Unutmak Devrimcidir

Unutmak devrimcidir. Son derece aktif bir eylemdir unutmak, yeniden doğmak yeniden yaratmak demektir. Fakat sadece belirli geçmiş bir tarihi unutmak anlamında değil bu, yaratan unutarak ilerler, etkin bir güç olarak.

Unutmak, gözlerini kapamak değildir, gözlerini kapamak unutmamaya dairdir, gözlerini kapar geçmişi ziyaret edersin. Unutmak gözlerini açmaktır, ne geçmişe ne de geleceğe; tam bu ana.

Niçin unutmayız peki? Hangi uyaranın etkisinde unutmayız? Bir daha tekrarlanmaması için mi? Fakat unutmayarak onu her gün ya da takvimin bir yaprağı uyarınca aynı kederli/öfkeli duygularla yaşamıyor muyuz? Tekrarlanmasına ne hacet! Aynı nehirde iki kez yıkanamaz diyen filozofa karşılık tek taslık suyla her gün ya da her sene aynı suyu başımızdan aşağı dökmek de ne demek oluyor?

Niçin unutmayız? Bizde yarattığı güçlü bir etkinin uyarısıyla olduğu malum, teslim alır bizi fakat bir kimse neden tekrar geriye dönüp yad etmek ister? Bugünün sıkıntısıdır bu. Bu anda sıkılan kimse ya geçmişe döner yüzünü ya da geleceğe. Yarın olur, yine geçmişe ya da geleceğe döner yüzünü. Sürekli tekrarlanır bu. An gittikçe silikleşir, silikleştikçe daha da sıkılır ve daha çok geçmişe veya geleceğe döner. Geçmişi yad etmek eğer beni güçlü kılacaksa yad edeyim fakat bende sadece keder ve öfke uyandırıyor ve kudretimi düşürüyorsa neden yad edecekmişim? Bir borç olarak mı ya da bir görev?

Her anmanın anılanı tükettiği fikrindeyim, her anma biraz daha tüketir. Neden anıyoruz? Anıyoruz işte! Ama neden? Unutmadığımız için. Tıpkı dini bir ritüeli yerine getirir gibi.

Anıyoruz, pekala anarken neyi yaratıyoruz, ölülerin birgün dirileceğine inanan dindar değilsek eğer? Değerlerini ideallerini yaşatmak mı dedi birisi? Ben sürekli yıkıp yaratmaktan bahsediyorum. Nasıl bir eylem olursa olsun, bir eylem yaratabildiği ölçüde etkin bir güçtür. Yaratmak için yıkmak gerekiyor, yıkmak için yıkılacak olanı sorunsallaştırmak gerekiyor. Düzenlemiş ve yer almış olduğunuz anmalarda neyi sorunsallaştırıyorsunuz? Her yıl takvimin yaprağı uyarınca aynı şeyi sorunsallaştırmışsanız henüz onu yıkamamış yenisini yaratamamış fakat bunu da sorunsallaştırmayarak, acaba neyi eksik ya da hatalı yapıyoruz sorusunu da sormayarak bu anmaları gelenekselleştirerek sırf analım diye yapıyorsunuzdur.

Niçin unutmuyoruz? Unutturulmaya karşılık bir inatla mı? Ama bu da etkin olana (örn: etkin devletin yaptığı bir katliamın yarattığı duygulara) bağlılığın ifadesidir sadece. Reaktif olan yaratıcı değildir, o daima etkin olanın belirleyiciliği altındadır. Yaratıcı olamayan, hayatını salt tepki üzerine kuran kimse zamanla tükenir.

Geçmişi unutan kimse bugünün etkin güçleri etkisinde kalır gibi bir iddia da sunulabilir. Çağdaş olmak gerektiğini, bugünün etkileri altında eylemeyi söylemiyorum. Etkilenişlerin kaçınılmaz olmasına karşılık etkin olmayı söylüyorum. Etkin olmak merkezi olarak bir yerde birikmiş gücün altında (parti, devlet, medya) eylemek değildir.

Geçmişini unutmak, özünü kaybetmek, köksüzleşmek, asimile olmak gibi muhafazakar tepkilere gülüp geçerim. Milli dini travmaların tepkisel söylemleri.

Çocuğunu kaybetmiş bir annenin yası bir ömür sürüyorsa bunun nedeni annenin varlığını çocuğuna adamış olmasından kaynaklıdır. Çocuğunu kaybetmek bir annede üzüntü yaratmaz ya da üzüntü yaratmaması gerekir demiyorum, bu çoğu zaman kaçınılmazdır, ancak bu etkinin bir kişi üzerinde bir ömür boyu sürmesini, ona bir yaşam tarzı edindirmesini pasif ve tükenmiş bir yaşam olarak değerlendiriyorum. Varoluşun belirli sabit aşkın bir öğeye bağlanması bitik bir yaşamdır.

Bir kimseye unut dediğinde unutacak değildir elbette. Unutmamakta direten kimse o etkin gücün duygulanımsal atmosferi içindedir hala. Yaratamayan unutmaz, yaratan unutmuştur artık.

Yaratmak çoğu zaman bir şeyi başka bir şeyle yer değiştirmek sanılıyor. Osman efendi caddesini Mustafa Kemal caddesi yapmak, Mustafa Kemal caddesini Deniz Gezmiş caddesi yapmak gibi. Yaratmak geçmişin taşlarıyla döşenmiş ana caddeyi dinamitleyip tabela işaretleri bulunmayan patikalar açmak ama asla ikaz tabelaları asmamak demektir.

“Ya ezenden yanasın ya da ezilenden yana” önermesine bakalım. Ezen ve ezilenin varlığını sonsuza yaymak demektir bu. Bu artık acımak duygusuyla eşdeğer haline gelmiştir. “Eziliyor, üzüyor bu beni, vicdanım kanıyor” demenin farklı bir versiyonudur. Artık öyle bir hal almıştır ki iki takım maç yapsa, solcuyum diyen kişi “yenilenden taraf olmam gerek”, diye düşünmeye başlamıştır. Başkaldıran bir kimse ezilen değildir artık, evet, hapsedilebilir, katledilebilir ama ezilen değildir, bir asidir o. Amerika’da siyahilerin önemsenmesinin nedeni ezildikleri için değil, başkaldırdıkları içindi. Ezilen başkaldırmıyorsa sadece kendisine acınır, bu da ezilmenin başka bir türüdür.

Baran Sarkisyan

Güvenlik

Bir hafta sonu Bakır­köy’deki dev bir alışveriş merkezinin önü. Her sınıftan düzineler­ce insan güvenlik kontro­lünden geçmek için upuzun bir kuyruk oluşturmuş. “Şef­faflık Yasası” gereği onları çıplaklaştıran, taşıdıkları tehlikelerden arındıran de­tektörün içinden geçmeleri bu tüketim tapınağına gir­melerinin olmazsa olmaz koşulu. Aynı sistem sinema­lar, pastaneler, kitap ya da giysi satan mağazalar vb. İçin de kurulmuş. Modern toplumun sloganı “adalet mülkün temelidir” olarak ifade edilebilir. Modern toplum güvenliğin sağlan­masını devlete havale etmiş­ti. Postmodern toplum ise güvenliği ‘sivilleştiriyor’. Özel güvenlik şirketlerinde çalışan güvenlik elemanlarının sayısının resmi gü­venlik görevlilerinin sayısına yaklaşması, barların ve eğ­lence yerlerinin yanısıra tüketime yöne­lik her alanın özel korumalarca denet­lenmesi polis devletinden polis toplu­muna geçilmekte olduğunun gösterge­leri. Öte yandan yeni toplum çalışanla­rın denetlenmesini bir kaynak yönetimi sorunu olarak görüyor. Emekli emni­yetçilerin müdür olarak atandıkları per­sonel müdürlükleri yerlerini insan kay­nakları departmanlarına bırakıyor.

Yeni güvenlik toplumunun şeffaflık ideolojisi esas olarak sistem için tehlike teşkil edebilecek, denetlenemeyen ke­simleri çıplak ve savunmasız bırakmaya hizmet ediyor. Yoksa post modern top­lumda ne devlet toplum karşısında şef­faf ne de hakim sınıflar ezilen sınıflar karşısında. Şeffaflık temelde meta tüke­timine hız kazandırmak amacıyla mü­badele ve dolaşım alanlarında gerçekleşiyor. Eşitlerin sonsuz değişimi bir tür şeffaflığı gerekli kılıyor.

Yeni toplumda gizlilik de şeffaflık ka­dar önemli. Baş güvenlikçi devletin ya­nısıra artık her birey kendi özel bölgesi­nin güvenliğinden sorumlu. Cep telefo­nundan arabasına, kredi kartlarından bilgisayarına kadar güvenlik şifresi ge­rekiyor. Yeni toplumun güvenliği kart­lara dayanıyor. Çalışanlar işyerinin kapısından girerken ya da işyeri içinde başka bölümlere geçerken özel şifreli kartları kullanıyor. Özel hayat alanındada benzer bir durum sözkonusu. Yeni binaların otoparklarına şifreli kart ya da kumanda cihazıyla giriliyor. Daire anahtarları yerlerini şifreli kartlara bıra­kıyor.

Yeni toplumda birey güvenliğini sü­rekli yenilemek zorunda. Kredi kartın­dan sigorta kartına kadar güvenlik va­deye bağlanmış durumda. Son kullan­ma tarihi güvenliğinizin sınırlarını belirliyor. Arabanızın, evinizin, eşyalarını­zın, sağlığınızın, ailenizin güvenliği için gitgide kısalan vadeler sonunda yeni­den girişimde bulunmanız gerekiyor. Yoksa kayıtdışı, yani güvencesiz kalabi­lirsiniz. Postmodern toplum bireylerin güvenliğini fiktif bir bilgisayar kaydına indirgemiştir. Diğer taraftan milyonlar­ca güvencesiz insan sokaklarda yaşama­ya mahkum edilirken polis imdat, SOS, alo intihar vb. yüzlerce hat sözde gü­venliği yanıbaşmızdaki telefona kadar taşıyor.

Elbette insanların güvenliğe olan ihti­yacı kapitalizmle birlikte doğmadı, İlkel topluluklar doğal tehlikelere ve düşman topluluklara karşı kendilerince tedbirler aldılar. Güvenlik topluluğun her üyesi­nin kendiliğinden içinde yer aldığı do­ğal yapılanmalar tarafından sağlanıyor­du. Daha sonraları devlete dönüşecek olan kendini topluluktan farklılaştırmış ayrı güvenlik örgütleri oluşmamıştı. Şamanlar ve büyücüler vasıtasıyla ruhsal dünyayla ilişki kurularak topluluğun güvenliğinin sağlan­ması da işin bir diğer boyutuydu. Zamanla mülkiyetin gelişmesiyle birlikte güvenlik ve devlet birbirinden ayrılamaz olgular haline geldi.

Kapitalizm öncesinin devletleri toplumdaki tüm alanlarının gü­venliğini tam olarak sağlayamıyordu. Fransız Devrimi’nden sonra bireysel alanın güvenliği hukuk temeline oturtuldu. Kan bağlarıy­la, aile dayanışmasıyla yerel inisi­yatiflerle sağlanan güvenlik yerini kurumsal, aklileştirilmiş sayısallaştırılabilir bir güvenlik anlayışına bıraktı.

Toplum denetlenebilir, öl­çülebilir bir nicelik yığını olarak tasarlanır oldu. Güvenlik örgütle­rinin toplumun kılcal damarlarına kadar yayılması, evlerin numara­lanması, hapishanelerin, kışlala­rın, okulların, hastanelerin toplumsal denetim aygıtlarına dönüş­mesi modern kapitalizmin ürünü­dür. Güvenliğin bu derece ön pla­na çıkarılması toplumda bir haya­tiyet kaybına neden oldu. Güvence için hazzın ertelenmesinin aldığı boyut bile kapitalist toplumun insanın yaşam enerjisini nasıl körelttiğini göstermeye yeter.

Günümüzün postmodern toplumun­da güvenlik, tüketim ve finansın ayrıl­maz bir parçası haline gelmiştir. Yeni toplum varlığını sürdürmek için sürekli tehlike fobisi üretmek zorundadır. Her türlü ihtiyacın doğal olmaktan çıkıp kurulduğu, oluşturulduğu bu toplumda güvenlik insanlara dayatılan bir zorun­luluk, bir toplumsal sömürgeleştirme biçimi haline gelmiştir. Riskleri fiktifleştiren postmodern toplum, hayatı başta ölüme karşı bir savunmaya indirgemek­te insanları sağlıklı yaşarken ölüme kar­şı önlem almaya zorlamaktadır. 1968’in sloganlarından biri “Sosyal güvenlik ölümdür” idi. Sağlık, hayat vb. sigorta biçimleri büyük mali fonları oluşturma­larının yanısıra hayatlarını amortismana tabi tutulmuş vadelerini bekleyen oto­matlar olarak tüketen bireylerin çoğal­masına hizmet etmektedir. Uluslararası mali sermayenin bir parçası olması anlamında bireylerin güvenliği bugün dünya borsalarına endekslere bağlı hale gelmiştir. Günümüz iktidarını ayakta tutan önemli etkenlerden biri orta sınıf­ların stantardlaştırılmış bir metaya dönüşen güvenliğe olan ihtiyaçlarıdır.

Yaşar Çabuklu

Yargısız

Suriyeliler hakkında fikrinizi sorduğumda alalacele ve hararetle cevaplar verebilirsiniz: “mülteciler”, “savaş mağdurları”, “ülkemizi sömürenler”, “pis araplar” gibi ve daha çok; fakat size Ahmed kim diye sorduğumda muhtemel ki vereceğiniz cevap “bilmiyorum” veya “tanımıyorum”dur. Çünkü Ahmed sizin için henüz bilinmeyen, yabancı bir kişidir, bir karşılaşma, ortak bir deneyim yaşamamış, dolayısıyla basitçe kodlayabileceğiniz bir kişi değildir. O her şey veya hiç birşey olma potansiyeli taşır. Belki bazılarınız isminden yola çıkarak erkek ve isminin sonunda bulundan “d” harfinden dolayı Arap olduğu yargısına varsanız bile yine kesin yargılarda bulunamazsınız. Erkek ama nasıl bir erkek, cinsel yönelimi ne veya bir transseksüel mi, belki Arap ama nasıl bir Arap, gizli bir hıristiyan mı, müslüman mı, ateist mi, zengin mi yoksul mu, eğitimli mi eğitimsiz mi ya da bunların hiçbiri mi bilemez kimse. Sadece kolaycılar ve indirgemeciler tahminleri üzerinden yargılara varabilirler ve bu yargıların hepsi yanlış olacaktır. Zaten bu sebepledir ki, birey hakkında yargıya varmak bir ulus hakkında yargıya varmaktan daha zordur. Birey karmaşık bir yapı iken uluslar için önkabuller, önyargılar ve tarih gibi bir mefhumdan dolayı kolay gibi görünür.

“Ahmed şudur” dediğimizde onu kendi dar kalıplarımıza sığdırmaya çalışmakta, onun potansiyellerini yok saymakta, dolayısıyla kendi dar bakış açımızı yansıttığımızdan kendimizi tanıtmış oluruz kısmen de olsa. Spinoza’nın görüşüyle de biraz aydınlatmak gerekirse Ali’nin Ayşe hakkındaki görüşü Ayşe’den çok Ali’ye dairdir.

Peki Ahmed şu veya bu değil midir? Hayır, Ahmed şu veya bu değildir. Sen de şu veya bu değilsin. Bilindik kodlar olan cinsiyet, ulus, mezhep gibi kimlikler bize yalnızca kafese koyulan bir kuşu gözlemlerimizin sonucunu verebilir: “uçumayan bir kuş”. Ama bir kuşun özgürce kanat çırparkenki karşılaşmaları, yuva yapışı, şarkıları, çiftleşmeleri, dansları, ölüşleri hakkında yargılar veremez. Bir kuşu gökyüzünde uçarken gözlemek yerine kafese kapatıp gözlemlemek daha kolayımıza gelir. Ya da elinizde hali hazırda bir kalıp vardır, o kalıba uyduğu oranda bu, uymadığı oranda şu dersiniz; fakat o andaki bu ile şu andaki bu her şeyin hareket ve dönüşüm halinde olmasından dolayı aynı olmasının mümkünatı pek yoktur.

Denilebilir ki kişinin doğduğu coğrafya, penisinin varlığı veya yokluğu gibi durumlar kişinin kendisi hakkında fikirler vermez mi? Verebilir elbette, lakin bunlar sadece önyargılardır ve kesinlikler içermez. Sözgelimi Türkiye’yi sadece Türklerden ibaret görsek bile “tüm Türkler aynıdır” önermesi doğru olabilir mi? Ki bunca çatışma var iken. Ya da “Ben Fransızları severim” cümlesindeki Fransız kimdir, Fransızları kim temsil etmektedir? Sanatçıları mı, tecavüzcüleri mi, bürokratları mı? Bilemeyiz, temsili yoktur. Zaten önyargı veya kabullerin kesin zannedilmesi sorun olandır. Her türlü sorun. Yani senin o kişiyle veya o coğrafyadan biriyle yaşayacağın deneyimleri de sınırlar.

Önkabullerimizi iyi ve kötü gibi değer yargılarıyla sunmak ciddi bir sorundur. Bu tıpkı sevdiğimiz bir yemeği herkes için “mutlak iyi” sanmamız gibidir.

Bugün toplumların yaşadığı karmaşanın, savaşların, kavgaların bir nedeni de bu önyargılar değil midir? Çeşitli ama sabit kimlikler bir zenginliğin değil bir yoksunluğun göstergesidir. Sabit olmayan, sürekli değişen, aralarında bir hiyerarşi kurmayan, potansiyellerinin farkında olan, organizmasız, YARGISIZ, akışkan kimlikler zenginliğin, çoğulluğun göstergesi olabilir ancak.

Baran Sarkisyan

Yazmak Niçin? / Gilles Deleuze

Kendi saltanatlarına hiyanet etmek, kendi sınıfına, kendi cinsiyetine, kendi çoğunluğuna hiyanet etmek – bundan başka hangi sebep yazmak için bir neden olabilir? Ve yazıya hiyanet etmek. Çok kişi hain olmayı düşler. Hain olmak çok zordur, bu yaratmak demektir. Orada kendi benliğini kaybetmek lazımdır, kendi yüzünü kaybetmek. Kaybolmak gerekir, meçhul oluş gerekir.

Sonuç, yazmanın sonucu? Bir kadın oluşu, bir hayvan, bir zenci oluşunun ötesinde vs. minör oluşunun ötesinde, son olarak algılanmazlık edilemezlik-oluş vardır. Oh hayır, bir yazar «tanınmış», bilinen olmayı arzu edemez. Algınamaz, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur.

Yazmanın başka bir işlevi yoktur: akım olmak ve diğer akımlarla birleşmek – dünyanın bütün minör-oluşları. Akım şiddet dolu bir şeydir, anında oluşur ve yerini bir başkası doldurur; yaratma ve yıkma arasındadır. Yalnızca bir akım yersizyurdsuzlaştığı zaman diğer akımlarla birleşebilir ki onlar da yersizyurdsuzlaşsınlar ve bunun tersi de mümkündür. Bir hayvan-oluşunda, bir insan ve bir hayvan birleşmektedirler, ama hiçbiri diğerine benzememektedir; hiçbiri diğerinin taklidini yapmamaktadır, biri diğerini yersizyurdlaştırır ve çizgiyi daha ileriye doğru iter. Ortadan değişinim (mutasyon) ve nöbetleme sistemi. Kaçış çizgisi bu oluşların yaratıcısıdır. Kaçış çizgilerinin ülküleri yoktur. Yazı birleşimi akımların birbirlerinin yerine geçmelerini sağlar ki yaşam kişilerin duygularından, toplumdan ve saltanatlarından kurtulsun.

Gilles Deleuze & Claire Parnet

-Diyaloglar

Bulanık Suda Katı Bir Atık

İnsan kendisine yarar sağlayacak karşılaşmalar yaşamamışsa veya yaşadığı karşılaşmaları kendisine yararlı kılamamışsa -nitelikli kitaplar, insanlar, olaylar, deneyimler gibi- yaşadığı kimlik bunalımdan dolayı, -ki sürekli bir kimlik dayatmasının sonuçlarından biridir bu- kendisini bir uyruk, vatandaş, mümin vd. olarak ifade etmeye çalışır. Böylelikle -geçer akçe olarak- ayağını sağlam zemine bastığını, sırtını sağlam duvara dayadığını düşünür. (Duvarsız yapamaz.) Çünkü bu kimliklerle çevresi tarafından kolayca kabul görebilir. Bu çevreler ise bozuk düzenin bozuk çarklarının dişlilerinden oluşur. Düzen bu çevrelerce yürür, yürütülür. Fakat edinilen kimlik, Ulus Baker’in de dediği gibi, bunalımla eşdeğer olduğundan varoluşunu hiçbir zaman tam anlamıyla kanıtlayamaz, sürekli bir tatminsizlik ve akabinde hınç ideolojisinin devreye girişi vardır, sürekli ötekiler yaratan, suçlayan. Böyle kişilikler hiçbir zaman kendisini birey olarak ifade edemez, bir şekilde uyruk, din, devlet adına konuşur. (Ağız kendisinin ağzı değildir, yüz kendisinin yüzü değildir, duyu alma organları kendisine ait değildir; parçalanmış bedeni standartlar tarafından organize edilir, tipik robotik yaşam, etkin oluşa değil tepkiye ayarlı) Kimliksiz ve yurtsuz kendisini çıplak hisseder ve verili düzende çıplaklık bilindiği gibi utanç kaynağıdır. Arzusu bulanık sularda doğada çözülmesi zor olan zararlı katı bir atık gibi yüzer. Dolayısıyla kendilerini hiçbir zaman gerçekleştiremez, yaratamazlar, kuvvet yoğunlukları arasında göçebe oluşları kavrayamazlar. Kimlikler, imajlar ve arasındaki bunalımda yaşayıp giderler. Ahlakçı kişiliğin kaderidir bu; etik kişilik ise bunun aksine sürekli majöriter toplumsal rolleri aşandır.

Baran Sarkisyan

La vie de bohème

Kaurismäki’nin ‘92 yapımlı siyah beyaz “Bohem Hayatı” filmi bohemliğin ne’liği veya belirsizliği üzerine düşünme fırsatı verebilir. Bohemlik edinilen veya sonradan giyilen bir ceket gibi bir kimlik değildir, imaj hiç değildir. Onun kendiliğinden bir oluşu vardır. Dolayısıyla, -hani çokluk için pek çekici olmasa da- merak edip araştırılarak sempatiyle “ben de bohem olacağım” diye birşey söz konusu değildir. Zira onun sabit bir anlamı yoktur, kendisini daha çok standart ve kural dışı olarak ifade eder. Hatta ne kadar bohem diyebileceğimiz kimse varsa o kadar sayıda farklı bohemlik vardır.

Filmin üç ana karakteri de sanatçıdır. Biri yazar, biri bestekar, biri de ressamdır. Ama üçünün ortak özelliği sanatçı olmaklığı değil, heralde öyle olsaydı klasik bir burjuva filmi seyretmiş olurduk. Onların ortak özelliği kaybeden ve tutunamayan oluşlarıdır. Bir türlü ayarı tutturamamaktadırlar ne sanatlarında, ne ilişkilerinde. Ortak dertleri de parasızlıktan ödenemeyen ev kirası, kış aylarında yakacak odun bulunamayışı ve midelerine musallat olan açlık problemi. Para kazanmıyor değillerdir, hatta düzenli bir yaşam kurma girişiminde bulunmuyor da değillerdir fakat yaşam tarzları buna müsaade etmemektedir. Kaybeden olmaları önemlidir, ama neyin kaybedeni? Şık restaurantlar, cicili bicili evlilikler, düzenli işler, sabah sporları, uygun adım marşlar, disiplinli bir hayat gibi köşe taşları bulunan bir yaşamın kaybedeni olmak çok birşeyi kaybetmek mi demektir? Standart bir yaşam tarzının dışındaki bireylerin toplum dışı ilan edilerek ötekileştirilmiş olması elbette ahlaklı dindar sevgi pıtırcığı yardımseverlerin ve kurumlarının vicdanlarını sızlatması için değildir. Bu, düşünce ve eyleyişin kendi içkin bir oluş tarzıdır. Soğuk ama yaşama sevincini yitirmeyenin, bunu karanlığın orta yerinde mizahıyla ifade edenin tarzıdır. Marx’ın toplumsal sınıflar içinde bir rol biçemeyip kestirip attığı bohemlik düzenin çarkındaki bir çatlaktan sızarak sırıtmaya devam ediyor.

Baran Sarkisyan

Black Swan

Black Swan başarıya ulaşan bir balerinin hikayesi değildir. Black Swan, acı verici bir metamorfozun sarsıcı öyküsüdür.

Nevrotik, pembe-odası-olan-şirin-masum-kız olarak, mükemmel bir bale dansçısı olmayı hayal eden genç bir kadındır Nina. Annesiyle birlikte yaşadığı apartman ile bağlı olduğu dans topluluğu arasında mekik dokuyup durur. Ev ve icra ettiği sanatı dışında hiçbir hayatı olmadığını çok geçmeden anlarız. Mükemmel olmak, başdansçı olmanın pembe hayalleriyle büyümüştür. Swan Lake’de onu bekleyen bir sıkıntı vardır. Hem güzeller güzeli ve masumiyet timsali beyaz kuğuyu hem de kötücül ruhlu ve şehvani yönüyle herkesi kendisine hayran bırakan siyah kuğuyu; iki zıt karakteri de sergilemesi gerekecektir. Ancak Nina, cinsel uyanışını gerçekleştirememiş, şehvet duygusundan utanan, pembe ayıcıkları ve pembe donları; başucunda müzik kutusuyla hiç büyüyemeyen küçük bir kız olarak sadece beyaz kuğuyu canlandırabiliyordur. Mükemmel hareketleri, Swan Lake’in yorumcusu ve yönetmenini etkilemeye yetmez; o Nina’nın kıvrak ve sorunsuz ama mükemmel olmayan bir manevrayla dönüştüğü siyah kuğuyu seyirciye hissettirebilmesi için onu deneyimin kıyısına itmek ister. Arzusunu uyandırmak için elini Nina’nın vajinasına atan yönetmenin dilini ısırır Nina, işte o an aşık da olmuştur.

Cinsel olan ne varsa Nina’ya yabancıdır çünkü evde, kendi balerin olma hayalleri sekteye uğramış, Nina’nın büyümesine engel olan, onda kendi arzularını tatmin eden, nostaljik, hülyalı histerik bir annenin sevgisi ile boğuşmaktadır. Nina evdeki küçük-kız kimliği ile cesur ve baştan çıkaran, seksi siyah kuğu kimliği arasında sıkışık bir halde yıkıma girer. Artık annesinin yarattığı bu pembe dünyadan kopup, ölmek ve siyah kuğu olmak zorundadır. Film boyunca, Nina’nın zihninde cinsel imgeler, cinsel eyleyişler, özgür cinsellik, cinsel haz algısının siyah kuğuda olduğunu düşündüğü karanlık bir kötücüllükle ilişkilendirildiğini, penetrasyon korkusunun, kendi bedeninin başka bedenlere karışmasının önüne geçtiğini görürüz. Vajinasına dokunup kendini tatmin etmeye çalıştığı esnada, annesiyle, onu küçük bir kız olmaya hapseden o yargılayıcı gözle karşılaşması, utancını perçinler. Lakin Nina acele etmek zorundadır aksi halde, tıpkı kendisine benzeyen ancak mükemmel olmayan ve siyah kuğu olmanın hakkını verecek rol arkadaşı rolü kapacaktır. Onunla geçirdiği tüm beklentilerinin ötesindeki bir lezbiyen seksi -bir kısmı kendi zihninde- annesinin karşısındaki küçük kız imgesini paramparça eder. Artık Nina, siyah-kuğu oluş’a girer. Sırtında siyah kuğunun kanatları, ateş saçan gözleri ile siyah-kuğu oluş’an Nina, kendisini kontrol edemez, öz-yıkım için son darbeyi indirir ve karnını deler. Artık eski Nina yoktur, mükemmelliği, hareketleri kusursuzca yapmasından değil, benliğinde yana yakıla duyduğu siyah-kuğu arzusundan gelir. Ve şu cümle ile Nina yaşam ateşini ifade eder:

“Hissettim, mükemmeldi!”

Gözde Erdoğan

Kadın-Oluş

Kadın-Oluş

Deleuze ve Guattari cinsiyet farklılığının gerçekliğini inkar etmez. Bunun basitçe öznelliğin kuruluşunda yatmadığını savlarlar. Onlara göre Erkek / Kadın ikili çifti, kişiyi tanımlayan kategorik şebeke üzerindeki kenetlenmiş koordinat kümelerinden bir tanesidir. Bunlar hiç kimseye (Personne) tekabül ederler. Bunlar boş kategorilerdir. “Kadın” basitçe, eksikliğinde “Erkek[in]” hiçbir anlamının olamayacağı karşıt terimdir. Basitçe, “Erkek” olarak belirtilen şeyin üstün farz edilmesine tekabül eder. Bu ataerkil bir inşadır. “Erkek” standarttır: karşısında bireylerin yargılanacağı ve hiyerarşi içinde değerlendirileceği, toplumsal olarak inşa edilmiş insanlık ölçütüdür. “Kadın” alt-standarttır: “Erkek[e]” bir “Öteki” karşısında üstünlük sağlayacak bir şey veren yardımcı öğedir, öyle ki onun karşısında her daim Aynı kalabilsin. Eklenti bir “Erkek” olarak “Kadın” İngiliz dilinde etimolojik olarak da saklıdır. Eski İngilizce’de bu sözcük karı-Erkek (wife- Man) anlamına gelirdi. “Erkek” (Man) ve “Kadın” (wo-Man) kategorik değerlendirmenin aynı düzeyine ve sistemine aittir. Aynı dışlayıcı ayırıcı sentezin iki kutbunu belirtirler.

Herhangi bir kategoriye bütünüyle tesadüf eden hiçbir beden yoktur. Bir beden ona tahsis edilen kategoriye sadece bir sınır olarak yaklaşır: cinsiyet şebekesinde onunla tesadüf etmesi amacıyla seçilmiş koordinata göre toplumun onun için inşa ettiği bağlantlara ve yörüngelere itaat etme derecesine dayanarak az çok “kadınsı” veya az çok “erkeksi” bir hale gelir. “Erkek” ve “Kadın”ın böyleyken, mantıksal soyutlama olmaktan başka bir gerçekliği yoktur. Neyin soyutlamaları olduklarına bakacak olursak, bunlar tatbik edildikleri insan bedenleri değil, ama toplumun, altındaki bedenlerin birer bağımlısı olmasını beklediği alışkanlık-biçimlendirici bütün-çekicilerdir (aşk, okul, aile, kilise, kariyer: her bir cinsiyet kategorisinin alt tipleri etrafında dönen yapay kapalı enerjetik sistemler). “Erkek”, “Kadın” ve onların birçok alt-kategorisi, toplum tarafından teşvik edilen nesne seçimlerinin ve yaşam tarzlarının (istikrarlı dengeler) kalıplaşmış kümelerini belirtir. Bedenlerin mümkün olduğunca somutlaştırmaya zorlandığı klişelerdir bunlar. Hiçbir beden “erkeksi” ya da “kadınsı” değildir. Birisi sadece ona tahsis edilen klişeye yaklaşır; yaratıcılıktan ayrılan bitimsiz bir sapma içinde, mıknatısla daha yakından çekildikçe daha fazla mesafe alan metal gibi. Tek sonuç ölümdür. Cinsiyet, sapma-halindeki-arzudan (herkesin gizli potansiyeli ve doğum hakkı) ayrılan ölümcül bir ıraksamadır. Mineralsi bir özdeşleşmeye benzer; tepkisel bir örtü, molar bir üst-kodlamadır (yeniden-üretim). Bir beden herhangi bir cinsiyete sahip değildir: cinsiyetleştirilmiştir. Cinsiyet ona socius tarafından tahsis edilir. Ortaya çıkan adalet sarayının değil ama başka bir suç fabrikasının duvarlarını örmekte kullanılan tuğladır: aile kalesi. Cinsiyet mahkumiyetin bir biçimidir, bedenin bağlayıcı ve dönüşümsel kapasitesinin toplumsal olarak işlevsel bir kısıtlanışıdır. Her ne kadar bütünüyle toplumsalsa da, cinsiyet tabii ki de bedenlere rastgele kategoriler tahsis ediyormuş gibi keyfi değildir. Cinsiyetleştirme, bedenin biyolojk olarak belirlenebilmesi amacıyla toplumsal olarak belirlendiği süreçtir: anatomik farklılığa tutturulmakla, kader olarak kalıba dökülen toplumsal yönlendirme.

Kalıplaşmış kadın cinsiyeti, daha büyük bir belirsizlik (“yanardöner”) ve devinim (“hafifmeşrep”) ihtiva eder ve paradoksların orantısız yüküyle birlikte ataerkil gelenekle doludur (bakire / fahişe, anne / sevgili). Üst moleküler hal, “normalde” karşılıklı olarak dışlayıcı olan durumları çakıştırma kapasitesini içerdiği için, Deleuze ve Guattari, kişileştirilmiş-bireyin yeniden üst-molekül oluşu için kadınsı klişenin erkeksi olana göre daha iyi bir çıkış noktası takdim ettiğinde ısrar eder. İşte bu yüzden “kadın-oluş” dedikleri şeyi her iki cinsiyet için önerirler. Kadın-oluş, belirlenimsizliği, devinimi, ve kalıplaşmış kadın geçmişinin paradoksunu, şimdide işlediğince socius tarafından desteklenebilir olduğu bir noktaya doğru taşımayı kapsar–ötesine geçildiğinde, tanımdaki eksikliğin bir yörünge seçmekteki olumlu bir güç olduğu sınırın üzerinde bunu yapar (olasılık dünyasından gücüle doğru giden bir sıçrama-atılım). Kaçınılmaz olarak bu, geleneksel olarak hedefledikleri için ve onlar vasıtasıyla, kategorinin yeniden tanımlanmasını içerir: “yanardönerlik,” evin ya da işe ait başka sıkıcı arenaların sınırları içinde kalmalarına karşı kadınların tarafındaki politik bir (geleneksel evliliğin bariyerlerini yıkmaya, karşılanmamış ev emeğine, ve genel olarak kadınların çalışmasına dair feminist proje): “hafifmeşreplik” sanatsal bir yaratıcılık dahilinde çok yönlülüğe yükselecek şekilde icra edilir (kadın yazarlığının yaratıcılığı). Hafife alınan bir kategoriden kolektif özgürlüğün yüksek derecesine; değer biçmeden yeniden-değerlendirmeye. Yeniden-değerlendirmek dışında, kategori değiştirmenin de bir yeri vardır. Kadınsı klişe stratejik olarak suiistimal edilebilir: örneğin, kendisine toplumsal olarak tahsis edilmiş duygular ve etkiler yörüngesinden kaçmayı dileyen bir erkek tarafindan devralınabilir (birçok tarzda, cinsiyet-değiştirme operasyonuyla, gay ilişkideki pasif partner olarak, “kadın-kimliğine” sahip heteroseksüel olarak yaşamakla). Ya da hedefteki bir beden tarafından böylesi bir aşırılığa taşınabilir, bir kadın tarafından böylesi bir hünerle icra edilebilir, öyle ki, işler tersine dönebilir ve erkekler kendi kimliklerinin tuzağına düşerler (“kadınsı tavır”).

Ailevi bir üst-kodlama varolduğu sürece, molar Erkek tarafından, yani engelleyici uygulama tarafından tasvip edilmeyenleri savunan ve onlara yetki veren bir cinsiyet politikasına ihtiyaç duyulacaktır. Geleneksel arenada, toplumsal üst-kodlama tarafından standart-altı koşullara sürülmüş bireylerin durumunu yükseltmeyi amaçlayan eylem, oluşun kaçınılmaz bir görünümüdür: kadınlar, gayler, ve başka cinsel azınlıklar, eşit olduklarını beyan ederek kendi kolektif potansiyellerini çok daha fazla elde ederler. Ama bir kategorinin yeniden-değerlendirilmesi veya hatta yeni kategoriler icat etmek tek başına yeterli değildir. “Kadın”ların “Erkek”lerle ya da herhangi bir kategorinin bir diğeriyle eşit olduğunu vurgulamak, sadece molar niteliğin ayrıcalıklarına ve sınırlamalarına eşit haklar tanır. İnsanların bedenlerinin, kendi potansiyellerini yeniden talep etmeye bütünüyle muktedir olabilmeleri için, önce molar sistem tasfiye edilmelidir. Varolan düzene dahil olma gereği vardır, ama tek başına bir amaç olamaz. Çünkü temel olarak aynı-oluş[tur]–molarlaşmaktır–bu. Eğer koruyucu bir mekanizma, öteki-oluşlar için politik olarak kullanılmazsa sonuç olarak bir öz-yıkımdır. Dahil olma, atılımı mümkün kılan stratejidir.

Deleuze ve Guattari icin nihai amaç, ne bir kategoriyi yeniden-tanımlamak, suistimal etmek, veya stratejik olarak abartmak, ne de yeni bir kimlik icat etmektir. Onların amacı, özdeşlik aygıtını aynılık eşiğinin ötesine tekilliğe doğru itmek için kategorik şebekeyi bütünüyle parçalamaktır. Takribi olarak kapalı bir sistemdeki mütakabil farkların kısıtlamalarından bedeni alıp (ayrımcı bir ikili mantık dayatan üst-kodlayıcı diferansiyel şebekenin tesis ettiği, dışsal sınırların çeşitlenmesi), onu yitirgenliğin mutlak farkına fırlatmak (öyle farklılaşmış bir bedensel durumdur ki kendinden bile farklılaşır; karar-verilemez olan her bir şimdisinde, geçmişini birçok geleceğiyle birlikte korur; özgürlüğün sonsuz derecesinin keyfini süren her daim açık bir sistemdeki ikili-olmayan maddi diferansiyel olarak bedenin kendisi; girdaptaki yaşam: yoğunluk). Deleuze ve Guattari için cinsel politikasının sonu cinsiyetin (ataerkilliğin altındaki molar cinsiyet organizasyonunun) paramparça edilmesidir–aynen, sınıf politikasının sonu olarak sınıfın (kapitalizmin altındaki molar iş organizasyonunun) paramparça edilmesi gibi. Amaç, herkesin kendisini cinsiyetsizleştirmesi, molarlaştırıcı-olmayan, cinsel yaratıcılığı sınırlamak yerine onu destekleyen tarafsız bir sociusun yaratlımasıdır: üst-moleküler öz-icatların yerel-global bağıntılı yolakları dahilinde, farktan hiper-farklılaşmaya doğru.

Deleuze ve Guattari’nin “kadın-oluş” kavramına dair formulasyonu, işin doğrusu cinsiyetçidir. Değişimin sorumluluğu kadınlara yüklenmiştir, çünkü onları farklı kılan onlara ait klişedir. Erkeksi kalıbı onun desteklendiği bir eşiğin ötesine itebilecek benzer bir devrimci erkek-oluşun (örneğin, “erkeksiliği” yapısökümcü bir aşırılığa taşımak amacıyla onu teatralleştiren gay ve lezbiyen sado-mazoşist topluluklar tarafından kullanılan stratejileri takip edenler) olasılığına inanmazlar. Normal erkeğin bu tarzda bir erkek-oluşu imkansız olacaktır, çünkü bunu yaptığında zaten olduğu şeyden başkası olamaz, ama daha ziyade sadece daha çok zaman aynı kalır. Oluş, heteroseksüel erkek için acil bir seçenek değildir. Onlara ait bedenlerin ve arzuların neredeyse bütünüyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu Standart Erkek-biçimi, oluş-karşıtlığının kişileşmesidir. Molarlık, doğası gereği oluşun-feshidir. “Önden gitmeye,” yani öz yıkıma rıza göstermesi gerekenler, kendi biçimlerini esnetmesi gerekenler, “gerçek” erkeklerdir, molar erkeklerdir. Kendilerini biçimsizleştirmeleri gerekir. Şimdiye kadar onları tanımlamış olan, ve onlar adına ötekiler için tamamlayıcı tanımlar dayatan üst-kodlama aygıtından bedenlerini ve arzularını ayrıştırmaları gerekir. Bu sadece, olmaya bir son verip oluşa muktedir olduklarnda mümkün olacaktır. Varolan toplumsal düzenin onlara uyarladığı ayrıcalıklar ele alındığında, molar erkeklerin bu öz-yıkım görevine ani bir şevkle sarılması ihtimal dahilinde değildir. İntihar etmelerine yardımcı olunmalıdır. Kadınlar ve cinsel azınlıklar önden gitmek “zorunda” değillerdir–ama beklemek zorunda da değillerdir.

Brian Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi (Deleuze ve Guattari’den Sapmalar) kitabından alınmıştır.

İnsan Halen Godot

İnsan halen Godot’yu bekliyorsa konuşulması gereken Godot’dur. Peki kimdir Godot?

Godot aslında insanın varolduğu günden bu yana beklediğidir, umuttur, çıkıştır, ışıktır. Ancak bu ışığa insanın ulaştığına şimdiye değin tanık olunmamıştır. Köle isyanları, Spartaküs tam da bu ışığın ele geçirildiğine inancın pekişmeye başladığı an sönmemiş midir? Ya Avrupayı yüz yıl sarsan ünlü Köylü isyanları? Yalnızca iktidarı devrimci gibi gözüken ancak soyluların devlet idaresinde zaaflı olduğu noktaları daha muhkem hale getiren ve böylece devleti eskisinden daha güçlü ve zalim kılan burjuvazinin işine yaramıştır. Köylülerin elindeki umut ışığının bir daha tam ele geçirildiğine inanıldığı zaman gerçek olmadığı bilgisine ancak yıllar sonra varılmıştır. 19. yüzyılı kasıp kavuran çağdaş sosyalist devrimleri düşünelim. Ellerindeki insanlığın geleceğini işaret eden meşaleler önce Avrupa’da, derken emperyalizmin en zayıf halkası olan Rusya’da, sonra bütün Balkan ülkelerinde, Latin Amerika’da ve Çin’de, Kore’de, Vietnam’da bir çok devrimin yapılmasına yol açmış, devrimler çağına yol açmıştı. Ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde aydınlar, öğrenciler, işçiler ve köylüler bu ülkelerdeki devrim ateşini ülkelerinde de yakmışlar, kapitalizme, emperyalizme kısaca sisteme karşı onurlu bir isyan bayrağı açmış ve karşı saldırılara beklenmedik bir direniş savaşı başlatmışlardı. Bu direniş yer yer umutsuz olsa da bugün de sürmektedir. Ama her defasında Godot yine beklenir olandır, yüreğimizdedir. Godot bir anlamda Pandora’nın kutusunda kalan umuttur. Dünyaya bu kutudan dağılan açlık, hastalık, rüşvet, savaş, sömürü gibi kötülükler karşısında içimizde yaşattığımız umuttur. Pandora’nın mitosu gibi bir mitostur Godot. Bir gün gelecek ve bütün kötülükler bitecek. Pandora’nın kutusundan yayılan kötülüklerle nasıl eşitlikçi, sömürüsüz toplumun simgesi Ana Tanrıçanın gücü elinden alınmışsa, Beckett hiç gelmeyecek olan Godot’suyla bu eski mitolojiye gönderme yaparak umutsuz bir bekleyişe mahkum etmiştir bizi. Godot umutsuz bir bekleyişin simgesidir.

Esma Özlen

Arzu Politikasına Giriş

Ödipalleşmiş temsiliyet, insanlara yüzler vererek işler; kişi, socius’a kaydedilir ve ona verilen ve tanınmasını sağlayan görünüşe göre topluma katılır. Kapitalist kültür büyük ölçüde, yüzlerin üretimi, kaydedilmesi ve tüketimindeki arzu yatırımı ile ilgilenir. Kapitalist özne tanınmak ve beğenilmek için, kendisine ait bir yüz üretmeyi ister; filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler, “medya” olmaktan çok, yüzler üreten ve kaydeden makineler olarak iş görürler, tüketici, ona iliştirilen “ün”ün esrarlı niteliğinden dolayı, ünlü bir yüzün tanınmasından ve tüketilmesinden doğrudan bir haz alır. Deleuze ve Guattari, yüzlerin üretimini, enformasyon kuramından çıkardıkları iki öğeye dayanarak analiz ederler. İlk olarak, birbirlerini dışlayıcı alternatiflerden oluşan bir şablon kurulur: Bir yüz, ya bir erkek ya da bir kadındır, yoksul ya da varsıldır, yetişkin ya da çocuktur, lider ya da tebaadır, heteroseksüel ya da homoseksieldir (1988: 177). Alternatiflerin tek bir ayrıma gönderme yapmaları anlamında, bu ayrım “ikili-tekanlamlı”‘dır (biunivocal). Yargılayan ve tanıyan özne, her zaman bu ayrımın bir tarafına yerleştirilecektir. İkinci olarak, ikili seçim şeklinde, seçici bir yanıt vardır: Bir yüz basit bir “evet” ya da “hayır” ile ya onaylanır ya da reddedilir. Daha uzak bir düzeyde bu iki işlem bir hoşgörü oluşturmak üzere birleşebilir: Bir yüz ne beyaz ne de siyahtır, Asyalı mıdır? Yoksa Arap mı? Bir yüz ne erkek ne de dişidir, travesti midir? İlk ayrımdan geçemeyen yüzler daha sonraki bir seçim düzeyinde, kabul edilebilir ve tanınabilir hale gelebilir. Bu düşünce tarzı, majoriterdir: Her yüze, başlıca Avrupa dillerinden birini konuşan, beyaz, yetişkin, rasyonel, erkek, heteroseksüel, evli bir kent sakini gibi, her zaman olumlu bir değerlendirme sağlayan sabit bir normla ilişkili olarak bir yer tayin edilir. “Majörite” kelimesinin kullanımı, çoğu insanın bu türden olduğunu ifade etmez, aksine onun, yüzselliğinin tanımlandığı ve herkesin ona göre yerleştirildiği egemen bir norm olduğunu ima eder. Bu düşünce biçimi, üretken değildir: Bu tür simülakrumlar, üretken bir makine oluşturmak üzere birbirlerine bağlanamazlar. Onun yerine, ikili-tekanlamlaştırma ve ikileştirme süreçlerinin, kendi çıkarları için onları sömüren aşkın bir makinesel aygıt tarafından benimsenmesi gerekir.

Yüzsellik, iki düşünce doğrultusunu izler. Bir taraftan toplum, daha sonra istatistiki olarak ele alınması gereken enformasyona dayanarak kayıt edilebilir. Çokboyutlu makinesel süreçleriyle birlikte, toplumu oluşturan gerçek üretimin ilişkileri görünmez kalır; toplum, istatistiklere ve eğilimlere, çok geniş molar kümelerin hareketine göre tanımlanır. Kişi, çok sayıdaki öznenin bir yüzden diğerine doğru akışına dayanarak bir toplum “bilgi”si kurar. İkinci olarak, yüz, yüzsel temsiliyeti açısından tanımlanmış bir özne oluşturmak üzere içselleştirilebilir: Yüz, bir perspektife dönüşür, öyle herkesin, kendi görüşlerine ve tercihlerine sahip olması gerekir. Kapitalist demokrasilerde, herkesin her şey hakkında bir bakış açısına, bir görüşe sahip olması istenir; herkes kendi kimliğini, yaptığı tercihlere dayanarak ifade eder. İkinci bir toplumsal kuram, çoktan seçmeli anketlere dayanarak elde edilen görüşlere göre, öznelerin, yani içseselleştirilmiş yüzlerin istatistiki analizidir. “Bilmiyorum” yanıtını verenlere bile bir yüz verilir.

Daha sonraki bir söyleşide Deleuze, ikinci Dünya Savaşı’ndan beri Foucault’nun “disiplin” toplumundan bir “denetim” toplumuna geçiyor olabileceğimizi sürer (Deleuze, 1991b: 240-7), Aile, okul, psikiyatri kliniği, hapishane ve fabrika gibi kapatma kurumları kriz içindedir ve onların yerine, rollerinin dağılması geçirilir. Tahakküm tarzları, öznenin içinde sağlam biçimde içselleştirilir; öyle ki, sonunda parçalı bir Oedipus, arzunun kişiye özel ilişkilere yatırılmasında, eğitimi sürdürmede, normalleşmiş rasyonalitede, yasalarla işbirliğinde ve özel girişimlerde daha çok etkili olur. Denetim tarzı artık kapatma değil, yüzsellik ya da kredi kartlarının üzerlerine basılanlar gibi bir sayı olan, yüzselliğin enformasyonal biçimidir. Egemen temsiliyet tarzı, paroladır: Bir yüz ya da bir sayı, basit bir ikili şablona göre, üretim, enformasyon ve tüketim araçlarına erişimi sağlar. Parolanın kendisi mali ya da kültürel birikimin derecesine, kişinin, ücret ve enformasyon üretimine erişim derecesi tarafından düzenlenebilen itibarına ve güvenilirliğine ait soyut bir nicelemeyi temsil eder. Toplumsal olan, veriler biçiminde kurulabildikten sonra, dış makinesel aygıtlar tarafindan bilimsel olarak kullanılabilir ve denetlenebilir (Guattari ve Negri, 1990:49)

Deleuze ve Guattari’ye göre, bu basit düşünme süreçleri ve öznellik biçemleri, karmaşık gösterge rejimlerinin birleşmesinden oluşturulur. Bu tür makinesel süreçlerin enformasyona dayanarak temsil edilemeyecek olmalarından dolayı, Oedipalleşmiş temsiliyet içinde, gereğinden fazla enformasyon ya da yinelenme olarak ortaya çıkarlar. Yüzün bir bileşeni, gösterenin despotik rejimidir. Bu kavramı uygulayarak, yüzler, yinelenme sıklığına göre kültüirel birikim ya da “ün” kazanırlar (1988: 115); pek çok insaın evinde sıklıkla yinelenen bir yüz, kültürel kodun belirli bir artıkdeğerin kazanır. Fakat yüzler, gösterenler gibi, birbirlerine gönderme yapabilir: Bir yüz, daha ünlü yüzlerin yanında görünüşünün yinelenmesiyle artikdeğer biriktirebilir. Bu yüzden sohbet programlarının sunucuları, kodların en yüksek değerlerine sahiptirler; yüzleri kendi programlarına davet ederek, barbar despotlar gibi bu tür değeri ihsan edebilirler. Tüm bu yüzler, aşkın gösterende, yani boş projeksiyon perdesinin beyaz duvarında, kendisini seyrettirmekten bıkmayan, tersine çevrilmiş Büyük Birader’de kaydedilerek üst-kodlanırlar.

Philip Goodchild’in Arzu Politikasına Giriş (Deleuze&Guattari) kitabından alınmıştır.