültürel dünyanın sorgulanmasına niyetlenen teorik-politik bir tavır geliştirir. Böyle bir yaklaşımda “kadın-erkek eşitliği” gibi bir öncelikli ontolojik tavır beklemek yersizdir. Dolayısıyla bu eleştirinin “erkekleşme” tehlikesine karşı “modern muhafazakarların-muhafazakar modernlerin” endişeli olmaktan çok buyrukçu olan uyarılarına ihtiyaçları yoktur.

“çıplak filozof” beauvoir

Feminizm genel anlamda modern düşünce ve politik hareketlerin önemli bir parçasıdır; kadının erkekleşmesinden ibaret değildir getirdikleri, aksine belirli bir şekilde kadının özerklik kazanmasının olduğu kadar dinsel ya da seküler ideolojik ve politik sistemlerin cinsiyetci yapısının deşifre edilmesinde asli bir rol oynamıştır. Kadın feminizmden önce ve feminizmin dışında da erkekleşebilmektedir, dahası belki de asıl erkekleşme sorunu “kadınsılık” denilen şeyin kendisinde de gizlidir, çünkü böylece “yok”luğunu telafi etmekte ve erkeğin bakışına göre çoktan zaten konumlanmış olmaktadır.Marksizm kendi tarihsel koşulları sınırlarında toplumun sınıfsal analizine teorik bir açıklık getirmişse, feminizm de bu açıdan cinsiyetçilik analizine açıklık getirmiştir. Bununla birlikte her ikisinin de aydınlanmacılığın çocukları olarak temel sorunlarla koşullanmış olarak ortaya çıktıklarını söylemek bugün artık zor değil (ve gerekli). Bu sebeple, feminist eleştiri, asıl olarak 1960’lardan sonra belirginleştirdiği dil ve akıl sorgulamasıyla başka bir  önem kazanıyor. Psikanalizin ve dil felsefesinin eleştirel bir yorumundan çıkar bu eğilim, bir dil eleştirisi olarak belirginleşir.

Feminist eleştiri,  bir edebiyat eleştirisi olarak ağırlık sahibiyse de siyasetin ve felsefenin sorgulanmasında da özgül teorik-pratik sonuçlar doğurur. Aklın ve dilin sorgulanmasında “ideoloji eleştirisi”nin derinleştirilmesi ve genişletilmesi söz konusudur örneğin. Özellikle edebiyat metinlerinin incelenmesinde gördüğümüz eleştirinin, bir metin eleştirisi olarak geliştirildiğini görüyoruz. Böylece okuma biçimlerimizin içeriği genişlediği gibi, kendisi de farklılaşıyor. Feminizmin eleştirel bir düşünce biçimi olarak siyasete, edebiyata, felsefeye sokulması ve çalıştırılması, feminist felsefenin belirli bir yön kazanması sanıyorum Simone Beauvoir ile belirginlik kazanıyor diyebiliriz. İlginç olan şudur ki, feministliğinden herhalde asla şüphelenmeyeceğimiz Beauvoir hiç de sanıldığı erkekleşmemiş, erkeksileşmeyi marifet saymamıştır. Aşk Mektupları’na bakılırsa, “kadınsı” olan çok az kadının onun gibi gerçeklikle tutkularına sahip çıktığını, kendini yalınlıkla ortaya koyabildiğini, eril dili bile kullanmaktan çekinmediğini görebiliriz. Beauvoir, sevgilisi Nelson’a “erkeğim, kocacığım, hayvanım” diye seslenir, eril dili böyle kullanmaktan da sakınmaz. Beauvoir ile birlikte sanki feminist felsefe yeni bir boyut kazanır: “kadın filozoflar”, böylece, hem kadın oluşu hem de filozof oluşu köklü/radikal bir sorgulamanın konusu haline getiren yolları açarlar. Edebi metinlerin incelenmesinden köklü bir toplumsal ve felsefi hesaplaşmaya feminizmin bu yönelişi, gelenekle modernlik arasında süregiden ideolojik çatışmanın ötesindeki perspektivzmiyle uygarlığı yeniden anlamayı ve soruşturmayı olanaklı kılacak kapıları aralar.

Feminizmi bir erkekleşme durumu olarak ya da erkekle aynılaşma durumu olarak anlamak, çıkış noktasına göre ideolojik bir kadın fobisinibastırma girişimi olabilir. Böylesi bir fobi feminist kadınların şirretliklerinden ya da başka durumlarda erkeksi tavırlarından yakınıyor gibi görünür, ancak asıl mesele sanki cinsiyetin ideolojik/politik bir sorun olduğunun ve bunun da belirli söylemlerle (dil içinde) doğallaştırıldığının bastırılmasıdır esas olarak. Yapısalcılık sonrası feminizmin yaklaşımları özellikle tam da bu noktada “kadınlık” söyleminin sökülmesidir. Kadim kavram ve kategorilerin eril tahakkümün biçimleri olarak bu elden geçirilişi kendi başına skandalvari bir nitelik taşır. Üstelik bunu bütüncül bir öğreti ya da evrensel bir yöntem ya da nihai bir geçerlilikle belirlenmiş bir bilme prosedörüyle yapmamaktadır. Berktay, feminist felsefecilerin mutlakçılıktan da relativizimden de ayrı duran bir perspektivizme dayandığını belirtiyordu yazısında. Böylece, eleştiri, kadınlığın, kadınsılığın, kadınlık söyleminin ve kadınlık arzularının dilsel/ideolojik kuruşuna bağlı önkabulleri ve hiyerarşileri deşifre etmeye, bu yapıyı ve mekanizmalarını sorgulamaya yönelir. Dilin ve bir ideoloji olarak aklın sorgulanması cinsiyet ayrımcılığı noktasından bakışıyla feminist felsefenin en önemli boyutudur kanımca. Evrensellik kılığına bürünmüş sabitlikler, olağanlaştırılmış olduğu için kendiliğinden anlaşılır olan yargılar, doğal hale sokulmuş kapitone noktaları, yerinde müdahalelerle sökülür, tartışmaya açılır. Felsefe ve kadın ilişkisi zor bir ilişkidir, ancak öyle anlaşılır ki artık zorluk felsefe içinde söz konudur.

Bütün bu hadise, yani söz konusu felsefe ve bu felsefenin feminist eleştirisi, bir genellik içinde söyleyecek olursam Batı’yla ve Batı Felsefesi denilen tarihsel süreçle ilgilidir, ancak bunu söylerken Doğu ile Batı’yı ayıran sınırın hayali olduğunu unutmamak gerekiyor. Felsefenin kavram ve katogorileri, epistemolojisi sorgulanırken eril yapı ve fallusmerkezcilik hedeflenmekte ve cinsel başkalık üzerinden felsefe tarihi yeniden düşülmektedir. Dil’in ve Akıl’ı sorgulanması bu bakımdan aydınlanmacılıkla ve formüle edilmiş haliyle kartezyen rasyonalizmle sınırlandırılamayacak bir boyut içerir. Sorgulama, bir tür kurgu sökümüyle, geleneği ve kadim düşünceleri de kapsar.

Yazıyı bitirirken, feminist olup olmamayı bir yana bırakalım demek istiyorum. Bir açıdan feminizm modern bir ideolojidir ve bu anlamda feminist olup olmamak asıl konu değildir. Aslında yazı içinde Fatmagül Berktay’ın işaret ettiği noktalardan hareketle, feminist felsefenin hedeflediği sorgulama noktalarını bahse açmayı ve ne türden karşı öneriler ve itirazlar geliştirildiğini sunmayı düşünüyordum. Berktay’ın özellikle perspektivizm dediği şeyin üzerinde durmaya değer. Ancak bu kadar toparlayamabildim ve yazıyı artık burada kesiyorum. Bitirirken başlangıç noktasına dönmeyi ve herkesin kendi meşrebince cevaplayacağı gıcık soruyu tekrarlamayı istiyorum: Felsefe tarihinde Platon’a, Gayali’ye, İbn-i Rüşd’e, Kant’a, Hegel’e, Sartre’a karşılık gelen kadın filozoflar var mıdır? Neden?

Kaynak: mutlaktoz.wordpress.com

Categories
Kitap

Despantes’ten ‘Yeni Feminist Manifesto’: King Kong Teori

“Yeni bir feminizm manifestosu” olarak görülen King Kong Teori erkekliğin her gün üretildiği bir düzene provokatif denilebilecek bir üslupla saldırıya geçiyor. Bu kitap kim içindir, yazarı Virginia Despentes tüm ötekileri, dışlanmışları sıralamaktadır: “Bir çirkin olarak diğer çirkinlere, yaşlılara, ablacılara, frijitlere, hiç düzüşmemişlere, düzüşülmezlere, histeriklere, kaçıklara, fıstık gibi hatunlar pazarının dışına atılmış bütün hatunlara yazıyorum…” Dahası da var elbette: “Evde kalmışlar, acayipler, kafası kazınmışlar, giyinmeyi bilmeyenler, erkeklerden hediye alamayanlar, her önüne gelenle yatanlar, şişman orospular, sıska sürtükler, amı hep kuru olanlar, koca göbekliler, erkek olmak isteyenler, erkek gibi davrananlar, porno yıldızı gibi olmayı isteyenler, herifleri sallamayıp kız arkadaşlarıyla ilgilenenler, koca götlüler, siyah kalın kılları olup da ağda yapmayanlar, yabaniler, gürültücüler, önüne gelen her şeyi kırıp dökenler, parfümleri sevmeyenler, kıpkırmızı ruj sürenler, şırfıntı gibi giyinebilmek için uğraşıp da eline yüzüne bulaştıranlar, sokakta erkek kıyafetleri ve sakalla dolaşmak ya da her şeyini göstermek isteyenler, kompleksleri yüzünden çekingen olanlar, hayır demeyi bilmeyenler, yola gelmeleri için kapatılanlar, korkutucu olanlar, acıması olanlar, cinsel arzu uyandırmayanlar, derisi sarkıklar (…), kendini korumak için yalnızca kendine güvenenler, terbiyesini takınmayanlar; işte bunlar için yazıyorum. Benzer şekilde, koruyucu olmak istemeyen erkekler, olmak isteyip nasıl yapılacağını bilmeyenler, dövüşmeyi bilmeyenler, sulugöz olanlar, ne hırslı, ne rekabetçi, ne koca sikli, ne saldırgan olanlar, ürkek, çekingen, savunmasız olanlar, işe gitmektense evle ilgilenmeyi tercih edenler, narinler, keller, memnun etmeyi bir türlü beceremeyenler, kendini becertmek isteyenler, kendine güvenilmesini isteyenler, geceleri tek başınayken korkan erkekler için de yazıyorum.”

Erkek egemen düzende bunca çeşitliliğiyle toplum dışına itilmiş, bir kenarıyla uyumsuzları arkasına alan yazar kadınlık ve erkeklik hallerinin baskılanma biçimlerini, iktidar ilişkilerinin kurulmasındaki incelikli ağları teker teker çözümlerken burjuva konformizminin dile getirmekten hoşlanmadığı, yok saymak istediği ne varsa hepsini toplumun suratına fırlatıp atıyor.

Despentes’in feminist mücadeleyi küçümseyenlere de bir çift sözü var: “Feminist kavganın akla mantığa dayanmayan ya da aciliyeti olmayan bir fazlalık, bir zengin meşgalesi olduğunu açıklamak isteyenleri pek çoktur. Bir baskıyı tahammül edilemez bulup, ötekini şairane diye değerlendirmek için ya sersem olmayı ya da fena halde sahtekar.”

Tecavüzün ve buna bağlı travmanın çözümlemesi oldukça sağlamdır. Tecavüzü gerçekleştiren güdüler, erkeğin içsel, doğal arzuları değil politik inançlarıdır. Bu haliyle erkeklik ve tecavüz birbirini tamamlamaktadır. Daha önce kendisinin de erkekler tarafından tecavüze uğramasından dolayı bacak arasının zorla ayrıldığında herifi yaralamayı öğretmeyen, direnmeyi suç olarak atfeden topluma kızgındır. Burada topluma, özelde erkeklere nefretle dolu olmasını anlatır. Tecavüze uğrayan bir kadının, eğer ölmediyse her halükarda suçlu sayıldığını, bunun bir iktidar ilişkisi olduğunu söyler. Ataerkiye göre kadının ürkek kalması gerekiyordur, yoksa erkeklik nasıl tanımlanabilirdi? Erkek, gücünü kadına öğretilmiş edilgenlik, zayıflık, çaresizlik halinden almaktadır. Despentes kadınlara jilet taşımasını önermektedir.

Kitabın ‘düşmanla yatmak’ bölümünde fahişelik deneyimlerini anlatırken toplumun fahişeliğe her zamanki ikiyüzlülüğüyla baktığı, fabrika işçiliği ile seks işçiliği arasında nitel bir fark bulunmadığını söylemekte, dergilerde, televizyonlarda, vitrinlerde, tabelalarda, podyumlarda sergilenip satılan kadınsıllık ile orospular arasındaki benzerlikleri göstermektedir. Kapitalist pazarda durum budur: “Kadınların bedeninin erkeklere ait olmasının tek karşılığı, erkeklerin bedeninin de barış zamanı üretime, savaş zamanı devlete ait olmasıydı.”

Porno filmlerin tecavüzü arttırdığı iddialarını saçmalık olarak gören Despantes, Anne Sprinkle’den alıntıyla şunu söyler: “Pornografi kendimize bakabileceğimiz bir ayna gibidir. Bazen gördüklerimiz çok da sevimli olmayabilir ve bizi çok rahatsız edebilir. Fakat kendini tanımak, gerçeği öğrenmek ve ona yaklaşmak için muhteşem bir fırsattır.”

Örneğin tecavüz pornoları. Porno filmlerden önce de askerler işgal ettiği bölgede bulunan kadınlara tecavüzü kendilerinde hak görmektedir.

Kadınların mazoşizme eğilimi olduğu sıkça söylenir. Despantes de katılır buna ve şöyle açıklar sebebini: “bu hormonlarımızdan yahut mağara döneminden değil, belli bir kültürel sistemden kaynaklanır.”

“Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir kadın arıyorum” ile “Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir erkek arıyorum” arasındaki söylem farklılığı inceleyen Despantes, bu söylemlere karşı verilen tepkiler bağlamında erkek ve kadın rollerini sunmaktadır.

102 sayfalık kitabın son bölümü “Erkekler Ne Zaman Özgürleşecek?”tir. Öyle ya, hep erkekler kadınların nasıl özgürleştiğini anlatacak değildir…

Despantes, Angela Davis, Wirginia Woolf gibi feminist yazarlardan yararlanır ama onun ayırt edici özelliği deneyimleri ile birlikte lafı dolandırmadan erkek egemen düzene büyük bir özgüvenle meydan okuyuşudur. Sanırım kadınların gün geçtikçe susturulduğu bir dönemde Despantes’in sesi feminist mücadeleye güçlü bir soluk katacaktır.

Not: Kitap 2005 yılında Peter Jackson’un yönettiği King Kong filmi ile beraber okunması önerilir.

Baran Sarkisyan

 

 

Categories
Kadın

Erkek Neden Tecavüz Eder?

Cinsel açlık içerisindedir, erkekliğini kanıtlamak istemektedir, penisi onun biricik gücüdür, penisi sünnet törenlerinde yüceltilmiştir, toplumsal cinsiyet alanında egemenlik rolünü oynasa da son derece eziklik içerisindedir, devleti arkasına almıştır, ikiyüzlü bir ahlakla yetiştirilmiştir, porno filmlerde öyle izlemiştir, her gün ettiği küfürlerle zaten tecavüzün teorisini yapmıştır, kadın onun omurgasından yaratılmıştır, ‘illa cenneti mi beklemek gerekir’ diye düşünmüştür, kadın zaten tarladır diye düşünmüştür, evlenmek için yapmıştır, boşluk bir anına denk gelmiştir, kimse görmez diye düşünmüştür, azgın bir anına denk gelmiştir, görürlerse görsün diye düşünmüştür, kadının başı açıktır, kadının eteği kısadır, kadın ona sanki gülümsemiş gibidir, kadın zaten orospudur diye düşünmüştür, kadının aynasında kendisinin her zamanki aşağılık halini görmüştür, aynayı kırmak istemiştir, cinsel ilişkinin karşılıklı arzuya dayanması gerektiğini reddetmiştir, cinsel ilişkiyi sevişme olarak değil ‘sikme, becerme’ olarak tanımlamıştır, cinsel özgürlüğü bir yerden duymuşsa da ‘her istediğini becerme hakkı’ olarak anlamıştır, kimse ona eşitlik nedir, özgürlük nedir, feminizm nedir öğretmemiştir, kendisi de bunu öğrenmek için çaba göstermemiştir, bunun için bir mücadeleyi hayatının merkezine koymamıştır, ataerkinin inşa ettiği erkekliğini hiç sorgulamamıştır, kendisini yıkıp yeni baştan inşa etmemiştir, karşı cinse yabancılaşmıştır, hayatı boyunca erkek egemen düzenin hastalıklı sularında yüzüp egemenliğin tadını çıkarmıştır.

Yaşadığımız ülkede cinayet haberlerinin fezlekesini tutabilsek de taciz, şiddet, tecavüz haberlerinin fezlekesini tutamayız, çünkü sayısızdır, çünkü herhangi bir kadının herhangi bir caddede yürürken, herhangi bir otobüste seyahat ederken, herhangi bir okulda okurken, herhangi bir yerde çalışırken erkeklerin gözleriyle, elleriyle, diliyle tacize uğraması her zaman ihtimaller dahilindedir. Her kadın en az bir kez tacize uğramıştır; arkadaşı tarafından, amcası, eniştesi tarafından, öğretmeni tarafından, patronu tarafından, kocası tarafından, hiç tanımadığı biri tarafından. Bunlar sonuçları itibariyle önemlidir ama nedenleri de önemsenmelidir: O neden, bizi tepeden tırnağa sarmış olan ataerkidir. Genelde bu olayları her zaman ‘bizim dışımızda gelişen olaylar’ olarak görürüz. Bu anlayışı topyekun reddetmeliyiz. Tecavüzün hayalini kuran bir erkekle tecavüzü gerçekleştiren bir erkek arasında yakalanma / yakalanmama kaygısı dışında hiçbir fark yoktur. Kendimizi sorgulamalı, yıkmalıyız.

Yaşadığımız düzen kurumları ve ahlakıyla erkekten hali hazırda potansiyel tecavüzcüler yaratmaktadır. Eğer erkek, ataerkinin inşa ettiği erkekliğini sorgulayıp yıkmıyor ve yeni baştan yaratma mücadelesine girmiyorsa potansiyel tecavüzcüdür.

Baran Sarkisyan

Categories
Gündem

Feminizmi Eleştirmek

Türkiye’de kadınların mücadelesinin kitleselleşmesinin ardından erkini yitirme kaygısına düşen erkekler kadına düşmanlıklarını feminizme karşı düşmanlık olarak ifade etmeye başladılar. Bu anti-feminist grup, elbette feministler gibi tek bir homojen yapıdan oluşmamakta; içerisinde erkeğinden kadınına, sosyalist iddiası taşıyanından milliyetçisine dek yelpazesi genişlemektedir.

Son olarak Taksim’de feministlerin yaptıkları kitlesel yürüyüş ve taşıdıkları envai çeşit dövizler sebebiyle birçok eleştiriye, daha doğru bir ifadeyle hakarete maruz kaldı. Ahlaksızlıkla, namussuzlukla suçladılar. Tıpkı herhangi bir kadının, feminist olmasa bile, erkeğin ahlakını reddettiğinde, erkeğe karşı sesini yükselttiğinde, ev işlerini yeteri kadar iyi yapmadığında, gece sokağa çıktığında, mini etek giydiğinde, imamın veya devletin onayını almaksızın sevgilisiyle seviştiğinde suçlanması gibi. Feministler toplumca tabu kabul edilen konuları dövizlere taşımış. Örneğin, orgazmın bir hak olduğunu, meme uçlarının var olduğunu, kiminle nerede nasıl sevişeceğine kendisinin karar vereceğini, çükün bir gücü temsil edemeyeceğini, velev ki ”Kezban” olduklarını, Lilith’in fahişeleri olduklarını dile getirmişler. Cinsiyet sorununa uzak olanlar için elbette bu sözler, verili tabular ve erkek ahlakı göze alındığında tepkilere yol açması doğaldır. Orgazm hak değil midir, meme uçları yok mudur? Sevişmek için kimden onay alınması gerekir? Kadınlar gece sokağa çıkmasın da evde kocasına, babasına mı hizmet etsin? Erkek kısa şort giyebiliyorken ve bu kadınları tahrik etmiyorken kadınlar neden mini etek giymesin ve neden erkekleri tahrik ediyor? Lilith’in sürtüklerindeki ironiyi anlamayanlar acaba Lilith’i tanımakta mıdır? Erkekler acaba güçlerini gerçekten çüklerinden mi almaktadır ki ”Gücünüz çükünüz değildir” dendiğinde erkeklik gururu bozuluyor? Erkekler yıllardır hoşlarına gitmeyen kadınları ”Kezban” diye aşağılarken iyiydi de kadınlar tek yürek ”Hepimiz Kezban’ız” deyince mi sorun olmuştur?

Tabii bunlar sadece özellikle öne çıkarılan dövizlerdi. Binlerin katıldığı eylemde devrimci kadınları selamlayanlar da vardı, Cizre’yi, Sur’u, Silopi’yi unutmadıklarını, emekçi kadınların sorunlarını da sahiplendiklerini haykıranlar da vardı. Fakat maksat bağcıyı dövmek olduğundan bunlar görmezlikten gelindi.

Peki feministler hiç eleştirilemez mi? Elbette eleştirilmez değildir, fakat eleştiri, eleştirdiğini yok etmek için değil geliştirmek için yapılır ki tam olarak neyi eleştirdiğimizi de bilmemiz gerekmektedir. Çünkü bilindiği gibi veya çok kesimin bilmediği gibi feministler tek bir homojen yapıdan oluşmamaktadır. Sosyalist feministler de vardır, anarşist feministler de vardır, müslüman feministler de vardır, liberal feministler de vardır.

Feminizm, en öz anlamıyla kadın ve erkeğin eşitliği uğruna mücadeleyi kapsar. Elbette sınıfsal, ulusal farklılıklara göre bu anlayışlar değişebilmektedir, fakat ortak hedef olarak ataerkinin yıkımına odaklanmaktadır. Peki bu yıkım nasıl gerçekleşecektir? İşte burada farklılıklar başgösterebilmekte ve dolayısıyla mücadele taktiklerinden kullanılan sloganlara dek değişkenlik gösterebilmektedir.

Bu noktada liberal feminist akımları yahut sınıfsallıktan arınmış bir feminizmi temsil ettiklerini söyleyenleri eleştirebiliriz.

Kadını toplumsal koşullardan bağımsız, salt ”kadın” olarak değerlendiremeyiz. Kadınların her sınıftan, her ulustan, her mezhepten oluşuna göre ortak yönleri olduğu gibi karşı karşıya bulunduğu farklı sorunlar da bulunmaktadır ve bu görmemezlikten gelinemez. Bir kadın burjuva ile işçi bir kadının, bir Türk kadını ile Kürd kadının, bir sünni kadın ile bir alevi kadının yaşadıkları sorunlarda ortak yönleri olduğu kadar farklı yönleri de bulunmaktadır. Bu farklılıklar tek bir ortak mücadele potasında eritilebilir nitelikte iken sınıfsal farklılıklar ortaklaştırılamaz.

Emekçi bir kadının özgürleşmesi burjuva bir kadının sınıfsal olarak çöküşüyken cinsiyet olarak özgürleşeceğini belirtmekte fayda var. Fakat bu özgürleşme burjuvazi ile işbirliği içinde değil, burjuvaziye karşı mücadeleyle sağlanacaktır. Kapitalizm metalaştırdığı kadından bir meta olarak vazgeçmeyecektir. Dinler ”hayırlı meta” olarak gördüğü kadını ikinci cins saymaktan vazgeçmeyecektir. Erkek devleti, kadınların mücadelesi büyüdükçe kadınlara karşı baskısının artacağından şüphe yoktur. Dolayısıyla kadın mücadelesinde devlete, kapitalizme ve dine karşı yönelmeyen bir kadın hareketi başarısızlığa uğraması kaçınılmaz olacaktır.

Feministleri erkek düşmanlığıyla suçlayanlara gelecek olursak; bu iddia sahipleri öncelikle başkaldıran kadınları kendilerine düşman bellemiş kişilerdir. Feminizm, kadının yüceltilip erkekliğin aşağılanması değil, toplumsal cinsiyet alanında doğan eşitsizliği ortadan kaldırmayı hedefleyen bir düşünce akımıdır. Her sene yüzlerce kadının erkek şiddetiyle öldürüldüğü, her saat başı kadınlaların sözlü ve fiziksel olarak taciz edildiği bir ülkede feminist akımların doğması gayet gerekli ve doğal olanıdır.

Şu bir gerçektir ki, bu ülkede feminizm kadar ataerki eleştirilmemiştir. Taciz, cinayet vakaları dahi bireysel bir suç olarak ele alınıp öyle lanetlenmiş, dolayısıyla kadınlara yönelik taciz ve şiddet tekrar ve tekrar üretilmiştir. Nasıl ki toplumsal alanda sınıfsal, ulusal sorunlar bir gerçekliktir, cinsiyet sorunu da bir o kadar gerçekliktir. Kapitalizm, faşizm nasıl ki bir sistemdir; ataerki de hukukuyla, ahlakıyla, yasalarıyla, geleneğiyle bir sistemdir. Bunları hiçbir şekilde gözardı edemeyiz Küçümseyemeyiz.

Türkiye’de kadınların kitlesel olarak mücadele yürütmesi yeni sayılır. Mücadeleleri büyüdükçe daha farklı sorunlarla, baskılarla karşılaşacak ve mücadele içerisinde daha da yetkinleşecektir. Gelen her türlü aşağılamalara, karalamalara rağmen kadın sorunun bir şekilde gündemleşmesi iyiye işarettir.

Baran Sarkisyan

Categories
Ulusal Sorun

Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit

Vatanseverlik nedir? Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek az Amerikalı’yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.

O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.

Diğer bir anti-vatansever olan Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve insanlık dışı bir boş inanç olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inan. İlkel insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü. Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inanç.

Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.

Diğer yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar’ın kan dolu hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur. Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve cephane için haykırmaktayız. Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika’da bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa’da Fransız, Almanya’da Alman ya da İngiltere’de İngilizler değiller mi? Bir kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi? Evet, onların vatanseverliği Roosvelt’in insanlarının adına yaptığı gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir vatanseverliktir.

Bu, Meksika’da binlerce insanı öldüren baş katil Diaz’ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.

Ama vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için yeterince iyidir bu. Voltaire’in en yakın arkadaşlarından olan ve şu sözleri söylemiş olan Büyük Frederick’in tarihi zaferini anımsatıyor bu bizlere: “Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta tutulmalıdır.”

İnsanlar vatansever olmaya zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca “savunucuları”nı destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek. Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.

Genel kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir. Gerçekten de Carlyle’ın söylediği gibi, “Savaş, kendi savaşlarını vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi kaybetmelerine izin verirler.”

Her savaşı aynı nedene dayandırmak da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım. Kalplerimiz gaddar İspanyollar’a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru, bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler’in birçok Kübalı’yı öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene de Amerikan Toplumu’nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş, kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık söylemek gerekirse Amerikalılar’ın hayatları, kanı ve parası İspanya hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika’nın kıskacı altındayken, Küba’yı özgürleştirmek için yollanan askerlere savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.

Bu tür sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve Gran Düka’lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle savaşı başlatmıştı.

Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki, silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.

Ne var ki, daha güçlü bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.

Yüzyıllardır toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları, kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o kadar çekici olacaktır.

Bir ordu ve bir donanma insanların oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı’nın ABD’nin gurur ve zaferlerini hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri, filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek için mi dedim? “Cesur oğlanlar” yeterli yemeği bulabilmek için isyan etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.

İki yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki? Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle kalmıştı, “bir çocuk için unutulmaz bir anı.”

Gerçekten de hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse, insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?

Biz Amerikalı’lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz Amerika’nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.

İşte vatanseverliğin mantığı budur.

Vatanseverliğin ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.

Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!

Ben Amerika’da militarizmin dünyanın diğer yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.

Bunun başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet de İncil’in yolunu seçiyor: “Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek yapayım.” Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. “Dünyayı görmek için iyi bir fırsat!” diye bağırıyor hükümet duvarlardan. Masum çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus’a doğru ilerliyor.

Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler’in ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür. Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM.

Emma Goldman

Çeviri: Kara Kedi

Kaynak: “Patriotism, a Menace to Liberty” (1911).
Print Friendly